Öykü

Yıldızlı Gece

Rhinau’nun yerel ve tek meyhanesi La Nuit étoilée, Yüzbaşı William Campbell’ın kahkahalarıyla yankılanıyordu. Güneş battığından beri beş bira içmişti, altıncısıysa yoldaydı. Her ne kadar Londra aksanıyla konuştuğu Fransızca, çevresindekilerin kulağını tırmalasa da yapılabilecek pek bir şey yoktu. Kişiliği, davranışları ve askerlik anılarıyla birlikte eğlenceli biriydi.

“Şimdi… size kısa bir tarih dersi vereyim,” dedi klasik bir Britanyalı kibiriyle. “Bay Bernard! Bir bira daha lütfen! Evet, ne diyordum? Hah! Şimdi, on yedinci yüzyıldan beridir giydiğimiz kırmızı üniformaların hikâyesini bilir misiniz? Savaş görmüş var mı aranızda?”

“Retorik bir soru bu, değil mi?” diye sordu Pierre bar tezgahının arkasından, bir yandan da elindeki bezle bardakları parlatıyordu. Çıkan gıcırtıyı Yüzbaşı’nın Agincourt ve Waterloo böbürlenmelerinde bir numaralı silah olarak kullanıyordu tanıştıkları tarihten beri.

“Yani, sonuçta buradaki herkes doğma büyüme Alsacelı. Savaşın bu topraklardan eksik olacağını hiç sanmıyorum Yüzbaşı.”

“Her neyse! Nerede kalmıştık? Hah, üniformalar. Normalde kırmızı renk pek tercih edilir bir renk değil kamuflaj için. Sizi açık ediyor ve vurulmanızı kolaylaştırıyor. Fakat… vurulduğunuz vakit de askerlerin paniğe kapılmasını engelliyor, çünkü vurulduğunuz belli olmuyor. İşte yine bu sebepten siz Fransızlar yıllardır kahverengi pantolon giyiyorsunuz!” dedi ve kahkahayı patlattı bir elini dizine vurarak. Pierre, Henry, Jacques, Olivier; hepsinin yüzündeki ifade aynıydı, acıyarak bakıyorlardı karşılarındaki bu adama. Pek ciddiye aldıkları söylenemezdi Yüzbaşı William Campbell’ı, genç yaşında bir o cephede, bir bu cephede savaşmaktan kafayı yediğini düşünüyorlardı. Yine de yaşadıkları bu küçük kasabada nadir bulunan bir eğlence gözüyle bakıyorlardı ona.

“Siz bir ada ırkına mensupsunuz Yüzbaşı, bizim yaşadıklarımızı nasıl bilebilirsiniz ki?” diye sordu Pierre, bardaktan çıkan gıcırtının gürültüsü daha da artmıştı.

“Haksızlık ediyorsunuz mösyö! Bilmenizi isterim ki Fransa’ya askerî gözlemci olarak atanmadan önce Süveyş ve Gelibolu’da bulundum. Çok farklı topraklardan çok farklı insanlar tanıdım.”

Olivier tam söze girecekken kapıdan gelen gıcırtıyla dikkati dağıldı, tıpkı diğerleri gibi kapıya çevirdi kafasını. Bu küçük meyhanenin başka bir ziyaretçisi vardı belli ki. Ufak tefek bir adam belirdi kapıda, içeri girdikten sonra kapıyı kapattı, şapkasını çıkardı ve ahaliyi selâmladı.

“Hoş geldiniz! Buyurun, bize katılın!” diye seslendi Pierre Bernard adama, sonuçta mekân sahibiydi ve buzları kırmak herkesten önce onun işiydi.

“Merhabalar baylar ve tabii, zevkle!” dedi adam, paltosunu çıkartıp askıya astı. Janti giyimliydi, şık bir çizgili takım ve ona uyan çiçekli desene sahip bir kravat takıyordu. Bir Fransız’a göre (eğer Fransızsa tabii) fazlasıyla çekik gözleri, şişkin elmacıkları ve yukarıdan aşağıya bukle bukle düşen kıvırcık saçları vardı. Adam bara geldi ve bir sandalyeye oturdu.

“Versailles Antlaşması’nın şerefine ilk biranız benden!” dedi Pierre gülümseyen bir yüzle, bu esnada elindeki bardağı parlattığı bardakların yanına koydu bakmadan ve başka bir tane aldı.

“Öyle mi? Çok teşekkürler! Kendimi tanıtayım, bendeniz-”

“İkinci biranız da benden, Versailles Antlaşması’nın şerefine!” diye bağırdı Yüzbaşı kulak kanatan Fransızcasıyla, patavatsız bir çıkış yapmış olsa da niyeti kötü değildi, son derece samimiydi.

“Çok teşekkürler baylar! Umarım arttıran yoktur, zira içkiye pek dayanıklı değil vücudum.”

“Sahi mi? O zaman Fransızsınızdır kesin!” dedi Yüzbaşı. “Nerelisiniz?” diye sordu ve ekledi, “Umarım Alsacelı değilsinizdir, yoksa beylik tabancımı çıkartır, şuracıkta kafama sıkarım!”

“Ah, hayır. Kuzeyden geliyorum, Normandiya tarafından. Bulundunuz mu hiç o taraflarda?”

“Annem Caenlı,” dedi Henry, “Çocukluğumun yazlarının birçoğu orada geçti, dedemin kır evinde. Güzel topraklar, Alsace’ın aksine.”

“Caen’da geçen bir çocukluk, ha?” dedi adam, “O zaman Oncle Cauchemére’den haberiniz vardır, isminiz neydi çok pardon?”

Henry’nin beynine iğneler saplandı sanki bir anda, “Evet,” dedi, “Biliyorum. Çocukken yemeğimizi yememekte veya uyumamakta ısrar edince annemiz bize hikâyelerini anlatırdı.”

“Gerçekten mi? Ne gibi hikâyeler, eğer fazla ileri gitmiyorsam?”

Fazla ileri gidiyordu aslında, her ne kadar Henry sessiz kalsa da. Yüzbaşı William Campbell bile sus pus oturmuş, o sarhoş hâline rağmen gıkını çıkarmadan ikilinin konuşmasını dinliyordu. Pierre bardakları parlatmayı bırakmış, iki elini aralarında neredeyse bir metrelik mesafe olacak şekilde tezgaha koymuş, adamın ağzının içine bakıyordu. Jacques ve Olivier’sa çocukluktan beri arkadaşları olan Henry’nin yüzünün neden böyle bembeyaz olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Yani…” diye söze girmeye çalıştı Henry fakat sonrasında sadece kuru bir geveleme izledi bu girişimi. Beyninin sol üst lobunda bir böcek vardı sanki, simsiyah bir böcek, beyinle beslenen ve tıka basa doyana kadar durmayacak bir böcek.

“Çok özür dilerim, canınızı sıktım sanırım. Bazen işimin insan ilişkilerinin ötesine geçmesine müsaade ediyorum, lütfen beni affedin,” dedi adam, ortamın neşesini kaçırdığı ve Henry’nin canını sıktığı için hüzünlendiği yüzünden açık bir şekilde okunuyordu.

“Hayır hayır, gün boyu madende çalıştıktan sonra gece buraya gelip kafa çekmekten hep bunlar, vücudumda su kalmadı!” dedi Henry fakat söylediğine kendi de pek inanmıyordu.

“O zaman susuzluğunuzu gidermeme müsaade edin lütfen,” dedi adam yerinden kalkarken, “Takdir edersiniz ki alkolden sebepli sancılara en iyi gelen şey bir kadeh şaraptır. Bir ateşi söndürmek istiyorsan yanına daha büyüğünü yakacaksın!” dedi ve askılığın yanına doğru gitti. Bu söz hoşuna gitmişti Yüzbaşı’nın, belli belirsiz gülümsedi.

“Sorun ne?” diye fısıldadı Pierre Henry’ye, “Bir şey yok, başım ağrıdı hafiften,” cevabını aldı. Jacques ve Olivier sessizliğini koruyor, endişeli bakışlarını Henry’nin üzerinden ayırmıyordu.

“Bu hikâye neyin nesi peki? Oncle Cauchemére?”

“Hiçbir şey değil, Normandiya’da birçok yaşlının bildiği, aptal bir hikâye işte,” diye geçiştirdi Henry Pierre’i.

Çantasıyla birlikte geri dönen adam sandalyeye oturdu, kağıt hışırtıları, hangi nesnelerden geldiği belirsiz tıkırtılar ve cam sesi. Sonunda beyaz etiket üzerinde Pont de Brion yazan koyu bir camın sardığı, turuncu bir folyonunsa ağzını koruduğu şişeyi bar tezgahına koydu.

“Bordeaux şarabı!” dedi Yüzbaşı, “Şişesinden tanırım!”

Şarap şişesini gören Pierre tek eliyle usta bir şekilde kadehleri aldı ve tezgaha dizdi.

“Endişelenmeyin arkadaşlar, bunlar özel bardaklar, bulaşık suyu tadı gelmez ağzınıza.”

Tezgahtan tirbuşonu alan Yüzbaşı adama kibar bir şekilde “İzninizle açıyorum, mösyö?” diye sordu ve kafa sallamayla gösterilen onaydan sonra şişenin mantarını çıkardı. Ayyaşların kömüre dönmüş ciğerlerinden çıkan sigara kokusunun sindiği meyhaneye şarabın kokusu epey hızlı yayıldı.

“Şerefe!” dedi Yüzbaşı ve ilk yudumu aldı şaraptan. Gözlerini kapattı, şarabı ağzında gezdirdi. Hâlihazırda sarhoştu fakat içtiği şarap onu daha da uyuşturmuyor, aksine ayıltıyordu. Gözlerini açtığında Liverpool’daydı, çocukken içine zorla atıldığı o köhne depoda. İçeri atılırken kapıdaki örümcek ağı kafasına yapışmıştı, ağı eliyle temizlese dahi örümceklerin gür sarı saçlarının diplerine yumurta bıraktığını düşünmekten kendini alamadı. Birkaç saat sonra muazzam sancılar hissedecekti başında, sonra sancılar dayanılmaz hâle gelecek, kafasını ellerinin arasına alacak ve içinde gezen yüzlerce minik örümceği hissedecekti. Gömleğini çıkartıp kafasına geçirdi, ayakkabı cilâlarmışçasına kafasını sıvazlamaya başladı. Bir musluk aradı, su, ihtiyacı olan suydu, kirli bir birikinti olsa da sorun yoktu, bir bardak su da olurdu. Ama yoktu. William Campbell o depoda altı saate yakın bir süre kalmıştı ve şu an tekrardan aynı depodaydı. Ve karanlıkta hareket eden örümceklerin ayaklarından çıkan sesleri, daha önce duyduğu her sesten çok daha net bir şekilde işitiyordu. William, içinden ses bir yanadursun, ışığın dahi çıkamadığı bir delikteydi.

“Şerefe!” dedi Pierre Bernard ve kadehi ağzına götürüp yudumladı. Kaşlarını çattı, dilini ağzındaki şarap birikintisine bandırdıktan sonra damağında gezdirdi, ayıktı, ayda bir, belki iki defa içerdi. Meyhanenin mahzeninin kapısında karısı Cecile’i gördü. Ayaklarında ucu kapalı siyah topuklular vardı, gözlerini yukarı kaldırdı ve pürüzsüz bacaklarını saran siyah jartiyer çorabını gördü, baldırları saran koyu siyah bant detayı çok hoşuna gitmişti. Çorap, uzaktan seçilmesi zor çıtçıtlarla ince belini saran askıya tutturulmuştu. Üzerindeyse ipekten yapılmış bir büstiyer vardı. Gözlerini dolgun göğüslerinden almayı zor da olsa başardı ve yüzüne baktı. On altı yaşından beri aynı yastığa baş koyduğu bu kadını hiç bu kadar baştan çıkarıcı görmemişti. Bir yandan Pierre’in gözlerinin içine bakan Cecile, bir yandan da dudağını ısırıyordu. Gülümsedi, pembe diliyle kırmızı dudaklarını yaladı ve sonrasında kıkırdadı. “Kocacığım?” dedi karısı, “Nasıl? Böyle beğendin mi beni?” diye ekledi. Pierre güç belâ cesaretini topladı ve karısının gözlerinin içine baktı, aldatıldığını öğrendikten sonra tabancayı ağzına sokarak intihar eden karısının gözlerinin içine…

“Şerefe!” dedi Jacques Martin ve ağzının tabanını ıslatacak miktarda bir şarabı yudumladı. Damağında şarabın rafine tadı olması gerekirdi, ama onun aldığı tat bambaşkaydı. Genzinde kömür tadı vardı. Kaba sayılabilecek bir şekilde sesli olarak burnunu çekti. Bu tadı biliyordu, kömürdü bu. Cebinden mendilini çıkartıp tükürdü, simsiyahtı. Üşüyordu Jacques, tehlikede olduğunu anlayan bir kedi gibi kaldırdı kafasını camlara bakmak için. Madendeydi. Karşısındaysa kemikli yüzüyle babası vardı, yüzü kir pas içinde, tavanı tutan destek kerestelerinin birinin altında duruyordu. Emekçi ellerini tahtaya yaslamıştı, bacaklarıysa yürümeyi yeni yeni söken bir kuzu gibi tir tir titriyordu. “Oğlum!” dedi babası, “Çabuk, şunun altına koyacak bi’ tahta getir, yoksa tavan çökecek!” Jacques olduğu yerde duruyordu, dizleri kitlenmiş, vücudu buz kesmiş, göz bebekleri misket kadar büyümüştü. “Oğlum! Duymuyor musun beni!?” diye bağırdı babası, acısı yüzünden okunuyordu. Tavan çatırdadı, ortalığa milyonlarca kömür zerreciği yayıldı. “Jacques! Oğlum!” dedi babası. Gayet iyi işitiyordu babasının yardım çığlıklarını Jacques, ama hareket edemiyordu. Ağzını açtı ve “Baba,” dedi, sonrasında büyük bir gürültüyle tavan çöktü. Saniyenin yarısından kısa bir sürede babasının yerini kömür parçaları aldı. Jacques’in dizleri açılmıştı, babasının altında kaldığı göçüğün yanına koştu ve elleriyle taşları gerisine atmaya başladı. “Baba!” diye bağırdı, “BABA DAYAN!” Ağlamaya başladı, taşları ivedilikle geriye atıyordu atmasına ama, yukarıdan yeni taşlar düşüyordu. Taşları tutan elleri kanıyordu artık, “BABA!” diye bağırdı Jacques, “Efendim oğlum?” dedi arkasından bir ses. Arkasını döndüğü vakit gördüğü suret, babasının keskin hatlara sahip kemikli yüzü değil, göçük altında kalmış, her yerinden sızan kanla karışarak bulamaç hâline gelmiş, kömürle kaplı bir çehreydi. “Oğlum, neden yardım etmedin bana?” diye sordu babası. Jacques dilini yutmuştu.

“Şerefe!” dedi Olivier Pascal ve kadehin yarısını tek seferde midesine indirdi. Etraftakilerin duyamayacağı şekilde hafifçe geğirdi, çıkan gaz yemek borusunu yakmıştı. Şarabın tadı hoşuna gitmiş olacaktı ki kadehin içine baktı ne kadar kaldığını görmek için. Öyle berraktı ki sıvı, kadehi çevreleyen parmaklarını en ince ayrıntısına kadar görmekteydi. Elini kaldırdı ve kadehi ışığa doğru tuttu, bir daha baktı içine, şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdıktan sonra şarabı kafasına dikti. Son damla da ağzına girince kadehi ağzından çekti. İki göz odalı bir evdeydi. Bulunduğu odayı aydınlatan gaz lambasından sadece hassas kulakların duyabileceği çıtırtılar çıkıyordu. Fazla bir şey yoktu odada, bir döşek, küçük bir masa, eski bir halı. Alnı terlemişti boncuk boncuk, hissedebiliyordu, eliyle sildi terini. İçerisi çok sıcaktı, diğer odada ne var ne yok bakmak için ayağa kalkıp yürümeye başladı. Tabanları yanıyordu. Bulunduğu odanın hemen karşısındaki küçük odaya geçti, fırın gibiydi içerisi, vücudundan terler boşanıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Buğulanmış camdan belli belirsiz dışarısı gözüküyordu, tipi vardı. Sonrasında camın sağındaki döşeğe baktı ve Alberto’yu gördü. “Oğlum!” dedi ve dizlerinin üzerine çöktü, elini alnına koyar koymaz sanki kızgın bir tavaya dokunmuşçasına çekti elini, çocuk ateşler içerisindeydi. Ayağa kalktı, dışarıya çıkarak avuç avuç kar getirecek, çocuğunun üzerine dökecekti. Odadan çıktı ve kendini başka bir odada buldu. Bir önceki odanın simetriğiydi. Duvarı ortalayan cam, camın solunda döşek, üzerinde Alberto. Başını ellerinin arasına aldı ve dizlerinin üzerine çöktü, “Kendine gel,” dedi, “Kendine gel Olivier, kendine gel!” Uykuda olduğunu biliyordu ve bu sadece bir kâbustu. Sonrasında kolunu kavrayan oğlunun minik eliyle uyandı. Al yanaklarıyla Alberto, yatağın yanında durmuş, babasının gözlerinin içine bakıyordu: “Yandığımı görmüyor musun, baba?”

Karşısındaki adamın gözlerinin içine bakan Henry, yalan da olsa bir neşeyle şerefe diyerek şarabı içmeyen tek insandı. Bu yabancının açtığı muhabbetten sonra neredeyse vücudundan kan çekilmiş, bütünüyle tadı tuzu kaçmıştı. İçmek istiyordu şarabı, ağzı kurumuştu çünkü, zor yutkunuyordu. Herkes şerefe deyip kadehi kafasına dikerken Henry gözünün bir yerden ısırdığı bu adama sordu: “Kendinizi tanıtıyordunuz ve Yüzbaşı sözünüzü kesti, isminiz neydi, mösyö?”

“Charles…” dedi yabancı yüzünde sıcak bir gülümsemeyle.

Yıldızlı Gece” için 9 Yorum Var

  1. Öncelikle kendimi çok çok şanslı hissettiğimi söylemeliyim, bu harika öyküyü ilk defa ben okudum ve elbette ilk yorum hakkını da sahipleniyorum. Ben öykülerindeki coğrafi ve tarihsel altyapıyı hasetle okuyorum, kıskanıyorum. Ne yazık ki bunlara ek hayalle gerçek arasındaki sınırları erimiş bir karakter ve bir de vurucu son var. Maalesef tüm bunları olgunlukla karşılayamıyor, resmen çatlıyorum.

    Yine de sen hep böyle yaz, ben de böyle hasetleneyim. :tulip::bowing_woman:

  2. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Kalemine sağlık Çağatay. Zaman zaman The Inglorious Bastards’taki o muazzam bar sahnesini hatırlatan son derece keyifli bir öyküydü. Anlatımını, dilini ve kurgusunu özellikle beğendim. Senin alametifarikan olan tarihi doku-mekan detayları yine akıyordu.

    Film izler gibi okudum bir yudumda. “Şerefe!”

  3. Değerli vaktin ve yorumun için çok teşekkür ederim Ufuk, severek okuman beni sevindirdi.

    Yakın zamanda görüşmek üzere :sunglasses:

  4. Dün sana söylediğim şeyi burada herkesin huzurunda tekrar söyleyeyim. Kendimden alıntılayayım, “Sıra dışı bir adamdan, sıradan bir öykü çıkamazdı zaten.”

    Sonu güzeldi, yazdığın tüm sonlar gibi. Kurguyu hiç sallantıda bırakmıyorsun. Bu iyi bir öyküde aradığım temel şeylerden birisi. Detaylardaki başarın muazzam. Kuşkusuz sağlam bir kültürün dışa vurumu. Bunu da seni tanımış (iyi ki) olmanın verdiği farkındalık ile daha rahat söyleyebiliyorum. Baş tacısın.

    Gelelim beni bitirdiğin noktaya,

    Bar sahnesine gelindiğinde ve o güzelim şarap açılıp yudumlanmaya başlandığında bir ürperti sardı beni. Diken diken oldu tüylerim. Ve bu duygu durumuna erişebilmiş olmaktan çok mutlu oldum. Çok keyifle okudum öyküyü. Dün bir kere okudum, az önce bir kere okudum ve yarın bir kere daha okuyacağım. Ne diyelim; Uygar gibi hissettiğimi söyleyip, Ufuk’a katıldığımı ifade ederek, başka tekrarlara düşmeyeyim ve seni de, okuyucuyu da bunaltmadan hafif hafif uzayayım.

    Yaz, okuyalım. Parti kur, oy verelim ve daha bir sürü şey! :smiley:

  5. Merhabalar.

    Art arda sıralanan ‘‘Şerefe,’’ ile dizilmiş paragrafların da etkisiyle öykü belli bir ritm, ahenk taşıyordu. İlk bakışta esrikliğin dışavurumu gibi algılanan kötü hatıralar halihazırda belli bir seyre sahip olan öyküye ustaca serpiştirilmiş. Finali de güzel düşünülmüş.

    Ellerine kalemine sağlık Çağatay. Seçki için çok başarılı bir çalışma olmuş.