Öykü

Atlantis Seyahat

“Değerli yolcularımız, Batık ülke Atlantis’e seferimiz başlamıştır. Okyanus şartları seyahat için uygundur. Yapacağımız dalış mesafesi 3114 metredir. Yolculuğumuzun tahmini süresi altı saattir. Birazdan denizaltımızda kahvaltı servisi verilecektir. Lütfen koltuklarınızın önündeki kahvaltı düğmesine basıp, ekrandaki menüden kahvaltılıklarınızı seçiniz. Atlantis Seyahat iyi yolculuklar diler.”

Hasan albay kahvaltı düğmesine bastı. Önündeki koltuğun arkasından ince uzun bir kapak açıldı ve ince, metal, dikdörtgen şeklinde bir masaüstü ileri doğru çıktı. Önündeki ekrandan kahvaltı menüsünden istediklerini seçti. Az sonra denizaltı hostesleri yolcuların siparişlerini servis etmeye başladı. Kızarmış ekmekle zeytin ezmesi, krem peynir ve baldan atıştırdı. Çayı en sona bıraktı. Gençlik yıllarından kalma bir alışkanlıktı bu. Bir şeyler yedikten sonra çayı yavaş yavaş, keyfine vararak içerdi. Karısı evliliklerinin ilk zamanlarında onun bu alışkanlığını yadırgamış ama sonradan alışmıştı. Uzun yıllar birlikte sayısız kahvaltı yapmışlar ve üstüne keyif çayı içmişlerdi. Donanmada denizaltı kaptanıyken bile çay keyfinden vazgeçmezdi. Yine de karısıyla içtiği çayı hiçbir şeye değişmez ve seferin bitişini iple çekerdi. Bir sefer dönüşü karısına süpriz yapmaya karar vermiş ve uzakdoğuya özgü, özel bir bitki çayını yanında getirmişti. Ancak evine vardığında hayatının bundan sonrasında yalnız çay içmesi gerektiğini öğrenecekti. Ani gelen kalp krizi uykusunda yakalamıştı kadını. Oysa hiçbir sağlık kontrolünde kalbinde sorun görünmemişti. Buna gizli kalp krizi de deniyordu. Bu kriz karısını alıp götürürken kendi kalbini de hüzün içinde bıraktı. Ancak askerliğinden gelen mücadeleci yapısıyla bırakmadı kendini Hasan albay. Karısına duyduğu sevgiyi doğaya, denizlere yönlendirdi. Ama karısının yerini başka bir kadına vermedi. Emekli olduktan sonra da dünyayı gezmeye, araştırmaya, insanoğlunun doğaya yaptıklarını izlemeye başladı.

“Acaba inançlılar mıdır?” diye laf attı yanındaki adam Hasan albay’a.

“Efendim?”

“Acaba diyorum, şu Atlantisliler inançlı insanlar mıdır?”

“Doğrusu bilemiyorum beyefendi. Henüz haklarında fazla bir şey bilinmiyor.”

“Bunlar eski çağın insanı. Bence eski putperest inanışları vardır. Onlara hak dinini öğretmek gerek,” dedi çok bilmiş bir ifadeyle.

Hasan albay adamı tanımıştı. Adil Sancaktaroğlu tanınmış bir işadamıydı. Bir dönem milletvekilliği de yapmıştı. Devletten aldığı ihalelerle Karadeniz ve Akdeniz’de nükleer santraller yaptırmıştı. Bu onu ciddi bir servet sahibi yapmıştı. Sekiz çocuk sahibi olmasıyla övünürdü. Dini bütün, muhafazakar biriydi. Ancak bu yolculukta yanındaki kadın pek de sekiz çocuk annesi birine benzemiyordu. Kadının yüzündeki makyaj tabakası bir maske kalınlığındaydı adeta. Dudakları kıpkırmızı bir rujla boyanmıştı. Dudaktan çok, sanki kasap reyonundan alınmış, iki kanlı et parçasını rulo yapıp yüzüne yapıştırmışlar gibi duruyordu. Bir sahne sanatçısı gibi kabarık, röfleli, sapsarı boyanmış saçları vardı. Çok zeki olmayan bakışlarla (ki yanındaki adamın ondan zeki bakış beklemediği belliydi) önündeki ekrandan film seyrediyordu.

“Hükümetimiz bu konuya el atmalı bence,” diye lafa devam etti Adil bey. Sanki Karşındakinden bir cevap beklemiyor gibiydi.

“Nasıl ki turizmde atak davrandılar, inanç konusunda da hamle yapmalılar. Eminim Hristiyanlar, Yahudiler çoktan çalışmaya başlamışlardır.”

“Turizmde atak mı davrandılar? Beyefendi unuttunuz sanırım. Atlantis okyanusun dibinde keşfedildiğinde gelişmiş ülkeler o insanlara siyasi dayatmalar yaptılar. Onların sahip oldukları uygarlık güçlü ülkeleri o kadar korkuttu ki konuşmak yerine gözdağı verdiler. Onlarda şartları kabul etti. Türkiye’de bu fırsattan istifade, turizm şirketlerinin önünü açıp bol miktarda krediyle, şu anda içinde olduğumuz gibi nükleer denizaltılar almalarını sağladı. Denizaltıların kaptanları bile ya Amerikalı, ya İngiliz. Fırsatçılıkla ataklığı karıştırmayalım lütfen,” diye karşılık verdi Hasan albay.

“Ama fırsatları değerlendirmekte ataklık değil midir cancağızım? Atlantis’e denizaltı turlarını ilk başlatan ülke Türkiye oldu. Şükür Allah’a, ülkemize milyonlarca dolar döviz akıyor bu turlardan. Hem şu denizaltına bir bakın. İçinde birçok milletten yolcu var.”

“Haklısınız. Ülkemizin bu turlardan büyük gelir elde ettiği bir gerçek. Ancak Atlantisliler’in bu ziyaretlerden pek memnun olmadığı söyleniyor,” diye cevap verdi Hasan albay biraz keyifsizce. Adil bey’in koca bir uygarlığa fırsatçı gözlerle bakması hoşuna gitmemişti.

“Onları kafaya takarsak hiçbir şey elde edemeyiz cancağızım. Zaten insan bile sayılmazlar. Televizyonda gördüm, balık gibi derileri var, suyun altında nesef alıp konuşabiliyorlarmış. Hiç insana benzer bir halleri yok. Koca deryada yaşayan mahlûklar onlar.”

“Ama bunca sene Dünya’nın ayakta kalmasını onların sağladığı ortaya çıktı beyefendi. Düşünsenize, neredeyse ondokuzuncu yüzyıldaki sanayii devriminden beri bu Dünya’yı hızla kirletiyoruz. Üstelik teknolojimiz geliştikçe daha da büyüyor kirletmemiz. Ve bir öğreniyoruz ki Atlantisliler yüzyıllardır bizim kirlettiklerimizi temizliyorlarmış. Onların sayesinde doğa dengesini korumayı başarmış. Bence dış görünüşleri farklı da olsa, bizden daha uygar oldukları kesin.”

Adil bey Hasan albay’ın fikirlerinden pek hoşlanmamıştı. Kesin ateist bu, diye düşündü içinden. Ama, patron olmanın verdiği, haklılığını ne olursa olsun kabul ettirme dürtüsü vardı.

“Söyledikleriniz doğru bile olsa böyle bir denizaltıyla seyahat edebilmek insanoğlunun başarısı değil midir?” diye sorarak Hasan albay’ı sıkıştırmak istedi Adil bey.

“Nükleer denizaltılar üretebilmek kuşkusuz yüksek bir teknoloji gerektiriyor. Tabii Türkiye olarak sadece sipariş verip Amerika’da yaptırıyoruz. O ayrı bir konu. Ancak bu denizaltılar, güçlerini nükleer enerjiyi sakladıkları bir reaktörden alır. Bu sayede aylarca deniz dibinde kalabilirler. Ancak bu reaktörlerin radyasyon yayarak denizaltındaki yaşamı tehdit ettiği de söylenir. Özellikle nükleer denizaltı kazaları meşhurdur. Reaktördeki nükleer enerji bir nedenle erimeye başladığında çevresindeki her şey ışınıma uğrar. Bu da yoğun miktarda radyasyon demektir. Bence bizim her başarımız doğanın dengesini biraz daha bozuyor,” diyerek net bir cevap daha verdi Hasan albay.

Adil bey suratını buruşturarak daha fazla konuşmaktan vazgeçti. Önündeki ekrana döndü, kulaklıklarını taktı ve film listesinden “İslam ve derya” isimli bir belgesel seçip izlemeye başladı.

Hasan albay da kendi ekranından bir haber kanalı açtı. Dünya yine aynı haberlerle akıp gidiyordu. Artık alışılmış ekonomik krizlerden biri daha başlamak üzereydi. Eskiden büyük panik yaratan bu haber insanlarda hiçbir gerilim yaratmıyordu. Amerika’nın batı sahillerine büyük bir tsunami vurmuştu. Akdeniz’de İtalya’nın Sicilya yarımadası’ndaki Etna yanardağı büyük bir patlamayla tekrar harekete geçmişti. Güney İtalya’da halk kuzey bölgelerine kaçmaya başlamıştı. Türkiye’deki Kuzey Anadolu fay hattında 8,9 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşmiş ve Adil bey’in yaptırdığı nükleer santrallerden iki tanesi büyük hasar almıştı. Afrika’da yaşanan kıtlık büyük bir iç savaşa daha neden olmuş ve kitlesel katliamlar yaşanmıştı. Bu haberler o kadar sık oluyordu ki artık insanlar felaketsiz bir günde şaşkınlık ve gerginlik hissediyordu. Derken son Birleşmiş milletler toplantısı haberi başladı. Atlantis heyeti ülkelerine yapılan turistik gezilerden duydukları rahatsızlığı dile getirmiş ve sert bir dille Dünya ülkelerini uyarmıştı: “Bizler sirk hayvanı değil; insanız. Yüzyıllarca okyanus dibinde yaşamak zorunda kalmamız sizden farklı olarak evrim geçirmemize neden oldu. Ancak sizlerle aynı duygulara, aynı düşüncelere sahibiz. Atlantis halkına gereken saygının gösterilmesinin istiyoruz.”

Bu konuşma aynı anda denizaltı içinde homurdanmalara neden oldu. Yolcuların yüzlerinde bir tedirginlik vardı. Ancak kısa sürede bu durum geçti ve şakalaşmalar, kahkahalar denizaltının içinden taşarak okyanusun derinliklerine yayıldı. İnsanlar olumsuzluğa alışmışlardı.

Koltuğunu geriye iten Hasan albay biraz kestirmek istiyordu. Bu denizaltına binene kadar çok yol katetmişti. Türkiye’den tura katılan yolcular, Atlantis Seyahat’in özel uçağıyla, İstanbul’dan Lizbon’a uçmuş. Lizbon’daki özel bir limanda onları hazır bekleyen denizaltıya aktarma yapmışlardı. Ve oradan da Atlas Okyanus’nun derinliklerine doğru yolculukları başlamıştı.

Hasan albay yavaşça uykuya daldı. Rüyasında, sık sık olduğu gibi, karısıyla bir kahvaltı sonrası çay içtiklerini gördü.

“Sayın yolcularımız, Batık ülke Atlantis’in kalıntılarına varmış bulunuyoruz, Lütfen fotoğraf makinelerinizi ve video kamerelarınızı hazırlayınız.” Anonsla birlikte Hasan albay hiç uyanmak istemediği tatlı düşünden uyandı. Anons İngilizce, İspanyolca ve Arapça olarak tekrar edildi. Denizaltının her iki yanında yekpare, yatay dikdörtgen biçiminde kocaman pencereler açıldı. Adeta, devasa büyüklükte, karşılıklı iki tane LCD ekran televizyon gibiydiler. Herkes ellerinde kameralarla pencerelere hücum etti. Aşağıda yıkık dökük, büyük taş duvarlardan oluşan antik Atlantis ülkesi olanca ihtişamıyla duruyordu. Eski Atlantis olarak anılıyordu. Birçoğu piramit biçiminde, yanyana dizilmiş taş binalar vardı. Hepsi hasarlıydı. Milyon yıl önce büyük tufandan geriye kalan harabelerdi. Okyanus dibine güneş ışığı ulaşmadığı için şehri aydınlatan büyük enerji jeneratörleri yerleştirilmişti. Bu jeneratörler de tıpkı denizaltı gibi nükleer enerjiyle çalışıyordu. Atlantisliler bu jeneratörlerin yapımına karşı çıkmış, ama gelişmiş ülkeleri arkasına alan Türkiye bastırmış ve istediğini almıştı.

Hasan albay hayranlıkla bu olağanüstü güzellikte tasarlanmış binalara bakıyordu. Yüzyıllar önce, Muhammed”den, İsa’dan, Musa’dan önce; Romalılar’dan, Yunanlılar’dan, Mısır’dan çok önce bu insanlar görkemli sanat eserleri olan bu yapıları inşa etmişlerdi.

“Şu jeneratörlerin gücüne bakın cancağızım. Koca deryanın dibini nasıl da aydınlatıyor. Şu yıkık dökük, virane yeri nasıl da nurlandırıyor,” diye laf attı gene Adil bey, gevrek gevrek gülümseyerek.

“Jeneratörler mi? Beyefendi, şu muhteşem manzarada dikkatinizi çeken jeneratörler mi oldu?” diye sordu Hasan albay hayret içinde.

“Bu jeneratörler hükümetimizin bir başka başarısıdır. Hiçbir masraftan kaçınmadılar. Benim yaptırdığım santrallerden de yararlandılar. Bu jeneratörler sayesinde şu viraneyi seyredebiliyorsunuz cancağızım.”

Hasan albay bir şey demedi. Bu adama laf anlatması mümkün değildi. Et rulosu dudaklı metresi elindeki kamerayı beceriksizce tutarak çekim yapmaya çalışıyordu. Adil bey Hasan albay’ın susmasını zafer olarak değerlendirip kadınla ilgilenmeye karar verdi: “Gönlümün gülü, dur sana yardım edeyim.”

Yaklaşık yirmi dakika Eski Atlantis’in kalıntıları üzerinde gezindikten sonra denizaltı Yeni Atlantis’e doğru yola çıktı. Yeni Atlantis, büyük tufan sonrası Atlantisliler tarafından kurulmuş ve yüzyıllar boyu onlara yuva olmuştu. Eski ülkeden çok uzakta değildi. Birkaç kilometre güneydeydi.Yarım saatlik yolculuğun sonunda Yeni Atlantis’e vardılar.

Anonsun ardından büyük pencereler tekrar açıldı. Yolcular heyecanla kameralarına sarıldılar. Aşağıda çok sayıda şeffaf, cam gibi yarım küreler bulunuyordu. İnanılmaz büyüklükte yarım küreler. Okyanus tabanına çok hoş, doğal bir ışık yayıyorlardı. Bu Yarım kürelerin içinde yine piramit biçiminde, sanki şeffaf taşlardan yapılmış gibi binalar göze çarpıyordu. Işıl ışıl şeffaf bir ülke. Herkes, hatta Adil bey bile, donup kalmıştı. Büyülenmiş gibi manzarayı seyrediyorlardı. Fotoğraf, video kamera bir süre kimsenin aklına gelmedi. Güzellik ve estetik mimariyle sevişerek bu binaları yaratmış gibiydi. Hasan albay’ın gözleri doldu. Ömrü hayatında böyle bir güzelliğe şahit olmamıştı.

“Bir tuhaflık var,” dedi hosteslerden biri. “Etrafta hiçkimse yok.”

Dikkatle bakındılar. Gerçekten de görünürde kimse yoktu. Şeffaf binaların içinde, arasında hiçbir canlı görünmüyordu. Sanki ülke terkedilmiş gibiydi.

“Daha önce hiç böyle bir durum olmamıştı,” dedi hostes. “Çok kalabalık olurdu.”

Aniden, bir güm sesiyle denizaltı sarsıldı. Bir sağa bir sola yalpaladı. İnsanlar bir pencereden diğerine yuvarlandılar. Korkuyla çığlıklar, feryatlar yükseldi. Hasan albay güç bela bir koltuğa tutundu. Adil bey’in denizaltının arka tarafına savrulduğunu gördü. Rulo dudaklı metresiyse ön tarafa savrulmuş, kriz geçiriyordu. Birden pencerede, denizaltının dışında silüetler fark etti. Her iki pencereden de görülüyorlardı. Denizaltının etrafında elli-altmış kadar silüet yüzüyordu. Bir balık sürüsünü andırıyorlardı. Hasan albay dikkatle baktığında yüzleri balığı andıran, derileri pullarla kaplı olan Atlantisliler olduklarını fark etti. Denizaltının etrafını sarmışlardı. Tok bir ses denizaltındaki herkesin zihninde yankılandı:

“Sizden sadece saygı istemiştik… Uygarlığımıza, varlığımıza, bu kutsal Dünya’ya saygı… Elçiler gönderdik. Dinlemediniz… Yüzyıllarca kirlettiğiniz denizleri temizledik. Devamlı kurcaladığınız yerkürenin dengesini korumak için uğraştık. Durmadınız. Bir türlü durmadınız… Eğlence için gönderdiğiniz denizaltılar ve yaptırdığınız jenaratörler en sonunda bizleri de hasta etti. Gemileriniz sürekli atıklarını tepimize bıraktılar. Yerküreyle o kadar çok oynadınız ki artık biz bile dengede tutamaz olduk. Eğer durdurulmazsanız, Dünya ile birlikte hepimizi yok edeceksiniz. Büyük tufandan sonra yeni nesillerin evrimine karışmak istemedik. Sizler bizim küçük kardeşlerimiz gibiydiniz. Uzaktan gelişiminizi izledik. Hatalarınızı telafi etmeye çalıştık. Ama bir yanlışlık olarak geliştiniz. İnsanoğlunun yaşam sınavında sizin yazdığınız tarih sınıfta kaldı. Yüzyıllardır barış içinde yaşamış olan bizler artık bu duruma daha fazla seyirci kalamayız. Bu Dünya sizlere bırakılamayacak kadar değerli…”

Büyük bir sarsıntı daha oldu. Denizaltının arka tarafından patlama sesleri geldi. Yolcular, hostesler yerlere yuvarlandılar. Panik ve korku dalgası birbirine karıştı. Denizaltı tam bir kaos yuvasına dönüştü. Hasan albay düştüğü yerden Adil bey’in sesini duydu. “Bu… Burası çok ısındı!”

Hasan albay bir anda neler olduğunu kavradı. “Re… reaktör… Eriyor…” Denizaltının çevresini bir ışık huzmesi kapladı. Büyük bir ısı dalgası denizaltının içini kavurmaya başladı. Hasan albay düştüğü yerde çaresizce etrafına bakarken bir koltukta oturmakta olan karısını gördü. Karısı elinde çay bardağıyla gülümseyerek ona bakıyordu.

“Çayın hazır hayatım,” dedi kadın.

Hasan albay gülümsedi. Artık yalnız çay içmeyecekti.

Atlantis Seyahat” için 6 Yorum Var

  1. Güzel ve değişik bir öyküydü. Karakterler çok renkliydi 🙂 Ayrıca betimlemeleri gayet beğendim.

  2. Güzel ve keyifli bir öyküydü. Karakterleri ve olay örgüsünü oldukça beğendim. Diyaloglar da gayet başarılıydı. Kısacası keyifle okudum, ellerinize sağlık.

    1. Çok teşekkür ederim. Yazması keyifli bir öyküydü. Sizin de okurken keyif almanıza sevindim.

  3. Tebrikler, ufak tefek bir kaç sıkıntı olsa da öykünün güzelliği içinde çok fazla göze batmıyor. Keyifli bir on beş dakikaydı, teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *