Öykü

Mührünü Yalayanlar Cemiyeti

Dışarıda orospu bir güneş var. Tüm çıplaklığıyla tepemde dikiliyor ama ısıtmıyor. Ona kızmıyorum aslında, beni memnun etmesini de beklemiyorum. Neticede işi bu, her gün doğup batması gerekiyor. Belki de güneş olmak onun seçimi değil.

Mevsimlik montumun önünü çekip hızlı adımlarla ilerliyorum. İstikamet otobüs durağı. Dağınık saçımı elimle düzeltiyorum, ama zihnimdeki dağınıklık ne olacak bilemiyorum. Yürürken akşamki toplantı için ne giyeceğimi düşünüyorum. Üzerimdekilerle gidemem, cemiyetimin saygın yapısı buna müsaade etmez.

Duraktayım. Otobüsün gelmesine dört dakika var. Delikli metal oturağa yayılmış yaşlı kadını saymazsam benden başka kimse yok durakta. Neden saymıyorum onu? Yaşlı olduğu için mi? Belki de bu, yüzündeki huzurlu ifadeyi samimi bulmayışımdan kaynaklanıyordur. Bir insan nasıl huzurlu olabilir ki.

Tam beş dakika geciken körüklü yorgun otobüs nihayet gözüktü. Zamanında gelmediğine göre şoför de bizim cemiyetten. Ne diyebilirim ki. Artık her yerdeyiz. Otobüs iniltiler çıkararak önümde durdu. Çıkısss diye iç geçirip kapılarını açtı. İçindeki fazlalıkları dışarı atmaya hazır şimdi. Yaşlı kadın kıpırdamadı bile. Gözleri yarı kapalı. “Teyze 7E geldi, bu otobüsü mü bekliyordun?” diye sesleniyorum. Başını hayır anlamında sallayıp gülümsüyor. Önce inen yolcular…Son kişide indikten sonra kalabalık otobüse atlıyorum. Homurtular eşliğinde, yedi sülalemize söverek ağır ağır yol alıyor otobüs.

Boşta duran bir el tutamağını kavradım. Camdan dışarısını izliyorum. Otobüs sonraki durak için yavaşlarken dışarıdaki bir adamla göz göze geliyoruz: Esnaf arkadaşlardan Bünyamin. Dükkânının önünde dikilmiş bekliyor. İçten gülümsemelerle selamlaşıyoruz. Kendisi bizim cemiyetin önemli üyelerindendir ve en büyük ilkemiz olan mührünü yalamayı, yani sözünden dönmeyi her zaman titizlikle yerine getirmiştir. Bugüne kadar, söz verdiği tarihte iş bitirmişliği yoktur.

İyi ki Bünyamin gibi kardeşlerimiz çoğalıp toplumun tüm kesimlerine nüfuz etti. Bu sayede, eskiden kötü karşılanan cemiyet faaliyetleri şimdilerde hoşgörüyle kucaklanmaktadır. Bugünlerde insanlar, cemiyetimize üye olmak için birbirleriyle yarışmaktadır. Böylesine güçlü bir yapıya ulaşmak tabii ki öyle kolay olmamıştır. Büyüklerimiz anlatır:

Bir zamanlar, daha cemiyetimiz küçükken, mensuplarımız çok acılar çekmiş. Sırf mühürlerini yaladılar diye toplumdan tecrit edilmişler. Kimse konuşmamış onlarla, bir selamı bile çok görmüşler. Aşağılanmışlar, hor görülmüşler. Ne kadar acı! Toprakları bol olsun, o yüce insanlar sayesinde geldik bu günlere. Ne yazık ki cahil toplumlarca büyük fikirler, hiçbir zaman kolay kabul edilmemiştir. Bunu anlamak için dinlerin doğuşuna bakmak gerekir. Peygamberler ve taraftarları ne büyük çileler çekmiştir. Cemiyetin kurucusu Sahibül Mühür Süleyman-i Dönek Efendi, yapılanma sırasında ikna kabiliyetiyle hitabetini kulanmış ve kendisine kısa sürede çok sayıda taraftar bulmuştur. “Sözler Dönmek İçin Verilir” adlı kitabındaki, tüm cemiyet üyelerinin ezbere bildiğişu pasaj oldukça önemlidir:

“Verilen sözler de canlıdır. Eğer siz verdiğiniz bir sözü yerine getirirseniz onu öldürmüş olursunuz. Dönülen bir sözse ömür boyu yaşar. Tuttuğunuz sözler unutulup giderken döndüğünüz sözler süreklihatırlanır. Dönmek bir harekettir, eylemdir. Mesela dünyanın en büyük özelliği dönmesidir. Dünyanın dönmesi sayesinde hayatın intizamı devam etmektedir. Sözleri deönemli kılan, verildikten sonra dönülmeleridir ve tarih tutulan değil dönülen sözleri yazar. Gün gelecek tarih bizi de yazacak. Cemiyetimiz her yere kök salacak ve sözünde durmak yaradan çok zarar getirecek…”

Üstadın iki yüz yıl önce kaleme aldığı kehanet niteliğindeki bu öngörüler, bugün gerçekleşmiş durumda. Artık her yerdeyiz. Mesela mahallemizin fırıncısı Salih abi: Şimdiye kadar götürdüğüm hiçbir yemeği söz verdiği saatte pişirmemiş olup cemiyetimizi örnek şekilde temsil etmeye devam etmektedir. Elektrikçi Yusuf Ustanın da Salih abiden geri kalır yanı yoktur. Cemiyetten arkadaş olmamıza rağmen, bozulan tesisatımızı yapmaya söz verdiğinden üç gün sonra gelmiştir. Seçimler öncesi verilip de sonrasında dönülen sözler de hatırlanmaya değerdir.

Aklıma muhtar Vecdi Abi geldi. Geçen yılki seçimlerden önce mahalleliye bir çift terliğin tekini dağıtmış, seçilirse de öbür tekini vermeyi vaat etmişti. Vecdi Abi’yi muhtar seçtik ancak terliklerin eksik tekini alamadık. Bendeki sol tekiydi, dedeme ise sağ teki düşmüştü. Bereket versin dedemle ayak numaralarımız aynı da bir çift terliğimiz oldu, şimdi tuvalette kullanıyoruz. Şoför, Vecdi Abi’yi bile sollayacak şekilde ani bir dönüş yaptı. Birbirimizin üzerine yığıldık. Bu yığılmayla birlikte otobüsteki değersiz kalabalığın yekvücut bir yaratık olmadığını ve benim gibi insanlardan oluştuğunu anladım. Arkamdaki adam bana yüklendi. Kötü niyetle yaptığını sanmıyorum. Ama toplumda niyeti halis olmayan birçok kişi var. Bilerek ve isteyerek önündeki kişiye kerkiniyorlar. Bana fırsat tanısalar, en kısa zamanda bu sapkınlığın önüne geçerim. Çünkü bunun için bir makine tasarladım. Adı Kerkinson. Sloganım da var: Kerkinson, kerkinilmeye son. Bu alet küçük bir aparat olacak; elbise altına kolayca yerleştirilecek ve dışarıdan fark edilmeyecek. Kerkinmeye yeltenildiğinde bu aletten sapığa elektrik akımı gidecek. Malum, halk otobüsleri kalabalık ve insanların birbirine değmemesi olanaksız. Bu yüzden cihaz hemen aktifleşmeyecek ve belirli bir basınca duyarlı olacak. Cihaz aktifleştikten sonra tacizci ısrar ederse, her denemesinde voltaj daha da artacak. Ancak bu icatla ilgili bazı çekincelerim var. Mesela sapık zarar gördüm diye mağduru şikâyet edebilir. Diğer yandan, icadım büyük bir kesimin tepkisini çekebilir. Saldırılara uğrama ihtimalim oldukça yüksek. Aletin seri üretiminin taciz lobisince engellemeye çalışacağını da düşünüyorum. Ama ben, tüm bunlara göğüs germeye hazırım. Yeter ki fırsat tanınsın.

Arkamdaki adam benden özür diledi. Bu sırada mahallemizin çirkin binaları gözükmeye başladı. Daldan dala atlayan bir maymun gibi çeşitli salvolar yaparak kalabalığı yarıp orta kapıya ilerliyorum. Düğmeye bastım sonunda. Benim gibi mucitler otobüs köşelerinde sürünmemeli. Orta kapı açıldığında otobüs sanki kusuyor beni, yere yapışan bir kusmuk parçası gibi buluyorum kaldırımda kendimi. Karşısında dikildiğim dükkânın büyük camındaki yansımama bakıyorum. Olmam gereken yerde, içinde sindirilmemiş salatalık parçaları duran şekilsiz ve yapışkan bir kütle görüyorum. Kim kustu beni? Yoluma devam ediyorum, karşımdan gelen insanlar sanki bana iğrenerek bakıyor. Kusmuk Adam: Bir süper kahraman hikâyesi. Kahramanımız hayatın sivri dişleri arasında birkaç defa çiğnendikten sonra yutulan ve sindirilemediği için atılan mutajen bir fazlalık. Kötülerle mücadelesini görüntüsü ve kokusuyla iğrendirerek, bulaşarak, yapışarak ve kusmukla boğarak yapıyor.

Ayaklarım beni terzi Muharrem abiye götürüyor. Dün bir pantolon bırakmıştım. Beli daralacaktı. Bugün üçte almamı söylemişti. Saat üçü kırk geçiyor. Terzi dükkânının önündeyim. Cebimdeki son on lirayı yokladım. Yerinde duruyor. Kapı sonuna kadar açık. Saçı kır, bıyığı siyah Muharrem Abi boynunda mavi renkli mezura, dikiş makinesinin başında elindeki beyaz sabunla önündeki eteğin pilesini işaretliyor. Eşikten adımımı attım. İçeride küf ve sigara kokularının harmanlandığı bir hava var. Muharrem Abi henüz beni fark etmiş değil.

“Selamünaleyküm abi, kolay gelsin.” diyorum. Kafasını kaldırıp gözlerini kısıyor. Belli, bıyığını boyamış. Zayıf ve gergin yüzü yumuşuyor, hafiften gülümsüyor ve “Oooo, hoş geldin Hakan.” diyor. Masum bir kedi gibi bakıyorum gözlerine. Anlıyor. Üç günlük sakalını kaşıdıktan sonra “Yeğenim sen yabancı değilsin. Çok iş vardı elimde, senin pantolonu yetiştiremedim. Yarın alsan olur mu?” diyor. Muharrem Abi haklı. Yabancı sayılmam, ne de olsa ikimiz de aynı cemiyetteniz. Boynumu büküp gülümsüyorum. “Kusura bakma olur mu?” diye sesleniyor ben dükkândan çıkarken. “Estağfurullah abi, ne kusuru, canın sağ olsun.” diyorum tevekkül içinde gözlerimi yumarak.

Muharrem Abi’nin dükkânından çıkıp köşeyi döndüğümde ayağımın dibine bir tükürük kütlesi isabet etti. Tükürüğün sahibiyle göz göze geliyoruz. Kısa saçlı, küçük kafalı bir adam. Kirli sakalı zayıf bir çayır gibi, yer yer boşluklar mevcut. Deri montunun önü açık, elleri ceplerinde, bacakları olabildiğince ayrık. Burnunu çekip gözlerini kaçırıyor ve dudağının sağ kenarına umarsız bir kıvrılış kondurduktan sonra yoluna devam ediyor. Tükürüğe bakıyorum, içinde sarı balgam parçacıkları mevcut.

Bir insanın günlük bir buçuk litre tükürük ürettiğini okumuştum. Bazı insanlar ürettiklerinin hepsini sokaklarda tüketiyor. Bu kardeşlerimize gün içinde yeterli sıvı takviyesi yapılmazsa su kaybından ölebilirler. Bence ülkemizdeki nedeni açıklanamayan ölümlerin sebepleri arasında bu durum önemli bir yer teşkil ediyor. Bu zavallı insanların koruma altına alınması lazım. Aslında bununla ilgili bir dernek çalışması var aklımda: Tükürenleri Yaşatma Derneği. Ambleminde lama olacak. Şehrin muhtelif yerlerine tükürük istasyonları kurduracağım. Bu istasyonlarda bedava suyun yanı sıra büyük tükürük kazanları olacak. Normal tükürük kazanı ayrı, balgamlı tükürük kazanı ayrı olacak. Niyeyse aklıma balgam deyince şalgam, şalgam deyince de balgam geliyor. Şalgam balgam yapar mı acaba? Neyse. Böylece olur olmaz yerlere değil de belirli noktalara tükürecek insanlar. Tükürük kazanlarının ağzı kapalı olacak ve insanlar huni gibi bir sisteme tükürecekler. Aksi takdirde kazanların içine düşenler ve tükürükte boğulanlar olabilir. Sonra bu tükürükler değerlendirilecek. Barındırdığı birçok faydalı şey, ayrıştırılıp kullanılacak: Enzimler, elektrolitler, antibakteriyel ajanlar… Bence bu işte çok para da dönecek. Ülkemizden yurtdışına tükürük eğitmenleri gidecek. Hatta ortaya tükürük mafyası çıkacak ve tüküren insan kaçakçılığı yapılacak. Bir de bu konuyla ilgili Adalet Bakanlığına öneri sunacağım. Bence insanımıza verilecek en büyük cezalardan biri, yere tükürmemek olurdu. O yüzden azılı suçluların tükürük bezlerinin ameliyat ile alınmasını teklif edeceğim. Böyle caydırıcı bir ceza karşısında ülkemizdeki suç oranlarında ciddi bir düşüş yaşanacağı kanaatindeyim. Ha bir de her sene Tükürük Festivali adı altında etkinlikler düzenleyeceğim. Festival kapsamında birbirinin yüzüne tükürmeşenliği, Ya Rabbi şükür oyunları ve en uzağa tükürmece yarışmaları tertipleyeceğim.

Evim gözüktü nihayet. Adımlarımla anlaşmazlığa düşüyoruz, ben ilerlerken onlar geri gitmek istiyor. Sonuçta galip çıkan ben oluyorum. Paslanmış kızaklı demir kapıyı titreterek açtım bile. Evin avlusunda dedemle karşılaşıyorum. Beni görünce hindi gibi kabarıyor. Yine mi zayıflamış ne? Kamburu da artmış sanki. Başındaki siyah takke yana kaymış. Haki şalvarının uçkurunu yan bağlamış. Üst düğmesi açık gömleğinin altındaki kavruk ve kırışmış derisine takılıyor gözüm. Dokunma isteği duyuyorum. Dik dik bakıyor yüzüme.

“Oğlum ne değerli hacetin varmış. Bir vermedin gitti şu meredi.” deyip küskün bir çocuk gibi yüzünü çeviriyor. ‘Hı?” deyip olduğum yerde kalıyorum. Dedem sağ elini savurup devam ediyor: “Yahu şu esans şişen yok mu, onu diyorum işte.” Gülümsüyorum, “Haaa, o şişe mi? boşalsın vereceğim.” diyorum. Benim roll-on şişesinden bahsediyor. Geçen odamda görmüş. “Dede o esans şişesi değil.” dedim kâr etmedi. İlla istiyor. Hafiften sarılıyorum ona, biraz ter biraz da idrar kokusu alıyorum.

Koluna giriyorum ve avludaki sandalyelere gidip karşılıklı oturuyoruz. Küçük bir çocuk gibi büzülüyor sandalyede. Lastik ayakkabılarının uçları birbirine bakıyor. Oturduğu kırmızı sandalyenin rengi solmuş, tıpkı şalvarının rengi gibi. Bir an için bu solmuş renkler içerisinde dedemin de silinip gittiğini hayal ediyorum. Burnum sızlıyor.

Öne doğru eğilip “Dede, seni bizim cemiyete götüreyim mi?” diyorum.

“Ne cemiyeti oğlum?” diye soruyor dedem.

“Mührünü Yalayanlar Cemiyeti.” diye cevap veriyorum.

“Oğlum bırak şimdi cemiyeti memiyeti.” diyor. Sakalını kaşırken gözlerinden muzip bir parıltı geçiyor. Dudağının sol kenarı hafifçe kıvrılıyor. Belli, bir şeyler gelecek. “Sen yalamak dedin ya. Dün gene neneni gördüm rüyamda.” diye giriyor söze.

“Eeee.” deyip sol gözümü kırpıyorum. Boğazını temizleyip kaşlarını çatıyor dedem ve yaşlanmamış ruhunu konuşturuyor:

“Rahmetli bir inek olmuş, ben de onun danasıyım. Yumulmuşum memelerine, bir yandan ısırıyor bir yandan da emiyorum. Nenen de başlıyor beni yalamaya. Bir sırtımı yalıyor bir götümü…”

Kahkahayı basıyorum. Omzuma bir tokat atan dedem de sakallarını titrete titrete gülmeye başlıyor. Sesimize anam geliyor. Bir ruh gibi süzülüyor yanımıza. Susuyoruz. Keçiğinin altında ak düşmüş zayıf saçları gözüküyor. Bluzunu dirseklerine kadar sıvamış. Sararmış kemikli ellerinde temizlik bezi diye benim eski atletlerimden birini tutuyor. Bakışlarım ayaklarına kayıyor. Çorap yok. Sol ayağının parmakları, kopmaya yaklaşmış terlik kemerinden taşıp toprak zemine değiyor. Huzursuzca kıpırdanıyor karşımda ve yorgun gözlerini elindeki beze dikip konuşmaya başlıyor:

“Oğlum söz vermiştin hani, gitmemişsin Nevzat abiye. Bugün gider başlarım dediydin.” Cevap vermiyorum. “Sözler dönmek için verilir.” diyorum içimden. Nevzat Abi mahallenin tüpçüsü. Babamın da yakın arkadaşı. Bu arada babamı en son altı ay önce görmüştüm. O da bizim cemiyetten. Anama verdiği sadakat sözlerinden bile kaç defa dönmüşlüğü vardır. Ama anam babamdan vazgeçmemiştir. Çünkü anam da cemiyetimizin üyesidir. Yıllar önce, kaç defa beni de alıp babamı terk edeceğini söylemiştir. Ama her defasında da sözünden dönmüştür. Şimdi de arkasını dönüp gidiyor. Giderken de söyleniyor: “İki yıl oldu okul biteli. Yok bu sene atanacakmış da, yok önümüzdeki sene bir sürü alım varmış da. Rica minnet iş buluyoruz beğenmiyor…”

Dedem hafiften iç geçirip sırtımı sıvazlıyor. Söz vermiştim ama akşamki toplantıya gitmekten vazgeçiyorum. Ne de olsa ben bir mührünü yalayanım. Gözüm karşımdaki erik ağacına dalıyor. Çağlalar kayısıya dönmeye başlamış bile. Bakışlarım ağacın çatalındaki örme ipe takılıyor. Aklımaysa odamın tavanındaki demir çengel geliyor. Ayağa kalkıyorum. Dedemin yanağını öpüp erik ağacına doğru ilerliyorum…

Ebuzer Kalender

Nisan 1983 doğumluyum. Geçimimi hekimlik yaparak sağlıyorum. Payıma babalığın düştüğü, beş kişilik güzel bir ailenin (baba, oğullar ve kutsal anne) ferdi olarak yaşıyorum. Hem okuyor hem yazıyorum. Basılmış çalışmalarımın (roman ve öykü) yanı sıra yakında okuyucuyla buluşmasını ümit ettiğim çalışmalarım da bulunuyor. Sosyal medyayla pek aram yok. Kim merak eder bilmiyorum ama geçmişimin özü kısaca böyle işte.

Mührünü Yalayanlar Cemiyeti” için 34 Yorum Var

  1. Foton dedi ki: dedi ki:

    @ebuka merhaba. Hikayenizi çok beğendim. Başından sonuna çok iyi istiflenmiş kurgu ve güçlü anlatımıyla okuyucuya duygusunu aktarıyor. İşte bildik bir konuyu yaratıcı fırça darbeleriyle keyfine doyumsuz bir tablo haline getirmek böyle olur. Elinize sağlık. Sağlıcakla kalın.

  2. @ebuka elinize sağlık. Artık anlatımınıza ve tarzınıza alıştığım için, cümleler çok yabancı gelmiyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü çağrışımı yaptı öykünüz bana. Oturmuş bir kalem olduğunuz için ben de bir öteye gidiyorum.

    Öykünüzü çok beğendim ancak çok yoğun/kalabalık. Bunu bir eleştiri değil de öneri olarak algılayın. Eğer öyküde kalacaksanız, her seferinde acaba bir tat mı verseniz okuyucuya. Yani ben daha mührünü yalayanlar cemiyetine nasıl üye olacağımı düşünürken yolda beni Tükürenleri Yaşatma Derneği kaptı, Kusmuk Adama kattı ve üstüne bir de bana Kerkinson sattı birileri. Bunların hepsi harika ama bombardıman altına attınız beni. Eğer bütün bunlar olacaksa size roman yakışır. Ya da bize azar azar verin keyfini daha çok çıkaralım.

    Şalgam balgam olmamış, Kusmuk Adam süper değil anti kahraman bence ve o dedenin rüyasında neneyi gördüğü kısma bayıldım.

    Size hep yazın :pray:t2:

  3. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @ebuka,

    Öncelikle bu öykü, sizin isminiz olmadan yayınlansaymış da sizin yazdığınızı anlarmışım. Tam sizin tarzınızda olmuş yine, benim de çok sevdiğim mizahi dokunuşlarla ciddi konulara değinmek bence okurken oldukça keyifli.

    Değişik metaforlar, icatlar, öneriler hepsini okurken çok yaratıcı buldum ve keyif aldım. Bir tek şalgam/balgam benzetmesi, bu kadar yaratıcılığın arasında bana tempoyu düşürdü gibi geldi ama sonuç kısmına kadar tüm öyküyü yüzümde bir tebessümle okudum diyebilirim.

    Sonuç kısmı ise beklediğimden çok daha farklı ve vurucuydu. Ayrıca erik dalına neden yöneldiğini çok anlamadım, en sonunda yaşama sözünden de mi dönmek istedi acaba?

    Bu arada annesi ve babasına yaptığı yorumlar da oldukça gerçekçi. Belki de sözler tutulmamak üzere ortaya atılıyor, belki siz haklısınız. :sweat_smile:

    Kaleminize sağlık,

    Sevgiler,

    Sena

  4. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Selam @Senaa;

    Anladığım kadarıyla şalgam balgam olmamış. :slightly_smiling_face: Ama hakikaten benim aklıma öyle geliyor. Demek ki her düşündüğünü yazmayacaksın.

    Bu arada siz de dahil yazdıklarımı okuyan arkadaşlarımın bir tarzımın ve üslubumun olduğunu söylemeleri hakikaten beni mutlu ediyor. Teşekkür ediyorum.

    Ayrıca erik dalına neden yöneldiğini çok anlamadım, en sonunda yaşama sözünden de mi dönmek istedi acaba?

    Çok iyi yakalamışsınız. Öykünün ilk taslağında şöyle bir cümle vardı, sonradan çıkardım:

    …Aklımaysa odamın tavanındaki demir çengel geliyor. Ayağa kalkıyorum. Belki de kendime verdiğim sözden de dönmenin vakti geldi diyorum. Dedemin yanağını öpüp erik ağacına doğru ilerliyorum…

    Keyifli yorum ve eleştirilerinizden ötürü çok teşekkür ediyorum. Ve sizden de en kısa zamanda bir öykü okumayı arzu ediyorum. Görüşmek üzere sağlıcakla kalın…

  5. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @ulu.kasvet,

    Ben de nerede kaldı ulu diyordum ki çıktın sahneye:)

    Teşekkür ederim vakit ayırıp okuduğun için. Beğenmen de ayrıca mutlu etti beni. Seçki sensiz boynu bükük kalıyor bu arada, arayı fazla açma.

    Eyvallah. Tüm sağlık çalışanlarının bayramı kutlu olsun.

    Gorusmek üzere, çok selamlar…