Öykü

Gündüz Kabusu

“Yaşadığını sanırsın, oysaki dünya değişiyordur. ”

Ben pis bir adamım. Evet, pis bir adam!

Çoğu kişi yanıma bile yaklaşmak istemez. İnanamayacaksınız ama, çok umurumdaydı sanki. Hepsinin canı cehenneme. Şimdi size anlatacaklarım sizinde umurunuzda olmayabilir, olmasın da zaten. Ben sadece anlatacağım.

İsmim Jack. Soyadım yok. Çoğunlukla bira içerim. Yani şarap bulamadığım zamanlardan bahsediyorum elbette. Şarabı çok severim. Eğer bana hediye getirmek isterseniz bir kutu dolusu şarap çok makbule geçer. Şayet kimse bana hediye getirmiyor. Biliyorum, siz de getirmeyeceksiniz. Ama bir şansımı deneyeyim dedim, ne var yani? Pis bir adamım diye insanda mı değilim yahu?

Tamam, bazen kuşkuya düşüyorum. Ama, bazen. Bazen, çokluk anlamı getirmez. Bazen’i severim. Çünkü insan “bazen” diyorsa, yapacak bir şeyleri var demektir. Az da olsa.

Zaten ne geldiyse başıma kahrolası yapacak işlerden geldi. Canımı zor kurtardım. Öleceğimi düşündüm! Size neden anlatıyorum, inanın en ufak fikrim yok. İster, laf olsun diye anlatıyorum farz edin, ister bir delinin lakırdısı olduğunu düşünün. Ben kafaya takma olayını çoktan aştım.

Bu öyle garip bir deneyimdi ki, her an herkesin başına gelebilir.

İki gün önceydi. Yine pislik yuvası evimden dışarı, sokağa çıkmış şarap arıyordum. Her çöplüğe bakıyor, her pisliğe giriyordum. Bu benim için rutin bir işti. Beni rahatsız etmezdi. Her gece en az iki yarım şişe şarap bulurdum ve ben bu gece hiçbir şey bulamamıştım. Hatta şarap manyağı Rob domuzunun evinin önünde bile şarap yoktu. Bu işte bir terslik vardı!

Ama dedim ya, ben kafaya takma olayını çoktan aştım, aşmaz olaydım.

Şehir merkezine gitmedim. Çünkü benim bu halimi gören herkes, tiksintiyle yüzünü buruşturur yolunu değiştirir ya da öldürücü bakışlar atardı. Hatta bir keresinde arkasına bakmadan kaçan biri bile oldu. Yalan söylemiyorum.

Yine her zamanki rotamdan gidiyordum. Hiçbir yerde şarap bulamadığım gibi, çöplerde yoktu. Bu iyiye işaret değildi, çünkü şehirde çöpler saat dokuzdan önce toplanmazdı ve şuan saat sekizi on iki geçiyordu. Ümitsizliğe kapılmak istemiyordum ama durum buydu.

Ne şarap vardı, ne çöp ne de… İnsan!

Yeni fark ettiğim bu küçük ayrıntı beynime bir şimşek hızıyla giriş yaptı. Etrafta kimse yoktu!

Eminim, kesin gereksiz bir rüya görüyordum. Ama her şey bir rüyadan çok daha somuttu. Bu gerçekle yüzleşmektense, ara sokaklara girmeye başladım. Kimsenin olmadığını içten içe bilsem de, vazgeçmek istemiyordum. Belli mi olurdu?

Ama, kimse yoktu.

Üstelik doğduğum günden bu yana yaşadığım şehirde kaybolmuştum. Etraf çok karanlıktı, yanıp sönen bir sokak lambası dışında, hiçbir ışık yoktu. Yeni fark etmiştim de, eski apartmanların hiçbirinde ışık yanmıyordu. Bu garip mahzende kapalı kalmıştım. Benim klostrofobim ya da benzer bir hastalığım vardı. Tanıyı ben koymuştum. Böyle durumlarda kalbim sıkışır, terlemeye başlardım. Şimdi de tıpkı o durumdaydım işte.

Ne yapacağım konusunda hiç fikrim yoktu. Bir köşeye sıkışıp, gündüz yolumu bulacağımı düşündüm. Evet, en iyisi bu olurdu. Sabahı beklemek…

Derken, homurtulu sesler duymaya başladım. Kısık ışıkta görebilmem imkansızdı ama sesler çok yakından geliyordu. Başta insan sesi sandığım bu sesler, giderek daha güçlü ve iğrenç bir hal almaya başlamıştı.

“Ran, dostum…İnsanları artık serbest bırakmalıyız. ”

“Saçmalama Mike. Hiçbirini serbest bırakamayız, henüz. ”

Neden bahsettiklerini anlayamıyordum. İnsanlara ne yapmıştı bunlar? Bu şehirde milyonlarca insan yaşardı ve bu homurtulu yaratıklar insanlara ne yapabilirlerdi ki? Belki de uzaylıydılar ve süper güçleri falan vardı.

Şimdi pislik yuvamda olmak için nelerimi vermezdim. Kapana kısılmıştım ve daha da kötüsü fena halde gaz çıkarmak istiyordum. İğrenççe ve tiksindirici olabilir, ama şimdi herkes asla yapmıyorum ayağına yatmasın. Herkes insandır sonuçta, en azından bir kısmı.

“Ran insanlar yeterince korktu. Zaten çoğuna gözdağı verdik. ”

Yaratıklardan birisi sokak lambasına yaslanmıştı. Bu nedenle onu görmem, çok zor olmamıştı.

Simsiyah bir kafası vardı. Saçsızdı. Çok kısaydı, bir cüceden bile daha kısa. Kırmızı, parlak gözleri vardı. Daha da kötüsü kolları ve bacakları yeşilimsi kıllarla kaplıydı.

Düşmüştüm işte buraya. Çık çıkabilirsen şimdi!

Tiksintiyle öğürecektim, neredeyse. Neyse ki gazım geçmişti. Ama kusmamı tutmak, gazı tutmaktan çok daha zordu.

Diğer yaratığı göremiyordum. O sırtını bana dönmüştü. Ama arkadan tüm özellikle aynıydı, biraz daha uzun olması dışında tüm özellikleri.

Daha kısa boylu olanı konuştu.

“Mike bir koku alıyorum. ”

“Ne kokusu?” diye sordu adının Mike olduğunu öğrendiğim yaratık.

“Bilmiyorum, sanırım kırmızı şarap. ”

Aha. Olacağı buydu zaten.

Ran, benim tarafa doğru yürüyordu, hareket edemiyordum. Son duamı etmem gerektiği aklıma geldi. Ama ben dua bilmiyordum ki. Tek bildiğim küfretmekti, o kadar.

Ama ölmek üzere olan birinin küfretmesi kadar kötü bir şey olamazdı herhalde. Günah listeme bir çentik daha atılırdı. Ben de gideceğim cehenneme bir adım daha yaklaşırdım. Nasılsa birazdan-

“Sen!”

Ran denilen yaratık eski t-shirtümden çekiştirmeye başladı, beni sürükledi ve kaldırıma yatırdı. Böylesine güçlü olmasına hayret etmiştim. Ona baktığımdaysa bir çakı çıkarmıştı. Tam üstümdeydi.

“Ran! Kendine gel. İnsan öldürmüyoruz, anlaşmayı hatırla!”

“Sinsice saklanıp, bizi gözetlemek anlaşmada yoktu Michael!” Sinirli yaratık adeta böğürüyordu.

“Ben sizi falan gözetlemiyorum geri zekalı. ” Diye bağırdım aniden. Aynı anda Ran’in gözüme bir tane geçirmesi bir oldu.

“Lanet olası çeneni kapalı tut. ”

Ama, hiç niyetim yoktu. Beni öldürüp, atacak halleri yoktu ya.

“Bu lanet yere nasıl geldim, bilmiyorum. Kimsiniz, nesiniz bilmem-“

“Kim miyiz? Biz sizin türünüzün gerçek yüzleriyiz. ” Dedi biraz ilerdeki Mike.

Sarsılmıştım. Bu ahmak tipler nasıl insanlığın yüzü olabilirdi ki. İmkan yoktu.

“Bak, dostum. Peki, tamam. Siz bir numarasınız. Siz özelsiniz, siz teksiniz! Sadece, istediğim biraz şarap bulmaktı. Ama, buraya gelip sizlerin eline düştüm. Beni bırakın siz ne yaparsanız yapın. Kimseye bir şey demem!”

Ran bir kahkaha patlattı.

“Oldu, başka?”

“Peynir ve şarap iyi olabilirdi. ” Dememle, pişman olmam bir oldu. Tam bir geri zekalı gibi davranıyordum.

“Ne diyor bu?” dedi Mike.

“Şaka ediyordum. ” Dedim hemen.

“Ciddi olma ihtimali mi var?” Ran bir kahkaha daha patlattı. Böğürtüyle karışık çok kötü bir sesti.

Biraz sonra ellerimi ve kollarımı bağlamışlardı. Mike gidip bir yerden ip bulup getirmiş, tepinmeme rağmen olağanüstü bir kuvvetle her yanımı iplerle sarmışlardı.

Neyse ki ağzımı kapatmadılar.

Biraz ileriye gitmişlerdi, fısıltıyla konuşuyorlardı. Kesik kesik kelimeler duyuyordum.

“Öldüre-”

“Anlatalı-”

“Tamam”

Bunun bir kabus olması için hala umutsuzca dua ediyordum. Ortada yanlış olan bir şeyler vardı.

Sonunda konuştum.

“Sizin türünüzün gerçek yüzleri de ne demek?”

Bana asırlar kadar uzun gelen bir süre boyunca konuşmadılar. Benimle ilgilenmiyorlardı.

Mike isimli yaratık yanıma yaklaştı. Pörtlek gözleri yerinden çıkacakmış gibi hareket ediyordu.

“Siz insanlar, bizi hep bir köşeye attınız. ”

“Mike, kes sesini. ” Ran ciddi bir sesle konuşmuştu.

“Asıl sen sus Ran. Yıllardır birine haykırmamak için zor tutuyorum kendimi. Şimdi savunmasız bir türe de bir şey söylemenin tehlikeli olduğundan bahsetme. ”

Kesin ölecektim. Evet, ölecektim. Evet, moralim müthiş iyi olmuştu.

Ran ses çıkarmadı.

“Yıllardır, hep gölgelerde, karanlıklarda pis yerlerde yaşadık. Türünüz asla bizi kabul etmedi, hep başka taraflara itildik. Hep aykırı yerlere atıldık.

“Yıllar önce büyük büyük büyük babam türünüzle bir anlaşma yapmak istedi. Fakat, sizler karşı çıktınız. Çünkü egolarınız her şeyden daha önemliydi!”

Delirmişçesine etrafımda dolaşıyordu. Bu herifin derdi neydi? Hala ne olduğunu söylemiyordu.

“Yaşamım boyunca, hep türünüzden nefret ettim. Hala ediyorum, edeceğim de. Türünüz asla karanlık taraflarına bakmayı istemedi!”

Karanlık taraflarımız mı? İyice terlemeye başlamıştım.

“Ne diyorsun sen?” diye sordum sertçe.

Mike acımasızca güldü ve oturduğum yere daha da yaklaştı.

“Bizler, pislikten doğan, geceyle beslenen karanlık yanlarız. Kimimiz bir kumarın parçası kimimiz içkinin.

“Türünüz, karanlık yanları hep sevdi ama hep küçümsedi. Kenarlara attı. Karanlık, gündüze hiç erişemedi!”

“İnsanlar… Onlar nerede?”

“Nerede olacaklar, hep oldukları yerde. ”

“Nasıl… Hayır. Hiçbir yerde insan yok. ”

Hiç konuşmayan Ran, yanıma ulaştı.

“Neden bahsediyor bu?” diye Mike’a sordu.

“İnsanlar her yerde, aptal tür. Her yerde, görmüyor musun?”

Hepsi görüyordu da, ben niye göremiyordum? Neler oluyordu…

“Hayır. Lanet olsun. Hiçbir şey göremiyorum. Konuşmalarınızı duydum. İnsanları serbest bırakmayacağınızdan bahsediyordunuz. Gözdağı vermekten. ”

“Ne sandın? Tüm türünüzü odalara kilitleyeceğimizi falan mı?” dedi Ran.

“Ne demek-“

“Biz aydınlık tarafla bir anlaşma yaptık. Türünüze asla zarar vermeyeceğiz. Sadece insanlara parça pençik hayaller halinde ulaşırız. İnsanlar bunu “Gündüz kabusu” olarak nitelerler. Yani normal rüyalardan daha uzundur ve etkileyicidir”

Evet, “Gündüz kabusu”’nu biliyordum. Bazen bana da olduğunu düşünürdüm, fakat etkileyici olduğunu söylenemezdi ve çok kısa olurdu. Benimki “Gündüz kabusu” olmasa gerekti.

“İnsanlar nerede? Ben niye insanları göremiyorum!?”

Asıl mesele buydu. Onların bana da niye “Gündüz kabusu” şeklinde ulaşmadıklarını bilmiyordum. Neden ben bunları yaşıyordum. Şarabımı içerken pekala da, zırvalıklarını dinlerdim.

“Hepsinin zırva olduğunu düşünüyorsun, değil mi?” diye sordu Mike.

Kaskatı kesilmiştim.

“Ya hep karanlıkta olmalı ya da hiç olmamalısınız. Bizler Karanlık’ın bekçileriyiz ve biraz saygıyı hak ediyoruz, egoist türün parçası!

Sen böyle düşünmeye devam ettikçe karanlık hep var, çok sevgili türünüz yok olacak. ”

Erkek olmasam ağlardım. O derece yani.

“Karanlık’a saygı duymadığın ve kullanıp attığın sürece bu böyle olacak. ” Dedi Ran.

“Ne yapmam gerekiyor?”

Derken ipler çözüldü. Ran ve Mike gözden kayboldu. Her şey o kadar ani olmuştu ki, ne yapacağımı bilemedim. Üstelik havaya bakılırsa, öğlendi ve güneş tepemi ısıtıyordu.

Zorlanarak ayağa kalmaya çalıştım. Aynı anda yere düştüm. Dizlerimin üstünde ne kadar zamandır duruyordum? Daha biraz önce gece değil miydi?

Derken sesler beynimde yankılandı. Ran ve Mike aynı anda konuşuyorlardı. Sözler irkilmeme neden olmuştu ve sırtımdan aşağıya doğru soğuk su boşaltılıyormuş etkisi yaratmıştı.

“Eğer, Karanlık’ı hafife alır, kullanır ve bir kenara itmeye devam edersen bu hep böyle olacak.

Ama bu sadece bir ‘Gündüz kabusu’. ”

SON

Gündüz Kabusu” için 4 Yorum Var

  1. Oldukça farklı bir tarzda ve ilginç şekilde yazmışsın. Bir bayan olarak, ayyaş bir erkek karakteri de bu kadar güzel tarif edilebilirdi, tebrikler.

    Özellikle karanlık ve aydınlık tarafı bu şekilde tasvir etmen, o aradaki ince çizgiyi böyle bir keskinlikle belirtmen de ayrıca hoştu.

    Fazla diyecek bir şey yok. Aramıza hoşgeldin bu hikaye ile. Ellerine sağlık 🙂

  2. Okuyup, yorum yaptığın için teşekkür ederim. 🙂
    Eğer burada sizlerle devam edersem -ki edeceğim gibi görünüyor- farklı hikayelerle katılmaya devam etmeye çalışacağım. Bu yorumun için ayrıca teşekkür ederim.

    Karanlık ve Aydınlık arasında çok ince bir çizgi var dediğin gibi bunu belirtmek istemiştim, eğer başarabildiysem ne mutlu bana.

    Hoşbuldum. 🙂

  3. Selamlar,

    Öncelikle seçkiye hoş geldiniz. Ne de iyi etmişsiniz katılmakla. Sayenizde keyifli bir hikaye okumuş olduk. Dilerim sonraki aylarda da hikayelerinizi görme fırsatını yakalarız.

    Kaleminize sağlık…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *