Öykü

Öykü Siparişi Alınır (Öykülerimiz Katkısız ve Doğaldır)

Şah Şehriyar tarafından istismar edilen ve katledilen tüm kadınların anısına…

İşittim ki ey bahtı güzel okuyucu; çok uzaklardaki Kösadil Cumhuriyeti’nin Körler şehrinde, kendine Ebu’l-Kasas diyen ve eli kalem tutan bir adam yaşarmış. Yazmak pek para etmiyormuş ya, bir defa kapılmış kelimelerin büyüsüne. Bir gün Ebu’l-Kasas’a öykü sipariş edilmiş. Siparişi veren Sağırlar şehrinin önde gelen simalarından Emir Ali’ymiş. Demiş ki Emir; öyküler ve masallar birçok kez hayatımı kurtardı, gün oldu uçurumun kıyısındayken okuduğum umut dolu bir hikâye beni yaşama bağladı, öyle bir şey yaz ki dinleyenler öykülerin ve masalların kıymetini anlasınlar… Ebu’l-Kasas öyle her siparişi kabul etmezmiş. Ama tema da pek hoşuna gitmiş. Sonunda kabul etmiş ve başlamış düşünmeye. Düşündükçe de kafası karışmış. Aklına pek çok şey gelmiş ama hiçbiri içine sinmemiş. Böylece günler ve geceler geçmiş. Bir ara siparişi iptal etmeyi bile düşünmüş. Ama pes etmemiş ve sonunda zor da olsa kafasındaki seçenekleri ikiye düşürmüş. İlki bir anneyle oğlunun öyküsüymüş:

Masallar Hayat Kurtarır

“Sana Amutta Yürüyen Çocuk masalını anlatmış mıydım oğlum?”

Çocuk gözlerini kaçırıp yüzünü buruşturdu. “Evet anneeee.” dedi bıkkın bir sesle. Annesinin soran gözlerle baktığını fark edince açıklama yapma gereği hissetti: “Hani çocuğun birine babası yeni bir ayakkabı almış. Çocuk da ayakkabısı eskimesin diye amuda kalkıp ellerinin üzerinde yürümeye başlamış. Yoldan karşıya geçerken bir arabanın altında kalmış. Kazadan sonra çocuk yürüyemez hale gelmiş ancak ayakkabıları eskimeyeceği için de sevinçliymiş…”

Kadın gülümsedi, gülümserken de yüzündeki kaz ayakları belirginleşti. Oğlunun beyaz ve tombul yanağından bir makas aldı. “Hımmmm. Peki ya Ölümün Uyandırdığı Adam’ı?

“Hı hı. Adamın biri her sabah çalan alarmını kapatıyormuş. Böylece tam kırk sene yatağından kalkmadan uyumuş. Kırk sene boyunca rüyaya benzer bir hayat sürdükten sonra birden uyanıvermiş ve uyanır uyanmaz da ölmüş.”

“Aferin, iyi dinlemişsin masallarımı.”

“Anne!” dedi çocuk ve yan döndü. Uzandığı yerden sağ yanağını avucunun içine alarak dirseğinin üzerinde hafifçe doğruldu. “Büyüdüm artık, neden masal anlatıyorsun hâlâ bana? Hem anlattığın masallar biraz şeyler…”

Kadın gülümseyerek gözünü kırptı: “Neyler?”

Çocuk bakışlarını kaçırıp boştaki eliyle yastığın kılıfını çekiştirmeye başladı. “Biraz garipler.”

Neleri garipmiş?”

Duraksadı çocuk ve iç geçirdi. Sonra direk annesinin solgun yüzüne baktı. “Geçen hafta öğretmenimiz herkesten bir masal anlatmasını istedi. Ben de anlattım.”

“Hangi masalmış bu?”

“Yarısı Siyah Yarısı Beyaz Kadın.”

Kadın gözlerini kısıp çenesini kaşıdı. Annesinin duraksadığını gören çocuk atıldı:

“Hani siyahi bir kadınla beyaz bir adamdan olan; sağ tarafı siyah sol tarafı beyaz kadın. Bu yüzden…”

Yüzü gevşeyen kadın sözü oğlunun ağzından kaptı. “Bu yüzden de sürekli kendisiyle kavga ediyordu değil mi? Ama sonunda barışıyordu kendisiyle. Çok güzel bir masal seçmişsin.”

Çocuk suçlu gibi boynunu büktü. “Ama ne öğretmenin beğendi masalı ne de arkadaşlarım.”

“Boş ver, takma onları. Masaldan anlamıyorlarsa yapacak bir şey yok.” Sonra yüzünü iyice yaklaştırdı oğluna. Sesine gizemli bir hava kattı ve fısıldar gibi “Hem masallar hayat kurtarır, unuttun mu Şehrazat’ı?” dedi.

Çocuk tekrar sırtüstü yatağa bıraktı kendini. Uzun saçları dalgalanarak yastığa döküldü. Pufladı ve kafasını diğer tarafa çevirdi: “Ben artık masal dinlemek istemiyorum.”

“Demek büyüdün ha!” dedi kadın battaniyeyi çocuğun göğsüne kadar çekerken. İnce parmaklarını oğlunun yüzünde gezdirmeye başladı. “Bıktırdım mı masallarla seni?” Cevap vermedi çocuk, omuzlarını silkmekle yetindi. “Sen bilirsin tatlım.” dedi kadın ve öptü çocuğu yanağından. Yumuşak hareketlerle kalktı ucuna oturduğu yataktan. Odadan çıkmadan önce elini elektrik düğmesine uzattı.

“Babam bir daha gelmeyecek mi anne?” diye sordu çocuk.

“Bilmiyorum yavrum.” dedi kadın iç geçirerek, “Sen uyu hadi…”

Çok geçmeden uyudu çocuk. Ta ki gece yarısı bir çığlık sesiyle yatağından zıplayana kadar. Önce ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sersemlemişti. Titriyordu, hem de sesine kadar. “Anne!” dedi usulca. Sonra birkaç tıkırtı duydu. Ürkek hareketlerle doğruldu ve elektrik düğmesini açtı. Kapısını yavaşça aralarken yine seslendi: “Anne!” Bu sırada acelesi olan bir gölge, tek katlı evin demir kapısını çarpıp çıktı. Çocuk gölgeyi tanıdı. “Baba!” dedi ardından. Ama kendisi bile zor duydu söylediğini. Kötü bir şeyler oluyordu, hissediyordu. Korkusunu da peşine takıp hızla yatak odasına koştu. Yerde kıpırtısız bir kitle uzanıyordu. İstemese de elektrik düğmesine uzandı eli. Ampulün kustuğu ışığın aydınlığında gördükleri midesini bulandırdı. Annesi sırtüstü uzanmıştı yerdeki halının üzerinde. Gözleri açık öylesine. Kıvırcık kumral saçları darmadağınık… Sol şakağındaki açılmış yaradan kanlar akıyordu. Çocuk büyümüş gözleriyle etrafına bakındı, titreyen elleri dua eder gibi açıktaydı. Sonra ne yapacağını bilmez şekilde gitti ve annesinin yanına oturdu. Kadının başının kucağına koydu. İleri geri sallanarak ağlamaya başladı: “Anne ne olur uyan. Anneeee uyan. Uyan da masal anlat bana! Vallahi masalların çok güzel. Sen anlat, ben hep dinlerim!” Neden sonra annesinin “Masallar hayat kurtarır.” sözü geldi aklına. Neden olmasın diye düşündü. Kana bulanmış sağ elinin tersiyle gözünü ve burnunu sildikten sonra başladı anlatmaya:

“Bir varmış, bir yokmuş. Çok uzaklarda tüm insanların huzur içinde yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede aileler çok mutluymuş. Babalar çocuklarının başını okşarmış. Erkekler asla kadınları dövmezmiş. Bu ülkenin hükümdarı kıvırcık saçlı bir prensesmiş. Garip ama güzel masallar anlatırmış…”

Çocuk anlattı, anlattı… Ve sonunda kadın sabaha karşı gözlerini açtı. Bir masalın içinde buldu kendini. Güzel ülkesine hükmeden ölümsüz bir prenses oluvermişti. Bir gecede büyüyen oğlunun gözyaşlarını sildi. “Büyümek acı verir. Üzülme!” dedi ve anlattığı masalla kendisini ölümsüz kıldığı için ona teşekkür etti. Yönetmesi gereken bir ülke vardı gayri. Bu yüzden istemese de şimdilik oğluna veda etti…

* * *

İlk öykü böyleymiş işte. Ancak Ebu’l-Kasas’ın içine sinmeyen bir şeyler varmış öyküde. Özellikle de sonunda. Temayı tam yediremediğini düşünüyormuş metine. Belki de diğer öyküyü vermeliyim Emir’e demiş kendi kendine. Elindeki taslağa bakmış ve Emir kara mizahtan hoşlanır mı diye tereddütte kalmış. Öykünün adı “ÖZGÜRLÜK İÇİN MASAL ANLAT”mış.

Özgürlük için Masal Anlat

Cennet vatanımız Tırimankis’in güzel başkenti Babunşehir’de bu sene üçüncüsü düzenlenen ve bugün itibariyle sona eren Özgürlük İçin Masal Anlat Etkinliklerine ilgi oldukça büyüktü. Binbir Gece Masallarından esinlenerek hayata geçirilen ve ülkenin hapishanelerindeki mahkûmlarının iştiraki ile gerçekleşen bu projede, her sene en güzel masalı yazan otuz mahkûm özgürlüğüne kavuşuyor. Haksız rekabete yer vermemek adına gazeteci, yazar vb. taife yarışma kapsamının dışında bırakılıyor. Yarışmaya hırsızlık, rüşvet, gasp, irtikâp, görevi kötüye kullanma, sahtecilik, zina, taciz, darp, adam yaralama gibi adi ve yüz kızartıcı suçlardan hüküm giyen mahkûmlar katılabiliyor. Ancak yazılan metinler incelendiğinde, kalem tutan ellerle ortaya çıkan masallar arasındaki uyumsuzluk hemen göze çarpıyor. Ve bu durum dereceye giren bazı mahkûmların, yarışmaya katılamayan gazeteci-yazarlardan güzellikle ya da zorla yardım aldığı söylentilerini güçlendiriyor. Geçen sene AKSAK TERZİ masalıyla birinciliği kazanan ve darp nedeniyle hapis yatan Ekber Sille’nin, bu masalı yan koğuştaki ismi gizli tutulan bir yazarı döverek cebren yazdırttığı da iddialar arasında. Ayrıca dereceye giren bazı masalların ünlü masallardan kopya edildiği, koğuş arkadaşlarının birbirlerinin masallarını çaldığı, görevli memurlara rüşvet verilerek masallar üzerindeki yazar isimlerinin değiştirildiği de söyleniyor. Tabi bunların hepsi şimdilik iddiadan ibaret. Gerçeği zaman gösterecek. Şimdi, bu senenin birincisi olan KÖR KRAL adlı masalı seslendirmek üzere Adalet Bakanı Şemsi Terazi huzurlarınıza teşrif ediyor:

Kör Kral

Not: Bu masalda hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Develer tellal iken, pireler de berber iken, bir varmış iki yokmuşken, ormanın birinde Kral adında bir aslan yaşarmış. Bu aslanın öyle keskin gözleri varmış ki taşa baksa arkasındakini görüverirmiş. Bir kayanın ya da çalının arkasında hacetini gidermeye çalışan birçok hayvanı, “Canımsın, git ötede işe.” diye uyardığı sık olurmuş.

Günün birinde dişi bir aslan çıkmış ortaya. Rivayet o ki komşu ormandan gelmiş Kral’ın topraklarına. Mesleği boyacılıkmış, elbise giyme alışkanlığı olmayan hayvanlar âleminde bedenleri boyarmış. Yaptığı boyamalarla eşeği zebraya, ya da zebrayı eşeğe, aslanı da kaplana çevirebilirmiş. Kral’ın orman hayvanları şerefine düzenlediği davete bu dişi aslan da katılmış. Bu sırada Kral dayanamayıp bir antilopla bir dağ keçisini mideye indirivermiş. Önceki seneden tecrübeli olan ceylan sürüsüyse davete katılmamış. Kürdanla dişlerini karıştırdığı sırada dişi aslan Kral’a yaklaşmış ve “Boyayayım mı gözlerini aslanım.” demiş, “Yelelerinle aynı renk olsunlar.” “Tamam be yavrum be!” demiş Kral ve dişi aslanın poposuna bir şaplak patlatmış, “Seni benim sürüye aldırayım mı?”

Dişi aslan kıkırdamış ve almış eline fırçasını paletini, başlamış Kral’ın gözünü boyamaya. Bu iş çok titiz bir işmiş, dişi aslan işini bitirdiğinde üç gün geçmişmiş. Kral yeni göz rengini çok beğenmiş. Ancak birkaç gün sonra bir sorun belirmiş. Kral eskisi kadar iyi göremiyormuş. Zaman geçtikçe bırak taşın arkasını, burnunun ucunu bile zor görür olmuş. Hâl böyle olunca Kral, ormanın en iyi göz doktoru olan baykuşu ayağına çağırmış. Baykuş, detaylı bir muayeneden sonra güvenli mesafedeki bir dala konmuş ve “Gözlerin çok fena boyanmış Kral.” demiş, “Hiçbir müdahale gözlerindeki bu tabakayı kaldıramaz.” Kral üzülmüş ve kabahati baykuşun kötü doktorluğuna bulmuş.

Haber ormana çabuk yayılmış. Tellal deve çıkmış meydana ve ağzından köpükler akıtarak bağırmaya başlamış: “Kral kööör, kral kööyyr.” Bunu duyan fil, hortumunu kıvırarak söylenmiş: “Hıh… Ben deveden daha iyi tellallık yaparım.” Sansar şaşırmış ve arkadaşı gelinciğe “Kral çıplak değil miydi bunun aslı?” diye sormuş. Gelincik de “Kral zaten çıplak, görmüyor musun?” demiş. O sırada yerde uzanan Kral, açık arka bacaklarının arasından kasıklarını yalamakla meşgulmüş. Kral’ın giderek artan körlüğü sürüyü zor duruma düşürünce işler aksamaya başlamış. Bunu fırsat bilen genç erkek aslan, arkasına sürünün diğer üyelerinin desteğini de alarak yönetime el koymuş ve Kral’ı sürüden uzaklaştırmış. Kral buna çok içerlemiş ve öcünü almaya yemin etmiş. Bunun için kendisine bir ekip kurmaya niyet etmiş. Bu maksatla ormanda gezerken sağır bir çakala rastlamış.

“Merhaba tilki kardeş.” demiş Kral, “Ben ormanların eskimez kralı aslanım, ormanı yönetecek bir ekip kuracağım ve ekibimde seni de görmek istiyorum.” demiş.

Çakal garip garip bakmış Kral’ın yüzüne ve “Anlamadım efendim, kulaklarım biraz ağır işitiyor da.” demiş. Kral kükreyerek tekrar etmiş sözlerini. Sesi ormanda yankılanmış.

“Yalnız efendim.” demiş çakal, “Ben tilki değil çakalım.”

Kral birden sinirlenmiş, “Çakallık yapma ulan, ben kör müyüm. Ben sana tilki diyorsam tilkisin.” demiş. Çakal çaresiz boynunu bükmüş ve karşısındaki aslanın gözlerinin iyi görmediğini anlamış. Aslan sağır çakalı ekibine dâhil etmiş. “Sen!” demiş çakala, “Ekibin haber alma teşkilatının başında olacaksın. Ne de olsa tilkisin, kurnazsın, ormanın içine gidip kimseye görünmeden herkesi dinleyeceksin. Aleyhimde konuşanları gelip bana rapor edeceksin.”

“Tamam efendim.” demiş çakal bağırarak.

Kral “Ne bağırıyorsun ulan, ben sağır mıyım?” diye kükremiş ve pençesini çakalın gölgesine atıvermiş. Çakal da yalandan bir çığlık atmış. Aslanla çakal ormanın kuytu bir yerine, çakalın daha önce keşfettiği bir mağaraya doğru ilerlemeye başlamış. Ayağı birçok defa taş ve köklere takılan Kral ikide bir tökezlemiş. Çakal gülmek istemiş ama cesaret edememiş. Mağaraya vardıklarında, girişteki büyük taşın üzerine tünemiş dilsiz kargayla karşılaşmışlar. “Merhaba.” demişler kargaya. Tilki, kulağı ağır işittiğinden önce anlayamamış karganın konuşamadığını. Ancak Kral durumu fark etmiş, ardından çakala talimat vermiş ve kuzgun sandığı kargaya işaret diliyle şunları anlatmasını söylemiş:

“Tilki kardeş, kuzgun artık bizim gözcümüzdür. Bir tehlike durumunda bize haber verecek. Bunları ona anlat.” demiş.

“Aman efendim.” demiş çakal, “O kuzgun değil, bir karga, üstelik de dilsiz.”

“Bak ikidir bunu yapıyorsun tilki!” demiş Kral, “Ben ne gördüğümü çok iyi biliyorum, o bir kuzgun. Sen sağır olduğun kadar körsün de. Hem fena mı? En azından senin kadar konuşup da başımı şişirmez.”

Haftalar bu şekilde geçmiş. Üç kafadar, ekip olarak çok mutluymuş. Çakalın bulduğu leşlerle karınlarını doyuruyorlarmış. Bir gün çakal sevinçle mağarada dinlenen Kral’ın yanında almış soluğu.

“Efendim, efendim!” demiş, “Ormanda gezerken iki zebranın konuşmasına şahit oldum. Kuytuya yattım ve onları dinledim. Söylediklerine göre yarın buraya gelip sizi övecekler, sürünün başındaki genç kral bozuntusunu da cezalandıracaklarmış.”

Kral sevincinden havalara zıplamış, tutmuş çakala sarılmış ve ertesi gün için hazırlıklara başlamış. Aslında sağır çakalın duyduğu, daha doğrusu duyduğunu sandığı şeyler gerçeği yansıtmıyormuş. İki zebranın aralarında konuştukları aynen şuymuş:

“Yarın saklandığı mağarasında Kral’ı dövüp, sürünün başına bela olduğu için cezalandıracaklarmış.”

Kral ertesi gün erkenden kalkıp en güzel kokulu çiçeklere sürtünmüş, yelesini taramış, dişlerini fırçalamış, tırnaklarını da cilalamış. Çakalın getirdiği bir ceylan leşinin en güzel parçasını da misafirlere ayırmış. Öğleye doğru uyku bastırmış. Kendisi mağaranın bir köşesinde, çakal da mağaranın girişinde kestirivermiş. Karga ise mağara girişindeki kayaya tünemiş. Bir saat sonra mağaraya yaklaşan, yaklaştıkça da öfkeleri ve saldırganlıkları her hallerinden belli olan on kişilik aslan sürüsünü görmüş karga. Tehlikeyi sezmiş, ötmek için ağzını açmış ama sesi çıkmamış. Sonra neme lazım deyip oradan uçup uzaklaşmış. Kral bir gürültü patırtıyla uyanmış. Gözleri iyi görmediğinden mağaranın girişindeki karartıları ve yerde cansız yatan çakalı seçememiş. Ne olduğunu anlamaya çalışırken üzerine atılan dört genç aslanın pençe darbeleriyle kendini yerde bulmuş. Son nefesini vermeden önce ağzından şu kelimeler dökülmüş:

“Tilkilere güvenilmeyeceğini bilmeliydim, şerefsizin evladı beni kandırdı!”

Kral’ı ertesi gün gömmüşler. Cenazesine sadece üç maymun katılmış…

* * *

Ebu’l-Kasas’ın ahvali böyleymiş işte ey bahtı güzel okuyucu. Kafası karışık ve tereddüt içinde… Ama nihayetinde bir karar vermesi gerekiyormuş. Sonunda iki öyküden de vazgeçmiş. Bunların yerine kendisini hikâye edecekmiş. Ne de olsa o da yaşamak ve hayata tutunmak için yazıyormuş. Kendini boğan bu dünyadan öyküler yoluyla kaçabiliyormuş. Ve sadece, kelimelerle inşa ettiği öbür dünyalarda nefes alabiliyormuş…

Ebuzer Kalender

Nisan 1983 doğumluyum. Geçimimi hekimlik yaparak sağlıyorum. Payıma babalığın düştüğü, beş kişilik güzel bir ailenin (baba, oğullar ve kutsal anne) ferdi olarak yaşıyorum. Hem okuyor hem yazıyorum. Basılmış çalışmalarımın (roman ve öykü) yanı sıra yakında okuyucuyla buluşmasını ümit ettiğim çalışmalarım da bulunuyor. Sosyal medyayla pek aram yok. Kim merak eder bilmiyorum ama geçmişimin özü kısaca böyle işte.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Selam Ebuzer :raising_hand_man:

    Öncelikle belirtmek gerekir ki, masal temasının mesajlı içerikler olarak verilmesi konusundaki başarını dile getirmek isterim. Büyük resimde hangisi masal hangisi gerçek olmalı insan gerçekten karıştırıyor.

    Ebu’l Kasas’ın kafa karışıklığını yadırgamamak gerekli, gerçekten aynı ölçüde önemli ve farklı perspektifteki konular arasında sıkışmış. Verdiği karar belki de en doğrusu olmuş ama… Sonuçta insanlar da küçük evrenlerdir.

    Tek eleştirim, körler ve sağırların birbirini ağırlaması gibi olan sipariş kısmı olmuş. İyi adamlar ikisi de yaw :sweat_smile:

    Atlanmaması gereken şeylerden belki de en önemlisi; her iki masalın her ne kadar aynı kurgu kişi tarafından yazılmış olmasına rağmen, asıl yazarının farklı iki karakterde oturtmuş olması materyalleri… Kendini tekrar etmeyen iki tamamen farklı kurgu. :clap::clap:

    Bu arada bir dahaki roman projen İhsan Oktay Anar ayarında bir Osmanlı tarzı evrensel hikaye olabilir. Çok rahat kotarırsın.

    Ellerine sağlık.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  2. Avatar for nkurucu nkurucu says:

    Merhabalar,

    Uzun süredir ara verdiğim okuma serüvenime seninle başlayayım dedim. Uzun süredir sen de yoktun gördüğüm kadarıyla. Gerçi kaçırmış da olabilirim. :slight_smile:

    Bence kararsızlığını çok güzel bir kararla bağlamışsın. Birinci hikaye tam oturmuş. Beni tatmin etti. Ama ikinci hikaye/masal bir mahkuma özgürlük vermez gibi geldi. İyi mi? Evet. Ama özgürlük için eksik geldi gibi. Bunları başladığın asıl hikayen ise bence gayet yerinde, mesajları net.

    Eline sağlık.

  3. Merhaba;
    Masal bu ya diyeceğim ama nedense çok gerçek olmuş sizinkiler. Bana hüzünlü de geldi. İki masal da çok güzeldi, ikincisi favorim. Ölen anne ve ağlayan çocuk benim için ağır. Öykülerini sevdiğim tanıdık isimlerle bu mecrada buluşmak keyifli oluyor.

  4. Çok beğendim masalı Ebuzer. Kendi içine kapanan sarmal hikayeleri çok seviyorum. Kösadil evreniyle daha önce tanıştığım için kendimi şanslı sayıyorum. Eline sağlık :slight_smile:

  5. Merhaba Ebu’l Kasas. Pardon Ebuzer :slight_smile:
    Öncelikle temayla ilgili kafa karışıklığının bir öyküye böyle güzel yedirilmesine bayıldığımı söylemeliyim zira zordu konu. Özellikle iş özel sayıya yazmak olunca yazarın üstündeki sorumluluk daha da büyüyor.

    Katledilen kadınlara adadığın kısım ne yazık ki aşırı derecede gerçekti. Çocuğun annenin başında masal anlatması, annenin bir prenses olması… Umarım katledilen her kadın en azından gittikleri yerde bu şekilde huzuru bulurlar.

    Orman masalı ise hem muzip hem de çok gerçekti. Bana nedense tarih sahnesinde büyük rol oynamış ama bir karşı cinsi tarafından gözü boyanmış nice hükümdarı hatırlattı. Bir de aslan kral ne kadar tatlı konuşuyordu ya hem aslan hem de kırk yıllık mahalle esnafı abi mübarek. Bu kısım da hem güldürücü hem de mesajı rahatsız etmeden net bir şekilde vermiş. Yorumlardan okuduğum kadarıyla Kösadil Cumhuriyeti’ni de ilerde roman olarak okuyacağız sanırım. Heyecanla bekliyorum. Kalemin daim olsun.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

7 cevap daha var.

Yorum Yapanlar