Öykü

İtaat

Gökteki devasa ocak tüm çölü kavururken genç bir adamın suretindeki, esen sıcak rüzgâra karşı başındaki sarığı yüzüne doladı. Bir amacı vardı; kaderin herkese olduğu gibi ona da biçtiği bir kisve. Kaç zaman geçtiğini ya da kaçıncı bedende olduğunu anımsamıyordu. Saymayı kaç yıl evvel bırakmıştı? Kendini bir nebze de olsa yatıştırmaya çalışarak ‘Ben,’ diye düşündü, ‘onlarcasını yangınlardan kurtardım, çocukları kılıçların altından çektim, onlarcasının da doymasına vesile olmadım mı? Onları savaşın eşiğinden aldım, onlar için acı çektim ve onlar için can vermedim mi?’ Şimdi bir insanı öldüreceğini düşününce tüm bunların bir önemi varmış gibi görünmüyordu.

Belki bir canidir, diye düşündü. Belki karısına sırf gücü yettiği için eziyet eden bir aciz, belki de bir bölücülük hutbecisidir.

***

Karşısına keçi kılından bir düzine çadır çıktığında saatler devrilmişti. Onlar küçük bir kavimdi. Zayıflıktan ölmeden evvel kesilmiş gibi duran bir deveyi yüzen beş adam harici gerilerde de ufak tefek hareketlilik seçiliyordu. Onlardan hangisini öldürmesi gerektiğini ya da bunun neden önemli olduğunu bilmiyordu; o yalnızca itaat ediyordu.‘’Allah’ın selamı üzerinize olsun’’ dedi, hayvanın başındakilere karşı. Sağ eli göğsündeydi.

Selamı alındığında devesinden inerek yanlarına vardı. ‘’Ben Kerem,’’ dedi.‘’Bu misafire verecek bir tas suyunuz var mıdır?’’

Yirmili yaşlarındaki sığ sakallı genç, babası olması muhtemel adamın el işaretiyle çadırlardan birine yöneldi. ‘’Ben Abdel oğlu Amr,’’ dedi yaşlıca olan, akabinde zayıfça ve uzun sakallı olanı işaret ederek, ‘’bu da kardeşim Ali,’’ dedi. Eller kanlı olduğu için hiçbiri sıkışmaya meyletmese de birkaç isim daha zikredildi.

Genç adam ‘’Tabip misin,’’ diye sordu, elinde bir tas suyla geri geldiğinde. ‘’Yahut bir tacir?’’

‘’Önce,’’ diye araya girdi Amr, başını gökyüzüne kaldırarak, ‘’toplantı namazının vaktidir. Buyuralım.’’

Suyunu içtikten sonra âdet gereği öne geçti kendine Kerem diyen. Erkekler, kadınlar ve çocuklar namaza durdular. Namaz sonrası kavmin durumu ve hareket yönü hakkında münakaşa edildi. Kırklı yaşlarında sert bakışlı bir kadın kavmin sözcüsüydü.  Tüm konular sonuca varınca kadın Kerem’e döndü ve ‘’Peki sen?’’ dedi.

‘’Ben bir seyyahım,’’ diye yalan söyledi Kerem.‘’Bu çevrenin kavimlerini ve adetlerini seyahatnamemde topluyorum. Sizin de isminiz güzel zikredilecek.’’

‘’Allah’ın izniyle,’’ dedi Amr gerilerden.

‘’Allah’ın izniyle,’’ diye onayladı Kerem. Sonra dinlenmek için müsaade istedi.

Tüm bu yalanlara kılıf olması için geçtiği misafir çadırında kâğıtlar doldururken, elinde bir tas deve sütü ile bir çocuk içeri girdi. Kara kaşlarının altındaki sürmeli yeşil gözleri çocuksu suratına yakışıklık da serpmişti. Sağ kaşında geçmiş yıllardan kalma ağarmış bir bıçak yarası seçiliyordu.

Kerem, çocuğun elindeki tası alıp teşekkür etti. Oğlanınsa gözleri kâğıtlardaydı. ‘’Annem,’’ dedi mahcup bir ifadeyle,‘’seyyahlar hakkında bana bir şeyler anlattıydı. Gezip görmediğiniz yer kalmazmış, öyle bi konuşurmuşsunuz ki şahlar dize gelirmiş, vahşi hayvanlar durulurmuş.’’

‘’Annen biraz abartmış,’’ dedi Kerem, küçük bir tebessümle.

Çocuğun yüzü düşer gibi olsa da ekledi:

‘’O şeylerde benim de adım geçecek mi?’’

‘’Tabii,’’ dedi,‘’neden geçmesin? Ama öncelikle ismini öğrenmeliyim, değil mi?’’

‘’Adil oğlu Amir,’’ dedi oğlan ivediyle.

Kerem, ne duyduğunu anlamamış gibiydi. ‘’Ne?’’ dedi.‘’İsmim ne dedin?’’

‘’Amir,’’ dedi çocuk. ‘’Adil oğlu. Ne oldu ki?’’

‘’Hiç,’’ dedi elini hızla sallayarak. Görünmeyen bir şeyleri kovalamaya çalışıyor gibiydi. ‘’Yalnızca öğrenmek istedim.’’

‘’Onlardan bana da öğretebilir misin?’’ dedi Amir, kâğıtlardaki harfleri parmağıyla gösteriyordu.

Hızla ayağa kalkan Kerem ‘’Bu gün olmaz,’’ dedi. Sesinde tereddüt ve öfke vardı.

Çocuk ürkmüş gibi geri çekildi,‘’Tamam,’’ diyebildi yalnızca ve koşar adım çadırdan çıktı.

Kerem ise sedire düşercesine otururken yüzünü ellerine gömdü. O bir çocuktu, sadece bir çocuk. Bu nasıl olabilirdi?

***

Günün ilk ışıkları gecenin yaratıklarını inlerine sürerken Kerem, boynuna kadar çektiği battaniyenin altında büzüldü. Gece ne kadar da soğuktu, en az ellerim kadar. Geçmişte insanlar için yaptıklarını terazinin bir kefesine koymuştu sabaha dek. Diğer kefesine de bir çocuğun katlini. Olmamıştı, hiçbiri alınacak bir cana baskın gelmiyordu. O bir çocuktu. Peki ya bir kadın yahut yetişkin bir adam olsaydı, bir şey fark eder miydi? Daha mı kolay olurdu? Bilmiyordu.

Ben yalnızca itaat ediyorum, dedi kendine, kaçınca kez olduğunu bilmeyerek. Ben bana ne emredildiyse onu yapıyorum, tıpkı öncekiler gibi, tıpkı onlarcasını ölümün eşiğinden aldığımdaki gibi onu ölüme götüren el olmak benim görevimse sorgulamak neden?

Sorgulamayı bıraktı ve kavmi namaza davet eden adamın çağrısına uydu. Namaza duracakları sırada bakışları o çocuğa kaydı; uykulu gözlerini ovuşturarak girmişti safa. Ölümünü emreden tanrıya ibadet etmek için uykusundan caydığını bilse…

Hızla başını sallayarak gözlerini sonuna kadar açtı Kerem. Neler düşünüyorum böyle! Zihnini ele geçiren iblise karşı içinden bir küfür savurarak safı terk etti. Bulanık zihninin çamurlu akislerinin affı için iki dizi üstünde yalvardı, gözyaşı döktü. Ben bunun altından kalkabilecek kadar güçlü değilim, diye haykırdı zihninin derinliklerine. Ey en iyiyi bilen, bu bana fazla değil mi? Sen, Musa’ya öldürmemeyi emreden, beni neden cinayetle sınıyorsun? Üstelik bir çocuğunkiyle.

Kumların üzerinde ne kadar ağladığını bilmiyordu. Başını kaldırdığında yaşlı gözlerinin bulanıklaştırdığı manzarada neredeyse tüm kavim vardı. Her birinin bakışları şaşkın, gözleri meraklıydı. Aralarından sıyrıldı ve kendini tekrar çadırına attı.

Çadırda saatlerce düşündü. Haykırdı, yalvardı, bir vahiy diledi; hiçbir şey olmadı. Lanet etti, bağırdı, küfür etti, kıyafetlerini parçaladı, göğsünü yerinden çıkaracak bir öfkeyle dört bir yanı dağıttı. Kağıtlar havada uçuşurken rahleler devriliyordu. Bağrışları dışardakileri endişelendiriyor olmalıydı. Umursamadı. Ağzından çıkan sözlerin dili dünyaya ait değildi. İçeriye girmeye meyleden birkaç cesarete haiz korkuyla çarpılmış bir yüzle geri kaçtı. Ruhu hapsolduğu bedeni yumrukluyor, kaçmaya, kurtulmaya çalışıyordu. Sonunda kendini çadırdan dışarıya attı, hızla insanların arasına daldı. Soğuk bakışları genççe bir adamın kuşağındaki hançerde dondu. Atıldı, hançeri yerinden söktü ve göğsüne sapladı. Bedeni yere yıkılırken kara saçları omuzlarına dökülmüş genç bir kız çığlık çığlığa ağlıyor, bir adam çocuklarını uzaklaştırmaya çalışıyor ve hançerin sahibi donakalmış bir vaziyette öylece duruyordu.

***

Bedeninin başında saatlerce beklemişti. Bu saatlerde kimse cesaret edip sokulmamıştı cesede. Orta namazı civarı ceset kokmaya yüz tutunca, şanssız bir adam elinin ucuyla bir ilmik takmıştı bacağa. İpi Kerem’in devesinin boynuna bağlayıp hayvanı çöle sürmüştü.

O ise artık kendine Kerem demiyordu. Kendine hiçbir insani kelimeyi mahlas edinmeden, yoğun bir esriklikle günlerce gezinmişti çöllerde. Aciz bir insan bedeninde olmamak her zaman garip hissettirmişti; bu seferki de öyleydi. Garip ve güzel. Yine de yerine getirmediği bir emir ve heba ettiği bir bedenin sorumluluğu boynunu sıkıyordu. Bir cevap olmalıydı, yahut bir ceza, belki de sadece bir işaret. Hiçbir şey olmamıştı, olmuyordu. Belki de buraya kadardı, belki de cezası sonsuz bir boşluktu.

Boşluğu doldurma çabasıyla bedenini aradı. Bulduğunda ne yapacaktı? Bilmiyordu, zaten bulamadı da. İnsanları izledi; çölde hayatta kalma güdüsüyle oradan oraya göçenlerin su bulma çabasını. Sonra hayvanları, sonra bitkileri, güneşi, ayı, ateşi ve onlarca şeyi. Tüm bu döngünün amacını kavramaya çalıştı. Günler devrildi, aylar geçti, sonunda yapacak hiçbir şey kalmadığında tekrardan yalvardı. Yanıt gelmedi. İnsanlara imrendi, uzun bir uyku ne de güzel olurdu; çok çok uzun bir uyku.

Düşler ve sanrılar arasında günler eriyor, ruhani bir bedenle insanlarla iletişim kurma çabaları havada kalıyordu. Artık bir bedende olmamak iyi hissettirmiyordu. Ağlayamadı, bağıramadı, etrafı dağıtamadı ve kendini öldüremedi. Zora düşünce kolaya kaçmanın cezasını günlerce çekti. Sonunda kendini güneş görmeyen bir mağaraya kapattı. Burada yalnızca zifiri karanlık ve ölü sessizlik vardı. Karanlıkla sükûneti dost edindi ve içinde bir sebep aradı; bir çocuğun ölümünü gerekli kılacak herhangi bir sebep. Bulamadı. Mağarada gün doğmadığı için zamanı unutmuştu, artık umursamıyordu da. Belki yıllar geçmişti, belki aylar, belki de yalnızca günler. Ama hiçbir yanıt yoktu.

Bir rüzgâr esti. İmkânsız. Burası bir mağaraydı ve bu imkânsızdı. Sonra bir baskı hissetti. Bir el, ruhani bedenini fiziki bir kuvvetle karanlıktan çıkarıyordu. Bu o olmalıydı; Aracı. Oydu da, karşısında omuzundan yerlere kadar dökülen devasa kara kanatlarıyla bir putmuşçasına dikiliyordu. Yüzü ne bir insana ne de bir cine aitti; keskin bir bıçakla şekillendirilmiş gibi köşeliydi. Beyaz gözlerinde kara damarlar, uzun ve kavisli boynuzlarında kızıl sarmallar seçiliyordu. Cinsî belirtilerden uzak, gece karası pullarla bezeli iri cismi, adeta zarafet abidesiydi.

‘’Geldin,’’ dedi bir zamanlar kendine Kerem diyen, titreyen bir uğultuyla.

‘’İtaat etmedin,’’ dedi, Aracı’nın duygudan yoksun kuru sesi.

O ise sindi. ‘’Edemedim,’’ dedi. ‘’Nasıl edebilirdim? O yalnızca bir çocuk ve ben öldürmek için yaratılmadım.’’

‘’Sen itaat etmek için yaratıldın,’’ dedi Aracı. ‘’Ve o da sonuçta bir insan yavrusu. İlerde dönüşeceği şeyi bir bilseydin…’’

‘’Göster bana,’’ dedi Kerem, ısrarcıydı, bir eli olsa Aracı’nın boynuna yapışır ve kelimeyi perçinlerdi; ama yoktu.

Aracı bir müddet öylece bekledi. Akabinde bir dizi üstüne çöküp sağ avucunu çöl kumuyla doldurdu. Doğruldu ve kumları gökyüzüne savurdu.

O vakit başladı çığlıklar, ağlayan çocukların sesi yürek burkardı. Çocukları atların ve develerin önünden almaya çalışan analar acizdi. Kavimler ateşe verildi, şehirler yıkıldı; şeriat ve cihat adı altında yapıldı tüm bunlar. Kanlı bıçaklar zayıf boyunlara dayandı. İdamlar başladı. Yağlı urganlar boyun seçmeden, erkek, kadın yahut çocukların soluğunu kesti. Ve susturdular; karşıt görüş reva değildi; özellikle de bir kadından gelen. Bu yüzden kendi göğüslerinin karasından onlara çarşaflar biçtiler, onları ötelediler ve bunu din adı altında meşrulaştırdılar. Mühürleri kandı ve kuralları kanla yazıldı: Konuşmayacaksın, doğuracaksın, yediğin dayakları yutacaksın ve öleceksin. Öldüler. Doğurdukları çocuklar erkekse ne âlâ, belki birkaç günlük rahat uyku demekti bu. Ama kızsa, yüzkarası! Küçük bedenlerin doğar doğmaz katli farzdı. Ölümleri babalarının üzerlerine attığı, öpücük kadar ıslak topraktan geldi çoğunun. Nefes yerine yuttukları toprak gırtlaklarını yırttı. Kelimelerin zayıf telkinlerinin gerisindeyse bir adam vardı; kaburgalarını aşan siyah sakalı ve bir bıçak yarasının altındaki yeşil, kin dolu gözleriyle bir despot.

Görüntüler gökyüzünde buharlaşırken Aracı, ‘’Affedileceksin,’’ dedi. ‘’Ve insanlar seni hatırlayacak. Adınla baharı eş tutacaklar ve o güne Hıdırellez diyecekler. Seni onurlandıracaklar, isimlerini yeni doğmuşlara koyacaklar. Onlar için umut olacaksın.’’

Aracının sağ eli üstünkörü hareket etti ve kumlarda girift bir dalgalanma oldu. Akabinde savruldu kumlar ve bir zamanların Kerem’inin ruhani formunu et bürüdü. Kumlardan oluştu eti, damarları ölmüş köklerden, saçları rüzgârlardan, kanıysa yıllar evvel yağmış yağmurlardan. Güneşin yenice battığı, kızıl tonlarıyla dünyayı sararttığı vakitte aracının karşısında duran yeni beden yirmilerindeki bir kadına aitti. Beyaz teni ve kan kızılı saçıyla bu coğrafyaya çok uzaktı. Rüzgâr estikçe saçlarıyla birlikte bol giysisi de dalgalanıyordu.

‘’Yeni ismin Umay,’’ dedi Aracı, kendisine kahverengi gözlerini dikmiş kadına.

‘’Umay,’’ dedi Umay ellerine bakarak.

‘’Görevinse aynı.’’ Ak saplı bir hançeri Umay’ın önüne attı. Sonra yükseldi ve yok oldu.

***

Umay Aracıyla konuşmasının gecesinde, ay ışığının altında, serin çöl kumlarının üzerinde oturuyordu. Elinde beyaz kabzalı bir hançer, karşısındaysa dokuz yaşında bir çocuk vardı. Çocuğun elleri, ayakları ve ağzı sıkıca bağlı, gözleri kanlı ve şişti.

Çocuk, Umay’ı gördüğünde ‘’Sen melek misin?’’ diye sormuştu. Umay ise hayır anlamında başını sallamıştı. ‘’Olduğum son şey bir melek.’’ Şimdi ise durum buydu.

Gözlerini yumdu ve ‘Onun ölümü yüzlercesinin hayatı,’ diye düşündü. Bir an önce bitirse iyiydi; bekledikçe kahrı artıyordu ve gittikçe zorlaşıyordu. Doğruldu, çocuğun yanından usulca geçti. Oğlanın göz bebekleri Umay’ı takip ediyordu. Çocuğun arkasına oturdu, oğlanın alnını sol eliyle kendine doğru bastırdı ve hançeri zayıf boynuna dayadı. Çocuktan bir inilti yükseldi ve tekrar ağlamaya başladı. Ağzındaki bağlı çaputa hıçkırıkları da eklenince nefes alması iyice zorlaşıyor ve hırıltılı bir hal alıyordu.

Umay da ağlıyordu. Ağlamamalıyım, diye düşündü. O bir iblis tohumu ve…

Çocuğun başını iyice bastırdı ve hançeri sıkarak titreyen eline hâkim oldu. Çocuk ayaklarıyla kumları itekleyerek kurtulmaya çalışıyordu.

Dişlerini sıktı, gözlerini sımsıkı kapattı ama eli bir türlü hareket etmedi. Öldürmek ne kadar da zordu. Ölmek üzere olan için daha da zor olmalıydı. Ciğerindeki son nefesleri ağlamak için tüketen çocuğun kulağına eğildi ve ‘’Lütfen,’’ dedi. ‘’Lütfen daha fazla zorlaştırma ve beni affet.’’

Çocuk ağlamaya devam etti ama artık debelenmeleri git gide zayıflıyordu. Aracının gösterdikleri Umay’ın gözlerinin önünde belirdi bir kez daha; bu bir nebze de olsa kolaylaştırırdı. Boyunlarına urganlar geçirilmiş insanlar, diri diri gömülen bebekler ve zayıf boyunları yaran keskin bıçaklar. Sonra gözlerini açtı ve kollarının arasındaki ölümünü bekleyen çocuğa baktı.Ve bir de hançerini dayadığı zayıf boyuna. Sonra avucunda sıktığı hançeri bir köz tutmuşçasına tez bıraktı ve çocuktan uzaklaştı.

Ne farkı vardı?

‘’Ben…Ben öldürmek için yaratılmadım.’’

-SON-

Not: Kehf Suresinden(60-82) esinlenilmiştir. Ama sonuçta kurgusal fantezidir.

İtaat” için 17 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Yazanı görmeseydim bile Osman Eliuz öyküsü derdim, şaşırmadım başarısına. Bu kez dini motifleri kullanmışsınız, Batı’dan Müslüman coğrafyasına geçişiniz farklılık anlamında güzel olmuş. Türk mitolojisinden Umay”a geçiş iyi fikirdi. O coğrafyanın eski zamanlarında -Cahiliyye diyelim- kız doğmanın bahtsızlığını öykünüze almanız, onu öyküye yedirmeniz öykünüzü hem zengin kılmış hem anlamlı.
    Kendine beden arayan ruh, güzel mi, bu metinde özellikle güzel.
    Kaleminize kuvvet.
    Bu arada haberiniz var mı bilmiyorum ama Fabisad’ın düzenlediği bir yarışma var, öykü dalında. Katılmalısınız fikrimce.

    1. Merhabalar, zamanınızdan kısıp öykümü değerlendirdiğiniz için teşekkür ediyorum. ”Osman Eliuz öyküsü,” bu cümle bile öyküye giden saatlere değer.
      Batı: fantastik edebiyatı batıyla tanıdığım için sanırım önceki öykülerim yabancı kokuyordu. Sevdiğim isimlerden etkilenmemek mümkün değil; fakat hep kendi öykülerimi yazmaya çalıştım; kendine özgü bir dil ile, okurken sıkmayan ve sonunda okuyana geçirdiği zamandan haz vermesi temennisiyle, hala da çalışıyorum. Umarım yolum doğrudur. Beğenmeniz beni sevindirdi.
      Yarışma hakkında bilgim yoktu doğrusu. Düşünüp de dile getirmeniz ne de nazik bir hareket 🙂 Teşekkür ediyorum, umarım yarışmaya yakışır bir öykü yazabilirim ve umarım siz de katılıyorsunuzdur.
      Bu ay seçkide olmayacağınızı söylemiştiniz sanırım, ama yine de gözlerim sizi aramadı değil. Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

  2. Tebrikler, konu fantazya olunca farklı bir evrende yaşıyor da orada gördüklerinizi bize anlatıyormuş gibisiniz, içerikleriniz her zaman özgün oluyor. Öte yandan anlatım diliniz de güçlü. Benim mi kafamın dağınıklığından olsa gerek giriş kısmını bir daha okuma ihtiyacı duydum -sarığın yüzüne dolandığı ana kadar olan :)… kaleminize sağlık, esen kalın.

    1. Merhabalar, fantazyaya aşığım. Özgün olmak en fazla çabaladığım şey olabilir, öyle düşündüyseniz ne mutlu. Teşekkür ediyorum zamanınıza ve değerli yorumunuza.
      Öykünün giriş cümlesinde özne bir hayli uzun olunca virgüle dikkat etmek gerekiyor. Hızlı bir giriş karışıklık yaratmıştır muhtemelen. Belki de ilk cümle için yanlış bir harekettir yaptığım 🙂 Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

  3. Hikayenin genel atmosferi, betimlemeler ve diyaloglar gerçekten başarılıydı; elinize sağlık.

    Dini motiflerle bezeli ve doğuya ait bir hikaye olması dikkatimi çekti ilk önce, pek sizin tarzınız değil diye düşündüm ancak gelişme-final kısmıyla modern ve evransel bir öyküye dönüştü.

    Öznur hanımın yorumu sayesinde fabisad öykü yarışmasını öğrenmiş olmam da işin kreması oldu 🙂 öykü seçkisinden bir çok ismin yarışmaya ilgi göstereceğini düşünüyorum.

    Sonraki seçkilerde görüşmek üzere.

      1. Bende çok yakın zamanda öykü yarışması var mı diye araştırmıştım google’dan, bunun üzerine sizin yorumunuzda fabisad yarışmasını duyunca mutlu oldum 🙂

        1. Merhabalar, doğu-batı fark gözetmeksizin her şey için bir şeyler karalayabilecek konuma gelebilmek temennim. Öykümü beğenmenize sevindim ve de teşekkür ediyorum zamanınıza ve değerli yorumunuza. Söz konusu yarışmaya katılıyor oluşunuza da ayriyeten sevindim. Kendim katılsam da katılmasam da derecede sevdiğim isimlerden birini görmek beni mutlu eder 🙂 Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

  4. Merhaba.
    Daha ilk cümleyle yakamıza yapışıp: “Otur şuraya da anlatacaklarımı dinle.!” diyen ve ilk paragrafla beni sandalyeye mıhlayan bir başlangıç olmuş.Çok çok keyifli bir fantazya kurgulamışsın. Okuru hiç sıkmıyor. Tam aksine devam etmesi için teşvik etmiş, merakını çok iyi beslemişsin. Anlatım dilin öyle güzel olmuş ki her şey ayrıntısıyla canlandı gözümde. Tasvirler çok iyiydi. Finali de çok beğendim ayrıca. Sonuna geldiğimde “Acaba mı?” diye düşündürüp, tekrar aynı kararı alması güzel oldu. Bu kuşku bile yetti bana. Elleriniz dert görmesin. 🙂

  5. Merhabalar, teşekkür ediyorum zamanınıza ve güzel sözlerinize. Yukarıdaki öykü bu kadar güzel olamaz; yüreğinizin güzelliğinden olsa gerek sözleriniz 🙂 Vaktinize değdiyse ne mutlu. Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

  6. Merhaba; Çok güzel bir öykü okudum sayenizde, teşekkür ederim. İsmi de çok yakışmış. “İtaat” kelimesinin içi dolu dolu ve oldukça etkileyici olmuş. Ellerinize yüreğinize sağlık.

    1. Merhabalar. Ben teşekkür ederim ayırdığınız zamana ve güzel sözlerinize. Bu zamana değdiyse mutluluk duyarım. Bu ayki seçkide öykünüz yoktu, gelecek seçkide umarım yazarsınız ve sizden de okuruz güzel bir öykü. Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

  7. Gökteki devasa ocak tüm çölü kavururken,
    Güneşin batmasıyla,
    Gündüz gözüne dolunay çıkmıştı,

    Sizin, Sefa Tursun’un ve benim başlangıcım.

    Öykünün ortasında belirtmenizle kahramanın Hızır olduğunu hatırladım, o ana kadar öyküye öyle dalmışım ki, bu ayrıntıyı göz ardı etmiştim. Hatta bir ara “Azrail mi bu acaba?” diye düşündüm.

    Üslubunuza özellikle değinmek isterim, zira her zamanki gibi ilginç ve akıcıydı. Kelimeleri ve cümleleri oldukça etkili kullanmışsınız, yine.

    Kaleminize sağlık.

      1. Merhabalar. Zaman ayırıp öykümü değerlendirdiğiniz için teşekkür ediyorum. Ve Sayın Sefa’nın da dediği gibi girişleri güzel yakalamışsınız. İlginç bir tesadüf olmuş, tebessüm ettirici 🙂 Kendimi geliştirmeye ve güzel öyküler çıkarmaya çalışıyorum. Başka gözlerden görmek bu açıdan önemli. Zamanınıza değdiyse ne mutlu diyerek daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

  8. Merhabalar, zamanınıza ve güzel yorumunuza teşekkür ederim. Umarım ayırdığınız zamana değmiştir. Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum. Hepimizin kalemine sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *