Öykü

Gramofon

Eva’nın çıplak omuzlarına gözlerini aralamak, kesinlikle uyanmak değil. Bir mırıldanmayken seremoniye dönüşmek belki, belki de durgun bir denizken dalgalarını gökyüzüne yükseltmek. Dünyevî sarhoşluklarından arınıp, zil zurna ona tutulmak. Eva’nın omuzları, uçsuz bucaksız dehlizlerin karanlık uçları gibi çünkü. Sonsuz bir istekle dudaklarımı çağırıyor. Dudaklarım omuzlarına değince, bin bir kuş içimde kanat çırpıyor.

Ama tüm bunlara rağmen, Eva’nın bedeni, başka bedenlere dokunma isteğimi söküp alamıyor.

Onların kokusu ile kirlenip onun evine geldiğimde, sevgilimi öpmeden banyoya giriyorum. Sis çöken kıyafetlerimi kirli sepetine doldurup, buz gibi suyla bedenimi donduruyorum. Eva, genelde sofrada oturmuş beni bekliyor oluyor. Şarap kadehleri yarıya kadar dolu… Fonda gramofondan yükselen bir ses… Ellerini masanın kenarına vurdurup şarkıya eşlik ediyor. Tertemiz giyinip, sol yanağına, ardından yumuşak omzuna masum birer öpücük bırakıyorum. Çünkü her defasında, onunla sevişemeyecek kadar doygunum. Anlıyor. Sebebini bilmeden isteksizliğime boyun eğiyor. Heves edip hazırladığı yemekleri yiyoruz. Masada her daim yeni bir peynir çeşidi oluyor. Bazen beja bazen gouda bazen de parma ile tanıştırıyor beni. Ben ilk defa tattığım peyniri damaklarımda yüzdürürken, o heyecanla hikâyeler anlatıyor. Gözlerinin içine bakıp dinliyorum. Sofrayı birlikte kaldırıyoruz. Birer kadeh şarap daha alıp yatağımıza gidiyoruz. Yanı başındaki komodine uzanıp apliğin zayıf ışığını yakıyor. Kitabını alıp, kendi dünyasına taşınıyor. Ben onun omuzlarına bakıyorum. Değdiğim tüm bedenleri unutuyorum. Şarabımı dikleyip, gövdesinde uyuyorum. Ve bir gün sonra, aynı duygularla yeniden bir seremoniye dönüşüyorum.

Elbette her zaman, onun teninin kokusuna bulanarak, onun güven çemberinde uyanmak mümkün olmuyor. Bazı gece yarıları, tıpkı şimdi olduğu gibi, telsizim cızırdıyor. Birbirine karışan seslerin arasında, Eva’yı yatağın sağ köşesinde bırakıp doğruluyorum.

“Orda mısın Rıfat?”

Âgah başkomiserin sesini alınca ayıyorum. Telsizi elime alıp, tuşa dokunuyorum.

“Buradayım başkomiserim.”

“Ekip yolluyorum kapıya, yarım saate Saraçhane’de ol.”

“Aman başkomiserim, nereye yolluyorsunuz ekibi? Evde değilim ben, Eva’dayım.”

“Oraya yolluyorum zaten Rıfat! Evinin yolunu sen bilmiyorsun ki ekip bilsin!”

Nihayet dank ediyor da sorabiliyorum. “Olay Yeri mi amirim? Cinayet mi?”

Telsizi susturuyor. Kulağıma gelmeyen okkalı küfürlerini beynimin içindeki dar geçitlerde buluyorum. Ardım sıra, bağıra bağıra sövdüğünü biliyorum. Yeniden tuşa dokunup, derin derin soluklanıyor. “Narkotik misin lan sen? Cinayet Büro komiseri değil misin? Ne diye çağrılıyor olabilirsin? Toparlan hemen in aşağı, birazdan alır ekip! Daha da darlama beni, inceleme ekibine yetişeceğim.”

Kemerimi takıp, Girsan’ımı kabzasına yerleştiriyorum. Rozeti ve kimliği alıp, Eva’mı omzundan öpüyorum. Uyanıyor. Camdan yansıyan ekip otosunun ışıklarını görüyor. Dudaklarıma uzanıp, kuru bir öpücük bırakıyor.

Arabaya biniyorum. Saraçhane’ye giden yol boyu, asfaltın tozunu soyuyoruz. Siren sesi geceyi silkeliyor. Sanki birileri öldürülmüşken, kimse uyumasın istiyoruz. Ama herkes uyuyor… Ölüm, yanı başlarında olsa bile uyanamayacak kadar yorgunlar çünkü. Bizi, gözlerini yarım yamalak aralayan şarapçılardan, güne henüz ayan kâğıt toplayıcılarından, sokakları koruyan köpeklerden başka kimse duymuyor. Sanki her ölüm, insanlara gözlerini biraz daha sıkı yumduruyor.

Nihayet polis şeritleri ile işaretlenen, Olay Yeri İnceleme’nin numaralandırdığı yere geliyoruz. 40’lı yaşların başında bir erkeğin ölü bedeni, kemerlerden birinin dibinde uzanıyor. Üstü başı tertemiz. Boşluğa bakan göz bebekleri olmasa, hepimizden diri. Ne bir kurşun izi, ne de bıçak darbesi seziliyor bedeninde.

Bakışlarımı ondan ayırınca, savcıya dert yanan başkomiseri görüyorum. Ruhsuz adamın, ruhsuz bakışlarından sıyrılıp, onlara doğru yürüyorum. “Ne olmuş amirim,” diyorum, “ölüm nedeni ile ilgili fikri var mı otopsi doktorunun?”

“Kesmeden bilemezmiş. Ancak yarın kesebilirmiş. Bir sik bildiğimiz yok yani!”

“Peki tırnak aralarına baktık mı? DNA, SWAP… Tüm örnekler toplandı mı?”

Ellerini birbirine çarpıp, Olay Yeri İnceleme ekibini gösteriyor. “Onlara sorsana oğlum, ben mi senin amirimin, sen mi benim amirimsin? Git, topla bilgini gel! Savcı Bey, bu cinayet ile ilgili bambaşka şeyler söylüyor.”

Başımı sallayıp ekibe karışıyorum. Herkes işinin ehli. Ama yine de elle tutulur bir şey yok. Geri dönüp, yeniden onların yanında soluklanıyorum. “Doktor, laborant ve biyolog arkadaşların ellerini öpeceğiz başkomiserim. Hakikaten herhangi bir sinyal çakmamış bize katil. Çakmamış da… Nereden biliyoruz cinayet olduğunu? Belki kalp krizi geçirdi kaldı burada. Mobese kayıtlarına filan bakalım.”

Savcı omuzlarını geriye doğru verip, ayak uçlarında yükseliyor. “Bir sinyal vermiş,” diyor, “adamın avuç içine Dede Korkut hikâyelerinden birinin, ilk cümlelerini yazdığı kâğıt bırakmış.” Burnundan soluklanıp devam ediyor. “Birkaç gün ara ile, sınır illerde benzer cinayetler işlendi. Hikâyelerin bir kısmı maktullerin midelerindeki, geri kalanları ise, makatlarının içindeki kağıtlarda bulundu. Ve henüz dört hikâye anlattığını varsayarsak, her şey daha yeni başladı.”

* * *

“Aruz bana bu işi edeceğini bilseydim

Kara koçta cins atıma binerdim

Yapısı sağlam demir giyimimi giyerdim

Kara çelik öz kılıcımı belime bağlardım

Alın başa sağlam miğferimi geçirirdim

Kargı dalı altmış tutam mızrağımı elime alırdım

Ela gözlü beyleri yanıma katardım

Kavat ben bu işi duysam sana böyle gelir miydim…”

Dış Oğuz’un İç Oğuz’la Savaşı… En sevdiğim hikâyelerden birinin cümleleri, ekip odamızda yankılanıyor. Maktulün midesinden çıkan kâğıda, bilgisayar ekranından bakıyoruz. Siber Suçların ehlilerinden, deyim yerindeyse kıl Ethem ve otopsi doktoru Suay Hanım da bizimle. Ekrandan metni okuyan Başkomiser Âgah. Hepimiz toplantı masasının ayrı uçlarına dağılmış, birbirini tamamlamayan ölgün parçalardan bir hikâye çıkarmaya çabalıyoruz.

Âgah amir, masanın siyah zeminine yumruğunu sertçe oturtup ayaklanıyor. “Soktuğumun herifi!” diyor. “Resmen dalga geçiyor puşt! Öykünün parçalarını cesede iliştirip bizden büyük resmi görmemizi bekliyor!”

Suay Hanım gözlüklerini düzeltip, arkasına yaslanıyor. Sandalyenin sırt kısmı da onunla geriye doğru yatıyor. Koyu renk saçları, dar omuzlarına düşüyor. “Sanığın cinsiyeti ile ilgili bir fikrimiz yok Âgah başkomiserim,” diyor. Herif, kelimesinin onda yarattığı cinsiyet çağrışımını dile döküyor. “Darp, zor kullanma ya da katilin cinsiyetini ele verecek herhangi bir bulgu, maktul üzerinde bulunamadı. Sperm ya da vajinal salgı da yok. Bir birleşme ya da benzer bir ritüelin içinden çıkmadığı aşikâr. Bu yüzden, sanık tam anlamı ile kimliksiz.”

Ethem ellerini birbirine sürtüp, yüzüne düşen bir tutam saça üflüyor. Başkomiserin bakışları ona çevriliyor. Gizli emri alıp, oturduğu yerde dikleşiyor ve bilgisayar ekranına dokunuyor.

“Amirim, birkaç farklı açıdan Mobese kayıtları bulduk.” Ekrana, yan yana karelerdeki üç görüntüyü yerleştiriyor. “Adam, aksayarak cadde boyu yürüyor. Fatih’i geçip Saraçhane’deki kemer boyuna varıyor. Yalnız başına. Belki içkili, belki uyuşturucu maddenin etkisinde.” Görüntüyü biraz ileriye sarıyor. “Tam burada yere yığılıyor. Artık takati yok. Başını ardındaki tarihi esere dayayıp tamamen hareketsizleşiyor.”

“Peki…” Suay Hanım’a soruyorum. “Ölüme sebep olan ne?”

Dolma kalemi parmakları arasında döndürüp, gözlüğünü burun kemiğine doğru itekliyor. “Boynunda bir iğne izi bulduk,” diyor, “kan taraması yapılıyor. Laborant arkadaşlara işlerini hızlandırmalarını öğütledim. En kısa sürede cevap alırız.”

O cümlesini tamamlar tamamlamaz, odanın kapısı kısa bir çalınışın ardından aralanıyor. Adını bilmediğim laborant, elindeki kâğıdı masanın üzerine bırakıyor. Gözlerim, bu genç kadının, önce göğüslerine, ardından kıvrımlı kalçasına kayıyor. Başımı havaya kaldırıp, Eva’yı düşünmeye çabalıyorum. Cinayetten çoktan kopmuşum. Nihayet Âgah başkomiser, parmaklarını kâğıtta dolaştırıp raporu bize okuyor. Yeniden odak noktamı cinayete sabitliyorum.

Genç kadın, derin bir nefes alıyor. Tam olarak kavrayamadığımız raporu bize açıklıyor. “Başkomiserim, maktulün kanında diazinon ve klorpyrifos etken maddelerine rastlandı. Aşırı dozda alındığında ölüm kaçınılmaz.”

Âgah amir, çenesini sıvazlayıp, odanın içinde tekinsiz birkaç adım atıyor. Nihayet laborantın karşısında duruyor. “Yani… Bu bahsettiğin maddelere kimler ulaşabilir. Alanı daraltabilmem için ne var elinde?”

Genç kadın başını iki yana sallıyor. “Böcek, haşere, sinek ilaçlarında kullanılan etken maddeler. Amerika’nın son pazar malzemelerinden. Ülkeye hangi markalarla girdiğini henüz saptayamadık. Ama ne olursa olsun, marketlerde satılabilecek kadar ulaşılabilir olduğunu düşünüyoruz. Ne yazık ki size bir profil çizemiyorum.”

Âgah başkomiser yeniden ekrana dönüyor. “Bu hikâyede Aruz, Beyrek’i kalleşçe öldürüyor,” diyor, “buradan mı yürüsek? Belki öykünün içinde bize sesleniyordur katil?”

Son maktulün ve ondan önce ölen üç kişinin fotoğraflarının asılı olduğu panoya dokunuyorum. Söyleyeceklerimi toparlamaya çalışırken aklıma yeniden Eva düşüyor. Yuvarlak omuzlarını ve dudak kenarına astığı gülümsemesini düşlüyorum. Âgah başkomiserin sesi ile kendime geliyorum.

“Bir şey mi diyeceksin Rıfat! Ne okşuyorsun adamların fotoğrafını?”

Elimi hızla çekip, başımı sallıyorum. Son ceset bulunduğundan bu yana, tam iki gündür uykusuzum. “Amirim,” diyorum, “katil notlarını üç noktaya bırakmış. Avuç içi, mide ve makat. Belki burada bir şey söylemiş bize.”

Laborant yanıma geliyor. “Avuç içindeki kâğıtta, maktulün tükürük izlerine rastlandı. Muhtemelen kâğıdın ilk bırakıldığı nokta, ağzının içi,” diyor.

Başımı sallıyorum. “Bu daha anlamlı. Maktuller öyküleri sindiriyor. Ağızda başlayan, midede devam ediyor. Ve sonra bedenden ayrılıyor. Ölüm ve yaşam, gerçek ve masal birbirine karışıyor…”

* * *

Saat gece yarısını az biraz geçiyor. Eva’nın evindeyim. Başım dizlerinde, parmakları saçlarımda. Gramofonda bir plak dönüyor. Müzeyyen abla, içli içli okuyor. Eva, şarap kadehini dikleyip, nasıl olduğumu soruyor. “İyiyim,” diyorum, “Bir labirentin ortasında, yön bulmak için peynir bekleyen fare kadar iyiyim.”

“Diğer cinayetler,” diyor, “Onlarda hangi hikâyeleri anlatmış?”

Burun kıvırıp doğruluyorum, saçlarımdaki eli boşlukta kalıyor. “Sence… Bunun bir önemi var mı?”

“Evet,” diyor tek kaşını kaldırıp. Yüzünde bir aydınlanma kök salıyor. “Dede Korkut’un masallarında alt başlıklar vardır. Kimi aşkı, kimi savaşı, kimi doğaüstü olayları anlatır.”

Yerinden kalkıp, oturduğumuz kanepenin ardında, duvar boyu uzanan kütüphanesine gidiyor. Gözlerini kitaplıkta dolaştırıp, üst köşede, diğerlerinden ayrı duran Dede Korkut Hikâyeleri’ni alıyor. Dresuarın yanına gidip, gramofonu susturuyor. Müzeyyen abla, artık içli içli söylemiyor.

Eva, omuzlarına ince bir şal atıp, az önceki yerine oturuyor. Bende yanına konuşlanıyorum. Parmakları aşınmış sayfalarda dolaşıyor. “Hangilerini anlattığını söyleyecek misin?” diye yineliyor az önce söylediğini. Sayfaları karıştırıp buluyorum. Dirse Han Oğlu Boğaç Han… İşaret parmağımı başlığa vuruyorum. Eva mırıldanıyor. “Yine bir ihanet öyküsü,” diyor, “peki ya diğerleri?”

Yeniden sayfaları çeviriyorum. Kam Büre Oğlu Bamsı Beyrek…

“Aşk hikâyesi,” diyor, “başka?”

Yeniden gezinip, aradığımı buluyorum. Basat’ın Tepegöz’ü Öldürmesi… Başımı sallayıp soruyorum. “Bu öykünün ne anlattığını biliyor musun?”

“Tepegöz, yani perinin oğlu, tüm Oğuz’ları sindirip, evlatları ile karnını doyuruyordu. Basat, yani aslanın oğlu, kendisinden yardım dilenen bir ananın sözü ile Tepegöz’e savaş açtı. İyilik ve yiğitlik, kötülük ve belayı yendi. Basat, Tepegöz’ü öldürdü.”

“Yani… Doğaüstü anlatımlardan biri, öyle mi?”

“Öyle…” Duraksıyor, gözlerinde bir zekâ parıltısı geziniyor. “Bak ne diyeceğim sana,” diyor, “belki de katil, her defasında yiğidin yerine koyuyor kendini. Kötülük ve bela barındıran insanları öldürüyor. Maktullerin genel profili buna uygun mu? Yani geçmişlerinde bir suç var mı?”

Eva’ma bakıyorum. Benden çok daha fazla, yürüdüğü yolu bilir gibi… Yüzümü avuç içine alıp okşuyor. Dudakları, dudaklarımda. Çok da güzel olmayan tenine dokunuyorum. Sıradan bir kadından farkı olmayan; ama konuştukça beni cezbeden yüzünü izliyorum. Benim dağınıklığımı fark edip, yineliyor sorusunu. “Maktullerin profilini analiz ettiniz değil mi? Geçmişlerinde suç var mı?”

Kaşlarımı kaldırıp, yeniden cinayetlere odaklanıyorum. “35-45 yaş arası, kimisi kumral, kimisi esmer, kimisi devlet memuru, kimisi özel sektör çalışanı olan adamlar. Geçmişleri tertemiz.”

Başını sallıyor. “Tam bir sarmal yani. Tek ortak noktaları erkek olmaları.” Aklına gelen şeyle gülümsüyor. Ne düşündüğünü dilenircesine bakıyorum ona. Sessiz sorumu cevaplıyor. “Âgah başkomiser… Hep kolay katiller düşüyor bize dememiş miydi? Bence böyle bir karmaşayı biraz da o istedi.”

İkimizde susuyoruz. Yerinden kalkıp gramofona yeni bir plak koyuyor. Şimdi Erkin abi, gecemize ses veriyor.

* * *

Eva’da geçirdiğim son akşamın üzerinden iki gün geçiyor. Cinayet Bürodan ayrılıp, nihayet kendi evime yol alıyorum. Bilgisayardan hafif bir müzik açıp, buz gibi biramı dolduruyorum. Aklım yeniden cinayetlere kayıyor. Geçen günlere rağmen bir arpa boyu yol gidemediğimizi fark ediyorum. Diğer maktullerden biri Kocaeli’de, diğer ikisi Tekirdağ’da. Bölge polisleri ile defalarca konuşmuşuz. Tüm maktuller, aynı şekilde zehirlenerek öldürülmüş. Başka herhangi bir şey yok elimizde.

Biranın köpüğünü içime çekip, dağınık kanepeye uzanıyorum. Aklımda Eva’nın yüzü dönüyor. Dünden beri konuşmamışız. Arayıp sesine olan hasretimi yok etmek istiyorum. Telefon numarasını tuşlayıp, ağzımı arpa suyuyla dolduruyorum. Açmıyor… Yeniden deniyorum, yok. Doğruluyorum. İçim yeniden başka bir beden çekiyor. Emin miyim? Ölesiye yorgunken, gerçekten yapmak istediğim bu mu? Eva’yı son bir kez daha arıyorum. Yine açmıyor. Bardağı fondipleyip doğruluyorum.

Sokağın köşesinden bir taksiye atlayıp, Beyoğlu’nun yolunu tutuyorum. Barlardan birine istiflenip, benimle oradan çıkacak birini bulacağım. Belki bir şeyler içeceğiz beraber, belki kısa sohbetler edeceğiz. Sonra ben, tüm benliğimi onda boşaltacağım.

Taksiden inip İstiklal boyu yürüyorum. Ara sokaklardan birine girip, kendime birini arıyorum. Kısa bir süre sonra, Eva’ya hiç benzemeyen biriyle göz göze geliyoruz. Yanına sokulup rozetimi gösteriyorum. “Biraz,” diyorum, “biraz birlikte vakit geçirmeye ne dersin?”

* * *

Eva’nın evinde, rüzgârın okşadığı omuzlarına bakarak uyanıyorum. Uzanıp yanağımdan öpüyor. Fonda belli belirsiz bir zırıldama. “Telefonun çalıyor,” diyor fısıltıyla, “Belki Âgah amirdir.”

Gerinerek yatağın içine daha çok gömüyorum bedenimi. Dün gece evden çıkarken telsizi almayı unutmuşum. Başkomiser çıldırmış olmalı. Komodine uzanıp telefonu açıyorum. Alelade sövüyor. “Lan Rıfat! Nerelerdesin sen? Puştun evladı yine bir ceset bırakmış bize!”

“Geliyorum amirim,” diyorum, “Ekip var mı kapıda, taksiye mi atlayayım?”

“Yürü!” diyor, “Eva’nın evinin birkaç sokak aşağısındayız. Konum yolluyorum, bul bizi.”

“Nasıl yani, burnumuzun dibine mi gelmiş?” Cevap gelmeyince soluklanıyorum. “Ne yazmış bu sefer?” diyorum erkencil bir merakla, “Hangi hikâye ile devam etmiş?”

“Kanglı Koca Oğlu Kan Turalı…” diyor fısıltıyla, “Ne işine yarayacaksa şimdi! Hadi gel, hatta Eva’yı da getir, edebiyatçı değil mi o, belki anlatılarda, bizim göremediğimiz bir şey görür.”

Telefonu yatağın ayakucuna atıp, Eva’nın bedenine sarılıyorum. Yorgunum. Ama o, beni sarmalıyor. Kabuklanmış yaralarımı merhemliyor, açıklarına üflüyor. Bir sevgili gibi sevişip, bir anne gibi kucaklıyor. O, benim için görünmez bir zırh. Düşünüyorum, düşündükçe daha çok sarılıyorum. Saçlarımı öpüp, “Hangi hikâyeymiş?” diyor.

Sorusunu kulak ardı edip, bir önceki gecenin suçluluğu ile soruyorum. “Seni o kadar aradım, neden açmadın Eva?” Eğer açsaydın, dün gece başka bir bedenle buluşmazdım…

“Duymamışım,” diyor. Altını doldurmuyor. Berisi gerisi yok. Yeniden hikâyenin adını soruyor, söylüyorum. “Hatırımda bu hikâye,” diyor, “Kan Turalı ve en az onun kadar iyi bir savaşçı olan karısı Selcen Hatun’un öyküsü.”

Onun ılık kucağından ayrılıp ayağa kalkıyorum. “Seni de istiyor başkomiser. Edebî yönün bize fayda sağlarmış.”

Gözleri parıldıyor Eva’nın. Giyinişimi izlerken gülümsüyor. “Gelirim, gelirim gelmesine de… Ceset görünce ne yaparım onu bilmiyorum,” diyor.

“Sana bir şey olmaz.” Dolabının kapağını açıyorum. “Hangisini giyeceksin?”

Beyaz, şile bezi bir elbiseyi gösteriyor. Askısından çıkarıp, yatağa bırakıyorum. “Salonda bekliyorum seni, hazırlan, hemen çıkalım.”

O, örtünün altındaki çıplak bedenini ayağa kaldırırken odadan çıkıyorum. Yüzünü yıkayışını, parke zemini yavaş yavaş adımlayışını duyuyorum. Sonra tuvalet masasının önüne geçtiğini hayal ediyorum. Kremleniyor olmalı. Pudra tonu bir allık sürdüğüne, kirpiklerini rimellediğine eminim. Sandaletlerini ayağına geçirip yanıma geliyor. Ben geri kalan eşyalarımı toparlıyorum. Tam kapıdan çıkacakken, kanepenin üzerindeki kitabın, aralanmış sayfası gözüme çarpıyor. Kanglı Koca Oğlu Kan Turalı…

Donakalıyorum. Eva’nın evinde, Eva’nın kitabında, sanki son cinayetin ayak izleri duruyor…

* * *

Toplantı odasındayız. Âgah başkomiser, Suay Hanım, Ethem, adını bilmediğim laborant, Eva ve ben. Cinayet mahallinden çıkıp, soluğu burada alıyoruz. Kamera kayıtlarını izleyip, cesedin hâlâ bedeninde olan hikâyeyi konuşuyoruz.

Eva, dağarcığındaki tüm bilgileri bizimle paylaşıyor. Ben hayranlıkla onu izliyorum. Hayranlıktan körleşmişçesine onu izliyorum…

“On iki hikâye var,” diyor, “ve şimdi kayıp on üçüncü de bulundu.”

Âgah başkomiser parmaklarını şaklatıyor. Başını hırsla sallayıp, yeni bir maktulün resminin eklendiği panonun önüne gidiyor. “Bence… Bize on iki öyküyü anlatacak. Sonra, kayıp öyküde kendi masalını okutacak. Bu yüzden, şimdi tanımadığı insanları öldürüyor. Ancak son kurban ya kendisi olacak ya da kendi kadar yakını.”

“Mantıklı,” diyorum itaatle, “Mantıklı olmasına mantıklı da, biz, kendi hikâyesini anlatana kadar bulamayacak mıyız onu yani?”

“Bulacağız,” diyor laborant, tüm kafa karışıklığımızın odağını kendine çeken bir ses tonuyla. “Ağzında bulduğumuz kâğıtta parmak izi saptadık. Ve maktule ait değil.”

Âgah amir, iki elini de masaya dayayıp, omuzlarını yükseltiyor. Avına yaklaşmış bir avcı kadar keskin bakan gözleri ile hepimizi süzüyor. Onu ilk kez böylesi vahşi gördüğümü fark ediyorum. Bakışlarını sakinleştirip, nihayet bir şeyler söylüyor.

“Sistem taraması yaptınız mı? Parmak izi kayıtlarımızda var mı?”

“Arkadaşlar başladı başkomiserim, biraz uzun sürebilir. Bittiğinde sizi bilgilendiririz.”

“Peki başka bir şey,” diyor Ethem’e dönüp, “biz gelmeden önce izlediğin kamera kayıtlarında elle tutulur bir şey var mı? Ya da maktullerin telefon, bilgisayar incelemelerinde bir şey buldun mu? Hepsinin iletişime geçtiği ortak biri yok mu?”

“Yok amirim,” diyor, “hepsinin son 24 saatlik incelemelerini yaptım. Kimi karısı, kimi arkadaşı ile konuşmuş. Bilgisayarlarında da elle tutulur bir şeye rastlayamadım.”

“Peki sosyal medya hesapları?” diyorum. Eva’nın bakışları bana çarpıyor. Yüzünde gezinen gururu seziyorum. Sesimi biraz daha toklaştırıp konuşmaya devam ediyorum. “Konuştukları, takipleştikleri insanlara baktın mı?”

“Bilgisayar ve telefon incelemelerini yaparken bunu da yaptım elbette,” diyor Ethem. Sözlerimin tüm etkisini silip, beni Eva’nın önünde küçük düşürüyor. “Ortak bir kişi bile bulamadım.”

Elimi omzuna atıp, “Aferin,” diyorum, kafasını çevirip bana bakıyor. “İyi çalışıyorsun Ethem, aferin.”

Âgah başkomiser, Suay Hanım’a dönüyor. “Sizde başka bir şey var mı doktor hanım?”

“Bugün yeni maktulü keseceğim. O zamana kadar yeni bir şey yok.”

Başkomiser masa boyu dolaşıp, Eva’nın yanı başına geliyor. Ellerini onun omuzlarına dayayıp, “Teşekkür ederim Eva,” diyor, “Rehberliğin ve geçen geceki kahve için.”

Bedenimdeki tüm kemiklerin aynı anda, bin bir parçaya bölündüğünü hissediyorum. Öksürüyorum. Neredeyse boğulacağım. Başkomiser, ellerini sevgilimin omuzlarından çekip, sırtıma hafifçe vuruyor. “İyi misin?”

Boğazımı temizleyip, titreşen sesimle soruyorum. “Ne kahvesi amirim?”

“Dün gece,” diyor, “Eva’nın evinin önünden geçiyordum. Belki sen de oradasındır diye sürpriz yaptım. Birer kahve içip sohbet ettik. Senin de evine gideceğin tutmuş be Rıfat!”

Sevgilime bakıyorum. Telefonu açmayışı, kanepede kitabı yarım bırakışı aklıma geliyor. Onun, başka bir erkeğin gözünden nasıl gözüktüğünü hayal etmeye çalışıyorum. Sonra yeniden amirime bakıyorum, kırlaşmış sakalları, esmer teni ile, olgunlaştıkça kadınlara çekici gelen erkeklerden biri. Bir çekim alanına girip girmediklerini merak ediyorum. Eva’nın sesi beni kendime getiriyor.

“Rica ederim Âgah başkomiser,” diyor.

Başkomiser ellerini şaklatıp, yeniden panoya doğru yürüyor. Yüzünde garip bir keyfin izi seziliyor.

“Parmak izini bekliyoruz öyleyse,” diyor laboranta, ardından doktora dönüyor. “Suay Hanım otopsiyi bitirince çağırın bizi.” Ethem’e dönüp, omzuna hızla vuruyor. “Farklı kişiler gibi gösterip, sahte hesaplardan konuşmuş olabilir. Sen yazışmalardaki kişilerin IP’lerini tara. Oradan da bir şey çıkmazsa o zaman başka yol arayacağız.”

Hırslanıyorum. Aklıma gelmeyen ihtimali, amirin dilinden dinlerken tam anlamıyla sinirden çıldırıyorum.

Herkes toparlanmaya başlamışken, kapı çalıyor. Laboratuvardan biri, bizim isimsiz laborantı çağırıyor. İsminin Zuhal olduğunu o zaman öğreniyorum.

Adamın elinde bir kâğıt… İçim sıkışıyor… Nefesim kesiliyor… Sanki olmaması gereken bir şeyler oluyor. Laborant, kalçalarını sallayarak kapıya gidiyor. Kâğıdı eline alıp, Âgah amiri yanına çağırıyor. Başkomiser, kapının girişinden bana bakıyor. Yüzü soluk… Nihayet elini havaya kaldırıp, bana “Gel,” diyor. Yanına gidiyorum.

Parmak izinin eşleştiği kâğıdı bana gösteriyor. Gözlerim gördüklerini kabullenemiyor. Çünkü tam orada, Eva’nın adı yazıyor…

* * *

Kendimi oradan, ofis odasından nasıl dışarı attığımı bilmiyorum. Eva’nın gözlerine bakmamak, onda başka birini görmemek için çırpınırcasına kaçıyorum. Âgah başkomiser, demir bir hayalet gibi önümde dikiliyor. Onu yıkıp geçmek, nereye gittiğimi bilmeden koşmak istiyorum. Dudaklarımı titreterek, zıngırdayarak ağlamaya başlıyorum. “O değildir,” diyorum fısıltıyla, “amirim bir hata olmalı.”

Ellerini omuzlarıma dayıyor. Kısılmış gözleri, gözbebeklerimi yarıyor. “Ona bir şey söylemeyeceğim. Ama seni de davadan alıyorum,” diyor, “Bu gece, ikinizde burada misafirsiniz. Adamın oraya nasıl geldiğine, Eva’nın evden çıkıp çıkmadığına baktıracağım. Cinayet saatini öğrenip, buluşma zamanını kestirmem lazım. O zamana kadar Eva ekip odasında kalacak. Sen de…” Duraksıyor. “Eğer o suçluysa, bir ekip arkadaşı var mı, iş birliği içerisinde olduğu birileri mevcut mu, buna bakacağım. O zamana kadar aşağıda, vardiyadakilerin yanında bekleyeceksin.”

“Yapmayın amirim! Beni nasıl alırsınız davadan? Ne yerine koyuyorsunuz beni? Hem Eva sormayacak mı? Neden buradayım, neden eve gitmiyoruz demeyecek mi? Beklemeyin! Alın sorgu odasına! Belki elini kolunu sallayarak çıkacak buradan!”

Yumruğunu hafifçe omzuma vuruyor. Hazırlıksız yakalandığım için sendeliyorum.

“Siktir git Rıfat! Dediğimi yap! Elimi doldurmadan sorgulamayacağım. Ve seni de bu kadar duygusal yaklaşacağın bir davanın kalbine oturtmayacağım!” Ellerini birbirine çarpıp, yüzünü ovuşturuyor. Sesi daha sakin bir tona bürünüyor. “Hadi şimdi git, Eva’ya evrak işlerin olduğunu, birkaç saat burada kalmanız gerektiğini söyle.”

Başımı eğiyorum. Yerinde ben de olsam aynı şeyleri yapardım. Kim olsa aynı şeyleri yapardı. Peki ama, Eva’nın yüzüne nasıl bakacağım? Hayır, hayır… Bakamayacağım.

Elim telefonuma gidiyor. Eva’yı arıyorum. Merdivenleri hızla inip ondan uzaklaşırken, başkomiserin öğütlediklerini söylüyorum. Beni beklemeyip gidebileceğini söylüyor. Fazla uzun sürmeyeceğinin sözünü veriyorum.

Vardiyadakilerin arasında, birbirine karışan telsiz cızırtılarını dinliyor, mahalle kavgalarını şikâyete gelen insanları izliyorum. Ah şimdi… Eva’nın evinde, gramofondan Ayla ablayı dinlerken, şarap içmeyi ne çok istiyorum.

Birkaç saat sonra, üniformalı bir polis beni çağırıyor. Peşi sıra gidiyorum. Daha önce defalarca bu yolları teptiğim için nereye gittiğimizi biliyorum.

Sorgu odasının dinleme cihazları ile dolu, içeriyi izleyen yan odasına alıyor beni. İçeride Eva’yı göreceğimi düşünüyorum ama yok. Bambaşka bir adam var orada. Daha önce hiç görmediğim bir adam. Başkomiser yanıma geliyor.

“Taksici,” diyor, “Sanığı Eva’nın yakınına bırakan adam bu. Başka bir taksiyi takip ettiğini söylüyor. Maktul, kendisine bir şey enjekte edildiğini fark ettiğinde ve muhtemelen doz yeterli gelmediğinde, taksiye atlayıp, katilini yakalamak istemiş. Ama adamı bulduğumuz sokakta izi kaybetmişler.”

“Peki öyleyse,” diyorum, “bize bir eşkâl versin. Eva mı değil mi anlayalım…”

Başını sallıyor. “O kısım bende.”

Yüzüne bakıyorum. Yüzüme bakıyor. Sessiz bir savaşın ortasında gibiyiz. “Sahi,” diyorum, “Sizin ne işiniz vardı Eva’nın sokağında?”

Gülümsüyor. Dişleri alabildiğine ortada. “İstersen taksiciyi kaldırıp ben oturayım yerine, sen de gel sorgula beni!”

Geri adım atıyorum. “Yok,” diyorum, “Öyle demek istemedim de, ne bileyim, bir duyum mu almıştınız?”

Aferin diyorum içimden, aferin Rıfat, senin omurgan bu kadar!

Sorumu cevaplamıyor. Bakışları camın diğer tarafında. Adam da dönüp ona bakıyor. Tek taraflı camdan onu nasıl seçiyor? Başkomiser bakışlarını yeniden bana çeviriyor. “Eva’yı evine gönderiyorum. Sende hazırlan, madem beraber aradık, bu gece o katili beraber avlayacağız.”

“Evine mi?” diyorum heyecanla, “aklandı mı yani?”

Başını iki yana sallıyor. “Hayır… Eva gittikten sonra, bizde ardı sora yol alacağız…”

* * *

Girsan’ım kemerimdeki yerinde, can yeleğim üzerimde. Daha önce defalarca geldiğim, defalarca seviştiğim, defalarca uyuduğum evin kapısındayım. İçim delik deşik. İçim karman çorman. Bizim için hayal ettiğim son bu değildi ki…

Aklımdakileri yollamalıyım. Eva’nın evine ilk kez, polisliğimi soyunmadan girmeliyim. Tüm ekip ardımda, Âgah amir birkaç adım önümde. Ellerimiz göğüs hizamızda, silahlarımız artık avuçlarımızda. Ve namluların bütün uçları, sevgilimin demir kapısında…

İçeriden gramofonun sesi geliyor. Belli belirsiz bir erkek sesi seziyorum. Şarkıyı söyleyeni tam seçemiyorum.

Eva’yı masanın baş köşesinde, yeni bir peynirin eşlik ettiği sofrada hayal ediyorum.

Âgah amir, ardına dönüp pantolonumun cebini gösteriyor. İtaatle anahtarı çıkarıp, kapıyı açıyorum.

Eva tam tahmin ettiğim gibi, simsiyah bir elbisenin içinde, her zamanki yerinde oturuyor. Sesi ve şarkıyı şimdi tanıyorum. Musa abi, Dedem Korkut’u söylüyor…

Masada iki şarap kadehi, ikisi de yarıya kadar dolu. Başka da bir şey yok. Eva’nın gözleri yaşlı. Ağlamış, ağladıktan sonra makyajlanmış. Hiç görmediğim kadar çirkin. Hiç tanışmamışız gibi yabancı.

Kadehi havaya kaldırıyor. Kendine doğrultulmuş namlulara bakıyor. “Anlatılacaklar bitti mi,” diyor fısıltıyla, “hikâyeler bitti mi?”

“Üzgünüm,” diyorum, “gerçekten üzgünüm Eva. Hiçbir şey böyle olmamalıydı.”

Başını sallıyor. “Sana katilin profilini artık çizebilirim Rıfat,” diyor, “hayatı boyunca itelenmiş, görülmeyi denedikçe görülmez olmuş, belki aldatılmış, belki başaramadıkça aşağı çekilmiş biri.” Duraksıyor. Arkasına yaslanıp, nemlenmiş gözlerini ellerinin tersi ile siliyor. “Dirse Han’ın oğlu Boğaç Han’ı ölüme sürüklediği hikâyeyi biliyor musun? Ve Boğaç Han’ın küllerinden yeniden doğduğunu. İhanetten sağ salim çıktığını… O hikâyenin Boğaç Han’ı kim biliyor musun sevgilim? Benim… ”

Ekiptekiler, silah kabzalarını daha sıkı kavrayıp, barut kokan demir yığınını bana doğrultuyorlar. Namlular artık bende. Âgah başkomiser silahını indiriyor. Gramofonu susturup, karşıma geçiyor.

“Taksicinin maktulü aldığı bara gittik. Barmen, polis rozeti ile gelen birinden söz etti. Oradan çıkıp, Eva’nın evinin yakınına gidecek biri… Sonra seni ona gösterdim. Sen camın diğer tarafından kendini görünmez sanırken, ben seni görünür kıldım. Senin taksici sandığın barmen, bana işareti çaktı. Bu durumda, maktulün takip ettiği taksideki de sendin. Bu Eva’nın parmak izini kâğıtta bulmamızı da açıklardı. Muhtemelen hikâyeleri burada, kitaptan kopyalıyordun. Sonra gidip, öldürüp, yeniden Eva’ya dönüyordun. Peki ama neden tüm bunları yapıyordun?”

Bakışlarım Eva’da. Eva’nın gözlerindeki hayal kırıklığında… Onu suçlamışlardı. Onu tutuklamaya gelmiştim. Ona gerçekten ilk defa ihanet etmiştim.

Başkomiser konuşmaya devam ediyor. “Cinayet saati, benim tam olarak burada olduğum zamanı gösteriyor. Ve hiçbir bulgu, ekip arkadaşına işaret etmiyor. Bu işte tamamen yalnızdın Rıfat!”

Ona hiçbir şey söylemiyorum.

Ama size söyleyeceğim. Her şeyin başında da dediğim gibi, Eva’ya uyanmak, kendi eksikliğini kavramak, Eva’yla uyanmak, edebî bir hikâyenin içinde, figüran olmak…

Ben Eva’yı hiç aldatmadım. Ben, öldüreceğim adamlardan başka kimseye dokunmadım.

Bir hikâye anlatmak istedim. Onun gözlerinde büyümek, beni durmadan aşağılayan amirime, parçaları benim de birleştireceğimi göstermek istedim. Her gece koynumu bekleyen yalnızlık, beni çevreleyen Eva’ya galip gelmesin istedim. İteklendiğim ayak altlarından çıkayım, hem bulunamayan bir katil olarak zekâmla nam salayım, hem de bir polis olarak göğsümü kabartayım istedim. Ben o adamları rastgele seçtim. Ben o adamlara, ölmeden son masallarını okudum.

Ben kayıp bir hikâyeydim… Bir zamanlar Eva’nın bulduğu…

Kendi silahımın namlusu artık alnımda. Kafamın içinde bir gramofonun sesi dönüyor. Bu kez Eva, son şarkımızı söylüyor.

Sonra silah patlıyor. Yitiyorum. Daha derinde, hiç bulunamayacak bir öykünün içinde kayboluyorum.

Gaye Keskin Çelik

Cağaloğlu Anadolu Moda Tasarım Lisesi'nin ardından MSGSU'de Tekstil eğitimi aldım. On sene tasarımcılık yaptım. Sonra... Ellerimdeki asıl hünerin, çizim yapmak değil, yazı yazmak olduğunu farkettim. İçimde durmadan bağıran yazma aşkını susturmamaya karar verdim. Çalışmadığım ve evde geçen sürecimi, kendimi donatarak, 'Suçlu Zihinlere Yolculuk ' ve 'Cosmos' gibi belgeselleri izleyerek, 'Homo Sapiens', 'Zamanın Kısa Bir Tarihi', 'Einstein' tarzı kitapları okuyarak geçirdim. Bu süreçte, Cosmos'u izlerken, kafamda çakan şimşekle, ilk polisiye romanımı yazdım. Evren, bana çok güzel yollar açtı, çok güzel kişilere ulaştırdım. Umarım geri dönüşleri de iyi olur 🙂 Bunun dışında canlıların hepsini severim. Onlarca köpeğe ve kediye baktım, bakıyorum. Hayvanlara dokunamayan hikayeler ya da hikayelerim eksik geliyor. Yakında 33 olacağım. İki çocuklu, dört kedili bir hayatın içinde, bir de buralardayım.

Gramofon” için 14 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Bazı kısımları anlamakta zorlandım. Ya geçişler hızlı ve fazlaca örtülüydü ya da benim gözümden kaçtı.

    Yine de anlatımınızın gerçekçiliğiyle beni öyküye bağladınız. Polisiye bir dinamikle antik bir hikayeyi bağdaştırmak özgün bir girişim. Tebrikler.

  2. Sevgili Onur,
    Dar alanda polisiye yazmak zor epey. Hakkını veremediğim, hızlı geçtiğim bölümler olmuştur muhakkak.
    Fazla modern kaldığını düşünüyorum aslında diğer öykülere bakınca. Yine de özgün olmasını vurgulamanız hoşuma gitti.
    Görüşmek üzere, teşekkürlerimle✌️

  3. Sevgili Gaye. Ben aslında pek polisiye insanı değilimdir lakin çok çok begeğndiğim bir öykü oldu. Elbette kelime sınırı seni biraz yormuş farkındayım lakin katili Eva diye düşünürken bir anda anlatıcının çıkması çok hoşuma gitti.

    “Dirse Han’ın oğlu Boğaç Han’ı ölüme sürüklediği hikâyeyi biliyor musun? Ve Boğaç Han’ın küllerinden yeniden doğduğunu. İhanetten sağ salim çıktığını… O hikâyenin Boğaç Han’ı kim biliyor musun sevgilim? Benim… ”

    kısmını da ayrıca beğendim. Bir de kendi hikayemi yazarken Musa Eroğlu’ndan Dedem Korkut’u o kadar çok dinledim ki burada da karşıma çıkması çok güzel oldu. Bu özel seçkiye çok yakışmış öykün. Sevgilerimle.

  4. Selam Gaye,

    Ben her şeyden çok senin sade üslubunu, kelime seçimlerini, cümle yapılarını seviyorum. Gerçekten yazar mayasıyla yoğrulmuş metinler sunuyorsun. Edebi dilini seviyorum. Kalemine sağlık. Çarçabuk okunan bir öyküydü yine.

    Sanırım bu sayı için beklentiyi fazla yükselttim ben. Senden başka bir öykü bekliyordum sanki, o yüzden içimde bir şeyler kaldı. Mesela öykü çok kısa geldi. Ufak tefek mantık hataları içime dert oldu. Bu öykü Dede Korkut’un on dördüncü hikâyesi olabilir miydi diye düşündüm. Tabii tanıtım yazısında kesin bir kaide yoktu ama yine de bir bağlantı aradım. Bu daha çok Dede Korkut teması üzerine bir öykü olmuş. Bir de acaba bu öykü üçüncü tekille yazılsa daha mı etkileyici olurdu? Çok yakın bir tanrısal bakışla? Anlatıcı öykünün sonuna doğru bizimle birlikte öğrenmeye başlıyor her şeyi ama aslında başından beri biliyormuş, bence en çabuk bağlanan yer burası olmuş, üçüncü tekille hem şüpheyi hem kırılma noktasını daha iyi anlatabilirdin belki. Yine de yazım işçiliği açısından çok başarılı olmuş, ona diyecek hiçbir şey yok. Çok güzel cümleler; birbirini tamamlayan, yapısal açıdan özenli cümleler.

    Tekrardan kalemine sağlık. :blush: Sonraki sayılarda görüşmek üzere. :pray:

  5. Merhaba Gaye

    Bence zoru başarmışsın, temaya farklı yaklaşıp bunu da kotarmışsın. İlk paragraftaki anlatımını çok beğendim. Rıfat’ın iç dünyasını ve Eva tutkusunu okudukça, Eva’yı daha çok tanımak istedim. Eline sağlık. İzin verirsen bir öneride bulunmak isterim, öykünü sonlandırdığın paragraftaki açıklamalarını belki tekrar gözden geçirmek istersin. Bence öykünün bütününe baktığında o sonda yaptığın bir nevi günah çıkartmaya ihtiyaç yok gibi. Nasıl söylesem, Eva’yı aldatmadığını söylemesin açıkça ya da cinayetleri işleme nedenini bu kadar açıklamasın da biraz gizem katsın içine. Umarım kendimi ifade edebilmişimdir. Ve bence polisiye yazmayı bırakma, çünkü yazabiliyorsun :slight_smile: