Öykü

Mahşerin Dört Atlısı Altıncıyı Arıyor

Öykümüzün COVID-19 testi negatiftir ve iki doz aşılıdır. Yakında 3. doz aşısını da olacaktır, sadece tarihini bekliyoruz. O gün gelene kadar süre bir kere daha kısaltılmazsa 3 ay sonra olacaktır.

Öykümüz aşılı, keyfini çıkarın.

Mars’ın 2 ışık yılı kadar yakınında yani hemen böğründe gümüş renkli bir uzay gemisi geçiyordu, Marsla ilgisiz olarak. Bu geminin diğer uzay gemilerinden göze batan bir farklılığı olmamakla beraber her uzay gemisi gibi o da diğerlerinden içindeki sakinleriyle ayrılıyordu. Gemi parlak gümüş rengiyle dar burnundan başlayarak genişliyor ve kuyruk kısmına kadar da aynı genişlikte devam ettikten sonra kuyrukta tekrar daralıyordu. İki yanından da onu dengeleyecek kanatları bulunuyordu ki anlaşıldığı üzere sıradan bir gemiydi. Bununla birlikte asıl sıra dışı olan içindekilerdi.

Savaş,

Salgın Hastalık,

Kıtlık

Ve ÖLÜM.

Bunlar turuncu-turkuaz karışımı bir renkte görüntüye sahip Mirozyen gezegeninden geliyorlardı. Mirozyen’de oldukça zengin olan ve baba parasından mirasyedilik yaparak geçinen bu dört genç evrende fink atarak ortalığı birbirine katmak ve kendi eğlence anlayışlarına göre eğlenmek gibi işlerle meşgul oluyorlardı ki aslında kimseye yararlı olmayan “lüzumsuz adam”lardı. Ya da “aylak adam”lardı. Şu sırada ana güvertede 3’ü vardı. Savaş geminin yönetiminden sorumluydu, Salgın Hastalık ise onun yardımcı pilotuydu ve çoğu zaman adından şikâyetçi olurdu. Çok uzun olduğu ve niye diğerleri gibi tek adı olmadığı konularında sürekli şikâyet ediyordu. Diğerleri de ona bunun bir faydası olmadığını söyleyerek onu teskin ediyorlardı. Hatta yazarlık yapmayı düşünürse çift ad kullanmanın lehine bile olacağını söylemişlerdi. Kıtlık ise onlar iş yaparken en iyi yaptığı işi yaparak sadece oturuyor ve izliyordu. Oldukça da sıkılıyordu, neredeyse Oylumlular’ı buraya toplayacak kadar sıkılıyordu. ÖLÜM ise odasında yeni aldığı Diskdünya romanını okumaya koyulmuştu ve aslında oradaki ÖLÜM’ü epey severek, tıpkı onun gibi yüksek sesle konuşmaya başlamıştı. Adamın, ya da kadın da olabilirdi, yaptığı iş’i epey sevmişti. Serinin romanları da epey sürükleyiciydi. Bu yüzden adını büyük harflerle “ÖLÜM” şeklinde yazıyordu ama aslında kitaptaki karakterle uzaktan yakından hiçbir alakası yoktu.

Bu sırada Savaş, geminin iç hoparlörü üzerinden ona seslendi.

“ÖLÜM, yeni eğlence yerimize yaklaşıyoruz. Gelip bir bak istersen”

Yanıt çok bekletmedi ve hoparlör olmadan tüm gemi de yankılandı.

“T A M A M”

Romanını bırakarak odadan çıktı. Gezegeni arkadaşlarına o önermişti ve onlar da hakkında biraz araştırma yaptıktan sonra gitmeye karar vermişlerdi. Oldukça zayıf ve bilimsel olarak da çok geri olan bir gezegendi. Arkadaşlarının kabul etmesi de bundandı. Ana kumanda odasına geldiğinde Salgın Hastalık’ın şikâyet ettiğini, Kıtlığın oturduğunu ve Savaş’ın da bacaklarını kumanda paneline atarak ekrandaki mavi şey’i izlediğini gördü. Hiç kimse onun geldiğini duymamıştı.

“ÇOK GÜZELMİŞ” dedi bağırarak neşe içinde. Ama onun yüksek sesi ve neşesi diğerlerini korkutunca izlemeye dalmış olan Kıtlık sandalyesinden düşerken geri kalanlar sıçradı.

“ÖLÜM” dedi Kıtlık onun sesini taklit ederek ve yerden kalkıp sandalyesine geri oturdu. “Şu romanda okuduğun adamı taklit etmeyi bırakır mısın? Olur olmaz bağırınca korkuyorum”

“OLMAZ. ÇÜNKÜ BEN DE ONUN GİBİ OLACAĞIM. O ADAM ARTIK BENIM İDÖLÜM”

“Peki, peki” dedi Savaş araya girerek. “Sadece favorin olan gezegeni izle”

ÖLÜM baktı, ekranda mavi bir küre uzanıyordu ve çok da yuvarlak değildi. Aslında çok küre de değildi, küreye yakın gibiydi ama daha çok eliptik bir yapısı vardı. Mirozyen ise Dünya gibi değildi, tam bir küreydi. Rengi ise tam anlamıyla bir göz nazisiydi.

“VAY CANINA” diyerek derin bir soluk bıraktı. Sonra yine aldı. “VAY CANINA.”

“Şu adamın adı neydi?” dedi Salgın Hastalık, ONA dönerek.

“TERRY PRATCHETT?”

“Evet, o” diye onayladı. “Belki ondan bir imza da alabilirsin” ÖLÜM’ün gözleri büyüdü. Bu onun hiç mi hiç aklına gelmemişti. Belki bir imza gününe denk gelir ve yazardan da imza koparabilirdi. Ya da onun evinin sokağında bekleyip, imza alırdı. Bu mükemmel bir fikirdi.

“SALGIN HASTALIK!!! BU BENİM AKLIMA GELMEMİŞTİ. BU MUHTEŞEM BİR FİKİR!”

Onun koltuğuna giderek onu kaldırıp, sarıldı.

“Peki, sen o kitabı nereden buldun?” dedi Savaş. “Dünyalı bir yazarın kitabını Mirozyen’de nasıl bulabilirsin ki?”

ÖLÜM, arkadaşına oldukça sinsi bir şekilde sırıttı.

“ÇALDIM. DAHA ÖNCE ALTINCIYLA BURAYA GELDİĞİMİ SÖYLEMİŞTİM. O ZAMAN KAPAKLARI HOŞUMA GİTTİ VE HEPSİNİ ÇALDIM. KIRKINI BİRDEN. AMA SONRADAN ÖĞRENDİM Kİ ADAM BİR TANE DAHA YAZIYORMUŞ. ÇIKINCA ONU DA ÇALACAĞIM.”

“Ah, evet bir de o vardı değil mi? Altı numaraya ulaşmamız gerekiyor.” Ayaklarını indirerek tekrar ana kumandaya döndü ama sonra yine dönerek arkadaşlarına baktı. “Aslında Hüzün gruptan ayrıldığına ve evlendiğine göre altı numaraya, altı numara demesek de beş numara desek olmaz mı?”

“HAYIR” dedi ÖLÜM her zaman yaptığı gibi bağırıp, heyecanla öne atılarak. “O ZAMAN SIRALAMA KARIŞIR. KİMİN ÖNCE GELDİĞİNİ KİMİN SONRA GELDİĞİNİ UNUTURUZ. MESELA SEN BİR NUMARASIN, SALGIN İKİ, KITLIK ÜÇ VE BEN DE DÖRDÜNCÜYÜM. BÖYLECE EKİBE KİMİN İLK GELDİĞİNİ, KİMİN SONRA GELDİĞİNİ ANLARIZ. HÜZÜN DE BEŞ NUMARAYDI, GRUPTAN ÇIKMASI FARK ETMEKSİZİN O BEŞ NUMARA. ALTI NUMARA DA ALTI NUMARA. YEDİNCİ BİRİNİ ALIRSAK DA O YEDİNCİ OLACAK. BELKİ O ZAMAN GRUBUN ADINI MAHŞERİN DÖRT ATLISINDAN ‘YEDİ BELA’YA ÇEVİREBİLİRİZ”

“Bence Savaş, Hüzün gibi bir kızı elinden kaçırdı diye grupta anmayalım istiyor” Salgın, yüzüne acımaklı bir ifade verdi. “Yoksa kalp ağrısı depreşir.”

“Her neyse” Savaş’ın yüzü asılmıştı. “Altı numarayı Dünya’da bıraktığını söylemiştin Ölüm. Hâlâ oradaysa ulaşabiliriz.”

Önünde bulunan tuş yığını içinden kendi işine yaraşanları zayıf parmağıyla seçerek ekranda altı numaranın yüzünün belirmesini sağladı. Odayı hoparlörden yayılan telefon çalma sesine benzer bir ses doldururken odadaki herkes pürdikkat kesilerek karşı tarafın yanıt vermesini bekliyordu. Ancak telefon yanıtlanmayınca bir daha aradılar. Yine dönen olmayınca vazgeçtiler.

“SANIRIM BAŞKA İŞLERİ VAR.”

“Ya da başına bir iş gelmiştir. Şahsen bu gezegen geri olabilir ama epey tehlikeli olduklarını okumuştum. Kadınlı erkekli birbirlerini öldürüyorlarmış.” dedi Kıtlık, bir dehşet ürpermesiyle.

“Evet, ben de zamanında sırf çocuklardan oluşan bir ordu kurup kendi aralarında savaştıklarını okumuştum.”

Savaş ekranı kapatarak ana kumanda da yer alan çekmecelerden birini açtı.

“Dünya’ya inince ona da bakarız. Altı numaranın adı neydi?”

“BİLMİYORUM.”

“Ben de” dedi Kıtlık.

“Ben de” dedi Salgın Hastalık.

“Harika” dedi Savaş. “Adamı yeni ekibe aldık ama kimse adını sormadı bile öyle mi?”

“BULUNCA SORARIZ.”

“Tabii bulursak” dedi Savaş, çekmeceden fes’e benzeyen lacivert rengindeki bir nesne çıkardı. Görüntü olarak fes’e benziyordu ama elektronik bir alet’e benzeyen bir şekilde de metalikti ve metalik bir parıltısı da vardı. Çekmecenin içinde bunlardan yalnızca 5 tane vardı. Herkese birer tane uzattıktan sonra kendisi de bir tane alarak başına geçirdi. Diğerleri de ondan sonra başlarına geçirdiler. Fes’ler başlarına geçtikten sonra esas görüntüleri depreşti ve buraya gelmeden önce yarattıkları, avatar, insanımsı görüntüleri aldılar. Fes aslında basitçe bir yanılsama aletiydi.

Savaş 20’li yaşlarının ortalarında, uzun saçlı genç bir erkek olmuştu. Üzerinde siyah bir t-shirt ile kot pantolon oluşmuştu. Salgın Hastalık yine 20’li yaşlarında kısa saçlı, genç bir erkekti. Kıyafetlerini ise mavi bir gömlek ile kot pantolon olarak seçmişti. Kıtlık kıyafette Savaş’ı taklit ederken yaşta da ona uymuştu. Onu ondan ayıran tek şey orijinal yüzünün insanımsı hatlarıydı. ÖLÜM ise 22 yaşında, uzun saçlı ve kalın çerçeveli gözlük takan ortalama bir tip’e dönüşmeyi seçmişti. Kıyafet olarak ise kırmızı kadife bir ceket ve aynı renkli bir kadife pantolon ve yine aynı renkli gömlek seçmişti.

Dönüşümleri bittiğinde ise hepsi de sandalyelerinden kalkarak ışınlama kapsüllerine girdiler. Kapsüller daha önceden koordinatlarına, Salgın Hastalık tarafından ayarlanmışlardı. Her biri kapsüllerin içinde yer alan leylak rengindeki düğmeye bastıklarında ışınlanma cihazı bozuk gibi bir ses çıkararak çalışmaya başladı ve 4’ü birden ortadan kayboldular.

Sonrasında yeryüzünde tekrar beden buldular.

“BİR HURDACIDA OLDUĞUNU SÖYLEMİŞTİ.”

“Ne?” dedi Savaş, güneş gözlüğünü indirip üstünden ona bakarken. “Nerede olduğunu bilmediğini söylemiştin dostum”

“DOĞRU SÖYLEMİŞTİM” dedi ÖLÜM, düşünceli düşünceli. “DOĞRU! NEDEN ÖYLE DEDİĞİMİ BİLMİYORUM”

Savaş, sabrını zorlayan bu diyaloglara rağmen sakin kalmaya çalışarak bir daha sordu.

“Peki, şu “Hurdacı” denilen mekân neresi?”

“BİLMİYORUM” dedi ivedilikle ÖLÜM ama sonra biraz daha düşünerek yeniden taşındı. “EVET, BİLMİYORUM.”

“Sanırım çevreye sorabiliriz” dedi Kıtlık ve etrafına baktı. Ortalık gerçekten de leş gibi kokuyordu ve her yer katran karasıydı. Gökyüzünde bile farklı bir renk olmamasına izin verilmemiş gibi kara bulutlar dolaşıyordu. Önlerinden simsiyah bir su birikintisinin akıp gittiğini çok sonradan fark ettiler. “Nasıl bir yer burası böyle?”

Kıtlık etrafına bakınmaya devam ederken adamın birisinin beyaz bir adamla kavga ettiğini gördü. Beyaz adamın, ten renginde doğal olmayan bir şeyler vardı. Aşırı beyazdı ve neredeyse ölü gibiydi. Gözlerinden cansızlık okunuyordu, gözlerinin renginin olmadığını ona ilk bakışınız hemen fark ederdiniz. Diğer adamın ise saçı sakalı birbirine karışmıştı. Üzerinde hırpani bir görüntüsü vardı, sol beline bir kılıç takmıştı.

“Merhaba, affedersiniz” diyerek yanlarına gitti ve söze başladı Kıtlık. “Biz arkadaşımızı arıyoruz da acaba “Hurdalık” denilen yeri nereden bulabiliriz?”

Kılıcını çekmiş olan adam, diğer beyaz adamın tırnaklarıyla yaptığı saldırıyı keserken aniden durdular ve Kıtlık’a baktılar. Hiçbir şey anlamamış gibi bakıyorlardı.

“Hur-da-lık?”

“Evet, hurdalık?” dedi Kıtlık, temkinli bir sesle. “Sanırım buranın yerlisi değilsiniz.”

“Oranın neresi olduğunu bilmiyorum ve burada bir Oburla dövüşüyorum. Yani, bu soruyu daha sonra sorabilir misin acaba?”

“Ah, peki. Ben ve arkadaşlarım şu köşede durup, sizin işinizi bitirmenizi bekleyebiliriz, sanırım.”

Kıtlık böylece arkadaşlarının yanına dönerek olanları anlattı ve yakınlarda bulabildikleri bir kuru toprağın üzerine oturup adamların dövüşünü seyrettiler. Yaklaşık 2 saat süren uzun bir koz paylaşımından sonra, Kıtlık’a cevap veren adam “Obur” dediği adamı yenmeyi başardı. Kılıcına bulaşan yeşilimsi kanı toprağa sürerek temizleyip onlara doğru yöneldi ve gelince kılıcını toprağa saplayıp yanına oturdu. Mahşerin Dört Atlısının tam karşısına.

“Selamünaleyküm.”

Dördü de bunun anlamını bilmiyordu, o yüzden adamın ne demek istediğini düşünürken ÖLÜM atıldı.

“MERHABA.”

Adam oturduğu yerde hopladı, ÖLÜM aniden bağırınca korkmuştu.

“BEN ÖLÜM” Sonra diğerlerini sırayla gösterdi. “KITLIK, SALGIN HASTALIK VE SAVAŞ. SİZ?”

“Nasreddin” dedi ama fal taşı açılmış gözleriyle. Adamların isimlerine hem şaşırmış hem de ne olduğunu çözmeye çalışıyordu. “Siz nesiniz böyle?” Elini yanında dimdik duran kılıcının kabzasına koydu. “Siz de bir gârib gurebâ yaratıklarından birisi misiniz yoksa?”

“ONUN NE OLDUĞUNU BİLMİYORUZ”

“Neden bağırarak konuşuyorsun ki? Küçük harflerle konuşabilirsin”

“Efendim, biz ‘Hurdalık’ denilen bir yeri arıyoruz” dedi. “Arkadaşımız orada”

“Öyle bir yerin ne adını duydum ne de böyle bir yeri daha önce gördüm”

“Burası çok ilginç bir yer, ekrandan gördüğüm toprak ve mekân böyle değildi sanki” dedi Salgın Hastalık ve birkaç saniye için kendi kendine düşündü. “Beyefendi, biz hangi yıldayız?”

Karşılarında bağdaş kurmuş oturan adam da bu soru üzerine pek şaşırmadı. Sanki bu sorunun sorulmasını yıllardır bekliyormuş gibi cevapladı.

“Ha, siz Hacı Bektaş’ımın dediği türden adamlarsınız, zaman seyahati yapanlardan. Tanıştığıma memnun oldum” Şaşırma sırası kendilerine gelen Mahşerin Dört Atlısının ellerini sıkarken sorularını da cevapladı. “Hıristiyanlara göre 1248, bize göre 645 yılındayız. Zararsınız inşallah.”

Mahşerin Dört Atlısının üçü de öfkeyle Salgın’a döndü ve yan yan baktılar. Yanlış zaman ve mekândaydılar.

“Ne var canım? Makine bizi yanlış yer ve zamana ışınlamış. Teşekkür ederiz Nasreddin bey” diyerek elindeki aletin üstündeki düğmelere rastgele görünen bir şekilde bastı. Gemilerine tekrar ışınlanınca Salgın, diğerlerinin öfkeli bakışlarının altında tarihi tekrar ayarlayarak 2015 yılına ayarladı. 2015 Terry Pratchett ile tanışmak isteyen ÖLÜM için de bir şanstı.

“Peki, hangi günü istersin?” diye sormuştu Salgın, günler önce tarih konusunu konuşurken.

“13 MART BANA UYGUNDUR” demişti ÖLÜM, Salgın’a.

“Tamam, o zaman” demiş ve anlaşmışlardı.

İşte şimdi de Salgın, zamanlayıcıları o tarihe ayarladı ve daha önce yaptığı gibi gemiyi zamanda taşıdı. Herkesin yeniden bir yere tutunması gerekmişti. Herkes tutunurken gemi, 13 Mart 2015 yılındaki Dünyanın üzerine geldi ve Dörtlümüz ışınlanarak yeniden gezegene indiler.”

“Yeter!” diye bağırdı ulular ulusu tanrı Cthulhu, yüzündeki dokungaçlarını hareket ettirerek. “Nasıl bir saçmalık anlatıyorsun sen bana? Laf kalabalığından başka bir şey yok burada.”

Güçlü ve koyu yeşil kolunu uzatarak adamın ensesinden tutup havaya kaldırdı. Kendi göz hizasına kadar getirip bu iğrenç canlıya öfkeyle baktı. Cthulhu tüm insanlardan nefret ederdi, onlar köleydi. İnce ve solgun görünüşüyle karşısında duran, Lovecraft denen bu acınasına böcekten de nefret ediyordu.

“Eee… E-e-efendim… Bana biraz daha süre verirseniz…” diye kekeleyerek derdini anlatmaya çalıştı adam.

“Hayır, süre yok. Hikâyeni beğenirsem kahrolası canını bağışlayacağımı söylemiştim. İşte beğenmedim, hikâyen yediğim insan bedenlerinden bile daha leşti.”

“B-b-bir ş-ş-şans daha, efendim. Yalvarıyorum bir şans daha.”

Cthulhu, sol eliyle yüzündeki dokungaçlarını sıvazladı. Biraz düşündü, olanları ve adamın söylediklerini kafasında tartıyordu. Hiçliğin göz alıp uzanabildiği bu kâdim kıtada canı zaten her türlü sıkılıyordu. Adamı biraz daha dinlemeye karar verip, kararını ona da bildirdi.

“Peki, tamam. Senin şu rezalet hikâyeni dinleyeyim yine ama yeni bir tane bul. Ve daha iyisi olsun.”

Adamı aldığı yere geri bırakıp insan ölülerini üst üste yığarak yaptığı tahtına geri döndü ve adamı dinlemeye koyuldu. Tahtına büyük bir rahatlıkla yayılıyordu. Onun bu hâli, Lovecraft’ı daha da çok gererken zavallı adam yakasını biraz çekerek derin bir nefes almaya çalıştı. Hikâye denilen şey bir anda kurulmuyordu, bu yüzden beklemesi gerektiğini biliyordu ve farkındaydı.

“Yaşadığım dehşeti anlatmaya kalemimin gücü yetmez, yine de dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Yoksa, Yunus Emre’nin de dediği gibi, söylemezsem derdi beni öldürecek. Olanlardan tekrar bahsetmek bile benim aynı dehşeti ruhumda duymama neden oluyorken o günlerden nasıl sağ kurtulduğuma inanamıyorum. Anlattıklarımın hakikat olduğuna kimseyi ikna etmek gibi bir mecburiyetim yok, bu yüzden başlamaktan kaçınarak, sadece ve sadece o dehşetengiz günlere odaklanacağım. Havada ve karada uğursuzluğun kokusu duyuluyordu. Uğursuzluk nasıl kokar diyebilirsiniz, bilmemenizi tavsiye ederim ve bilmeyenleriniz için de öğrenmemeniz adına dua ediyorum. Çünkü ben artık biliyorum. Denizlerdeki kusmukların kokularına benzeyen bir kokuydu, sanırım en yakın şekilde böyle tasvir edebilirim.

Rhode Island gibi deniz kenarında yer alan bir eyalette yaşıyordum ve kasabamız da buradaydı. Denizle, daha doğrusu okyanusla, pek aram yoktur. Burada yaşamamın tek bir nedeni var: Doğma büyüme yerimden hiç ayrılmamış olmam. Bütün ömrümü burada geçirdim ve burada sona erdirmek istiyorum. Kokunun ilk başta denizden geldiğini düşünmüştük, çevre kasabalarda ya da eyaletlerde fabrikalar bulunuyordu. Bu yüzden bizim kasabamızda yer yer böyle iğrenç kokular duyabilirdiniz. Yine de bu koku fabrikaların okyanusa bıraktıkları atıklarından ya da kasaba insanlarının çöplerinden gelmiyordu. Bu bambaşka bir kokuydu ve ben bu kokuyu, dehşetten kurtulduktan sonra ‘uğursuzluğun kokusu’ diye bilecektim. Tanrı, bir daha bu kokuyu bana duyurmasın.

O gün de olağan bir hafta sonu günüydü ve çalışmıyordum. Gerçi çalışsam da bir önemi yoktu, zira işim evden idare edilenlerdendi. Ben bir yazardım ve Tuhaf Masallar adlı bir dergiye yazılar yazıyordum. Yazılarımı da geceleri yazıyordum. Cuma gecesini cumartesi sabahına bağlayan o vakitte çalışmıştım ve sabaha doğru perdeleri kapatıp uykum gelene kadar çalışmayı düşünüyordum. Genellikle bu öğlen vaktiydi. Evde olmama rağmen kokunun arttığını hissettim ve dışarıdan gelen kadın, çoluk çocuk ve erkek çığlıklarının sesini duydum. Biraz biraz gelmeye başlayan sabah uykum bu seslerle birlikte kaçtı.”

Lovecraft, ellerini önünde kavuşturup efendisine baktı. Yaratık biraz daha dikilir gibi olmuştu, bunu fark eden adam da onun dikkatini celbetmeyi başardığını düşünerek hikâyesini anlatmaya kaldığı yerden devam etti.

“Seslerin kaynağının neresi olduğunu merak ederek dış kapımı açtım. Uzun süredir doğal gün ışığı görmemiştim, bu yüzden gördüğüm ışık ilk birkaç dakika gözlerimi aldı. Ancak daha sonra alıştım ve hemen etrafa bakındım. Az önceki seslerin sahipleri benim muhitimin etrafında değillerdi. Benden uzakta, okyanusa bakan sahilden kasabanın içine doğru koşuyorlardı. Koşanların yüzlerine baktım ve çarpıklarını gördüm. Onlara ne olduğunu sordum ama hiçbirisi durup bana cevap vermeye tenezzül etmediler. Şimdi düşününce ve arkalarında bıraktıkları dehşeti gördükten sonra onların bu tavrına hak vermiyor değilim. Sahile doğru baktım, zavallıların bir sel gibi geldikleri yere, ve o zaman dehşeti gördüm. Okyanustan üzeri yemyeşil yosunlarla kaplı, ellerinin yerinde yüzgeç olan ve görebildiğim kadarıyla ağızları yuvarlak bir şekil almış yaratıkların çıktığını gördüm. Ayaklarını sürüyerek sahilden kasabaya gelen bu canavarların kimisinin kolları ileriye dönüktü kimisi de yanlarına sarkıtmıştı.

Hemen, hiç düşünmeden kendimi koruma içgüdüsüyle evime koştum, kapıyı içeriden kilitledim. Bir süre kapıya öylece bakakaldım. Ne olup bittiğini beynime kabul ettirmeye ve mantıklı bir zincir içerisinde sıralayıp anlamaya çalışıyordum. Tam olarak olan biteni anlayamadığım hâlde yukarı katlara çıkmak aklıma geldi. Zemin katta olduğumdan daha güvende olacağım kesindi. Çıkmadan önce yemek masamı ve guguklu saatimi kapının önüne yığarak bir nevi barikat yaptım ancak içimden bir ses bunların o yaratıkları tutmayacağını söylüyordu.

Hemen bir üst kata çıkarak dedemden kalan kütüphaneye girdim ve oraya, bir dolabın içerisine saklanmış olan tüfek ve mermileri bulup silahlandım. Bu katta, aşağıda olduğumdan güvendeydim ama buraya gelmeyeceklerinin garantisi yoktu. Hatta kesinlikle buraya geleceklerdi. İnsanların dehşet içindeki çığlıklarına araba seslerinin karıştığını duydum. Kasabayı terk ediyorlardı, o an keşke arabam olsa diye düşündüm. Ancak o anda bunun da bir önemi yoktu, elimde olmayandan çok elimde olana odaklanmalıydım. Silah sesleri birer ikişer artarak dışarda yankılanmaya başladı. O zaman pencereye yaklaşarak meydanı gören yönden dışarıya baktım.

Kasaba meydanı eve uzaktı ama buradan rahatça görebiliyordum. Ortalık fena hâlde karışmıştı. Geçen ay polislikten emekli olan Bay Hartley, evindeki tüfeğiyle gördüğünü indiriyordu. Vurduğu her yaratık için kaotik bir kahkaha atmayı da ihmâl etmiyordu. Delirmiş gibiydi, ona başkaları da katılmıştı. İşte, Bayan Dobrev ve Bay Humphrey, iki ayrı komşum, pencerelerinden uzanmış yoldaki yaratıklara nişan alıyorlardı. Bir kadının, tanıyamadığım birisi, çığlıklar atarak elinde kama benzeri bir bıçakla yaratıklardan birisinin üzerine koştuğunu gördüm. Yaratığı ilk baştan yaralamayı başardı ama ya bu yara ufaktı ve etkisizdi ya da bunlar çabuk iyileşiyordu, yaratık, kadını kaldırarak önü sıra fırlattı. Zavallı kadıncağız meydanın bir kenarında, koşuşan insanların arasına çöp torbası gibi düşüp, cansız yatakaldı.

Dehşet adeta her yerdeydi ve pencereden çekildiğimde fark ettim ki ellerim titriyordu. Tabii ki ellerimle birlikte tüfeğimde titriyordu. Aşağıdan birtakım seslerin geldiğini duyduğumda pencereye yanaşarak, yan bir şekilde evimin önüne baktım. Birkaç yaratık kapıma yönelmişti. Azdılar ama onlarla başa çıkılamayacağını biliyordum. Kaldı ki elimdeki tek silahım tüfekti ve mermim oldukça azdı. Orada çıkmak için plan yaptım ve hiç düşünmeden pencereyi açıp kendimi aşağıya bıraktım. En fazla ölürdüm ki bu bile kurtuluş olurdu. Çalıların arasına düştüm, ayağım biraz incinmişti. Bunda muhtemelen 2. kattan atlamış olmamın ve sık çalıların üstüne düşmemin etkisi vardı. Bunlar aldığım darbeyi biraz daha azaltmıştı.

Ayağa kalktım ve topallayarak, elimden tüfeğimi düşürmeden yürümeye devam ettim. Ne olup bittiğini hâlâ daha anlayamamıştım ama oturup uzun uzun bu konu üzerine düşünecek, tartışacak hâlim de yoktu. Topallayarak evimin arka tarafından kasabanın dışına doğru uzaklaştım, buralar nispeten karanlıkta kalıyordu ve yaratıklar meydana, kenarda kalan evlere kadar gidiyorlardı. İşte bu Rhode Island dehşetinden böyle kurtuldum.”

Diyerek uzun anlatımını bitirdi Lovecraft ve bir iki adım gerileyerek Cthulhu’nun tahtının önünde tedirgince bekledi. Kaderinin tayini tamamen efendisinin elindeydi. Ona ise kuzu kuzu beklemek düşüyordu.

“Tamam, merhametimden nasiplen insan.”

Lovecraft, başını kaldırdığında Cthulhu’nun kendisine baktığını gördü. Şaşırmıştı. Cthulhu ise istifini hiç bozmuyordu. Tahtında bütün azametiyle oturmaya devam ediyordu. Canı bağışlanmıştı, bu “gidebilirsin” demekti. İçine bir sevinç yayıldı ve ahtapotvâri efendisini saygıyla selamlayıp, şükranlarını bildirerek oradan ayrıldı.

“İşte bu da, konağımın üst katında bulduğum Necronomicon adlı kitabın beni içine çekerek attığı Antartika’da büyük ve azametli, korkunç tanrı Cthulhu’dan kurtuluşumun öyküsüydü. Yine kütüphaneme gönderildim ve yukarıda kendisine hikâye anlattığım öyküyü yazdım.”

R rbnxgh nhvlqolnih Zrqghu Zrpdq dgfpd dvın roxbrugx yh rbnx ern jlelbgl

Emrecan Doğan

13 Ağustos 1996’da İstanbul’da doğdum. Halen Medeniyet Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyorum. Daha önce Kayıp Rıhtım forumunda ve Aylık Öykü Seçkisi içerisinde yer aldım. Gölge E-Dergi, Bilimkurgu Kulübü, Genç Yazı ve Pejmürde Dergisi bünyesinde gerçekleştirilen Ortak Hikâye projesi gibi elektronik platformlarda ve basılı olarak da Adı Yok dergisinin 75. sayısında yazılarım yayımlandı. Yaklaşık olarak 12 yaşımdan beri yazıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Çok eğlenerek, yer yer metafor kovalayarak okudum öyküyü. Lovecraft okumadığım için oradaki göndermeleri anlamasam da Disk Dünya’nın evrenlerinden çok keyif aldım örneğin.

    Mizah ve son cümle de güzel detaylardı.
    En başta dört aylağa karşı tedbir alınması da hoştu :+1:
    İyi bir masaldı kısaca. Bu zamanın iyi masalı da bence geçmişe göre bayağı iyi olarak tanımlanabilir.

    Elinize sağlık.

  2. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim, beğenmiş olmanıza da sevindim. :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar