Öykü

Bin İkinci Gece

Düşmana esir düşen ajan, konuşması karşılığında canının bağışlanacağı müjdesine tereddütle yaklaşır. Bu gerçekleşse dahi kendi halkı tarafından hain olmakla suçlanacağı için anlaşmayı kabul etmek yerine her gece masallar anlatmayı teklif eder. Bu durum başta saçma bulunsa da en azından ilk gece için esire şans tanınmasına karar verilir. Ancak daha ilk geceden itibaren duyduklarıyla beraber fark ederler ki bu masalların her biri şifreli bilgiler ihtiva etmektedir. Bin birinci gecenin sonunda daha fazla bilgiye erişemeyeceklerini anlayınca esiri öldürmek üzere bir canavar görevlendirirler. Anlatacak başka ilgi çekici masalları olup olmadığını da son kez sorarlar. Bunun üzerine esir bin ikinci gece son kez konuşmaya başlar:

“Yer çekimi kuralının hassasiyeti uzaydaki cisimler arası hesaplamalarda bozulur. Bu orandaki açık belki de kuantum ya da diğer boyutlarla ilgili hesaplarla giderilebilir. Yani aradaki fark denklemin hatalı oluşundan değil de kuantum bilimiyle bağlantılıdır. O zaman bu fark oranında biz de diğer boyutların, kuantum enerjilerin rollerini, miktarlarını ortaya çıkarabiliriz.
Karadelik ile ulaşılan farklı boyutlar ve kuantumdaki farklı olasılıklar ile farklı boyutlarda devam eden hayatlar birbirlerine eşitlendiği takdirde elde edilen katsayılar bu enerji miktarlarını belirlemede kullanılacaktır.

İki boyut yalnızca dijitalde olur, gerçek hayatta kalınlıktan dolayı üç boyuttan daha azı imkansız; defterdeki yazı da iki değil üç boyuttur. Ama bilgisayar ekranındaki görüntüler iki boyut olur.
Kalem ile yazıyorum, ediyor üç boyut; geçmişle gelecek, yapay ile gerçek.

Bundan dolayı kuantum bilgisayarlar diğer boyutların keşfi için kullanılan enerji farklarını belirlerken yardımcı olurlar.”

Dinleyenler esirin anlatacak bir şeyi kalmadığı için saçmaladığı, böylelikle canını kurtarmak için bir şans daha elde etmeye çabaladığı konusunda hemfikir olurlar. Ancak bozuntuya vermeyip eğlenmek maksadıyla konuyu bilimsel açıdan ele almak yerine felsefi yönleriyle değerlendirmesini isterler. Esir devam eder:

“Kara bulutların üstünden izledi Nietzsche’nin mistik Zerdüşt’ü zavallı insanları. Sonra yükselmek isteyenleri derinlere fitne salan ağaç köklerine benzetti. Çelişkiydi bu işte.
Aristo yerin dibine geçmeyi salık verdi oysa Metafizik’te, Empedokles ile hemfikirdi.
Mistikti her ikisi de. Farklıydılar yine de.

İblis de düştü, Etna’nın orta yerine. Ebediyen yanıyor şimdilerde, zaman hep aynı andan ibaretse.

Ateşi kutsal sayan Zerdüşt düşüp yanmaktan kaçıyor. Oysa günahkarın iradesi yer çekimine neyleye? Anlatamazsın derdini kimseye, tepelerden tiksintiyle.

Düşüşü mü savunmalıydı öyleyse Aristo gibi? Düşenler hep insanları anlamaya mı gelmişti? Yoksa cennetten mi kovuldular? Kötülük tohumları mı saldılar toprağa? Çelişkiler hayattan ibaretti, hayat çelişkiler yumağı.”

Dinleyenler esirin sözlerini zırva bulsalar da onun bu çaresiz çırpınışları pek bir hoşlarına gider ve masalın kalanını felsefi ya da bilimsel yönleriyle değil de daha edebi anlatmasını isterler. Ne de olsa bir masaldır bu. Esir onları başıyla onaylar ve devam eder:

“’Boynu bükük yollara sor benim halimi,’ dedi. ‘Çok mu yoklar sana düşmanlar?’ diye sordu diğeri. ‘Kadife kumaş ile yıkmışlar, gök denizin yaşları esrara dair, kızdılar bana,” dedi.
Bacaklarını toparlayan diğeri aheste bakış attı. ‘Eh sen de yalan yere savundun gerçeği,’ dedi. ‘Oysa toprak ve alem elma çeriği, baksana şu çaresiz ürpertinin kokusuna!’

Beriki titrek sesle ‘Çok ağlarsam yeri yarıp yok olur muyum sence?’ diye sordu hüzünle.

‘Tenin zehir oldukça bu cehennemden kaçamazsın,” dedi diğeri.

Sonra edeple kalkındılar, kuşanıp yalnızlık titrediler. İçi üşüdü birinin, bir diğerinin. Daha bir gözü karaydılar. Kelimeleri sakındılar, lakin gururu pek cömerttiler.

‘Çok acır mı ıssız ölmek?’ diye sordu.

Güldü diğeri, ‘Fena sayılmaz,’ dedi.

‘Alt tarafı başsız bir mezar olursun benim gibi,’ dedi.

Düşman kapıya yanaştı. Tırnaklar tahtaya ilişti. Postu dik tuttu, ‘Ne varmış ki? Ben hep öldüm, yine ölürüm,’ dedi. Diğeri korkudan utandı önce, sonra kimden utandığını bilememenin yaşı aktı gözünden.

Kelimeleri sahipsizdi onların. Hiçlikte gurur tasladılar, son bir gece işiten olur mu diye umut beslediler.

Sinsi sivri dişler kilitleri söktü. Pek güçlüydü vahşet. Ama geri durmadı ikisi de. ‘Bir adım dahi geri atma, kalsın bedenin, orada kopsun,’ dedi. Kapı gümbürdeyerek yerinden oldu paramparça. Mavi ışık doldu sokaktan karanlığa. ‘Çok ayıp olur, aman yerinden kıpırdama.’ Oysa yok kimseler, bu cehennemde kim kimi bekler? Gururu el vermedi, dişli pençeler yüreğini sökerken kaçmaya. Ümit besleyenleri hayal kırıklığına uğratmaya. Öbürü yüzünü hiç ekşitmedi, tüfeğini sakinlikle doldurdu. Doğrulttu yaratığa.”

Dinleyiciler bu karmakarışık saçmalığa pek sinirlendiler, esirin ölüm korkusuyla aklını yitirdiğini düşündüler. Bütün anlatıların dönüp dolaşıp yer çekiminde odaklandığına dair karara vardılar. Daha fazla beklemeden yok olmasının hükmünü verip, kalemini kırdılar. Son sözlerini istediler:

“Var olmak, olmama belasını da beraberinde getirir
Akıl kedere düşünce delilik başlar
Sinapslar kozmosun kalelerine aşk ateşi gönderir
Kahrımızın ederi yok, toprağı ateşe vermişler
Varlığın aslını kim bilir?

Hiç olmayan ne bilir olmayı ya da olmamayı?
Yok olunacaksa bir gün, neden vardın ki en başında?
Ve ne anlamı var tüm bunların öyleyse?
Sonsuza dek yaşayacaksan beklemek neden bu durakta?”

Bu sözler üzerine kendini kandırdığını, acıklı sonunu kabullenmeyip avuntulara sığındığını söylediler. ‘Esir’ son kez konuştu:

“İnsanın en büyük ‘özgürlüğüdür’, kendini kandırmak.”

Haluk Çevik

"Bu gidişle son nefesine dek akademik eğitimine devam edecek olan 84 doğumlu bir yüksek mühendis."

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for ebuka ebuka says:

    Haluk merhabalar;

    Kısa ama yoğun bir öyküyle selamladın bizi. Kendi üslubunla kaleme aldığın bu öyküde birçok cümlenin üzerinde dakikalarca düşünmek lazım belki de.

    Açıkçası öykünün kapısını açmak yetmiyor; içeri girmek ve gizlenen hakikatleri loş odalarda aramak gerekiyor.

    Kalemine sağlık, tebrik ediyorum bu güzel öyküden ötürü. İyi bak kendine görüşmek üzere…

  2. Merhaba Ebuzer,

    Güzel yorumun için teşekkür ederim.
    Zaman içerisinde not aldığım cümlelerimi birleştirerek öyküleştirdiğim için öyle oluyor biraz da.

    Yoğun tempon arasında vaktini ayırıp okuman beni mutlu etti. :slight_smile:
    Görüşmek dileğiyle.

  3. Merhaba Haluk,

    Eğer umut varsa, belki kendini kandırmak demek ona haksızlık olur.
    Yerçekimi, toprak, yükselmek, varlık, yokluk, paralel everenler, sonsuz varlık, aşk, çekim…
    Hepsi bir bütünlük aslında sanırım. Paradoks dediğimiz şey de, belki de bu bütünlüğün içinde sürekli kesişen ve ayrılan tek bir şeyin ya da bütünlüğün kendisinin devinimi…

    Öykünün yorumu mu, bana düşündürdükleri mi bunlar bilemiyorum. Ama düşündürmesi ve dahası “sezdirmesi” ve de bunu didaktik bir deneme gibi değil “hissettiren” bir şiir formatında yapması sanırım metnin temel teknik başarısı olmuş, teknik düşünülmese de…

    Çok iyi :+1:
    Ellerine sağlık Haluk.
    :raising_hand_man:

  4. Felsefe dozu yüksek, güzel bir yazı olmuş, ellerinize sağlık…

  5. Eline sağlık Haluk

    İlginç ve düşündürücü bir kırkyama yapmışsın :slight_smile: Hikayenin kurgusu çok akıllıca olmuş ama bence kısa olmuş. Biraz daha detaylansa, o heyecan unsuru daha güçlü işin içine girebilirdi.

    Sen ve Murat aynı kaderi paylaşıyorsunuz gibi geliyor. Yoğun kafa ürünlerini kısa sürede kağıda dökmek.

    Sevgiler
    Müge

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

3 cevap daha var.

Yorum Yapanlar