Öykü

Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı

İstanbul’da yaşamanın en güzel yanının karne alıp Küçükkuyu’ya gitmek olduğu yıllardı. Her zaman Çanakkale üzerinden gidilen yolu tercih ederdik. Annem, Tekirdağ ile birlikte yolun başlamış sayılabileceğini öğütlemişti. Ardından Malkara, Keşan ve Gelibolu sonrası Ecabat’tan vapura binip karşıya geçiş ile birlikte iki saatlik bir yolun sonunda Küçükkuyu’ya ulaşırdık. Bol zeytinlik ve soğuk denizi ile birlikte tüm çocukluğumun ev sahibiydi. En yakın arkadaşlarım olan Şule, Kambur ve Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’yla da orada tanıştım.

Kambur ve Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı dedemin rakı sofrasındayken bana anlattığı masalın kahramanlarıydı. Gerçek anlamda çok fazla arkadaşım olmadığı için vaktimin çoğunu dedemle geçiriyordum. Annemlerin işleri dolayısıyla beni bırakıp dönmeleri gerektirdiği için okullar açılana kadar benimle dedem ilgileniyordu. Bu zamanlarda da aramızı diri tutmak için sürekli olarak aynı kahramanların yeni maceralarını anlattığı masalları kullanıyordu.

Kambur net olarak Quasimodo tiplemesiydi, Arıklı Köyünde bir taş evde yaşıyordu. Biz ne zaman çiftlik tarafına gitsek, güya Kambur’u görmeye giderdik. Ne hikmetse o günler de Kambur sürekli olarak beni görmeye sahil tarafına gelirdi, bir türlü karşılaşamazdık. Hatta her eve döndüğümüzde anneannem de bu oyuna ortak olup, biz çiftlikteyken Kambur’un geldiğini ve bana getirdiği kuruyemişleri dolaba bıraktığını söylerdi.

Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı farklıydı. O gerçekten sahil güvenliğimize yardım eden, bizim askerimiz için Midilli Adası çevresinde devriye gezen bir deniz canlısıydı. Dedemin rahmetli kardeşi Ersin Dayı’nın anlatılarına göre köpekbalığı baba ve ahtapot bir anneden dünyaya gelmişti. Ona Küçükkuyu Limanı sahip çıktığı için de inanılmaz vatanperver bir yaratıktı. Dedem ne zaman sofraya otursa, Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’nın hikâyeleri için ona yalvarırdım. O da bana Kambur’un getirdiği fıstıklardan iki kase hazırlamam karşılığında bazı şeyler anlatabileceğini söylerdi. Arkadaşımın getirdiği fıstıkların yarısını rüşvet verip denizlerin fatihini dinlerdim. O her gün başka bir balıkçı teknesini kurtarırdı. O tekneleri kurtardıkça, ben de biz çiftlikteyken eve gelen Kambur’un bıraktığı kuruyemişleri coşkuyla yerdim.

Bir de Şule vardı. Şule benim için dünyanın en güzel kızıydı, eminim halen daha güzeldir. Çocukluğumda tanıştığım, üst sokakta oturan, masmavi gözleri ve sapsarı saçlarıyla hafif kilolu bir ada göçmeninin kızıydı. Esasen ada göçmenlerinin ne olduğu hakkında halen daha bir fikrim yok. Çünkü onun anne ve babasını tanımazdım, o da anneannesiyle yaşardı. Hatta ben İstanbul’dan yalnızca yaz tatillerinde gelmeme rağmen anneanneme göre onlardan daha yerliydim. Başka göçmen de tanımıyorduk ama anneannem nedense sürekli olarak bu nefretinden bahsediyordu. Bu konuyla ilgili tek bir sorun vardı, ben Şule’ye deli divane aşıktım.

Bütün çocukluğum boyunca ona olan aşkımı bir türlü eyleme geçiremedim. Hiç bu utancımı yenip de onun yanında onu sevdiğim için bulunamadım. Her sene İstanbul’dan gelen bir arkadaşı olarak kaldığım, yıllar boyunca kaçamak bakışlarımızla hayatı birbirimize daha zorlaştırdığımız bir ilişkimiz vardı. Limanda yenen dondurmalar, birlikte denize gitmeler ve okul döneminde hiç sevgili bulamadığımıza dair birbirimize dert yanmalar erken gençliğimize kadar bir sonuç vermemişti.

Ben ilk içkimi Şule’nin yanında içtim, benim için hayatımın en heyecanlı günüydü. Yılların ardından, büyüdüğüm için Küçükkuyu’da artık özgürce hareket edebilmeye başlamıştım. Anneannem ne kadar kızsa da akşamları Şule ile dışarı çıkmaya devam ediyordum. Beni inanılmaz mutlu ettiği ve onun yanında kendimi farklı hissettiğim için çok da fazla sorumluluk almıyordum. Her neyse, bir akşam yediğimiz dondurma sonrası bira içmek istediğini söyledi. Açıkçası hayatımda daha önce bira içmediğimi ondan saklayıp daha farklı görünmeyi isterdim ama bunu yemeyecek kadar akıllıydı. Açık yüreklilikle daha önce bira içmediğimi söyledim ve benimle bir saat boyunca dalga geçmesine izin verdim. O da bu hakkını bira aldıktan sonra kumsalda otururken kullanacağını belirtti ve beni kumsala sürükledi.

Kumsalda sandalyelerimizi denizin kıyısına kadar çektik. Büyük dalgalarda su bileklerimize kadar geldiği için ben ayakkabılarımı çıkardım. Ama o daha ben ayakkabılarımı çıkarmadan bira almak için gözden kayboldu. Geldiğinde elinde biralar ve aldığı kuruyemişler vardı. Gülerek, ona kuruyemişleri getirenin aslında Kambur olması gerektiğini anlattım. İlk etapta dediğimi anlamadı, ben de ne zaman dedemle bir yere gitsek Kambur eve gelir ve benim için kuruyemişler bırakırdı derdim. Sonra bunun dedemin bana oynadığı bir oyun olduğunu anlattım. O da hiç bozuntuya vermeden hayır dedenin oyunu değildi Kambur bendim, hep ben size gelirdim diyerekten şaka yaptı ve bir saatlik dalga geçme hakkını kullanmaya başladı.

Onun yüzüme bakıp münferit meseleleri bahane ederek eğlenmesi ve bana gülmesi hayatımın en güzel bir saatini yaşattı bana. Artık öyle bir noktadaydım ki ona olan aşkımı anlatmama bile gerek yoktu. Eğlenirken takılan sıfatlar züppeliğim, saflığım ve sessizliğimle başlayıp biraların etkisiyle birlikte güzel gülüşüme ve nezaketime kadar gelmişti. Yalnızca eğlenmiyor aynı zamanda da yarınlarıma bağladığım umutların heyecanını yaşıyordum. Onu gerçekten çok seviyordum ve onun da beni anlatırkenki jestlerinden bana olan hislerini anlayabiliyordum.

İlerleyen biralarda artık saati dolmuştu, benimle daha fazla dalga geçemezdi. “Şaka yapıyorum biliyorsun, daha da sırıtma. Sen anlat bakalım,” dedi. Ben de havalı görünmek adına şişemin sonunda kalan biramı gayriihtiyari denize döktüm ve ona dönüp konuşmaya başlayacaktım.O da sarhoş olmuş olacak ki gayet şiveli bir sesle “Anaa Denizde Yaşayan Gırnata Canavarını sarhoş edeceksin şimdi,” dedi. Bir anda göz göze geldik ve ben kahkaha atmaya başladım ama Şule’nin bakışı değişmişti. Ben de kahkahaların arasında “Niye canım, şimdi Midilli’de devriye atıyordur o,” dedim. Hikâyenin dedemin anlattığı kısımlarını anlatmaya başladım. Vatanperver deniz canlısının bendeki yerinden bahsettikçe Şule’nin bana bakışı değişiyordu. Durum artık rahatsız edici bir hal aldığında ne olduğunu sordum. Gözlerindeki yaşları sildi ve konuşmak istemediğini söyleyip gitti. Peşinden komaya cesaret edemedim, hayatımda sürekli gülerken tanıdığım birinin o halini görünceki aciziyetime yenildim.

Koşarak eve gittim ve dedeme olanları anlatmak istedim. Dedemler uyumuştu. Olanlara anlam veremediğim için babamı aradım. Ona biraz kaba bir tavırla “Bu karının memleketinde aklı selim insan kalmadı, Şule bana Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı’ndan bahsedince dedemin hikâyesini anlattım sonra da ağladı,” dedim. Babam ilk anda Şule’yi tanımadı, sonrasında ondan beklemeyeceğim bir ses tonuyla bana yanlış bir şey yapmadığımı söyledi. Ama bir daha onunla konuşmamın doğru olmayacağını ekledi ve telefonu kapattı. Ertesi gün Küçükkuyu’ya gelip beni aldılar, ben bir daha hiç o kadar uzun kalamadım Küçükkuyu’da.

Aylar sonra öğrendim ki dedemin rahmetli kardeşi Ersin Dayı’nın gayrimeşru kızıymış Şule. Annesinin evli olduğu adam, bu durumu Şule daha bebekken öğrenmiş. Önce karısını öldürmüş, yarım saat sonra da Ersin Dayı’yı vurmuş bizim. Mahkum olmuş ve Şule bu yüzden yıllardır anneannesiyle yaşıyormuş.Adam da biz onlu yaşlardayken hapishanede kendini asmış.

Dedem de ne olursa olsun o bizim çocuğumuz diyerek kız ile ilgilenmeye başlamış, yan sokağımıza taşınmışlar. Ama ailemize laf gelir korkusuyla kıza babasını anlatırken de hep başka bir arkadaşı gibi bahsetmiş. Şule’nin babasıyla ilgili bildiği tek anı dedemin anlattığı Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı masallarıymış. Kız da bana olan samimiyetiyle ağzından bunu kaçırınca zaten rahatsız olmuş. Üzerine benim bütün masalları bilmem onu daha çok üzmüş.

Ez cümle, geçen hafta evlendi Şule. Dedem yapmış düğününü ama gitmeyi doğru bulmamış. Şule de ısrar etmemiş zaten gel diye. Hayatımın en masum yıllarını, yanlış olsa da ilk aşkımı, hayali arkadaşlarımı ve çocukluk masallarımı dedemin yaptığı düğünle Bursa’ya gelin verdim geçen hafta. Oysa Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı, Kambur, Şule ve ben çok iyi bir hikâyenin parçasıydık. Ve Denizde Yaşayan Gırnata Canavarı öyle sarhoş olacak bir yaratık değildi.

H. Kemal Gündoğdu

Merhabalar, ben Kemal, 1994 yılında Mart ayının son gününde İstanbul’da doğdum, Ocak 2012’den beri de düzenli olarak kemsinblogu’nu yazıyorum. Beni yazmaya iten sebebin ilk zamanlar düştüğüm aidiyet arayışının bu günlere kadar oluşturduğu alışkanlık olduğunu düşünüyorum. Hislerim ve gözlemlerim hakkında bir şeyler karalayabiliyor olmanın verdiği tatminlik devam ettikçe yazmaya da devam edeceğime inanıyorum. Teşekkür ederim.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba,

    Seçkiye hoşgeldin diyorum öncelikle. :slight_smile:

    Samimi ve akıcı bir öykü yazmışsın. Nostaljik simgeler barındırıyordu içinde. Şule için çok üzüldüm. O hüznü bana hissettirdin en azından. Bu önemli bir etki bence.

    Geneliyle derli toplu bir metin ve güzel bir kurgu oluşturmuşsun, eline sağlık. :+1:

    Sadece Şule’nin direk karakterimizi bırakıp gitmesi bana biraz yarım kalmış hissi verdi. Bu belki benimle alakalıdır. Çünkü, en nihayetinde böyle bir geçmişten haberi yok çocukcağızın. En azından tekrar bir araya gelebildikleri ya da bir diyalog sahnesinin geçtiği küçük bir kısım eklenebilirdi diye düşünüyorum. Bu tabi tamamen benim kişisel fikrim.

    Seçki yolculuğun daim olsun dostum, tekrar hoşgeldin. :call_me_hand:

  2. Kems says:

    Merhaba @UlianaHippogrief ,

    Bu benim yazdığım bir öyküye aldığım ilk yorum oldu. :slight_smile:

    Umuyorum gelecek öykülerimde eksik kaldığım tüm noktaları da doldurabilirim.

    Güzel yorumun için gerçekten çok teşekkür ederim,

  3. Merhaba @Kems,

    Öykü son derece samimi ve gerçekçiydi. Sıcak olduğu kadar soğuk bir finalle de bitti. Öykünün anı kısmında bir sorun yok. Bunun kurgu olduğunu düşünüyorum dolayısıyla bu kadar gerçekçi bir anı tasarlamak da bir artı.

    Yazım konusunda ise hafif bir koşma hissettim. Net ve kısa cümleler, sıralanmış bir olay anlatımı vardı. Gerçi anı yazıldığı düşünülünce, bir durum öyküsü kadar edebi anlamda süslenmesi de normal olmazdı. Gayet güzel ama bir tık daha öyküye yaklaşsa daha iyi olur kanımca.

    Elinize sağlık.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  4. Kems says:

    Merhaba @MuratBarisSari,

    Öncelikle ayırdığın vakit ile birlikte güzel yorumuna çok teşekkür ederim.

    Fark ettiğin gibi öykü tümüyle kurguydu, yalnızca bildiğim bir coğrafyada geçiyordu.

    Belirtmiş olduğun koşma hissini bir ayın sonunda okuduğumda artık ben de fark ediyorum, özellikle son kısmında öykü bunu hissettiriyor. :smiley:

    Umuyorum ki bir sonraki seçkide daha iyisini yapabilirim.

    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle.

  5. nkurucu says:

    Merhabalar.
    Seçkiye hoş geldiniz.

    İlk bölüm -çocukluk- daha iyi daha bize geçecek şekilde samimi yazılmış. Akışı geçişleri güzel. (ufak bir koşma hissi var evet ama gözardı edilebilir.)

    Karakterin büyümesi sonrası bölüm gerçek bir koşma içinde. Çok çabuk ve samimiyetsiz finale bağlandı. Ama hikayeniz ve anlatım tarzınız güzel. Gereken yerlerde yavaşlama olursa çok daha iyi olur. Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.