Öykü

Kunalı Oğlu Atsız’ın Oğuz’a Bilenmesi

Hânım hey!

Bir vakit kâfir obasını yıkan yiğitler hürmetine, Bayındır Han’ın buyruğuyla, al çadırlar boz toprağa yayılmış, ak kilimler üze ziyafet sofraları yazılmıştı; ki değme şahlar ömründe görmemiştir böylesini; koyunun kuzusu, atın tayı, ineğin düvesi makbul, en körpe etler Oğuz erlerine aştı. Uşaklarca güveci ayrı, yahnisi ayrı sunulur, çeşit çeşit ikram çoktur, her yiğide bir kâfir dilberi de yaren olur; şarabın itisi, kımızın karası bu körpecik kızlarca sunulurdu. Amma hanım, onca yiğidin arsında ağzına tek lokma sürmeyen, dilberini elinin tersiyle iten, şarabına, kımızına meyletmeyen de kimdir? Yakışı kalır mı? Sordular: ‘’Derdin ne ola?’’

Düşük çehresini kaldırıp, kara bıyığını sıvazlayıp dedi ki: Bana Kunter oğlu Kunalı derler. Derdim böyüktür, sorman. Göğdeki Allah bana şöyle mertinden bir oğlu çok görmüştür.

Öbür yiğitler duyunca Kunalı’nın derdiyle dertlendi, Bayındır Han ellerini semaya kaldırdı da diledi, bakalım hânım ne diledi:

Koca dağlar sahıbı,
Yetimler atası,
Aşsızlar kapısı,
Görklü Tanrı,
Ulu Tanrı!
Yücelerden yücesin,
Kimse bilmez nicesin,
Yad toprağı diriltip,
Bereketini verirsin.
En eyiyi bilen Allah!
Şu yiğidin, elciğezi kınalı,
Pürçekleri taralı,
Şahbaz kadınına,
Belki bir mert oğul ekersin.

Böylece diledi, diledi amma Hak Tealadan yanıt görülmedi. Kunter oğlu Kunalı bunu gam bilmedi, üç namazının ardına da dua koşup Allah’a oğlan arzusunu yineledi. Baş kesti, kan döktü, yalıncak donattı, kendi gibi nice yiğitlerin oğlanlarına bakıp bakıp daldı gitti de yakarışları duyulmadı. Karısı Gökçe, kanlı et parçalarından öte doğurmuyordu. Kadının rahmine iblis dadanmıştı zahir, düşük üstüne düşük… Kunalı’nın canına yetti, obasından elini eteğini çekti, gebe karısını arkasında koydu da gitti yaban ele. Kara donlu kâfir ilinden kız çaldı. Bu kızı dağa atıp dölledi. On aya kalmaz da süt kokulu bir oğlancığı kollarına aldı Kunalı. Kâfir kızını memleketine salıp oğlunu atının heybesine kattı, böylece döndü obasına. Gökçe kadını sıkı sıkıya tembih etti, doğurduğu düşütün yerine koyacaktı bu oğlancığı. Herkes de böylece bilecekti.

İlkin pek mesuttu hânım; mesuttu amma çok sürmedi. Bu oğlancık analığının emceğine hiç iştahlı sarılmıyordu. Oğuzun bebesi kaptı mı koparır, süt bulamazsa kan çıkarır da doyurur karnını. Kunalı’nınki öyle değildi; aksine pek iştahsız, pek mahzun. Gözleri yaşarır durur, burnu akar, bir kuru öksürük boynunu yırtar… Hekimlere mi götürmediler, dervişlere mi göstermediler de hepsi boş; deva bulunmadı. Kimse bu sayrı oğlanı kızına layık görüp de beşiğe kertmedi. Çeşit çeşit illet sırtında yük, doğrulmadı garibin beli; her soluğu ayrı kahır. Ha bugün ölür, ha yarın ölürle bu oğlancık yedisine bastı. Basmasına bastı da hanım, akranlarından bir karış kısaydı, benzi bor gibi ak, pek de cılız; sayrı olmadan bir haftayı devirdi mi analığı Gökçe Bacı şükür namazına dururdu. Bu oğlan ömrübillah kendine ad alamaz deyi Atsız ismini yaraştırdılar ona; böyle seslenir oldular.

Kunalı oğlunu sıhhatli bulduğu nadir anlarda bir Oğuz erine ne lazımsa öğretecek olurdu; amma hânım bu sıska oğlan teber kaldırmayı bırak nacağın altında bile iki büklüm oluyordu. Kolları sanki bir çift anız, yay germek öte dursun sapan sündürmeye bile takatsiz. Onun yaşındaki bebenin kanında kısrak koşar, Atsız, bayır görse daralır kalırdı. Kunalı bu işten pek çabuk caydı.

Atsız arada bir akranlarının yanına sokulacak olur, amma sabi kısmı gaddardır ya, güçsüz gördü mü ezer, öteler ya; onu da öyle, bazen ufacık bir nedenle, misal tül gibi incecik saçlarını kınayarak, bazen de hiç sebepsiz yere… hırpalarlardı. Ağzı yüzü kan, analığına koşar, gözleri hiç kurumaz, gene de duramaz, çocuktur ya, kan çeker, uğrun uğrun öbür oğlanlara sokulur, itelenir, dövülür, gene, gene anasının sinesine varırdı. Kadıncağız kıyamazdı, ama elinden de bir şey gelmezdi, yüce Allah’a yakarmaktan öte.

Yine böyle günlerden birinde, bu Atsız oğlan aşık atan çocukların yanına sokulmuştu. Gökteki güneş alnı yakardı. Kuru bir rüzgâr saçlara üflüyor, boyunları öpüyor, gazelleri döküyordu. Öbür çocuklar onun kız gibi küçük eline, çöğür dersin zapzayıf parmaklarına bakıp bakıp gülüştüler. Boğa aşığı öte dursun koyununkini dahi doğru düzgün tutamayan o titrek parmaklar pek gülünç geliyordu onlara. Ama bu seyrin eğlencesi çabuk geçti, hepten sıkıcı olmaya başlayınca bir-iki tartakladılar Atsız’ı, ağzına keçi boku, toprak, çim, ne buldularsa tıktılar. İnce hastalığa tutulmuş gibi öksürüşüne güldüler, yüzüne, gözlerine, kulaklarına tükürdüler. Bu çocukların arasında hele bir tanesi vardı ki herkese yaka silktirmişti. En uzun akranından iki baş uzun, daha o yaşında öküz gibi iriydi. Adını dokuzuna basmadan almış; çıplak ellerle şahan avlayıp hayvanın boynunu dişleriyle koparınca Deli Şahan dedirtmişti kendine. Öbür oğlanları ite kaka aralayıp Atsız’ın dibine çöktü bu Şahan. Bir-iki sırtına vurup ağzındakileri tükürttü. Sonra döndü, düzlüğe yayılmış aşıklardan en irisini kestirdi gözüne, alıp iki karış öteye dikti. Bir tanesini de hâlen öğürdükçe çamur tüküren, kırpış kırpış gözlerle kendini süzen Atsız’ın eline tutuşturuverdi. Az öteye diktiği kemiği parmağıyla göstererek söyledi, görelim hânım ne söyledi:

Len Atsız, bak sana en iri aşığı seçtim.
Belli mi olur, gözün görmez deyi iki karış ötene diktim.
Vurur isen beni ağan bil; bu itleri gayrı sokmam yanına,
Sana eziyet edeceğin ümüğünden geçirmem gıdım hava.
Amma olur da vuramaz isen ey Kunalı’nın onmadığı…
Bunların ettiği ne ki? Bin mislini ederim sana.
Ağı olur soluğun da tez ölüm dilenirsin Ulu Rabba.

Böylece deyince garip Atsız yutkundu, nefesi boğazında düğüm. Şu kısacık ömründe aşık vurmuşluğu mu vardı? Burnunun dibindeki kemik ona dağların ötesinde gibi bulanık… Ayasının terini donuna silip titreyen parmaklarının arasındaki aşığa baktı uzun uzun. İyice nişanlayıp bir solukta saldı kemiğini; saldı da nereye? Attığı aşık nişanının yanına bile varmadı, fırtladı gitti. Bu, başka zaman olsa öbür oğlanlara gülünç gelirdi ama hiçbiri gülmedi. Deli Şahan burnundan soludu, Atsız’ın nişan eli halen yerdeydi, ayaza tutulmuş gibi titrer dururdu.

Nene senin bu el! diye kükredi bir anda Deli Şahan, sonra da var gücüyle Atsız’ın ufacık elini topuğuyla ezdi, parmaklar at nalı altında kalan gazeller gibi dirençsiz… çatırdadılar. Atsız ciğerinden bir çığlık koyuverdi. Öbür oğlanlar kaçıştı. Deli Şahan durmadı, yerde iki büklüm uğunan garibanı tekmelemeye koyuldu. Sırtını tekmeledi ilkin, sonra karnını, sonra bacak arasını. Çocuğa kan kusturana dek durmadı. Atsız acıdan bayılınca öldü sanıp, yerdeki kuş kadar bedeni az ötede akan çaya sürüdü; sonra da attı suya.

Öldürmeyen Allah öldürmez; Atsız yaşadı; yaşadı amma hayat denir ise. Kuzun çobanı oğlanı çay kıyısında bulup babasına haber salınca Kunalı, Atsız’ı bastırdı sinesine, götürdü çadırına. Oğlan üç gün uyanmadı, at sütüyle balı karıp ağzına damlattılar. Zor güç buldukları hekim, Atsız’ın kemikleri un ufak olmuş eline bakıp bundan gayrı hayır gelmez deyi indirdiği tek bir nacak darbesiyle ayırıverdi Atsız’ın bileğini. Çocuğun kara kanı seccadelere aktı. Hekim alelacele dağladı kesiği. Sonra Atsız’ın davul gibi şişmiş, mora kesmiş hayalarını kızgın hançerle aldı. Anası, gözlerinin önünde hadım edilen, eli bileğinden koparılan çocuğu izlerken baygınlık geçirdi. Kunalı’nın gözleriyse kinden bir çift közdü, yumup açtıkça alazlanıyordu, oğlunun bileğini dağlayan od ciğerinde yanıyordu. Hekimin hakkını iki oğlakla ödedi, kendini yollara atacaktı ki hekim bileğine yapışıp dedi:

Beğ, sana deyeceğim var.

Kunalı baktı:

De o vakit.

Hekim, seccadelere akmış kanı göstererek dedi ki:

Ulu Allah şahıt, çok kan gördüm. Gördüm de ömrümde bu kadar karası… yok. Böyle olmaz ağa. Bu çocuğun var bi hastalığı da beni aşar. Gönülsüz Hallas derler bir yoldaşım var idi, bilirse o bilir. He, dersen bir aya bu taraflara yolum düşer gene, alır gelirim.

Kunalı, Getir, dedi kuru kuru. Öfkesi aklını azat etmiyordu ki dahasını desin. Hekimi öylece koyup atına atladı, yollara düştü, adır çadır dolaşıp bunu Atsız’ına kimin ettiğini buldu; bulunca da durmadı, ikindi vakti, yagı üstüne yürür gibi zırhını, tulgasını kuşandı; kılıcını beline astı da Kör Çakır oğlu Balaman’ın eşiğine öyle vardı. Çık dışarı ulan bre gavat, deyi çığırdı. Pusatını düzün de çık Allahsızın dölü, deyi…

Balaman dedi ki:

Eşiğime basmadan destur çek Kunalı denen it. Canından bezginliğin var belli… Yol, yordam bilmezsin belli… Evvelce kursağındaki derdi de hele de öyle alam canını.

Kunalı dedi ki:

Bilmezden gelme domuz soyu. Derdim Deli Şahan dedikleri eniğinin oğluma ettiği…

Balaman zırhını kuşanmış, tulgası başında, kılıcı belinde geldi. Kunalı’dan bir baş uzun, iki misli iriydi. Ona tepeden bakıp dedi ki:

Güldürme bre, sen o insan müsveddesine oğul mu dersin? Bir hıncıla eşiğime gelip de canını hiç edersin. Benim oğlan az bile etmiş, etmiş amma yarım etmiş. Gelsin de suratına elimin sırtını çalam. Çalam da bundan gayrı hasmını diri komamayı bilsin. Eğer ki adam olaydın Kunalı, o onup yetmemiş oğlana acır, benim Şahan’ın edemediğini daha süt emeriken sen ederdin.

Kunalı burnundan soludu, dedi ki:

Domuzdan toklu mu doğar ey? Senin dölünden anca Deli Şahan olur. Yazıklar olsun piçinin oğluma ettiğinin bin mislini sana etmeyene. Yazıklar olsun karını dul, eniğini yetim etmeyene. Eğer ki adamlık ararsan Balaman, eğil de bak hele, kılıcımın yalımındadır!

Böylece deyince, Balaman soluna tükürüp ucu eğri kılıcını çekti, kasırga gibi savurdu Kunalı’nın tulgasına. Kunalı gecikmedi, kaçtı geriye. O da kolunu kaldırıp Balaman’ın boynuna meyledince, iki silah kulak sağır eder; havada çınladı, cinneler saçtı. Balaman iriydi ama Kunalı’nın bileğinden Bayındır’ın Han’ın has erleri bile çekinirdi. Kılıçlar üçtür, beştir çarpıştı, yalımlar gedildi, bilek bileğe üstün gelemedi. Kunalı, tulgasını çıkarıp attı, esen yeli tümden ciğerine çeker gibi soludu, sonra kılıcını mızrak gibi Balaman’ın çenesine doğru sapladı. Balaman kılıçla çenesinin arasına kolunu koyunca sivri uç kol zırhında cızırtıyla kaydı. Kunalı gecikmeden ikinci kez savurdu silahı. Kılıç küt sesle dirsek kemiğine inince dilinde sövgüyle iki adım geri kaçtı Balaman. Ucu eğri kılıcını sol eline alıp Kunalı’nın tulgasız kafasını kolay gördü, oraya çaldı. Eğri kılıç tıslayarak başına savrulurken eğildi Kunalı, Balaman’ın zırhının karnıyla belini birleyen arasında, sağ böbreğinin üzerinde bir ezik seçer gibi oldu, kılıcını haykırarak geçirdi. Kılıcın ucu zırhı delip böbreğine saplanırken acıyla böğürdü Balaman, can havliyle tulgalı alnını Kunalı’nın suratına gömdü. İkisi de gerisingeri düştüler. Kunalı’nın kılıcı Balaman’ın karnında saplı kalmış, Balaman’ınki de otların arasına yuvarlanmıştı. Balaban eğilip şöyle bir karnına baktı, bilirdi ki bu yara onmaz, Kunalı’nın kılıcını avuçladığı gibi söktü etinden, yaradan kan boşandı, kuru yer ala boyandı. Kunalı’nın dimağıysa yediği demir alından bulanıktı, burnu kırılmış, sol kaşı boydan boya yarık; yarılan kaşından gözüne kan dolmuş halde, yarı kör, zor güç doğrulabildi. Balaban da son bir canla, toprağa sapladığı Kunalı’nın kılıcını baston ederek kalktı ayağa, yalpalaya yalpalaya adımladı, gırtlağı yırtılır gibi böğürerek elindeki kılıcı Kunalı’nın beline savurdu. Kunalı kendini sırt üstü yere atıp zor güç kurtuldu. Yuvarlandı, Balaman’ın eğri kılıcını otların arasında bulup aldı, sonra kalktı. Balaman ayakta zor duruyor, olduğu yerde rüzgârda bükülen otlar gibi sallanıyordu. Kunalı acımadı, bir savurdu ki kılıcı, Balaman daha kolunu kaldırmaya davranamadan sol elinin dört parmağı koptu, parmaklar tuttuğu kılıçla birlikte toprağa düştü. Balaban sonuna kadar gerili gözleriyle bakıyor, kıyısından kan sızan ağzıyla sövmeye çabalıyordu. Sonunda kansızlıktan yüzüstü yığılıp kalınca daha üstelemedi Kunalı, gebersin gitsin deyi koydu öylece.

Kopuk parmakların yanından kılıcını alıp, kanayan burnunu yenine silip geriye dönünce karşısında Balaban’ın oğlu Deli Şahan’ı buldu. Şahan babasını o halde görmüş, iyice dellenmiş, burnundan solurdu. Delişmenliğin verdiği o cahillikle elinde çakıyla Kunalı’ya koştu; çakıyı karna sapladıysa da zırhtan geçer mi? Kunalı oğlanın bileğini kapıp büktü, yumruğunu yüzüne gömdü. Şahan, omzunun üstüne düşünce, derince soluyup yutkundu Kunalı; arkasından el kadar çocuğa kıymış dedirtmezdi. Yerde yatan çocuğun suratına tükürüp dedi ki:

Şindi değil, on beşine basıp da gel; erkek ol hele de öyle… Soysuz… Gel de al babanın öcünü.

Sonra koydu gitti.

Akşamında Kunalı’yı Han Bayındır’ın erleri tutup götürdüler. Balaman’ın katlinin hesabını bizzat sordu Bayındır Han. Kunalı olup biteni sayınca, Atsız’a edileni yere diz vurup bir bir dökünce, Bayındır Han onu haklı görüp saldı.

 

Günler geçti, haftalar dervişin elinde tesbih, aktı gitti. Gönülsüz Hallas denen hekim de bilemedi Atsız’ın derdini. Oğlan azıcık bile toparlanamadı, benzi ak, döşeğinde yatarken olmayacak olan oldu; herkes çocuğun öleceğini bekliyordu lâkin ondan evvel anası Güllü Kadın hakkın rahmetine kavuştu. Anasının soğuk ölüsüne tek koluyla sarılmış, içini çeke çeke ağlar buldular garibi. Onca kadersizliği yetmez gibi şimdi bir de ögsüz. Obadaki en arlanmaz çocuklar bile onun bu zebil haline acıdılar, aşık atmaya, küsse döğmeye çağırdılar; ne kadar dil döktülerse de yanlarına katamadılar. Anasının ölümü Atsız’a daha bir dokundu. Kursağına az da olsa lokma girerdi, arada bir üç-beş kelam ederdi de şimdi hepten boşladı.

Karşı obada Gökçin Ana derlerdi, bir yaşlı kadın vardı. Dillerde kötü anılır, düşük çehresinden ürkülür, kara şaman bilinirdi; arkasından Erlik Han’a taparmış deyi kovlaşırlardı. Paçavralar içinde gezişine, it gibi kokuşuna karşın, insanlar ürke ürke de olsa bir derdi varsa ona danışırdı. Atsız, bu kadının kulağına varınca, şu garibi bir de ben göreyim deyi çıktı geldi, o bile şaştı kaldı haline, ömründe böyle zayıf insan evladı görmemişti. Avurtları çökmüş, gözleri fersiz, kaburgaları meydanda… Göğsünü dinlemese ölü olduğuna ant içerdi. Bildiği ne kadar ot varsa yaktı, zorla yılan kavı yutturdu, iribaş çorbası kaynattı da biri de iyi gelmedi Atsız’a. Yediğini kusuyor, ağzından, burnundan kapkara kan sızıyor, ne onuyor ne de ölüyordu.

Kunalı’ysa ne edeceğini şaşmış, dualardan, yakarışlardan medet kesmiş halde, öyle ki kör talihine kahrederek, hakka sırt çevirerek, dudaklarında şarap tası, dimağında olmaz düşüncelerle, en az oğlu kadar zebil, en az kadını kadar ölüydü. Bacağı topal ata bile öyle hayat reva görülmez, canı tez alınır ki sürünmesin; bu oğlanı böyle yarım haliyle çektirmek zalimlik değil de nedir? Kafasını çaya bastırıverse, zaten bir gıdım canla tutunamaz, ölüverirdi garip. Sonra da Kunalı yoluna giderdi. Varsa ömrü, bir kadın daha alır, beylerin birine er olur, geçinir giderdi. Aklına koydu, şimdi yatacak, şafakla da halledecekti.

İşte böylece hânım. Kopan gönül onmaz elbet, ama o gönül koptu deyi hak da onu boşlayacak değil.

Kunalı o gece düşünde, korulukta yürüyor, duyduğu bir iniltiyi izliyordu; Öteye beriye bakıyor, gecenin zifirinde ne aradığını bilmiyor, ama gene de arıyor, bir türlü bulamıyor, o kör haliyle dikene, çalıya takılıp takılıp düşüyordu. Erinmeden, usanmadan, soluklanmadan aradı, ki bir zaman sonra gün mü döndü bilemedi; ne iniltiler dindi, ne Kunalı’nın arayışı. Ama bir vakit şiddetlendi duyduğu bu ses: Gırtlaktan, bazen kesik kesik bir hırıltıyla boğuk… bazen kinli, bazen mahzun. Sonra çatallandı, sanki bir beşerden değil de mahluktan çıkar gibi. Artık iniltiden öteydi ses, bir kuru hırıltıydı. Kunalı’nın gözlerindeki zifir perdesi yırtıldı, yukarıda alaca bulutların arasında ışıyan gün gaddardı, az ötede, Gök Dağ’a doğru dönmüş bir mahlukun karaltısı vardı. Bu karaltı seçilir olunca Kunalı’nın soluğu boğazına düğüm oldu. Bor gibi ak derili, gece karası saçları yele değen bir yaratık… öyle ki ölü dersin; bu soluk ten üstünde çayan gibi kıvrılan zümrüt damarlar. Belki birer kulaçlık kapkara deriden kanatları titriyor, otlara değiyor. Kunalı, bir müddet dehşetle izledi karşısındaki manzarayı. Ciğerine çektiği her solukta korku genzini kara duman gibi dağlıyor, dursa mı, kaçsa mı bilmiyordu. O an yaratık başını usulca yerden kaldırıp kendisine bakınca Kunalı, korkudan bin beter bir hissin, öyle ki adı konulamaz bir hissin, belki dehşetin buhranıyla; belki kahrın ağırlığıyla yanındaki zerdaliye tutundu da öyle kalabildi ayakta. Atsız’ın çehresindeki mânâ yaradılışına küskün gibiydi; belki ilenir gibi.

Boncuk boncuk terle uyandı Kunalı, gökte seher kanlı bir kesikti. İlk şavk çadırın yırtıklarından içeri düşerken Atsız’ın hırıltılı, kesik kesik nefeslerini duyuyordu. Döşeğinde yarı ölü bir aciz. Gökçin Ana da başında uyumuş kalmıştı. Gördüğü kabustan ne çıkaracağını bilemedi. Birine danışsaydı da ah kime?.. Onun doğruluşuna yaşlı kadın uyandı, esnedi, gerindi, sordu, Hayır mı? diye.

Önce çekindi, sonra, içini dökmeye de muhtaç olduğundan bir bir anlattı ne gördüyse. Gökçin sessiz sedasız dinliyor, arada bir Atsız’a bakıyordu. Kunalı’nın sözleri bitince başını iki yana sallayıp Hayrolsun, demekten öte kelam etmedi. Kunalı’nın aklına Dede Korkut geldi, öyle ya ondan başka kim bilirdi bunu? Az gün ışısın diye bile bekleyemedi, tez atına atlayıp düştü yola.

Onun gidişiyle Gökçin Atsız’ın başına çöktü, çocuğun sol elini avucuna alıp düşünür gibi oldu. Rüyayı duyduktan sonra iyice işkilli duruyordu. Oğlanın kuru göğsüne dokundu, parmaklarını tül gibi saçlarında gezdirdi. Dudakları, Ulu Erlik, diye mırıldandı. Bana takat, dedi. Bana takat…

Çıktı çadırdan, çalılarla barılanmış keçi yatağından bir oğlak tutup döndü. Atsız’ın yanı başında kesiverdi hayvanın boynunu. Altına bir çanak tutup akan kanı doldurdu. Köpüren kan tütüyor; şamanın elleri titriyor, dudakları durmaksızın, Bana takat, diye mırıldanıyordu. Atsız’ın üzerine eğilip tastaki kanı usulca dudaklarından döktüğünde, ballı sütü bile zor güç yutan, çorba öte dursun suyu dâhi midesi almayan bu onmadık oğlanın kanı içişindeki iştahtan Gökçin bile ürktü.

Kunalı, Dede Korkut’un otağına varmıştı, elini öpüp rüyasını anlatmıştı. Dede Korkut sedirinden bir kalktı ki Kunalı tikledi, öyle ki iki adım geri kaçtı. Dede Korkut dedi ki:

Ne dersin bre?

Kunalı:

Böylece…

Dedem Korkut başını ellerinin arasına aldı da düşündü, iki rekat namaz kıldı da düşündü. Sonra dedi ki:

Allah’ın işine akıl sır ermez oğul amma hiç de hayır tütmez burnuma. Gördüğün rüya değil de gelecek olmaya?

Kunalı dedi ki:

Benim oğlanın daha doğrulmaya takati yok dede. Ne ondu ne öldü sen bilmezsin. Garibin çektiği… yazık.

Şindi kim bakar ya ona?

Gökçin Ana derler, bir zavallı kadıncağız. Sağ olsun.

Gökçin Ana mı derler?

Öyle…

Oğul seni katır mı tepti, aklın başında mı değil?

O neye dede!

O kadın iblise tapar ya, iti köpeği tanrısına adar, bilmez misin? Senin oğlana kim bilir neler eder!.. Var gedelim, yetelim.

Gittiler ama yetişemediler. Vardıklarında çadırda kimsecikler yoktu. Seccadelere, döşeğe bulaşmış kanı görünce Kunalı dellendi, Ama Dede Korkut geriye atılmış oğlak leşini gösterince su serpildi ciğerine. Etrafa sorup soruşturunca, Gökçin’in Atsız’ın eline yapışmış halde gittiğini dediler. Kunalı, Atsız’ın ayaklandığına mı sevinse, kara şamanla gittiğine mi yansa? Ardına on beş atlı taktı, aradı her yanı didik didik. Uykusuz düneksiz, yollarda heder etti kendini de ne bir iz bulundu, ne tanık.

Üstünden on sene geçti hânım.

Deli Şahan babasının öcünü almaya korktu, obasını bırakıp başka bir beğe er oldu. Kunalı kendine bir kadın daha aldı, iki süt kokulu kızı oldu, adlarını Almas ve Burcu koydu. Dünya bir yana onlar bir yanaydı. Atsız’dan da ümidini kesmedi ama on sene dile kolay, beklemekle tükenir mi? Arada bir kulağına gökte ağan, Han Bayındır’ın korusundan av çalan, insan desen değil, hayvan desen değil bir mahlukun dedikodusu çalınıyordu. Yıllar evvel gördüğü rüya aklına düşüyor, geceleri uyku tutmuyor, çıkıp çıkıp koruluklarda geziyordu bir avare gibi.

Gene böyle bir gün, güneş gökten inerken korulukta yürürdü, küçük abdesti için bir dizi üstüne çöktüğü sırada burnuna çam, gilik, kekik ıtırlarının arasında bir kuşku çalındı; algısı akla kara gibi çatıştı. Hayra yorulamayacak yaban, karnına tekme yemiş enik çığrışı gibi bir ses de duydu o ara. Tüm bunlar onu yol ayırdına, çayın öte yakasına götürdü. Bir dişi ördek ürküp göğe ağdı, üç-beş kurbağa suya atladı. Çayın karşı yakasındaysa dalganların arasında yatan iri bir erkek geyik gözüne ilişti: Dişlenmiş boynunda derince yarık, deşilmiş karnından bağırsaklar dökülmüş otlara. Hayvanın derisi seğiriyor, yenice öldüğü belli oluyordu. O ara hissiz bir ses, Öte get insan, dedi. O benim!

Kunalı döndü. Karşısında seneler evvel rüyasına giren oğlunu o günkü haliyle bulunca baktı kaldı. Gece kuşu gibi saydam kanatları titriyor, otlara değiyordu. Tül gibi kara saçları boynuna dökülüyor, damarlarında yürüyen kara kan gözle seçiliyordu. Altına bir kara şalvar, üstüne de ak yelek geçirmiş, bağrı, karnı meydandaydı. Sağ elinde mızrak denmez, kılıç denmez, kargı denmez, yeşil damarlı kara bir silah tutuyor, gözlerini dikmiş öylece Kunalı’ya bakıyordu. Kunalı bu anı çok beklemiş, düşünü bile görmüş, korkacağını sanmış, çekinirim bilmişti; ama şimdi böyle gerçek iken, karşısında iken göğsünde özlemden öte hiçbir şey yoktu. Atsız, dedi her zamanki gibi. Yıllar evvel nasıl derse öyle. Bilemedin mi beni yoksa?

Atsız dedi ki:

İnsansın işte bre, neyini bilecem senin?

Kunalı:

Babanım ya senin, kanınım, unuttun ha?

Atsız kaşlarını çattı:

Benim babam Erlik Han, anam Gökçin’dir. Öte get yoksa karışmam!

Kunalı gitmek yerine az daha sokuldu Atsız’a. Seneler evvel bileğinden kesilen, ama şimdi her nasılsa yerli yerinde duran eline, ak çehresine, kara kanatlarına baktı uzun uzun, Büyümüşsün, dedi:

Gökçin, sana neler fitneledi kim bilir. Aklını nelerle dağladı… Olsun varsın. Seni o sayrı halinden kurtarıp da böyle koca adam ettiyse. Burda olsa gene öperdim elini.

Öldü, dedi Atsız, kargısını tehditkarca Kunalı’ya doğrultup ekledi:

Az daha sokulursan yanına varıp öpersin elini.

Kunalı güldü, dedi ki:

Erlik derler bir şeytana ata dersin, öz babana mızrak bilersin. Allah bana kılıç tutacak bilek vermiş, yağı üze koşacak bacak vermiş, iki, tütüsü fesleğenden güzel, kendileri üveyikten güzel kız vermiş, şu dünyada yemediğim, içmediğim kalmamış, sonra senin gibi mertinden oğul vermiş. Daha ne versin? Mızrağını saplasan da şuracıkta çıksa canım, gam mı bilirim sanırsın ey oğul?

Atsız dedi ki:

Kanatlarımı gerer da göğe ağarım, bağrı kapkara dağlara konarım. Eti pişirsem öğürür, kan içmesem ölecek olurum. Gündüz ne görürsem gece on mislini görür, kaçak-köçek ne buldumsa onla yaşarım. Şuncağız bebeler beni görünce ağlayacağım deyi yırtılır geder. Koca koca adamlar gölgemden ürker de titrer, titrer. El arkamdan iblis der de sen nasıl oğul dersin bre adam?

Kunalı dedi ki:

Senelerdir dağ, bayır, koru gezerim, ölmeden seni bir kez göreyim deyi dualar ederim. Kan dediğini ala kurt da içer, çiğ et dediğini dağın aslanı da yer. Bebe dediğine ağlamaya bahane mi gerek? O koca koca adamlar yagı görse, gene titrer, titrer. Gökçin Kadın, atan Erlik’tir deyince, sen daha el kadarken, onmamış, sayrı yatarken başında ağlayan ananı, özbeöz atanı yok mu saydın? El seni iblis bilir deyi öyle mi oldun bre oğul?

Atsız dedi ki:

Evim dağlardır benim, aş kapım şu garip koruluk. İnsan içine çıksam yanıma mı varırlar? Ağaların sedirine yanaşsam kız mı verirler? Rüstem’in eşiğine varsam otağ mı açarlar? Han Bayındır’ın çadırına varsam da yere diz vursam erlik mi verirler? Tutsalar, boynuma urgan bağlar, bağrıma hançer saplar, ataşlara atarlar. Sen eyisi mi koy get yoluna bre adam.

Kunalı dedi ki:

Ah benim Atsız oğlum. Adını almamış adamın yanına mı varırlar? Kız mı verirler? Otağ mı açarlar? Er mi ederler? Şindi seni kötü bildiklerinden elbet çekinirler. İki güne kâfir hisarına baskın var. Gelir de kendini gösterirsen, mızrağını kâfire çalarsan, eğer ki olur da o meydanda adını alırsan, bu dediklerinin hepsini bir bir verirler.

Kunalı böylece deyince Atsız,

Doğru mi dersin baba? dedi.

Kunalı başını salladı:

Böylece…

Atsız’ın hasret damarı şişti, boynuna bir yutkunuş takıldı kaldı, kara çekik gözlerine yaş doldu, eğilip atasının eline öptü. Kunalı da Atsız’ı kendine çekip sarıldı, öptü boynunu.

İki güne Hanlar Hanı Bayındır buyruğuyla Kâfir Beği Tekşal üze at sürüldü. Gümbür gümbür davul dövüldü, türkü çığrıldı, at nalları boz toprağı ezdi, ak toz göğe ağdı. Göz gözü görmez, akla ölüm gelmezdi. Kâfir hisarına varınca, önce Han Bayındır, sonra öbür beğler, sonra erler bir bir yular çektiler, attan indiler. Arı sudan abdest alındı, iki rekat namaz kılındı, adı görklü Muhammed anıldı. Kara dinli kâfire bilenip bidevi atlarına bindiler, hisarın eşiğine vardılar. Kâfir durur mu, gökten dolu gibi ok yağdı, nice yiğidin bağrı yandı, şehit üstüne şehit yığıldı. Hisar kapısını bizzat Boğaç Han yıktı. Belki bin yiğit, kâfir üze yığınak oldu, karı kılıklı kâfir de az değildi, yiğitler semerde duramadı, yıkıldı. Oğuz kanı kâfir kanına karıştı, çığırlardan ala kan yürüdü. Kâfir bunaldı, oğuz bunaldı, kimse üstün çıkamadı. İşte o sıra, hisar üzerine gökten karaltı düşünce Kunalı bildi ki Atsız gelir.

Meydanda, oğuzlar haykırırdı, kâfirler söverdi, atlar kişner, itler ulurdu ama aniden hepsi sustu. Sanki gökteki Rab her birinin gırtlağını aynı anda sıkmış… Başlar bir bir kalkıp göğe baktı. Atsız, ebabil gibi uçtu, çakır gibi daldı, kartal gibi kondu. Kanatlarını iki kez çırptı. Çıkan ses koca bir kırbaçtan gelmiş gibi şakladı; gök gürültüsü utanır. Kanatlarının yeliyle sendelediler. Atsız kükredi. Çığlığı bir çakırın sesiyle insanınkinin harmanıydı; çatallıydı, sağır ederdi.

Birer kulaçlık kara kanatları kımıldadıkça zemine yayılan kanları süpürüyordu. Kargısına Han Bayındır’ın sancağını düğlemişti; semaya kaldırıp haykırdı, akabinde bir savurdu ki kâfir erinin boynu kopup yuvarlandı. Öbürünün karnı boydan boya yarıldı. Meydanda bir kargaşadır koptu; sansar girmiş kümes ciyaklaşması, it boğuşması. Öfkenin ardındaki katıksız korku gözlere perde gerdi de biri bile kargıdaki sancağı görmedi. Kâfir de bir Oğuz da bir, hepsi kaçıştı, aralarındaki hasımlığı unutup sözsüz bir oldular, Atsız’a bilendiler. Oğuz beğleri de kâfir itleri de yaylarını gerip Atsız’a nişanladı. Oklar salındı, bazısı boz toprağa düştü, bazısı Atsız’a çarptı. Atsız, kanatlarını yırtıp geçen, omzuna, baldırlarına, karnına saplanan oklardan kaçamadı. Kunalı haykırıyordu, Durun! diyor, sövüyor ama o hengamede sesini birine de duyuramıyordu. Yel gibi koşup Atsız’ın önüne göğsünü kalkan edince Oğuz durdu, kâfir şaşakaldı; biri de mana konduramadı.

Atsız, iki dizi üstüne düşmüş, yaralarından kara kan sızarken acıyla inliyor, etine saplanan okları sökmeye çabalıyordu.

Kunalı dedi ki:

Bre yiğitler ne edersiniz, kargısındaki han sancağını görmez misiniz? Yay gerip de ok sıktığınınız benim biricik oğlumdur! Sizin de kardaşınız!

Meydana bir uğultudur çöktü, Han Bayındır öne çıkıp Kunalı’nın karşısına geçti, dedi ki:

Bre Kunalı sen ne dersin? Aklını başına devşir. İblisten sana oğul mu olur? Oğuz’a kardaş?

Kunalı dedi ki:

Atsız’ımın ne iblisliği görülmüş ağam Bayındır. Erinim, kulun da olayım. Çekindiğin kara kanatlarsa gece kuşunda da var, çekindiğin ak benizse göğsü kabarık güvercinde de…

Bayındır Han Kunalı’yı susturup dedi ki:

İblis olduğu açık seçik; göreceğim bir çift gözüm var şükür ki. Sen göremez isen Allah böyüktür, gösterir. Şindi bana ilenirsin de sonra anlarsın.

Erlerine dönüp emretti:

Kunalı’yı alın götürün, yaratığı da öldürün.

On adam Atsız’a, iki adam da Kunalı’ya yürüdü. Atsız hırıldayarak sövdü, üstüne yığılan on adamla arasına kargısını koydu. Onları yarabilse babasına varacaktı. Kunalı bileğine yapışan eli tutup büktü, kırdı, kılıcını çekip öbür adamın boynuna sapladı. Bilemedim! diye haykırdı:

Bileydim, ite, köpeğe erlik ederdim de sana etmezdim ağa!

O sinirle Han Bayındır’a kılıç salladı; gören Oğuz durmadı, oluk oluk Kunalı’ya yürüdü. Kunalı birini kesti, ikini kesti, üçünü… amma takati kalmadı düştü. Düşünce bağrına mızrak sapladılar.

Atsız çıldırdı, haykırdı.

Arkasından yanaşan Kutan oğlu Kunt mızrağını Atsız’ın sırtına bir sapladı, ucu karnından çıktı. Atsız duymadı acıyı, ardına dönüp Kunt’u boynundan yakaladı, kendine çekip dişleriyle yapışıverdi sah damarına. Tek nefeste tüm kanını sömürüp içti. Damarları patlarcasına şişti, karnındaki, baldırındaki, kanatlarındaki yaralar bir bir geçti. Gözlerinde köz yanıyor, çehresi kinden seğiriyordu. Karnındaki mızrağı söküp bir bağra sapladı, düşürdüğü kargısını bulup tek savuruşta on adam biçti. Biçti de kini biraz olsun dinmedi. Öldürmekle kalmıyor, her adamın kanını son damlasına kadar içiyor, içtikçe deliriyor, gözlerindeki od alazlanıyordu; öyle ki bir zaman sonra gerçekten yanmaya başladı; havanın dindiği, günün karardığı sırada, kin dolu gözlerinden göğe sünen alevler meydandaki kıyamı kamçıladı. Tül gibi saçları tutuştu ilkin, kanatlarını, bağrını her yanını alevler sardı; elinde cayır cayır yanan kargısıyla Erlik Han’ın dünyaya indiği sanılırdı.

Yürüdüğü yerler tutuşuyor, göğe kara kara dumanlar ağıyor, kargısına takılanlar ölüyor, kâfir kaçıyor, Oğuz kaçıyordu. Hisar cehennem oldu yandı, taş duvarlar tutunamadı, yıkıldı. İsli dumandan genizler soluyamaz oldu. Hepten gece çöktü, alevler sönmedi, cinneler dinmedi. Oğuz beğleri binit seçmedi, kiminkini buldularsa atlayıp kaçtılar. Bir bayırda durup yanan hisarı izlediler, şehit düşenlere yandılar, dua ettiler. Canlarını kurtardıklarına bin şükrettiler. Çökmüş hisarın yıkıntıları arasında Atsız yürüyor, alevleri geceyi yarıyordu.

Önü, sonu uzun yaşın ucu ölüm! Ölüm vakti geldiğinde saf imandan ayırmasın! Tanrı sana sağlık versin! Sağ kalanlar için devletini Hak artırsın! O öğdüğüm Yüce Tanrı dost olup yardım etsin! Yom vereyim hanım, yerli kara dağların yıkılmasın! Gölgelice koca pelidin kesilmesin! Kan gibi akan arı suyun kurumasın! Ak pürçekli anan yeri Cennet olsun! Aksakallı baban yeri Uçmak olsun! Allah seni Atsız şerrinden korusun! Derlesin, toplasın, günahınızı adı görklü Muhammed Mustafa yüzü suyuna bağışlasın!

Hânım hey!

Osman Eliuz

Buraya ne yazarsam yazayım pişman olacağımın bilincindeyim; gene de yazayım: Bilye oynarken kavga çıkaran, bir topun peşinde saatlerce koşabilen, biraz mızıkçı ama sıradan bir çocuktum. Başımdan geçen sıra dışı bir hadise bende ömürlük bir değişim yarattı; dünyaya bakış açımı ters yüz etti. Ve ardından gelen o acı; hâlen de günbegün yaşamakta olduğum. Akabinde koskocaman hiç, geçmişte saplı kalmak korkunç bir illet. Sanırım hissedebilmek için yazıyorum. Kelimelerle bir şeyler inşa etmek büyücülük değilse ne?

Kunalı Oğlu Atsız’ın Oğuz’a Bilenmesi” için 16 Yorum Var

  1. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Muhteşemdi. Son derece profesyonel, özenle hazırlanmış bir öykü okuduğumu düşünüyorum. Kalemine, aklına ve yüreğine sağlık Osman. Uzun bir öykü olmasına rağmen soluksuz okudum. Dede Korkut temasının senin tarzına uyduğunu ve ortaya karanlık bir hikaye çıkacağını tahmin etmiştim. Yanılmamışım.

    Bir kere öykünün dili Dede Korkut hikayelerine çok yakın olmuş. Senin zaten kelime haznen ve bezetmelerine hastayım. Burada da müthiş başarılı kullanmışsın her bir kelimeyi. Dede Korkut eserlerinin bilindik öğelerini nefis yerleştirmişsin öyküye. Hi sırıtmamışlar. Çok başarılı buldum.

    Bununla birlikte hikaye bütünlüğü konusunda bir iki önerim olacak. Araya serpiştirdiğin bazı karakterler ve olayların finalde tekrar karşımıza çıkacağını ummuştum. Okurken öyle bir beklenti oluştu bende. Fakat öykü içerisinde kahramanların ve olay örgüsünün gelişiminde görevlerini yapıp gitti bu karakterler. Onları bir şekilde tekrar karşımıza çıkartıp bağlasan daha iyi olabilir miydi acaba?

    Bir de Dede Korkut karakteri kısıtlı bir rolde kalmış. Bir tık daha ön plana çıksa belki daha da lezzetli olabilirmiş.

    Nefisti, nefis. :+1:

    1. öykü bulunmuş gibi okudum. Bir Dede Korkut Korkut öyküsü deyince aklıma gelecek her şey öykünüzde mevcut. Özellikle dönemin coğrafyasının dilini profesyonellikle aktarmanızı çok sevdim. Kaleminiz daim olsun.
  2. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Osman_Eliuz

    Yazmak halı dokumaya, yani her bir ipliği hem kendi içinde hem de diğer ipliklerle anlamlı bir bütün oluşturana kadar söküp tekrar dokumak gibi zor bir işe, benziyor. Senin hem bize dokuduğun olay örgüsüne hem karakterlerine hem de yazın stiline ve tüm bunları bize kazandırırken yeteneğine imrendim, gurur duydum, feyz aldım. Hikaye su gibi aktı gitti. Zahmetsiz ama ustaca yazan kalemin beni cümlelerine çekti ve sonuna kadar bırakmadı.

    Karakterlerin inşasında çok başarılısın. Onların amaçlarını, hedeflerini, neye yeterli oldukları nerede kendilerini aşacaklarını ya da başarısız olacaklarını net bir şekilde verebiliyorsun. Sevgili @merveriii ye katılıyorum. 14. Öyküyü bulmuş sayabiliriz.

    Keyifle okudum.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  3. Selam Osman,

    Yorumları okumadan önce ilk ben söyleyecektim büyük bir mutlulukla ama maalesef söylenmiş:
    Bu resmen 14.hikaye olmuş. Dil, atmosfer, olay örgüsü, gizem, final… Herşeyiyle çok beğendim.

    Ayrıca vampirleri çok severim. Bu sebeple bir kat daha değerli bu öykü benim için.
    Ellerine sağlık.
    Tekrar görüşmek dileğiyle…

  4. Soluksuz okuduğum hatta yer yer irkildiğim bir öykü oldu. İnsanlarda böylesi bir etki bırakmak maharetin bir işareti olmalı. Tebrik ederim. Yalnızca akıp giden bir macera değildi bu kesinlikle. İnsana insanlığını da sorgulatan yönleri de vardı. Atsız’ın hisarda belirmesi üzerine birbirinden farkı kalmayan Oğuz ve kafir, han sancağını taşımasına rağmen yine de Oğuz tarafından oklanan Atsız… ve Atsız’ın aslında bir tecavüz sonucu doğması… hasılı oldukça dolu lakin tek solukta okunabilecek kadar da duru bir öykü. Bir kez daha tebrik ederim.