Öykü

Kozmos’un Gölgeleri

CÜCE 

Kapıda geldi telefon.

Öyle genelevin girişinde geldi. Taş basamakların başında; kocaman, çirkin demir kapının eşiğindeyken geldi. Öyle kalakaldı bir an Elmas. Üstüne korozyondan kırık bir kalp çizilmiş kapıya bakakaldı. Kafasını kaldırdı. Tabelanın üstündekileri okudu; ne kadar saçma, aptalca olduklarını düşünerek.

KOZMOS GENELEVİ

18 yaşından küçükler, sarhoşlar ve yanında fotoğraf makinesi vb. cihaz bulunduranlar giremez. 40 yaş üstü evli kimselerin eşlerinden aldıkları onay belgesini getirmeleri zorunludur.

Dönüp üstünde büyük harfler ile “EMANET” yazan, PVC’den yapılma güvenlik kulübesine baktı. Karanlıkta sallanan, hışırdayan ağaçlara baktı. Gökyüzüne baktı.

“Kimmiş?” dedi sadece. “Kimmiş?” Sonra arabasına bindi. Bir mesaj attı: bir saat sonra topalin meyhanede olsun bes bin onden getirsin giriste ustunu aramasinlar

 

Bir saat sonra meyhanede, arkalarda bir yerde oturmuş bakışıyorlardı. Sigara dumanının, çatal bıçak seslerinin, bu terli kalabalığın arasından birbirlerine çok manidar baktılar aslında. Sonra garson geldi; metal kapak çıtırdadı, cam şişenin ağzı açıldı. Aslan sütü ince belliye doldu.

“Ara hesap alıcaz mı abla?” diye sordu garson.

“Yok canım,” dedi Elmas.

“Eyvallah, afiyet olsun ablacım.”

“Sağ ol hayatım.”

Havada buluşup çınladı kadehler. Sonra Beyazıt bir sigara yaktı. Derin derin soluklanıp şakaklarını ovdu.

“Ben birini arıyorum,” dedi “Elmas… Birini arıyorum ben.”

“Kimi arıyorsun?”

“Ben bi’ bok yedim.”

“Ne gibi?”

“Ben hep onu arıyorum. O sanki benden kaçıyor. Bulunmak istemiyor. Şehir kazan ben kepçe dolanıp duruyorum.”

Elmas, rakısını yudumladı. Mezelerin altına serili gazetenin üçüncü sayfasında, köşelerde bir yerlerde bir haber ilişti gözüne.

“Elmas,” dedi Beyazıt. “Çok kötüyüm ben…”

“Neden?”

“Bulunca öldüreceğim ben onu.”

Bakışlar birbirini havada yakaladı.

“Saçmalama…”

“Yapacağım.”

“Kolay mı öyle?”

“Basit lan… Kolay işte… Tetiği çekiyorsun bitti.”

“Sonra?”

“Ne sonra?”

“Bulurlar seni, içeri atarlar. En iyisinden on iki altı, en boktanı müebbet yersin. Al bak.” Gazete kupürünü işaret etti.

…ilçesinde seyir hâlindeki otomobile başka bir araçtan ateş açılması sonucu 1 kişi hayatını kaybetti. Edinilen bilgilere göre, Samet Avcı yönetimindeki otomobile seyir hâlindeyken ateş açıldı. Çatışma ara sokağa taşınırken Samet Avcı açılan ateş sonucu ağır yaralanıp olay yerinde hayatını kaybetti. İl Emniyet Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği ekipleri, kaçan şüphelinin yakalanması için başlattığı çalışma sonucu bir kişiyi gözaltına aldı. Görgü tanıklarının ifadesine göre ara sokakta yaşanan çatışmada ele geçirilen mermi kovanları soruşturmanın devamı için önem teşkil ediyor…

Beyazıt kafasını uzatıp gazeteye baktı. “Siktirsinler,” dedi. “Bi’ bok bulamazlar. Kaçmıştır lan. Saklanmıştır çoktan. Aynı onun gibi vurup kaçarım. Kimse de bi’ sikim yapamaz.”

“Ne anlatıyon yakışıklı sen?”

Tekrar bakıştılar beyhude, öyle uzun uzun, gereğinden fazla… Sonra Beyazıt güldü, saçma sapan bir gülümseme yayıldı yüzüne. Sahneye döndü. Canlı müzik başlayacaktı birazdan. Orta yaşlı bir kadın sahnede mikrofonuyla oynuyor, başka biri sazının akordunu deniyor, misafirler oturdukları yerde baştan bir yer alıyor, sessizleşiyorlardı. Beyazıt aptal aptal sırıtıyordu.

“Bulurlar lan tabii,” dedi sonra gülerek. “Bulacaklar tabii. Yalan söyledim ben. Şaka yani.” Rakısını yudumladı. Sigarasından derin bir nefes çekti. “Onu sevdiğimden arıyorum ben… Elmas… N’olur… Beni ona götürecek misin? N’olur…”

Sorunun cevabı gelmeden çok hafif, derinden gelen, uyuşturucu bir ezgi başladı; meyhaneyi esir aldı.

Alem güzel de biz mi çirkiniz?

Hayat deniz verdi de biz mi yüzmedik? ♪♪

Anlamıştı zaten Elmas. Onu neyin buraya getirdiğini o telefon gelir gelmez anlamıştı. Sonra yine meyhanede anladı; öyle bir bakışında, saniyede, tak diye… Onu bu sabah yataktan kaldıranın, ona bu eziyeti edenin ne olduğunu; sonunun hüzün olduğunu bile bile çıktığı bu arayışın nedenini biliyordu. Beyazıt’ı yaşatan bu neden Kozmos’ta, o pembe koridorun sonunda, özel odalardan birinde saati yedi yüz liraya çalışıyordu. Şu amına koduğumun hayatında akıntıyı takip edenlere; şaşalı odasında sahte aşkını pazarlıyordu.

“Parayı getirdin mi?” dedi Elmas.

Beyazıt nemden dağılmış, buruşuk bir zarfa koyduğu parayı masanın altından Elmas’a uzattı. “Hadi gidelim,” dedi alelacele. “Gidelim hadi.”

“Rakını iç,” dedi Elmas. “Şu müziği bir dinle… Bak o içimizde, şuramızda.” Elini yüreğine koydu. “Bak hissedebiliyor musun? Dinliyor musun yani? Bu gece uzun… Bu gece kıymetli bir gece… Ne anlatıyor bir dinle…”

Sonra bu sevda kalbime bir gece-kondu. Yarağımı kondu. Yok lan öyle bir şey! Sen bugüne kadar bu ilişkiye ne verdin? Nelerden vazgeçtin? Şimdi diyorsun ilişkide her zaman bir taraf daha ağırdır. Neden? Çünkü diğer taraf daha çok sever. İlla bir taraf köpek olacaksa o köpek benim. O koduğumun köpeği de işte benim! Sonra diyor niye pavyona gidiyorsun; giderim! Böyle aşka böyle muamele. Sikerim sevgisini saygısını ilgisini alakasını, sen benim çizdiğim çizgilere önem veriyor musun?”

“Haklısın abi.”

“Haklıyım tabii puşt!”

Arka kapıdan çıkarken iki sarhoşun muhabbetine misafir oldular. Elmas’ın ‘96 model, gök mavisi Şahin’inin başına yürüdüler. Bir sigara yaktı Elmas. “İki dakika bir bekleyelim,” dedi. Tek bir sokak lambasının aydınlattığı kirli sokakta, sigara içtiler, sarhoşların muhabbetini dinlediler, beklediler. Alabildiğine düşünceli, alabildiğine gergindiler.

Sonra, Elmas’ın yaktığı sigara yarıya gelirken sarhoşların biri kafayı kaldırıp uzun uzun onu izledi.

“Bana bak,” diye seslendi. “Tanıyorum ben seni yaaa… Sen şey değil misin?..”

“Ne?” diye sallandı Beyazıt olduğu yerde.

“Ulan nereye gireceğini bilmiyorsun, sallanıyorsun uyanık!”

“Ne diyonuz lan siz?” diye atarlandı Beyazıt.

“Elmas değil mi o? Meşhur Topçu Elmas!

“Hee… Cüce Elmas… Tamam işte…”

“La kardeşim ne diyosun lan sen dangalak!” Beyazıt’ın eli beline gitti.

“Bırak boş ver,” dedi Elmas. Yarım sigarasını yere attı, topuklularıyla ezdi.

“Öyle sarı saçlı mavi gözlü diye kanma ortaaaaak!” diye bağırdı öteki sarhoş. “Boyu kısa, marifeti uzundur…”

Beyazıt adamların üstüne yürüdü. “Lan oğlum ben senin ağzına sıçarım bak! Güzel kardeşim niye bayana böyle davranıyorsun terbiyesiz eşşoğlueşek!”

Sarhoşlar gülüştü. “Sen?..” Sonra ciddi ayaklandılar bir an. “Bize?..” Yanlarına geldiler.

Biri Elmas’ın dibine girdi, iyice yanaştı. “Kaça bırakıyorsun şimdi?.. Sadece erkeklere mi yoksa kadınlar da mı?.. Ben bu türü anlamıyorum usta. Kim kimden hoşlanıyor tam çözemiyorum…”

Elmas çok hızlı davrandı, elinin tersiyle yıktı adamı; tokadın sesi sokakta yankılandı. Diğer adam Beyazıt’a bir tekme savurdu, Beyazıt darbeyi kalçasıyla yumuşattı. Elmas, çantasından taş işlemeli, krom kaplama bir 38’lik çıkarıp havaya iki el ateş etti. Bir anda siktiri çekip topukladı sarhoşlar, neye uğradıklarını şaşırdılar. Köşeyi dönerken biri yere düştü, sürünerek kaçmaya çalıştı. Öbürü arkadaşını ensesinden yakalayıp sürükledi.

“Şerefsiz ahlâksızlar!” diye bir küfür savurdu Elmas arkalarından. “Hayvan! Terbiyesiz hayvan! Siz eğitilmezsiniz!”

Beyazıt sırtını duvara dayamış, garip garip bakıyordu.

“Kadın değil misin sen?”

Elmas “Kadınım canım,” dedi. Ufak tabancayı çantasına koydu “Ama kadın doğmadım.”

Konuşmadan bindiler arabaya. Beyazıt’ın gözler Elmas’ın göğüslere kaydı bir an. Sonra yüzüne döndü. Sonra tekrar göğüslere baktı. En son önüne döndü. Orta şekerli, az ışıklı bir trafiğin içine daldılar.

 

Gece henüz çok gençti, şehrin kanı kaynıyordu; bir kaldırım orospusu gibi cilveleşiyor, onu beğenmeyenin anasına sövüyor, yalnız tek bir şeyin peşinde koşuyordu: Para, daha çok para… Açmış, göstermişti her şeyini; bir uçtan bir uca, uzun uzadıya, ışıltılı, parıltılı, rengârenk, hırçın bir deniz gibi… Eski bir fotoğraf gibi…

“Ben bilmiyordum,” dedi Beyazıt.

“Bilsen ne olacak?”

“Ne bileyim… Gerçek adın ne?”

Elmas güldü. Cevap vermedi.

“Niye bu işi yapıyorsun?”

“Napayım başka?”

“Bilmem.”

“Senin bildiğin bir şey var mı ay?”

“Hayır para için mi?”

“Futbolcu için top neyse orospu için para odur.”

“Sik değil miydi o?”

“Yok anacım sik düdük. O da hakemin ağzında.”

“Haaa o yüzden mi ibne hakem?”

Güldü Elmas. “Canım,” dedi. “…hayat futbola fena halde benzer derler.”

Bir süre sessiz gittiler. Öyle yola baktı Elmas. Radyoyu açtı. Eski bir şarkı çalıyordu. Hüzünlü, unutulmuş, yasak bir şarkı.

Memleket nargile kafe, dumanında boğulduk.

Duvarda asılı saatmişiz, zamanı geldi bozulduk. ♪♪

Mazi, camların baygın gölgelerinde canlandı. Rüzgâr bir şeyler fısıldadı. Biri bir yerlerde bir kadeh daha doldurdu. İki sevgili kalabalık bir meydanda ayrıldı; çok oldu, çok zaman geçti üstünden…

“Futbolcuydum ben,” dedi Elmas kısa süren sessizliğin ardından. “Bakma iyiydim. Boy kısa ya; iyi stoperdim. Bir gün antrenmana gittim, yirmi kişi daldılar, ağzımı elime verdiler.”

“Niye ya?”

“Eşcinsel olduğum duyulmuş bir yerden… O zaman ne olduğunu da bilmiyorsun tam… İpne bu dediler daldılar. Hayır bir ikisini çıkardım ama yirmi kişiyle ne yapacaksın? Sonra bir daha topa ayağımı sürmedim.”

“Yazık olmuş.”

“Bu hayatta kimseye acımayacaksın Beyazıt.”

“Az önce ibne hakem dedim, ona alındın mı?”

Elmas güldü. Dönüp Beyazıt’a kaçamak bir bakış attı.

“Özür dilerim,” dedi Beyazıt. “Bilmiyordum.”

Kavşaktan ayrılıp çevre yoluna düştüler. Boş, dümdüz otoyola çıktılar. İki tarafı çalılıklar sarmıştı, bozkırdı ötesi. Ufukta silik, pembe bir sisin ardında şehrin silueti görünüyor, beton hayaletler bomboş arazide gökyüzüne uzanıyordu.

“Sen ne arıyorsun Beyazıt?” dedi Elmas. “Kimi, neyi arıyorsun hayatım sen? Kendini kaybetmişsin, kimin peşine koşuyorsun?”

“Ben bi’ bok yedim.”

“Ne gibi?”

“Bir yol olmaz benden abla.”

“Anlat bakayım bi’ sen…”

Öksürdü Beyazıt. Ensesini ovdu. Öyle boşluğa, karanlığa baktı uzun uzun.

“Şu hayatta bir şeyi sevdim ben,” dedi. “Benim olsun istedim. Olmadı.” Camı araladı, bir sigara yaktı. Koltuğa uzandı iyice. “Babası büyük adam; hanları, hamamları var. Çok önceleri, annesi ölüyor bunun. O sıra şehir dışındalar, uzaktalar. Babası başka bir kadınla evleniyor, kadın bunu istemiyor. Siktiri çekiyorlar ikisi birden kıza. Sonra buraya gelip iş bulmaya çalışıyor.”

“Siz o sıra mı tanıştınız?”

“Yok, ben köyden biliyordum. Bizim köyde doğmuş babası, oralılarmış. Orada ünlü adam, herkes biliyor. Şehirde daha da büyükmüş tabii sonradan öğreniyoruz. Hâlâ bir evleri vardı köyde. Böyle zengin adamların mutlaka doğdukları yerde bir evi arsası olur. Neyse… Yazın gelirlerdi, görüşürdük işte. Orada sevdim yani. Sonra gittiler… Gitti o… Gelmediler bir daha. Ben öyle kaldım olduğum yerde, o gitti…”

“Babası bunu red mi etmiş?”

“Öldü babası. Bütün o yatlar katlar üvey anasına kaldı. Ben işte hep onu aradım. Öyle onu aradım…”

“Eyvallah.”

Derin bir iç çekti Beyazıt. Camı açtı. Elini dışarı çıkarıp rüzgârla oynadı biraz. Sonra filtresine kadar yaktığı izmariti dışarı fiskeledi, bir sigara daha yaktı.

“Onu bulunca diyorum… acaba bitecek mi her şey?”

“Nasıl?”

“Yani bu arayış sona erecek mi? Öyle bitecek mi onu bulunca? O da beni sevecek mi? Mutlu olacak mıyız?”

Elmas öyle arkalarında bıraktıkları şehri seyretti. Omuzlarını silkti.

“Bazen yani böyle düşünüyorum,” dedi Beyazıt. “Sanki onun karşısına çıkınca beni istemese, beni sevmese boşa yaşamış olacağım lan… Bu arayış boşuna olacak. Anladın mı? Boşa gitsin istemiyorum Elmas. Boşuna yaşamış olmak istemiyorum… Bak bazen rüyamda görüyorum; gidip bulmuşum, karşısına çıkmışım, ‘Buyum kızım ben,’ demişim. ‘Ben buyum. Para pulum yok. Neysem oyum, bak bütün çıplaklığımla geldim işte. Seviyorum seni. Bilmemkaç senedir seni arıyorum ben…’” Sustu. Ağlamaklı oldu bir an. Burnunu çekti.

“Kötü şeyler yaptım ben,” dedi sesi titreyerek. “Kötü şeyler de yaptım… Senin için… Ama buldum seni…”

Bir an bakıştılar tekrar. Elmas çok sert, hasmane bir bakış attı. Beyazıt gözlerini kaçırdı, önüne döndü. Birazdan uykuya dalacak gibi yarımdı gözleri. Öyle bomboş, amaçsız bakıyorlardı. Acır gibi güldü geceye. Başını iki yana salladı. Sonra dikkat kesildi bir an. Gözleri kocaman açıldı, parladılar; ağzı yüzü ayrı kaydı. “Aman!” diye bir çığlık kopardı birden.

Ani bir frenle sarsıldılar; kışlık lastikler on beş yıllık asfaltın üstünde çığlık attı. Tofaş’ın sarı halojenleri uzuna geçti, karanlığı yarıp yolu aydınlattılar. Kürkü rengârenk bir ceylanı işaret ettiler. Öyle bakıyordu ceylan; kıpırdamadan, hareketsiz. Cam gözleri parlıyordu. Ayaza aldırmadan bakıyor, görmeye çalışıyordu… Sonra Elmas kısır bir korna çaldı, bir anda fırlayıp çıktı yoldan hayvan. Zıplayarak gri bozkır fotoğrafının içinde kayboldu.

“Bu saatte… burada… bu nasıl iş ya?..” diye mırıldandı Beyazıt.

Elmas durdu. Düşündü biraz. Gözleri daldı. Sonra “Bu şehir geceleri yaşıyor gibi,” dedi. “Her şeyi gece gösteriyor bak. Gece paylaşıyor lan. Karanlık çökünce, sessizleşince, öyle uyuyunca herkes… konuşuyor. Bizimle konuşuyor yani. Bak bir şey anlatıyor. Anlıyor musun? Anladın mı yani? Meyhanede söyledi ilkin… Gökyüzüne bak. Dinliyor musun? Bak sorduğun soruların cevaplarını söylüyor.”

Gökyüzü kaynıyordu. Öyle renkli, akışkandı. Rüya gibiydi. Kayıp bir çocuğun rüyası gibi…

Beyazıt başını iki yana salladı. “Anlamıyorum bir şey… Elmas… Hiçbir şey anlamıyorum ben… Beni ona götür…”

“Bir şey anlatıyor lan… Bu başı sonu olmayan arayışın nerede biteceğini söylüyor. Bir masal anlatıyor bize… Öyle mal gibi dinliyo’sun…”

Çantasından telefonunu çıkardı, bir mesaj attı. Kozmos’a kadar konuşmadılar

CADI

Beyazıt ve Elmas bilinmezliğe doğru yol alırken, dolunayın geceyi yararak sessizliği bozduğu şehirde, ünlü Spa/Beauty Center Mirror House’tan gelen solgun bir ışık masala süzüldü.

Boy boy aynaların ip gibi dizilip kozmik bir yansıma yarattığı güzellik salonunun ortasında upuzun zayıf bedeniyle bir kadın duruyordu. Bir zamanlar sahip olduğu ihtişamı görmek, dillere destan güzelliğine bir kez daha göz kırpmak için, ona en sadık olmuş ve ondan en nefret etmiş olanın karşısında çırılçıplaktı Katre. Sırtını dikleştirdi, silikonla biçimlendirdiği göğüslerini öne çıkarttı. Aynadaki kendine bir adım daha yaklaştı. İçine doğru baktı, gözleriyle delercesine en derinlerine. Orada ne etleri kemiklerine yapışmış bacakları, ne bedenindeki morluklar, ne sırtını kaplayan derin yaralar, ne de morfin yemekten delik deşik olmuş kolları vardı. Yüzünün kirli sarıya çalan zamana yenik rengini, aynanın yansıttığı güllerin pembeliği karşılıyordu. Tam karşısında o sihirli aynada, çelimsiz bedeninin mükemmel bir izdüşümü kendini seyrediyordu.

Kayıp zamanlardan, tanıdık bir çift el ona doğru uzandı, dökülen her bir cümle kedere denk geldi.

– Bırak beni gideyim n’olur!

– Henüz değil, daha değil…

– N’olur.

– Bırakamam, son bir işimiz kaldı tatlım. Şimdi söyle bana.

– Cevabını bildiğin soruları sormaktan vazgeçtiğinde Katre, özgür olacaksın.

Son bir hamleyle boğazına atılan eller, yanağını okşayıp gevşedi ve aynaya geri döndü.

Katre, kımıldamadan kaldı bir süre. Aynanın yanındaki komodinin üzerine uzanıp sapsarı uzun dalgalı peruğu aldı, özenle kel kafasına taktı. Dökülen kaşlarının yerine yay gibi bir kaş çizdi. Kirpiksiz gözlerine kalın siyah bir kalem çekerek kendine tekrar baktı. Gözünde geçmişin ışıltıları kaybolmuş olsa da, halen dehşeti andıran güzelliğine bakıp buruk bir gülümseme geçti dudaklarından. “Hiç fena değil.” Neşesi birden yerine geldi, hızla fondöten, far, allık derken en son kan kırmızısı rujunu dudaklarına yedirdi, makyajını tamamladı. Bir kuğuyu andıran boynundaki morlukların etrafına siyah ipek fularını doladı. Son rötuşları yaptı. Aynaya baktı göz kırptı;

-Sevgili ayna, arıları bilir misin? Aynı kovanda iki kraliçe arı yaşamaz. Diğeri ölene kadar durmaz. Binlerce yıllık bir gelenek bu. Bir kader. Sonsuz bir kovalamaca. Tek kraliçe arı, tek anne, tek hükmeden. Gecemi gündüzüme katıp yıllarca çalıştım, elimdeki serveti yitirmemek, bu düzenin çakallarına kendimi yedirmemek için. Bak şu etrafına, şu lükse, en pahalısından takma tırnaklara, ışıltılı saçlara, altın yaldızlı kirpiklere, elmasları dizdiğim saç eklentilerine, hepsine bir bak. Güzelleştirdiğim tüm kadınlarda benden izler var. Ama hiç biri daha iyi olmadı ve hiçbiri sana Pamuk’u unutturmadı. Yıllarca onu aradım. Gücüm sayesinde, elim uzun olur dedim. Hangi ine girdiyse onu oradan çıkartırım dedim. Olmadı, bulamadım. Şimdi bu son şansım.

Ses çıkmadı. Yere eğildi, sivri topuklu ayakkabısının tekini aldı, hırsla fırlattı. Tuzla buza karışan aynadan çıkan tek gürültü, acı bir çığlıktı.

Siyah fedora şapkasını, kelebek güneş gözlüklerini taktı, trençkotunu giydi, çantasını açtı, 35’liğin kırmızı elma kakmalı kabzasını okşadı. Çıkmadan önce Mirror House’a dönüp son bir kez baktı ve dışarıda onu bekleyen siyah Mercedes’e binmek üzere kapıyı kapattı.

* * *

– Harikasın tatlım.

– Çok yakıştı sana bu.

– Ah saçların muhteşem olmuş.

– Allığını biraz silelim bak böyle daha doğalsın.

Güzellik salonundaki olağan konuşmaların arasından bir hayalet gibi geçerek, ofisine kapandı Katre. Elindeki raporu açarken eli titredi. Yazılar bulanıklaştı. Durum iç açıcı değildi. Doktorun dediğine göre geri kalan ömrü en fazla bir aydı. Raporu katlayıp, zarfına geri koydu. O an, Pamuk’un yaşadığını öğrendiğinden beri yapmadığı bir şeyi yapmaya karar verdi. Akşam kendini salaş bir meyhaneye atacak ve sabaha kadar içecekti. Ofisin duvarında asılı yazıya baktı. “Senden daha güzeli yok şu dünyada.”

Son müşteriyi de gönderdikten sonra giyindi. Kendini gecenin koynuna attı.

– Oskar, hadi beni salaş bir yere götür. Kimsenin bulamayacağı, izbe, yıkık bir yere.

– Tamam efendim.

 

Oskar, boş sokaklardan hızla geçip ıssız bir semtte Mercedes’i yıkık bir duvarın önüne park etti. Katre meyhanenin kapısını açtı, içerinin tütün, rakı ve yalnızlık kokan havasına uygun bir köşeye sindi. “Bir büyük, biraz da meze lütfen.” Garson oraya hiç yakışmayan Katre’yi, Katre’de etraftaki sarhoşları seyretti. İçtikçe, dumanlı dağlara uçtu. Tam zirvede, karlar arasında bir adam gördü. Gözünün önündeki sisleri dağıtmak için elleriyle ovuşturdu. Karşıda kuytu bir masada yıllardır aradığı can düşmanları Avcı ve Elmas hararetle tartışıyorlardı. Kalkmak için hamle yaptı, ama çelimsiz ve sarhoş bedeni yalpaladı, geri sandalyesine düştü. Saatler ilerledi, Katre’nin kadeh üstüne devirecek kadehi kalmayana kadar ilerledi…

Katre, Elmas’ın yüzüne okkalı bir tokat atıp hışımla meyhaneyi terk eden Samet’in arkasından bir süre baktı. Acele etmeden çantasını aldı, meyhaneden çıktı. Samet’in ayakları birbirine karışıyor, cebindeki anahtarları çıkartıp arabanın kapısını açabilmek için büyük bir güç sarf ediyordu. Katre, arkadan yaklaştı, Samet’in cebinden anahtarlarını çıkarttı, usulca adama uzattı.

-Buyurun

Samet kadına döndü, sarhoşluktan peltekleşmiş diliyle ağzında bir şeyler geveledi. Arabaya bindi, motoru çalıştırdı ve kafasında tek bir düşünceyle zikzaklar çekerek o ıssızlıkta yola koyuldu.

* * *

Topal’ın meyhanesinde şimdi sabırla Elmas’ı bekliyordu Katre. Geleceğinden emindi. Gelmeliydi. “Elmas’ın yolu hep Pamuk’a çıkar.” Şapkasını ve gözlüğünü masaya bıraktı.

– Dünkünden mi abla?

– Evet aynısından lütfen.

– Tamam abla hemen

– Bir şey sorabilir miyim?

– Buyur abla

– Dün şu masada oturan cüceyle adam sık gelirler mi buraya.

– Şu Topçu Elmas mı?

– Topçu’mu adı onun? Neyse evet o?

– Evet abla her gün gelir. Damlar birazdan.

Yanına hangi masaldan kaçtığını bilmediği bir adam ilişti.

– Otursam?

– Olur.

 

Bir boşluğa bakan iki acılı insanoğlu, aynı boşluğu yaşadıklarını, tuttukları dalın bir süre sonra kopacağını bilmeden anlatmaya başladılar: birbirlerini görmeden, duymadan; ne Katre ne Beyazıt.

Önce Cadı başladı masalına:

“Kenar mahallelerden birinde iki kardeş yaşarmış. Anneleri ölmüş, baba hep sarhoş. Kızlardan büyük olanını 15 yaşından itibaren satmaya başlamış baba. Ona buna, konuya komşuya. İçkiye para lazım, borç var harç var. Küçük kız kuaförde çırak. Abla kardeşin önüne atlarmış hep. Siper edermiş küçücük bedenini. Merak etme dermiş. Seni okutacağım. Kurda kuşa yem etmeyeceğim. Sonra bir gece ablaya tecavüz etmiş, üç beş orospu çocuğu. Polise gidememiş abla. Masalda ne işi var polisin. Hem gitse ne olacak. Mahalle biliyor; polis, kasap, muhtar, öğretmen hepsine peşkeş çekildiğini. Yaptığı iş belli. Ağlamış, daha fazla sineye çekememiş, dayanamamış, kendini bahçedeki elma ağacına asmış. Sabah olunca, küçük kız bulmuş ablasını. Aynı gece, bir ölümü daha buyur etmiş elma ağacı. Babasının bağırsaklarını dışarı çıkartıp, ağacın altına kimin gömdüğünü kimse bulamamış. Gel zaman git zaman küçük kız büyümüş, serpilmiş, güzelleşmiş bir içim su olmuş. Ablasının tecavüzcüleri tek tek ortadan yok olurken, güzel kardeş gün geçtikçe kötülükle beslenerek güçlenmiş. Bu düzenin puştu olmuş. Yüksek mevkilere çıkmamış ama oralarda tanıdıklar edinmiş. Nihayet kendini kraliçelere layık yaşatacak biriyle evlenmiş. Bizimkinden otuz yaş büyük. Küçük bir pürüzleri varmış, kar beyazı bir pürüz. Bu pürüzü gidermek için kadın iki kişi tutmuş. Kar tanesini kana bulayacak iki kişi…” Katre soluk almak için durdu, koca bir yudum aldı rakısından.

– Bitti mi masal? diye sordu Beyazıt sarhoş gözleri devrilmek üzere.

– Henüz bitmedi, diye iç geçirdi Katre.

– Kar tanesine ne oldu?

– Henüz kimse bilmiyor.

Aralarındaki boşluk o kadar büyüdü ki, Beyazıt ne zaman düştüğünü anlamadı. Tam ağzını açacakken, içeriye giren küçük bir gölgenin kendine doğru yaklaşan sesiyle ayılır gibi oldu, “Hadi seni bekliyorum hayatım.” Elmas meyhanenin arkalarına doğru bir yere oturdu. Beyazıt kalktı, Katre’nin solgun bakışlarının altında Elmas’ın yanına geçti.

* * *

Siyah Mercedes, Kozmos’un köşesinde bekliyordu. Önünden bir ceylan geçti, bir şeylerin habercisi. Bir süre sonra sokağa dönen farları gördü. Kozmosun önüne yanaşan Tofaş, içinde Beyazıt ve Elmas.

PRENSES

Kozmos’un dev penceresindeki koyu renk perdeyi araladı Pamuk… Sokaktan geçen insanların bakışları çarptı yüzüne. Kimi kaçamak, kimi alelade… Sonra içeriye çevirdi yüzünü. Duvarların arasında çürüyen hayatlara baktı. Pembe sislerin arasından yürüyüp Kozmos’a giren herhangi birinin neler görebileceğini düşündü. İçeride; yolunu yurdunu, annesini babasını, doğmuş doğmamış çocuklarını yitiren birbirinden bitik kadınlar vardı. Kimilerinin bedeni, türlü işkencelerin izleriyle imzalıydı. Kimilerinin ruhu paramparçaydı. Anlayamazlardı. Bedenlerini görürlerdi, göğüslerini, kalçalarını… Tenlerini umursamazlardı. Bacaklarının arasındaydı akılları, dahasına bakmazlardı.

Perdeyi bıraktı parmaklarının zarif aralığından. Salındı koridora doğru. Fanusuna giden yolu adımladı. Başında sarı bir peruk, üzerinde siklamen rengi vual elbise. Etekleri uçuştu sislerin arasında. Dev kapının parkeye sürtünerek açıldığını duydu. Elmas’ın beklemesini öğütlediği kişi nihayet geliyordu.

* * *

Beyazıt, Kozmos’u ilk kez görüyordu. Pamuk’u bildiği her yerde aramıştı da burası aklının odalarına vurmamıştı. Elmas önde o arkada, üzerine korozyondan kırık kalp çizilen kapıyı aralayıp içeri girdiler. Sisler tenlerini yalayıp geçerken, Beyazıt ona sahte aşklarla bakan kadınların yüzlerinde gezindi. Birbirinden çirkin, birbirinden kayıp, birbirinden bitkin altı kadın vardı orada. Formikadan masaların kenarına dizilmiş, ucuz yeşil sandalyelerde oturuyorlardı. Kat kat olmuş göbekleri, yerçekimine yenilmiş göğüsleri, beceriksiz kuaförlerin iç ettiği saçları vardı. Kimisi sarı, kimisi esmer, kimisi çirkin kızıldı.

Kadınlardan biri başını masaya yaslamış, alfa uykusuna direnmeye çabalıyordu. Bir diğeri utangaç bakışlar atıyordu. Bir başkasının kahkahaları kulakları silkeliyordu. Hepsi kendi halinde, kendi pespayeliklerinde yeni gelen müşteriyi süzüyorlardı.

Elmas, kendi bedenini okşamaya başlayan kadınlardan birine, elinin tersini salladı. “Boş yere rahatsız olmayın hanımlar, sizin için gelmedi o.”

Tırnaklarını törpüleyen esmer bir kadın burun kıvırdı. “Beni de cam fanusa koysanız, beni de sikmeye özel olarak gelirler. Onda olup biz de olmayan ne Allah aşkına? Hepimizdeki aynı değil mi?”

“Yine gerginsin,” dedi Elmas, “sakin ol tatlım… Sen ne dünya güzelisin ne de onun yapabildiklerini becerebilirsin.”

Kadınların kahkaha sesleri yükselirken, kapıdan üç adam girdi. Herhangi bir sokağın, herhangi üç serserisi. Ellerinde tespihler, omuzlarında ceketleri. Kadınlar ayaklandılar, adamlara sokuldular.

Elmas, Beyazıt’a pembe koridoru gösterdi. “Bu yolun sonunda. Sen onu öptüğünde uyanacak. Gerisi pamuk ipliği. Hadi git.”

Beyazıt’ın dizleri titremeye başladı. Avuç içlerine bin yıllık ter oturdu. Yüreği ağzının ucuna kondu. “Ya beğenmezse beni ya beğenmezse abla?”

Omuz silkti Elmas, sigarasını dudaklarına götürdü. “En fazla vermez yakışıklım, ne dert ettin be!”

“Abla Allah’ın aşkına, o mu benim yangınım? Ya kendimi bildiğimden beri vurgun olduğum Pamuk bakmazsa yüzüme ya benim gibi kavrulmazsa onun da içi?”

Elmas ağzında gevelediği dumanı Beyazıt’ın yüzüne doğru havaya üfledi. Kozmos’un sisine, biraz daha pus ekledi. “Zaman başladı.” Kolunu kaldırıp saatine baktı. “Elli sekiz dakikan kaldı…”

Beyazıt nefes alıp alamadığını anlayamayarak yolu yürümeye koyuldu. Sanki görünmez bir atın üzerinde, görünmez engeller aşıyordu. Sisleri savurdu elleriyle, karanlığı izledi. Ardında kalan sesleri sildi kulağından, kendini büsbütün ona kilitledi.

Fanusun önüne ilişti nihayet, ağzı kulaklarına vardı. Titreyen parmakları uzandı cam kapıya, yavaşça araladı.

Oradaydı Pamuk. Bembeyaz bir yatakta yatıyordu. Esmer saçlarının üzerinde sarı bir peruk vardı. Takma kirpikler, göz kapaklarının ucunda salınıyordu. Tüm farklılığına rağmen; teni, zamanın değiştiremediği tek şeydi. Pamuk, hâlâ bembeyaz bir kar tanesiydi.

Yaklaştı yanına, kuytusuna sokuldu. Nefesini dinledi, nefesiyle sevişti. İçinde uyuyan tutku hızla alevlendi. Ellerini dudaklarında gezdirdi, elmacık kemiklerinde… Teninin pürüzsüzlüğünü izledi. Eğildi üzerine. Nihayet dudakları dudaklarına değecekti. Yıllardır düşlediği, yıllardır beklediği gibi…

O anda duydu sesleri. Cam odaya doğru koşanların adımlarını hissetti. Eğilen bedenini doğrulttu. Kozmos’un tüm kadınları ve müşterileri fanusun etrafına doluşmuştu. Elmas onların biraz arkasındaydı.

Şaşkındı. “Ne oluyor Elmas, nedir bu?” dedi.

“Bu bir ritüel. Bunu yapmasak olmaz, üzgünüm. Eğer Pamuk seni isterse; perdeyi kapatacak ve gösteri sadece senin için içeride devam edecek, eğer istemezse perde açık kalacak, sen de dışarı çıkacaksın canım.”

Beyazıt önce onları izleyen insanlara, sonra da Pamuk’a baktı. Fişeği ateşleyecek tek bir şansı vardı. Gözlerini kapatıp, yokluğuyla kavrulduğu kadının dudaklarına uzandı. Hiç bitmeyecek, hiç bırakmayacak gibi öptü…

* * *

Pamuk gözlerini açtı. Adamın dudakları hiç tanımadığı bir tutkunluktaydı. Yüzyıllık bir susuzluğu dindirir, kayıp bir rıhtıma demirler gibi.

Bugüne dek hiç yapmadığı bir şey yaptı. Dudaklarını aralayıp ona karşılık verdi. Tanışır gibi öpüştüler, sevişir gibi, konuşur gibi. Geri kalan her şey silikleşti.

Adam biraz uzaklaştı. Gözlerine baktı Pamuk’un. Nil yeşili gözlerinde tutkun kaldı. Genç kadın ayağa kalktı. Üzerindeki sıklamen rengi elbiseyi soyundu. Elbise ayak uçlarına düştü. Siyah dantel iç çamaşırları, jartiyeri ve topuklu ayakkabılarıyla kalakaldı. Elmas, odanın dışındaki anahtar düğmesine dokundu. Odanın tam ortasında, yerden bir direk yükseldi. Beyazıt nefesini tuttu. Pamuk, direğe parmak uçlarıyla dokundu.

“Kapat,” dedi fısıltıyla, “lütfen perdeyi kapat.”

Pamuk başını iki yana salladı. “Bunu izlemek için geliyorlar. Kapatamam.”

Bacaklarını doladı direğe, sarı sentetik saçlarını savurdu. Gövdesini verdi geriye, dışarıdaki adamlar delice alkış tuttu.

Beyazıt gözlerini ovuşturdu. Pamuk’a bakamadı. Onları izleyen insanları süzdü. Tüm birikmişliği gözlerine doluştu. “Şu siktiğimin perdesi nerden kapanıyor? Kapat şu perdeyi! N’olur kapat Pamuk, dayanamıyorum. Sana bakmalarına dayanamıyorum!”

Pamuk direğin üzerinde kaydı, ayaklarını yere basıp, sırtını direğe dayadı. Yavaş yavaş dizlerini kırarken, “Sen de bak,” dedi, “bunun için gelmedin mi?”

“Konuşmak için geldim, kavuşmak için, sarılmak için.”

Pamuk ayakta dikilen Beyazıt’a yaklaştı, omzuna dokundu. “Yatağa otur.”

Çaresiz biraz önce Pamuk’un kalktığı yatağa bıraktı kendini. Gözleri kasıklarının hizasına kaydı. Tüm kokularını ezberlemek istedi Pamuk’un. Tüm ücralarına erişmek. “Ne yapmam gerekiyor,” dedi, “Şu gösteriyi bitirmek için ne yapacağımı söyle bana!”

Pamuk, sol bacağındaki jartiyer çorabının üzerinde salınan kurdeleye dokundu. Çorabı hafifçe teninden ayırdı. “Cebinde ne varsa buraya koy.”

Beyazıt kendi gelmişine geçmişine, nadastaki tükenmişliğine sövdü. Sonra Pamuk’un kasıklarından kaldırdı başını, gözlerine baktı. Umutsuzluğun koyu renk hareleri tam karşısında duruyordu.

“Yapamam ki bunu. Sana bunu yapamam. Mecbur muyum Pamuk?”

“Elmas izin vermez yoksa,” dedi Pamuk, “mecburuz.”

Cebinde kalan son paraları bıraktı Pamuk’un teni ile tül çorabın aralığına. İçinde bir şeyler ezildi, düşleri orta yerlerinden kırıldı.

Genç kadın, topuklu ayakkabılarını yerde sürüyerek cam kapıya gitti, hızla süngüyü çekti. Dışarıdan delice bir alkış koptu. Adamlar diğer kadınların kuytularına sokuldu. Pamuk yatağının başındaki düğmeye dokundu. Oda siyah perdelerin karanlığına gömüldü. Düğmenin yanı başında duran apliğe uzandı. Zayıf bir ışık içeriye dağıldı.

“İşte şimdi yalnızız.”

Beyazıt hırsla kalktı yataktan. Pamuk’un topuklu ayakkabılarını çıkardı, çoraplarını soydu, dantel çamaşırlarını parçalayıp attı. Genç kadın korkuyla ona baktı. Beyazıt ellerinin arasına aldı yüzünü. Elmacık kemiklerini öptü. “Sen kadınsın, sen çocuksun, sen sevgilisin, sen dostsun benim için. Hiçbir şey istemiyorum üzerinde. Teninden başka hiçbir şey.” Yatağın başındaki kum saatine değdi gözü. “Sınırlı zaman istemiyorum ben Pamuk, sonsuzluk istiyorum seninle. Ben çok kötü bir şey yaptım. Sana gelmek için… Samet aşk yok dedi, aşk varsa fanus yok dedi. Aylardır almadı beni buraya. Varımı yoğumu verdim. Gerekirse canımı da veririm.”

Pamuk ilk kez içinde bir şeylerin tutuştuğunu hissetti. Beyazıt’ın biçare koynuna sokuldu. “Gel,” dedi, “Artık gel.” Dudaklarına uzandı Beyazıt. Öptü… Dışını, içini, yitik zamanlarını öptü. Üzerindekileri çıkardı usulca. Teninde gezindi. Çırılçıplak bedenleri birbirine kenetlendi. Tek oldular, aşk oldular, fanusun içinde ölümsüz oldular…

Beyazıt, Pamuk’un üzerine serildi. Kokusunu çekti içine. “Çıkalım,” dedi, “Süngüyü çekip çıkalım. Gidelim buradan. Ben dayanamam Pamuk! Elmas beni bir daha içeri almaz, yangınımı gördü; ama ben gelmeden duramam. Seni burada başka bir adamla izlemeye de dayanamam. Gerekirse ölelim; ama bu siktiğimin kafesinden özgürleşelim!”

“Nereye?” dedi Pamuk ılık bir sesle. “Bizi bulurlar. Elmas bulur, Samet bulur.”

“Öldü Samet. Bir kurşuna bitti işi.”

“Ne?”

“Öldü işte. Elmas’ın sevgilisi Avcı öldü!”

“Sen…” Pamuk karmakarışıktı. Ona hudutsuzca gelen bir adamdı koynundaki. “Sen mi yaptın?” Kızmadı, hak vermedi. Hiçbir şey hissetmedi.

Beyazıt cevap veremeden odanın perdeleri hareketlendi, yavaş yavaş geldikleri yere dönmeye koyuldular. Beyazıt kum saatine baktı. Daha zamanları vardı. Bir terslik olmalıydı. Yine de hızla üzerini giyindi. Yerdeki vual elbiseyi Pamuk’a verdi. Adım seslerini duydu sonra. Odanın dışında, ağır ağır yaklaşan birinin tıknaz adım seslerini. Tanıdıktı… Nihayet perdeler tam aralandığında Elmas’ı gördüler. Yüzünde emanet bir gülümseme. Bakışları hiç tanışmadıkları ölgünlükte. Silahı çıkardı, fanusun içine doğrulttu namluyu. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Bakışları Beyazıt’ın beylik tabancısına kaydı, sonra yeniden yüzüne baktı. Nasıl atlamıştı bunu? İçeri onunla girdiği için, silahını bırakmamıştı.

“Buradan kız mı kaldırıyorsun sen? Dışarı çıkarırım diye mi düşünüyorsun? Yarrağımı çıkarırsın!”

Beyazıt kendi emanetine uzandı. Pamuk’u ardına sakladı. “Perde kapandıktan sonra yine kontrol sen de demek… Geri dur Elmas… Dünyayı silerim, dünyayı sikerim Elmas.”

Elmas, Beyazıt’ın titreyen elinden kendine uzanan namluya baktı. “Sen mi öldürdün Samet’i? O gece ordaydın, gördüm seni! Yine peşindeydin, yine Pamuk’u soruyordun, ben meyhaneye gelirken gördüm seni, gidişini gördüm. Bekledin kapıda di mi, çıkışını bekledin, sen sıktın di mi o kurşunu ona?”

“Çok bekledim şu yangınımı anlasın diye. Anlamadı. Kaldırdım silahı, yolda ateş ettim; ama sekti kurşun. Gitmedim peşinden!”

“Ha siktir! Ne yazıyorsun sen?” Pamuk’ a baktı, gözlerinin içine. “Çek kapının kilidini çık dışarı yavrum. Bu adam buradan sağ ayrılmayacak.”

Pamuk, Beyazıt’a sarıldı. “Elmas abla, can borcum var sana; ama ben çıkmam.”

Elmas kederle gülümsedi. “Tutuş diye yaptım Beyazıt, benim gibi yan diye yaptım. Sen Pamuk’a kavuştum sanırken, ebedi ayrılığa gömül diye yaptım. Ama onu da çektin yangınına.”

Pamuk, Beyazıt’a daha sıkı sarıldı. Elmas namluyu adamın şakağına çevirdi, süngüyü çekti. Beyazıt, gözlerini ayırmadı Topçu’dan.

Sonra… Kapının girişinde bir gölge gördü Pamuk ve Beyazıt, onları izleyen birinin varlığını sezdiler. Pamuk başını çıkardı kuytudan. Kadının incecik gövdesine baktı. Tanıdıktı… Siyah fedora şapkasının altında sarı bir peruk vardı. Üzerindeki trençkot kusursuz bedenini sarıyordu.

Bir adım daha atınca, gölge ete büründü. Karanlığı yarıp Elmas’ın yanına yaklaştı. Ardında, verilecek emri itaatle bekleyen bir de adam vardı. Kusursuz bir evcil hayvandı. Beyazıt kadını tanıdı. Meyhanede anlattıkları vurdu aklına. Katre’nin kahkahası ile silkelendi.

“Senin… Senin ne işin var burada?”

Katre, Oskar’ın elinde tuttuğu çantasına uzandı. Önce piposunun ucunu yaktı, sonra kabzasında kırmızı elma olan 35’liği çıkardı. Piposunu içine çekip, silahı Elmas’a çevirdi.

Elmas ne yapacağını bilemez halde bakakaldı. “Ne oluyor lan? Kimsin sen?”

Katre, Oskar’a dışarıyı işaret etti. Adam yavaş adımlarla oradan uzaklaştı. “Hatırlamadın mı?” dedi Elmas’a, “Yıllar önce Avcı’ya ve sana, öldürmeniz için birini vermiştim. Söylesene, ne oldu ona?”

Topçu Elmas, Pamuk’a baktı. İkisi de kadını tanımıştı.

Korkudan ilikleri sızladı Elmas’ın, “Yok,” dedi, “öldü o.” Sesi titredi, silahın namlusu titredi. Küçük bedeni sağa sola savruldu.

“Hadi…” Kırmızı elmalı silahı fanusa çevirdi. “Bu kız ona ne kadar benziyor oysa. Hatta benzemiyor!” Sesi odanın içinde çınladı. “Pamuk’un ta kendisi!”

Beyazıt gövdesini öne verdi. “Aradığın Pamuk muydu? Onun karısısın di mi, babasının karısısın?”

Katre başını salladı, şuh bir kahkaha savurdu havaya. “Onun, senin, şu cücenin katili olacağım ben. Başka bir şey bilmene gerek yok.” Elmas’a döndü. “Neden beni aldattınız, aldığınız paralara rağmen beni kandırdınız?”

Elmas, en bariton sesini giydi. “Pezevengiz lan biz, katil değiliz! Öldürmeyiz kimseyi.”

Katre güldü. “Satarsınız!”

“Başka bildiğimiz bir şey yok ki bizim. Başka bir yaşam şansımız yok. Kenar mahallelerin zevk işçileriyiz. Elimizden bu geldi. Pamuk’u böyle ayakta tutabilirdik.”

“Öldürmeliydiniz.” Topukları yerde sertçe süründü. Adımları Elmas’a biraz daha götürdü onu. “Yapmanız gereken buydu.”

Elmas duraksadı. Afalladı. Düğümleri bir bir söktü. “Sen…” dedi, “Sen Pamuk’un ölmediğini biliyordun. Samet’i sen öldürdün!”

Katre piposundan derin bir nefes çekti. Dudaklarını yalayıp, gülümsedi. “Önce arabasına binmesine yardım ettim. Ardından takip ettim. İlk kurşunu ben atmadım; başka bir arabadan geldi. Sonra ara sokağa döndü, peşinden gittim. Tetiği çektim, işini bitirdim!” Silahını havaya kaldırdı. “Polislere sorarsan eğer, kurşunun bu otuz beşlikten çıktığını söyleyeceklerdir sana.”

Elmas, “Siktir!” dedi, “Öldüreceğim seni kaltak!”

Katre silahını önce Elmas’a, ardından Beyazıt’a çevirdi. Geri geri adımlayıp, yeniden, durmadan aynısını yaptı. Keşke Oscar’ı göndermeseydim diye düşündü. İki namlunun ucu da ondaydı. Pamuk, saklandığı yerden çıktı. Kurşunun asıl hedefi oydu. Beyazıt’ı kurban edemezdi.

Tüm kurşunlar süngüdeki yerlerini alınca, iki el silah sesi duyuldu. Biri tekledi, diğerleri hedefleri buldu. Cam kafes, büyük bir patlamayla yıkıldı. İki kişi yere düştü. İki sarı peruk, iki takma kirpik yere karıştı. İki kişinin nefesi sustu. Ölüm, Kozmos’un sislerinin arasına, kara bir duman savurdu.

* * *

Cinayetlerin ardından, Kozmos’un kırık kalpli kapısına mühür vuruldu. Elmas, diğerlerinin yevmiyelerini dağıttı emanetlerin bırakıldığı kulübede. Birbirinden yenik altı kadın, kayıp sokaklara dağıldı. Elmas arabasına bindi, onlara karıştı. Kadim şehir hepsini bilinmezliğine kattı.

* * *

Spa/Beauty Center Mirror House’un gösterişli koridorlarında, yavaş adımlarla yürüdü. Etrafındaki herkesin bakışları ondaydı. İncecik bedenini saran elbisesini, omuzlarına dökülen saçlarını, pürüzsüz güzelliğini izliyorlardı.

Yüzünün yarısında gölgeli bir hüzün, diğer yarısında aksak bir gülümseme vardı. Çünkü hem kaybetmiş hem de kazanmıştı.

Ofisin kapısını aralayıp içeri girdi. Ardındaki kalabalık, tuttukları nefesleri bırakıp, hep bir ağızdan onun hakkında konuşmaya koyuldu. Umursamadı. Onun olan, sonunda onu bulmuştu.

Pamuk; sevdiği adamla sonsuza dek vedalaşırken, Katre’nin ondan çaldıklarına kavuşmuştu.

Duvardaki yazıya yaklaştı. Gözlerindeki hareler büyüdü. Çantasından kırmızı bir ruj çıkardı ve yazının üzerine çizik attı. Hemen altına, aynı rujla yeni bir cümle yazdı.

Masal şimdi başlıyor…

Gaye Keskin Çelik – Kasvet Ulu – Müge Koçak

Öne Çıkan Yorumlar

  1. ebuka says:

    Selam arkadaşlar;

    Sağlam bir kolektif iş olmuş. Emeğinize sağlık. Daha önce ayrı ayrı her üçünüzu de okuyan biri olarak diyebilirim ki (usluplariniz farklıdir) öyküde keskin geçişler yok. Yani tek kişinin elinden çıkmış gibi öykü, zaman zaman üçünüze ait ipuçları olsa da. Bu yönden iyi kotarilmis, tebrik ederim.

    Ben biraz uzun buldum öyküyü onu da belirtmek isterim.

    Gorusmek üzere arkadaşlar, iyi bakın kendinize…

    Bu arada cevapları kim yazacak:)

  2. Yuzuri says:

    Hepinizin kalemlerine sağlık. Gayet güzel bir öykü olmuş. Uzun olmuş ama o kadar akıcıydı ki tek oturuşta okuyabildim. Sembolizm olarak ceylan kullanmanız hoşuma gitti. Ceylanlar yardım severliğin sembolü olarak görülür ve görüntüleri ne kadar cılız ve güçsüz olsa da içlerinde cesur olan hayvanlardır. Karanlık bir gecede yol üstünde karşılaştığımız ceylan beni daha da meraklanmaya itti bu öyküde.

    Bunu kim yazdıysa alkışlıyorum @gayekcelik havası var biraz sanki :smiley: nasıl anlatayım bilemedim ancak okuyunca içimde bir şeyler patladı ve değişik dünyalara daldım.

    Çok başarılı bir öykü olmuş ve hiçbir şekilde birbirine giren cümleler yok ancak samimi bir şekilde söylemek istiyorum ki ben sizi ayrı ayrı okumak isterdim bu seçkide. Yanlış anlamayın kötü bir şey olarak söylemek istemiyorum. @Muge_Kocak @gayekcelik @ulu.kasvet tarafından yazılan gayet güzel bir öykü ancak sizin kalemlerinizden tek bir öykü okumak beni üzdü. Bunu da benim bencilliğim olarak alırsınız umarım :stuck_out_tongue:

  3. Sevgili @ebuka

    Öykünün görünen yüzü, @gayekcelik :slight_smile: ama ben de bir şeyler söylemek istedim. Dediğin gibi uzun bir öykü oldu ve Gaye’nin de söylediği gibi üç ayrı yazar olunca kısamadık :slight_smile:
    Beüenmene çok sevindim, bu güzel bir deneme oldu bizim için.

    Sevgili @nyphe

    Okuyup yorumladığın için çok teşekkürler. Gerçekten zor oldu :slight_smile:
    Hem temanın masal olması, hem seçtiğimiz masala sadık kalmaya çalışmamız, hem sadık kalınacak unsurların arasında masalı tümüyle bozmaya da çalışmamız ve bunların hepsini de bir bütünlük içinde yapmaya çalışmamız hiç kolay değildi. Üstelik üçümüzün de tarzları farklı olunca, uykusuz geceler ve krizler oluştu :))

    Ama iletişimimiz sayesinde bitirebildik ve bence güzel de iş çıktı. “Valla ben bırakıyorum arkadaşlar” dediğimi hatırlıyor gibiyim :))

    Bu arada aslında ilk denememiz değildi ama ilk serbest dalış yapmadığımız öyküydü diyebiliriz. Eleştirilerini de bizimle paylaşırsan çok seviniriz, her öneri daha iyiye götürmek içindir sonuçta. Tekrar teşekkürler yüreklendirici sözlerin için. Masalınla ilgili başına gelen talihsizliği duydum, üzgünüm :frowning:

    Sevgili @Yuzuri

    Beğenmene çok sevindim, sanırım tek tek yazsaydık hepimiz için daha kolay olurdu ama bu kadar keyifli bir masal çıkar mıydı bilmiyorum :slight_smile:
    Öykünün içindeki sembollerin hepsi aslında baya düşünülmüş şeyler, ceylan, elma kakmalı silah, camdan fanus gibi gibi. Tabii şu hayatta cadı rolünün sürekli bana yüklenmesi de cabası :slight_smile:

    Görüşürüz :slight_smile:

  4. Merhabalar;

    Birbirinden farklı tarzlarda yazdığını düşündüğüm üç ayrı insanın ortak çalışması, ilk gördüğümde acaba dememe sebep olmuştu ancak hakkınızı vermeliyim bir uyum yakalamayı başarmışsınız. Her bölümde ayrı bir teknik, ayrı bir bakış açısı vardı ve bu kolaylıkla ayırt edilebiliyordu. Hikayeyi bölümlere ayırmış olmanız bu uyumu yakalamamızı kolaylaştırmış olabilir. Uzun bir hikaye olmuş. Normalde - özellikle elektronik platformlarda- uzun hikayeler okumaktan pek keyif almayan biri olarak bu hikayenin tam kararında yazıldığını düşünüyorum. :slightly_smiling_face:

    Konuyu oldukça yaratıcı ve özgün bulduğumu belirtmek isterim. Öykünün içine yerleştirilmiş küçük sembollerle birlikte daha da güzelleşmiş. Önceden @Muge_Kocak ve @gayekcelik için öykülerinde yer verdikleri sembolizmi ne kadar beğendiğimi ve başarılı bulduğumu yorumlarımda belirtmiştim. Yinede burada da dursun istedim. Bu @ulu.kasvet ‘in okuduğum ilk öyküsü oldu tahminime göre giriş bölümü kendisine ait. Güzel bir başlangıçtı. :slight_smile::slight_smile:

    Öykünün içine ötekinin ötekisi olan cüce bir trans kadın koymanızı son derece takdir ettim doğrusu. Toplumun görmek istemediği ikinci plana attığı insanları görünür kılabilecek en ufak gönderme, sembol ve mesajı okuduğum metinlerde keşfetmek benim için çok değerli. Elmas’ın sevgilisiyle olan ilişkisi Kemal Hamamcıoğlu’nun Garaj oyunundaki orkideyi anımsattı bana; kitabı tekrar elime alıp birkaç sayfa çevirmek istedim. :smile::pray:t2::pray:t2:

    Tek eleştirim Elmas’ın genelevinin biraz daha ayrıntılı yazılmış olmasını isterdim. Ancak kelime sınırını bildiğim için çok büyük bir gereklilik olarak düşünmüyorum.

    Belki olayın başından beri pamuk prensesin striptiz yapacağını anlamış olanlar vardır okuyanlar arasında ama ben onu tamamen bir kurban olarak görmüştüm. Ortadan direk çıkınca kahkahalarıma engel olamadım çok şaşırtıcıydı ve bir o kadar zekiceydi.

    Bireysel yazdığınız öyküleri daha çok sevsem de öyküyü genel olarak beğendim. Uzun bir yorum oldu gibi hissediyorum. :see_no_evil::smile:

    Hepinizin emeğine sağlık… :pray:t2::slightly_smiling_face:

  5. Selam @gayekcelik, @ulu.kasvet ve @Muge_Kocak,

    Woww…

    Yani çok şey var… Twistler, detaylar, ön hissettirmeler, açık uçlar, bunların toparlanması ve masal arka planında da kapkaranlık bir hikaye. Masalın sadece yeniden sahneye konuşu değil mesela geyik detayı gibi masalsı bir ruhu da var. Bence çok çok iyi.

    Kimin nereyi yazdığı anlaşılıyor olmakla birlikte. Sanırım bu bir bayrak yarışı değil. Omurga kollektif olarak belirlenmiş gibi. Herkes kendi sanatını konuşturmuş. Kasvet dünyasını yaratmış, Müge villain’a bir lore oluşturmuş. Gaye de twisti polisiye olarak tamamlamış.

    İçerideki karakterlerden en çok Pamuk etkiledi beni. Sahne zamanı azdı ve elbette bir kurbandı ama aynı zamanda profesyonel seks işçisi, gerçek aşık, aşkını kaybeden üzgün kadın ve masalı yeniden başlatacak kadar hayat dolu bir karakter hatta olağanüstü kombinasyoncu bir muzaffer… Hangisi? Bilmiyorum ama bu çok hoşuma gitti.

    Çok zorlasam toplumsal eleştiri de çıkarabilirim ama bence amacınız bu değildi, siz insan ruhundaki karanlığın öyküsünü yorumsuzca yazdınız gibi geliyor bana. Ve karanlıkla aydınlığın kesiştiği nokta olan aşkın…

    Ellerinize sağlık.
    Usta işiydi…
    :raising_hand_man:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

33 cevap daha var.

Yorum Yapanlar