Öykü

Büyüklere Masallar

Sürgünden dönen şehzade, Gökten Düşen Üç Elma Anıtı’nın önünde dikilmiş aşağıdaki masal ülkesini seyrediyordu. Burnundan soluyarak bir rüzgâr esti. Şehzade rüzgârın eteğine tutunup uçmak istedi. Ama dileklerin gerçek olacağı bir yerden uzaklaşmıştı ülkesi. Doldu gözleri, iç geçirip başını öne eğdi. Ülke eski günlerinden koşar adım uzaklaşmıştı sanki:

Saray bakımsız, kulelerinin üçü yıkılmış. Sonra kale! Burçları taş yığınına dönüşmüş. Sihirli ormanın olması gereken yerde üç beş bodur ağaç var, mutsuzca rüzgârda salınıyorlar. Güneyde iplik gibi yorgun argın akan su, can çekişen derenin son hayat belirtisi sanki. Kuzeydeki bataklık daha da büyümüş, üzerinden yeşil renkli dumanlar tütüyor. Meydandaki panayır alanı artık yok. Sokaklar, fareler sayılmazsa boş.

Şehzade başını çevirip arkasındaki lalaya baktı. Lala, ellerini önünde kavuşturmuş, ifadesiz yüzüyle bir heykel gibi duruyordu. Şehzade işaret parmağını ileri uzattı, sokaklarda rahat rahat gezen fareleri gösterdi:

“Fareli Köyün Kavalcısı nerede lala, işi mi bıraktı?”

“Hayır, şehzadem,” dedi lala yorgun kelimelerle. “Kavalcının gırtlağında bir ur çıktı. Boğazını deldiler, bırakın kaval üflemeyi neredeyse konuşamıyor bile.”

Kafasını sallamakla yetindi şehzade. Önüne düşen lalanın peşinden şehre inmeye başladı. Yokuş aşağı ilerlerken sağda solda otlayan koyunlar çekti dikkatini:

“Bu koyunlar niye başıboş geziyor lala? Yalancı Çoban nerede?” diye sordu.

“Komşu ülkede siyasete atıldı efendim. Çobanlık işine orada devam ediyor.”

Şaşkınlık belirtisi göstermedi şehzade. Nihayet inmişlerdi vadiye. Yıkık, derme çatmaydı evler. Kötü kokulu pis sokaklardan geçerlerken, ya kapılar kapandı ya perdeler indi ya da sırtlar çevrildi. Arsız bir fare şehzadenin paçasına yapıştı, lala onu tekmeyle uzaklaştırdı. Şehrin çıkışındaki kurumuş kuyuya vardıklarında soluklandılar biraz. Büyük bir kayanın üzerine oturan şehzade, kızıl sakalını sıvazlayıp “Ne oldu bu ülkeye lala?” diye sordu. Lala, kavuğunu çıkarıp kafasını kaşıdı, oturduğu kütüğe iyice yerleştikten sonra anlatmaya başladı:

“Kardeşiniz, sizi yalan dünyaya sürgüne yolladıktan kısa süre sonra ülke üzerindeki hâkimiyetini kaybetti. Önce üvey anneler çekti isyan bayrağını. Masal ülkesinin kötü kahramanlığını bıraktılar. Ardından kurtlar bastı şehri, hainlik bizim işimiz değil dediler. Çok geçmedi bu sefer de fakir halk ayaklandı. Masal ülkesindeki padişah, şehzade, prens, prenses egemenliğini protesto ettiler. Çirkin Kızlar Birliği de boş durmadı. Toplu imzaladıkları bir bildiriyle ülkede kutsanan güzelliği, ay yüzlüleri, gül yüzlüleri ve peri kızlarını sert bir dille eleştirdiler. Develer tellallığı bıraktı, pireler de berberliği…”

“Kim yapıyor şimdi tıraşları?” diye sordu şehzade lalanın saçlarına bakarak.

“Eşekler efendim,” dedi lala gözlerini kaçırarak.

“Belli oluyor,” diye mırıldandı şehzade ve yüzünü buruşturdu. Sonra elini alnına attı, “Yazık olmuş güzel ülkeme,” diye mırıldandı.

Lala ayağı kalktı ve kaftanının eteklerini silkeledi. “Sizi bir yere götüreceğim efendim,” deyip yönünü bataklığa çevirdi. İsteksiz hareketlerle ayaklandı şehzade ve düştü lalanın peşine. Akşamın yumuşak karanlığı da yavaş yavaş iniyordu şehrin üzerine. Çok geçmedi bir ihtiyar çıktı önlerine. Şehzade, adama bakıp gülümsedi ve “Nasılsın bilge ihtiyar?” dedi. Sakalları yoluk, ekşi yüzlü adam “İhtiyar babandır pezevenk,” deyip şehzadenin ayağının dibine tükürdü ve gözden kayboldu. Şehzadenin gülümsemesi yüzünde dondu. Lala ihtiyarın yerine af diler gibi boynunu büküp şehzadeye baktı:

“Ülkedeki ihtiyarlar da değişti efendim. Artık ne nasihat ediyorlar ne de yol gösteriyorlar,” dedi. “Geçen yolunu şaşıran bir gezgine gideceği yeri değil, ejderha inini tarif etmiş kocamışın biri. Ejderha gezgini küle çevirmiş…”

Bataklığa yaklaştıkları kötü kokundan belli oluyordu. Bir cadı güldü uzaklardan. Bir baykuş homurdandı. Kurbağalar vıraklıyordu hep bir ağızdan. Şehzadenin aklına Kurbağa Prens geldi ve çekingen kelimelerle sordu prensin akıbetini.

“Şehzadem,” dedi lala, “bir cadı, prensesi sineğe çevirdi. Kurbağa Prens de prensesi yedi. Sonra da kahrından buraları terk etti.”

Zaman geçtikçe canı daha da sıkılıyordu şehzadenin. Ayakları geri geri gidiyor ama bir yandan da merakına söz geçiremiyordu. Kendisini daha neler bekliyordu? Bataklığın girişindeki devasa kayaya ulaşmışlardı. Boğuk sesler geliyordu etraftan. Kenara çekilmeseler, arkadan gelen atlı arabanın altında kalıyorlardı. Kayanın solundaki keskin virajı aldıklarında karşılarına şatoyu andıran, iyi ışıklandırılmış iki katlı bir bina çıktı. Bir eğlence merkeziydi burası. Kemerli giriş kapısının üzerinde, rengârenk neon lambalarla ışıklandırılmış tabelada “BATAKHOL” yazıyordu.

Lala yaklaştı ve kapıda duran iki deve bir şeyler söyledi. Devlerden iri olanı sağ elini göğsüne götürüp kenara çekildi. Lalayla şehzade içeri girdi. Önlerine düşen, penguen garsonu takip ettiler. Canlı müzik vardı içeride; bir de müziğe eşlik eden cıvık ve yorgun kahkahalar, kadeh tıkırtıları ve homurtular… Sihirli ormandan kesilerek yapılmış kütükten masaların çoğu doluydu. Her türden masal kahramanı doluşmuştu mekâna: periler, cinler, insanlar, hayvanlar, cadılar, yaratıklar…

Tilkinin biri, karşısındaki masada oturan ve gagasındaki beyaz peyniri midesine indirmeye hazırlanan kargaya laf attı: “Sesin çok güzel be karga kardeş, bir şarkı söylesene.” Karga lokmasını yutup ağzını şapırdatarak “Hadi lan sarı yavşak,” dedi. Tilkinin masasında bir kahkaha tufanı koptu. Karga umarsız gagasını şarap kadehine daldırdı. Tavşanın biri, masalar arasında dolaşıp meze servisi yapan peri kızının poposuna şaplağı yapıştırdı ve göbeğini tutarak gülmeye başladı. Peri kızı hiddetle dönüp arka cebinden çıkardığı değnekle tavşanı at pisliğine çevirdi. Sonunda garson, şehzadeyle lalayı sahneyi tam karşıdan gören bir masaya buyur etti. Şehzade müzik yapan çalgıcı hayvanlara baktı ve başını uzatıp sordu:

“Bunlar Bremen Mızıkacıları değil mi?”

“Evet, efendim onlar.”

Bu sırada mızıkacılardan kedi, elindeki kemanı kucağına bırakıp oturduğu sandalyenin arka ayağına zulaladığı rakı bardağından bir fırt çekti ve yüzünü buruşturdu. Ardından kemanını ağlatmaya devam etti.

“Bunların ne işi var burada lala?” dedi şehzade ve sağ gözünü kırptı.

Lala derin bir iç geçirdi ve etrafını şöyle süzdükten sonra “Külkedisinin marifeti,” dedi. “Kadın saraylı olduktan sonra çok değişti. Geçmişini unutuverdi. Üvey anasıyla kız kardeşlerini sarayın askerlerine meze yaptı. Bu mızıkacıların evini de yazlık saray yaptırmak için yıktırdı. Hayvancıklar uzun süre sokaklarda karın tokluğuna müzik yaptılar. Sonra Keloğlan bunları himayesine aldı.”

“Ne! Keloğlan mı?”

“Burasını Keloğlan işletiyor efendim,” dedi lala. Şehzade duyduklarını sindirmeye çalışadursun müzik değişiverdi, oryantal tınılar eşliğinde sahneye bir dansöz fırladı. Şehzade dansözü tanıdı. Gözlerini Balkız’ın kıvrımlı bedenine mıhladı. Penguen garson masaya yaklaştı, taşıdığı tepsideki mezeleri masaya bıraktı. Garson çekildikten sonra elindeki terlemiş rakı şişesiyle incili ipek kaftanlı, yakut yüzüklü ve mercan kolyeli bir adam yaklaştı.

“Hoş geldiniz, şeref verdiniz şehzadem. Çok özlettiniz kendinizi,” dedi adam ve elindeki şişeyi masadaki karafakinin içine yerleştirdi.

“Ho, hoş bulduk,” dedi şehzade ve gözlerini kısıp adama baktı. Lala hafifçe gülümsedi.

“Aşk olsun şehzadem!” dedi adam ve köpek dişlerindeki pırlantaları göstererek gülümsedi, “tanımadınız mı beni? Benim ben, Keloğlan!”

Şehzade irkildi, gözleri kocaman açıldı ve karşısındaki adamın aslan yelesi saçlarına baktı. Keloğlan gülümsedi ve “Saç ektirdim şehzadem. Nasıl olmuş?” dedi.

“Gü, güzel olmuş da,” dedi şehzade yutkunarak, “ne oldu sana böyle?” Keloğlan boş sandalyelerden birine oturdu ve rakı şişesini açıp ince kadehleri yarısına kadar doldurdu. Üzerlerine su ekledikten sonra bir yudum çekip konuşmaya koyuldu:

“Aman be şehzadem! Eski hayatım neydi öyle. Bir defa kelsin, herkes alay ediyor seninle. Sonra gidiyorsun, türlü badireleri atlatıp padişah kızı alıyorsun, getiriyorsun eve. Ardından bir sürü tantana. Anam bir yandan, kız bir yandan. Biri diyor ‘Ben padişah kızı falan dinlemem!’, öbürü diyor ‘Ya anan ya ben!’ Arada kalan kim oluyor? Ben. Hangi padişahın kızını aldıysam bir kuruş yardım görmedim şerefsizim. Alışmış lükse ya, çok geçmeden başlıyor kız: ‘Kel kafana sıçarım, sen benim kim olduğumu biliyor musun,’ muhabbetlerine. Allah seni inandırsın şehzadem, kellemi zor kurtardım son seferinde. Ama şimdi kafam rahat. Yemişim padişahını da kızını da. Sonunda zekâm da bir işe yaradı ha. Ben bu sektörün adamıymışım.”

Keloğlan kadehinden bir yudum alıp sol elinin tersiyle ağzını sildi. Ağzı açık onu dinleyen şehzadeye yayvanca gülümsedi. Oryantal gösteri bitince eşek, klarnetiyle “Bataklığında Bir Gül Olsam” şarkısına girdi. Sahnede, sislerin arasından alkış ve ıslıklar eşliğinde güzel bir kadın belirdi… “Pamuk Prenses” diye mırıldandı şehzade, derinden gelen bir sesle.

Keloğlan, “Evet şehzadem, ta kendisi.” dedi. “Prensle anlaşamadılar. Günahı boynuna, bizim Pamuk herifi cücelerden biriyle aldatmış. Bunu öğrenen prens de bunu kapı dışarı etmiş. İyi ki de etmiş, şimdi buranın yıldızı o…”

Şehzade sustu, diğerleri anlattı. İki şarkı daha okudu Pamuk Prenses. Muhabbet de iyice demini aldı, hatıraların buruk tadı üçünü de esir aldı. Uyuyan Güzel’in de burada çalıştığını öğrendi şehzade. Kaderin muzırlığına gülmekten kendini alamadı. Uyuyan Güzel, uyandıktan sonra uykusuzluk hastalığına yakalanmıştı. Babası, tüm servetini bu hastalığı yenmek için harcamış, sonunda aç sefil hayatını noktalamıştı. Uyuyan Güzel ise geçimini sağlamak için kapağı Batakhol’e atmıştı. Gece vardiyasında konsomasyona çıkıyordu.

Çakırkeyif olmuşlardı bile. Masanın üzerine bırakılan anlamsız birkaç kahkaha, emanet gibi duruyordu ortada. Keloğlan hafif sendeleyerek doğruldu ve “Size mekânı gezdireyim efendim,” dedi. Lala şehzadenin ayağa kalkmasına yardım etti. Keloğlan’ın peşi sıra üst kata çıktılar. Kumarhaneydi ikinci kat. Solda bir bar vardı ve barmenlik yapan ahtapot, sekiz koluyla birden içki dağıtıyordu. Sağda, fiş alışverişi yapılan, önü parmaklıklı bir bölme vardı. Mekânın ortasındaki büyük masada, krupiyeler eşliğinde rulet ve black jack oynanıyordu. Dikdörtgen şeklindeki kumarhanenin diğer kesimlerindeyse, yuvarlak kütük masalarda kâğıt oyunları çevriliyordu. Oyuncular arasında çokça cin, şeytan ve tilki vardı. Keloğlan oyunculardan bazılarını selamladı, hal hatır sordu. Birkaçına içki ısmarladı. Mekânın uzak ucundaki masaların birinde, Pinokyo’yu gördü şehzade. Biraz yaklaştı ve koridorda dikilip öylece ona baktı. Üzerinde kendine bol gelen bej bir trençkot giymişti Pinokyo, hararetle elindeki kâğıtlara bakıyordu. Bir şeyler söyledi Pinokyo ve burnu uzadı, masadakiler kıs kıs gülmeye başladı. Şehzade Keloğlan’ın sesiyle irkildi:

“Şehzadem kaç defa söyledim buna, bırak şu kumarı diye. Ama dinleyen kim. Bir de haline bakmadan poker oynuyor. Ne zaman blöf yapsa burnu uzuyor. Eski günlerin hatırına bir şey demiyorum. Ama borcu da epey birikti.”

Şehzade fark edilmek istemedi ve arkasını dönüp çıkışa yöneldi, yanında yürüyen lalaya “Bir işi var mı Pinokyo’nun?” diye sordu ama cevabı arkadan gelen Keloğlan verdi:

“Ne gezer efendim. Sağda solda it taşlıyor. Ufak dolandırıcılık işleriyle de uğraşıyor ama başarılı olduğu söylenemez,” dedi ve güldü. “Hep burnu yüzünden.”

Şehzade merdivenlere yaklaşmıştı ki barda oturan biri çekti dikkatini. Duraksadı. Karnındaki dikiş izlerinin üzerinde ellerini kavuşturmuş, uzun burnunun üzerine düşen gözlüğüyle etrafı seyreden, ağzında diş kalmamış koca kurttu bu. Şehzade el salladı ama kurt onu görmedi ve dişsiz ağzını şapırdatıp içkisinden bir yudum aldı. Lala boş verin der gibi elini salladı. Şehzade merdivenlerden inmeye başladı ve “Kırmızı Başlıklı Kız’a ne oldu?” diye sordu.

“Ninesi öldü,” dedi lalayla Keloğlan bir ağızdan. Sonra gülümseyip birbirlerine baktılar. Lala sustu.

“On dördüne vardığında babası Kırmızı Başlıklı Kız’ı birine verdi,” dedi Keloğlan. “Artık siyah başlık takıyor. Bazen buraya kocasını toplamaya gelir ya da sekiz çocuğundan birini gönderir.”

Şehzade acıyla gülümsedi. Merdivenlerde sarhoş bir cine çarptı. Tanıdı onu: Alaattin’in ciniydi bu. Şakaklarını ovalayıp “Alaattin neler yapıyor?” diye sordu.

“Efendim, Alaattin cini istekleriyle boğunca araları açıldı,” dedi lala. “Sonra cin alkole düştü, yeteneklerini kaybetti. Böyle olunca Alaattin geçimini sağlamak için bir avize dükkânı açtı ama işi batırdı. En sonunda uçan halısını da kaybetti.” Şehzade dönüp lalaya baktı. Lala ellerini açıp devam etti: “Valla şehzadem, bu tutmuş halısını yıkamacıya vermiş. Yıkamacıda halılar karışmış. Sonra ara ki bulasın. Günahı boynuna, Jack çalmış diyorlar halıyı.”

“Fasulye Sırığı Jack mi?” dedi şehzade bağırır gibi, kaşları çatılmıştı. Keloğlan atıldı:

“Ta kendisi efendim. Biliyorsunuz devler ülkesinden çaldığı mallar sayesinde zengin oldu dürzü. Ama gözü doymadı. Hırsızlığa aynen devam etti. Şimdi ünlü bir iş adamı, ülkedeki ihalelerin hepsi onda.” Keloğlan hayıflanır gibi elini salladı.

Şehzade derin bir iç geçirdi. Varmışlardı işletmenin çıkışına. Keloğlan hesap almadı şehzadeden, bir de kartını takdim etti. Şehzade kartı alıp cebine koydu. Sarılıp vedalaştılar, “Her zaman beklerim efendim,” dedi Keloğlan tüm samimiyetiyle. Uzaklaşırken el salladılar birbirlerine. Şehzadenin yüzüne yorgun ve mutsuz bir gülümseme yerleşti. Anladı: Yapacak bir şey kalmamıştı. Geldikleri yoldan geri döndüler. Yine anıtın olduğu tepedeydiler.

“Anlaşılan geri gideceksiniz efendim,” dedi lala sesinin duyulmasından korkar gibi. Şehzade cevap vermeyince “Kalsanız,” dedi boynunu büküp gözlerini bir kedi gibi kocaman açarak. “Bu ülkeyi ancak siz kurtarabilirsiniz. Sizi hâlâ destekleyen bir kitle var burada, yönetimi abinizden devralabiliriz.”

Şehzade başını yanlara sallayıp sol elini lalanın omzuna attı. “Artık bu ülkedeki kahramanlar masallara göre yaşamayı bırakmışlar,” dedi. “Uyanmışlar artık. Bu saatten sonra yapabileceğim bir şey yok.” Lalanın omuzları düştü. Şehzadeyse gülümsedi, gözlerinden bir parıltı geldi geçti. Ellerini birbirine kenetleyip konuşmaya devam etti: “Ama yalan dünyaya gelince! Oradaki insanlar, özellikle de büyük olanları masalları çok seviyorlar. Dahası aynı masalı bıkmadan usanmadan dinleyip her defasında kanıyorlar. Çok iyi masalcılar var orada. Benim yerim orası lala. Yalan dünyada iyi bir masalcı olacağıma yürekten inanıyorum.”

Lala şehzadenin parlayan gözlerine baktı, boynunu büküp ellerini yana açtı. İçten bir gülümsemeyle “O zaman bahtınız açık olsun şehzadem,” dedi. Kuşağından küçük bir şişe çıkardı. Şehzadeye uzattı. “Bunu içmeniz gerekiyor efendim. Takdir edersiniz ki bu siz olsanız bile, dünyamızı korumamız gerekiyor. Bu iksirle masal ülkesindeki geçmişiniz silinecek ve bugün yaşananlar bir rüya olarak kalacak. Masal diyarı sizin için bir yalana dönüşecek.”

Şehzadenin gözleri doldu, lalaya ilk defa sarıldı. Ardından yüzü katılaştı ve lalanın elindeki şişeyi kaptığı gibi bir dikişte bitiriverdi…

* * *

“Başkanım halk sizi bekliyor.”

Belediye seçimlerini ezici üstünlükle kazanan Emir Paşazade, danışmanının sesiyle kendine geldi. Oturduğu yerde içi geçmişti. Kolay değildi tabii mitingler, toplantılar, seçim çalışmaları derken yorgun düşmüştü. Ama değmişti doğrusu. Birazdan halkı selamlayacaktı. Heyecanlıydı, seçimden zaferle çıkmıştı. Ayağa kalkıp makam odasındaki boy aynasında üstüne başına çeki düzen verdi. Kravatını düzeltti. Danışmanına döndü ve “Çok acayip bir rüya gördüm Selim,” dedi.

“Dinlemek isterim başkanım ama konuşmanızı yaptıktan sonra,” deyip gülümsedi Selim ve başkanın ceketinin yakasını düzeltti. “Tamam, o zaman,” dedi başkan ve sol elini pantolonunun cebine atarak omuzlarını dikleştirdi. “Nasıl görünüyorum?”

“Gayet iyi efendim.”

Başkan eliyle bir şeyler yokladı cebinde. Kâğıt gibi, ama sert bir şey. Paraya benzemiyordu. Dudaklarını büküp cebinden çıkardı. Bakmasıyla birlikte başını geri attı. Kocaman açılmış gözlerini elindeki karta mıhladı:

“BATAKHOL EĞLENCE MERKEZİ, Keloğlan – Genel Müdür…”

Ebuzer Kalender

Nisan 1983 doğumluyum. Geçimimi hekimlik yaparak sağlıyorum. Payıma babalığın düştüğü, beş kişilik güzel bir ailenin (baba, oğullar ve kutsal anne) ferdi olarak yaşıyorum. Hem okuyor hem yazıyorum. Basılmış çalışmalarımın (roman ve öykü) yanı sıra yakında okuyucuyla buluşmasını ümit ettiğim çalışmalarım da bulunuyor. Sosyal medyayla pek aram yok. Kim merak eder bilmiyorum ama geçmişimin özü kısaca böyle işte.

Büyüklere Masallar” için 22 Yorum Var

  1. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Ebuzer.

    Büyüdükçe renklerini kaybetmiş,yalnız siyahın egemen olduğu, beyazın da siyahın yancılığını yapabildiği bir masallar diyarının kapılarını açmışsın bizlere. Bildiğimiz masal kahramanlarının gerçeğe bulandığında başlarına neler geldiğini ustalıkla göstermişsin. Bunu ben de Pinokyo özelinde yaşatmıştım önceki seçkilerde hatırlarsan. O çocukta beni kendine çeken bir şeyler var :slight_smile: Senin öykünde de pokerci kimliğinde gördüm kendisini ve o role bürümen zekiceydi. Onun haricinde kırmızı başlıklı kızdaki başlık renginin değişimi de tam uyumlu olmuş yaşadıklarıyla. Diğer kahramanların hikayeleri ve birbirleriyle olan bağlantıları hiç sırıtmadı bende.

    Velhasıl kelam, sen hicveyle ben okuyayım dostum.

    Damağımda tatlı-acı sos tadı bıraktı öykün.

    Sağlıcakla, sevgiler…

  2. Sevgili @ebuka

    Tam benlik bir masal olmuş. İçinde, benim sevdiğim her tınıyı barındırıyor. Karanlık, ironik, acıtan ve oldukça keskin çizgileri olan. Hangi birini saysam ki, sanki görünmeyen o perdeyi açmışsın ve herkesin yüzü ortaya çıkmış, okuyucunun yüzü de bence orada bir yerde gizli :slight_smile:

    Elmalardan ben payımı aldım, darısı diğer okurların başına

    Çok beğendim
    Eline sağlık

  3. Ebuzer merhaba tekrar :slight_smile:
    Çok iyi bir öyküydü. Gerçekten oldukça başarılı, sosyal mesajları dozunda, buruk bir gülümsenin her daim yüzümüzde kaldığı şahane bir masaldı.
    Temanın kullanımını, işçiliğini ve kurgunu çok beğendim. Ellerine sağlık.
    Sevgiyle :slight_smile:

  4. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Gaye hoş geldin sefa verdin.

    Beğendiysen ne mutlu bana. Sana özel bir masal yazamadım ya neyse, artık bununla idare edersin:)

    Teşekkür ederim vakit ayırıp nazik yorumlar yaptığın için. Sevgiler…

  5. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Sena dost merhaba:)

    Ne güzel şeyler yazmışsin öyle. Renkli kişiliğinin izleriyle dolu. Onore oldum ( bu onore olmak da çok acayip bir tabir :smiley:)

    Aslında aklımda farklı masal kahramanlarıyla da ilgili deli fikirler vardı: rapunzel, hansel ve gratel, robin hood… Ancak baktım iş uzayacak kısa keseyim dedim.

    Seninle tarzlarımiz benzer zaten. Beğenmene çok sevindim. Sonraki seckilerde gorusmek üzere. Dikkat et kendine (tehdit eder gibi oldu :slight_smile:) gorusecegiz seninle…