Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ayı Postuna Büründüm Ayı Diye Göründüm

Kronolojik Okuma Sırası:

  1. Sencer Tigin Destanı-Birinci Kısım
  2. Bu hikâye
  3. Tarih-i Eşkiyatı Sevdiğin Hasan Vak’asıdır
  4. Sultan Osman Han’ın Düşüşü

Masaların kaldırılmasını, kımız çamçaklarının toparlanarak çadırlara götürülmesini mayışmış bir şekilde izleyen adam, elinde yeni doldurulmuş olan çamçaktan son yudumunu alıp yanından geçmekte olan hizmetlilerden birisine verdi. Bu kendisine hizmet eden Çinli bir kızdı, geçen ay son yağmadan ele geçmiş bir ganimet. Ayakta durmaya çalışarak kendi otağına doğru yola koyuldu, herkes otağlarına çekilmiş, gün yavaştan yerini geceye bırakırken her yer sessizleşti. Ayağa kalkınca oturduğu tahtın karşısına geçen Tuman şöyle bir yan yana dizilmiş duran dört tahta baktı. Sağındaki tek taht oğlu Sencer’indi. Soldaki ikisi de karısıyla, ondan olma Urguz Tigin’e aitti. Bu öğlen şenlikler sürerken veliaht olarak da onu göstermişti. Daha 12 yaşında olan çocuğun hiçbir şeyden haberi yoktu ama nasılsa erginliğe erişince anlardı. Bu düşünceyle gülümsedi, uzun hayatında tahta çıktığı o günü unutması mümkün değildi. Beş gün boyunca sürekli babasının yanan cesedinin kokusunu içine çekerek ruhunu sindirmiş ve kağan olmuştu. O zamanlar 26 kış görmüş biri olarak annesinden tahtı alırken Urguz’dan daha bilgili, görgülü olduğu kesindi. Savaşlara katlamış, yağmalara katılmış, nice yiğitle omuz omuza cenk etmiş bir yiğit olarak yaşamış ve artık ömrünün sonlarına gelmişti. 52.kışını da atlamıştı, çetin soğukları atlattığına göre bu yıl ona ölüm yoktu. Ama gelecek yıl? Bu yüzden bir veliaht bırakma zamanıydı. Yine de kimin tahta çıkacağını yalnızca Tengri bilir. Urguz’un neler yapabileceğini zaman gösterecekti. Oğullarının birbirini öldürmesine engel olacak bir karar aldığına inanıyordu. Bu konuda Sencer’in vicdanına güvenmiyordu, şu an iki oğlu da bekarken soy kesilmemesi için diğerini öldüremezdi ama evlenip, çocuk yaparlarsa o zaman diğerini öldürmekten çekinmezlerdi. Sencer’in kız almasına destur vermemesi de bu yüzdendi. Zaten kendisine bu yüzden soğuk olan oğluyla aralarına bu karardan sonra uçurumlar girmiş olmalıydı. Onunla bu konuları apaçık konuşmalıydı. Bu yüzden otağına girerken çadır ağzında bekleşmekte olan iki çeriye, başını yerden kaldırmadan emir verdi.

“Biriniz gidip bana oğlum, Sencer’i çağırın. Hemen gelsin.”

Otağa girince döşekte kıvrılıp yatmış olan Urguz dışında kimseyi göremedi. Karısı Fiz Katun’un nereye gittiğini merak ederek tekrar çadır ağzına yönelip geride kalan çeriye onu sordu.

“Fiz Katun nereye gitti?”

“Kağanım, şenliklerden kalan dağınıklığı toparlamak üzere yanına birkaç köle kız alıp meydana gittiler.”

Bu işi yapmak ona mı kalmıştı diye düşünen Tuman, bu duruma hiç ses çıkarmadı. Zaten çıkaracak kadar enerjisi kalmamıştı. Yemeklerin ağırlığı, bol bol içtiği kımız ve günün yorgunluğu onu iyice mayıştırıyordu. Etrafı ağırdan kaplamaya başlayan yarı karanlık ortamla birleşen serin hava da bu yorgunluğa tatlılık katıp kendisini uykuya kaptırması için onu adeta davet ediyordu. O kendini bıraktığı döşeğinin üzerinde uykuyla savaşı, göz kapakları bir inip bir kalkarken çerilerden birisi içeri girdi. Baş eğip selam verdi.

“Kağanım, Sencer Tigini hiçbir yerde bulamadık. Tiginimizi en son şenliklerde eğlenirken görmüşler, daha da gören olmamış.”

“Demek yok. Tamam, sen işinin başına geri dön.”

Çeri selam verip geri geri adımlarla otağdan çıktı. Zaten tek adımda çadır ağzına gelmişti, oradan sonra arkasını döndü.

“Demek kimseye görünmeden kuytuya çekildin Sencer. Öyle olsun, biraz yalnız kal. Bu zamanı sana vereceğim ama sonra bütün bunları seninle birer birer konuşacağız elbette.” Sonra döşeğe uzanıp tatlı uykusuna daldı. Uykuya zaten zar zor direndiği için uyuması çok zor olmamıştı.

O sırada Fiz Katun müjdeli haberi vermek için amacına hizmet eden bir Çinli köle kızı Şi-pin’in gizli evine göndermiş, kendisi de meydanı temizleyen diğer kızların başında bekliyordu. Herkesin işe daldığı ve yokluğunu fark etmeyeceği bir anda buluşma yerinin yolunu tutacaktı. Sırf kocasından gizli Şip-in ile görüşebilmek için temizliği bahane ederek kızları toplayıp buraya getirmiş ve bir süre oyalanmıştı. Daha sonra aralarında Chang adlı bir genç kızı, daha on dördünde ya vardı ya yoktu ama kafası zehir gibiydi, ayırıp Çinli kocasına göndermişti. Şip-in kızı tanıyordu. Kız da onlardandı. Buraya gelin geldikten sonra babasından gelen bir hediye olarak kendisine gönderilmişti. Ancak bu tamamen yeni yardımcıyı gölgelemek için bir maskeydi. Fiz Katun meydana kadar gelmiş, yerleri toplayan kalabalıktan uzakta kızlara sadece emirler veriyordu. Tüm işleri iyice düzenlediğini ve herkesin işine daldığına emin olunca sessizce oradan uzaklaştı. Gün de artık iyiden iyiye geceye dönmüşken kolayca, fark edilmeden gidebilirdi.

Fiz Katun daha önce buluştukları ara sokakta konuşmak için ezbere yollardan geçip, boş sokakta beklemeye koyuldu. Yıllar içinde defalarca burada buluştuğundan akşam vakti burayı bulmak zor olmuyordu. Gözleri kapalı bile bulabileceğinden emindi. Biraz sonra Çinli kız önde olduğu halde Şip-ing’de geldi. Yavaş adımlarla ve etrafı sürekli kolaçan eden tedirgin gözlerle geliyorlardı. Şip-ing kadının önüne gelince durdu. Fiz Katun başını kaldırıp bir el hareketiyle gitmesini buyurdu. Köle kız tam da gitmek için sokağın sonuna doğru hareketlenmişken Fiz Katun arkasından fısıldayarak seslendi.

“Meydana gitme, doğrudan köşe kızların otağına git ve kimseyle konuşmadan erkenden yat.”

Kız sessizce başını ssallayarak sahibesini onaylayarak adımlarını hızlandırdı. Issız ve loş karanlığın içindeki sokakta Fiz Katun ve Şip-ing başbaşa kalmıştı. İkisi de sessiz sessiz birbirlerini izliyorlardı. Sessizliği bozan Şip-ing oldu.

“Bu saatte beni buraya neden çağırdın? Daha yeni görüşmüştük.”

Şip-ing korkuyordu, çok fazla görüştükleri takdirde planın afişe olmasından ve Tuman Kağan’ın eline düşmekte çekiniyordu. Kadın görmese de karşısındaki zavallının avuçları ve saç dipleri terliyordu.

“Sakin ol. Kötü birşey yok.” diye teskin etti yumuşak sesiyle onu ama adamın gerçek korkusunu ve de tedirginliğini fark etmemişti. Sadece sesinden duyduğu kadarını. “Tuman veliahdını seçti. Urguz artık veliaht, planımızın ilk kısmı tamamdır.” Karanlığın içinde adamın gülümsediğini ve gözlerinin daha da kısılarak iyice çekikleştiğini gördü. “Şimdi Tuman’ı öldüreceğiz, sefere çıkmadan önce. Sonra sıra Sencer’e gelecek.”

“Veliaht ilanından bu kadar kısa süre sonra kapan ölürse beyler ve Sencer bunun altında bir çapanoğlu olduğunu anlayıp senden şüphelenmeyecekler mi?”

“Bu almamız gereken bir risk. Sefer önümüzdeki ay. O zamana kadar kağanı ve tigini temizleyip, onlardan kurtulmazsak sefer sırasında hiç kurtulamayız.”

“Risk almadan onu yok etmenin bir yolunu biliyorum. Sefere giderken elbette yanına Sencer’i de alacak, ikisini de aynı gün öldürebiliriz. Üstelik kan dökmeden ama acıların en büyüğünü vererek. Lâzım olacağını düşünerek bir şişe dolusu boa yılanı dişlerinden damıtılmış zehir getirdim. İşte şimdi lâzım olacak, savaş sırasında çeriye yemek yetiştiren kölelerin arasına karışıp kazanların içine ve pişen etlerin üzerine biraz zehirden damlatacağım.”

“Bu da hepsinin sonunu getirecek.” Katun zalimane gülümsedi. “Sadece Tuman ve Sencer’den değil, koca Türk ordusundan da kurtulacağız. Sasaniler bize minnettar kalacak, belki hanedanımızla ilişkileri de böylece düzelir. Yiğitleri öldüğünde geriye sadece kadınlar, çocuklar ve ellerinden hiçbir işin gelmediği yaşlılar kalacak. Hepsini bir günde boyunduruğa vurup Hitay’ın köle pazarlarında satarız.”

Bu son düşünceyle iyice şehvete gelen kadın Şip-ing’e sarılıp sırtını sıvazladı. Sonra önemli bir şeyi hatırlamış gibi aniden ayrıldı.

“Benim hemen gitmem lâzım. Tuman hiçbir şey anlamamalı. Zafer artık bizim.”

Bunları söyleyip hızlıca arkasını dönen kadın karanlığın içine karışarak gözden kayboldu. Arkasından öylece karısına bakakalan Şip-ing ise sadece iç çekti. Ortalığın karışacağını ama o hengameden sonra karısına kavuşacağını ve yine eskisi gibi olabileceklerinin züğürt tesellisini düşünerek evinin yolunu tuttu.

Ertesi gün ortalığı toz, duman, telaşe almıştı. Tuman Kağan’ın büyük oğlu Sencer Tigin ortalıkta yoktu! Bir düşman eline mi geçti? Vahşi bir ayı yahut kurt tarafından yolda beride mi parçalandı? Hiçbir iz ya da hiçbir haber yoktu. Nereye gitmişti ki bu çocuk? Tuman Kağan sinirden bıyıklarını yolmakla meşgul bir halde tahtında oturuyordu. Gözcüler dört bir tarafa yollanmış haber bekleniyordu. Fiz Katun onun yanında dışından belli etmese de için için seviniyordu. Hiç çaba sarf etmeden Sencer’den kurtulmuşlardı. Ama mutluluğu uzun sürmedi. Çünkü şenliklerde onun da olduğunu hatırlamıştı. Sencer belki de civar ellerden ordu toplamaya, diğer Türk obalarından bir kuvvet oluşturup kendi ovasına ve babasına saldırmaya karar vermişti. Böylece hem babasını hem de veliahdını ortadan kaldıracaktı tabii Fiz Katun’u da. Bütün bu olanları Şip-ing’e haber vermek için Tuman Kağan’dan destur alıp otağdan dışarı uğradı. İtimat ettiği ve dün ara sokakta kendisiyle birlikte bulunan kızı tutarak onu Şip-ing’e gönderdi. Olan biteni ve söyleyeceklerini ona anlattıktan sonra zavallı kızı defalarca tembihledi.

“Eğer bir hata yaparsan kendini ölmüş bil. Şip-ing’e dediklerimi aynen tekrar etmek yeterli. Orada onunla kal ve bir haber ulaştırılacağı zaman bana gel. Tamam mı?”

Kız gık demeden sahibesini onaylayıp ayak altından çekildi. Fiz Katun planlarını ve yapılacakları ona anlatmış, o da gidip Şip-ing’e anlatacaktı.

Fiz Katun’un ordu toplamasından endişe edip içinden bile olsa hainlikle suçladığı Sencer sadece canının derdine düşmüştü.

Günler akıp giderken Sencer Tigin daha bir iştahla yedi, yakındaki göletlerin tatlı sularından kana kana içti ve nihayet ayağa kalkabilecek gücü kendisinde buldu. Artık Usun elinin dışında, Türkistan sınırları içinde olduğundan biraz daha rahat davranıp, birkaç gün burada durmuş ve dinlenmişti. O sırada kendisini bulmak için gönderilen gözcülerin hiçbiri onun şimdi olduğu kadar uzaklara gelmeye cesaret edemezdi. Şenliklerin olduğu gün obadan ayrılan Sencer’in hemen ertesi gün peşine düşen gözcüler birkaç gün kadar gündüzleri arayıp geceleri obaya dönmüş, bugüne kadar da hiç ara vermemişti. Onlar aramaya devam ederken de Sencer sudan etten mahrum kalıp açlıktan yere serilmişti. Yine de o gün bile gelebilecekleri bölgeden daha uzaktaydı. Açlıktan bitap düştüğünde bu kuzgun etle onu beslenmiş ve hayatta kalmasını sağlamıştı. Günlerce yanından ayrılmamış, geceler boyu o uyurken onu koruyup kollamıştı. İki gece kadar önce bir yılan ateşin başında uyuyan Sencer’in ardından yaklaşırken kuzgun hemen atılıp hayvanı ortasından tuttuğu gibi yanan ateşin içine atmış, çatır çatır yakmıştı. Sencer uykuya ha daldı ha dalacak gibi olduğu bir sırada olan bu olayları anı anına izlemiş ve Kuzgun’un deliliğin tanık olmuştu. Yılan boğultulu sesler çıkararak canlı canlı yanarken Kuzgun ateşin karşısında ses susana kadar durup hayvanın yanmasını izlemiş, yılanın öldüğüne emin olunca da kara başını göğe kaldırıp, neşeyle öterek zaferini kutlamıştı. Sıradan bir kuzgun değildi muhakkak bu.

Umay Ananın yeryüzünü koruyup gözeten kuzgunlarındandı belki de. Muhakkak ki ölümlü zihinler her şeyi bilemiyordu. Gözcüler hâlâ Sencer’i gündüz arayıp gece obaya dönüyorlardı. Günlerdir milim gitmemiş olan Sencer’i bulamıyorlardı ama artık yola düşme vakti gelmişti. Gelmişti de geçiyordu bile. Böyle düşünerek ayaklanan Sencer sağ omzuna konan kuzgunuyla birlikte yollara düştü. Ağır aksak, yavaş ve temkinli adımlarla yürüyen Sencer’in önceki hızından, cesaretinden ve kararlılığından şimdi eser yoktu. Cesur olmasına hep cesurdu ama toparlayarak yürürken bir tehdit karşısında ne yapacağını da kara kara düşünmekteydi. Öyle ki bu kara düşünce tertemiz bir ummanın içine düşen bir kir gibi gönlünü bunaltıyor, onu da karartıyordu. Yol üzerinde rastladığı nehirlerde su içerken, Kayın’ın ara ara getirdiği küçük et parçaları için ateş yakıp kızartıp yiyordu. Doyumluk yemekler yemese de yolda bir yerlerde yığılıp kalmayacağı kadar yiyordu. Yolları böylece arşınlarken bir obaya denk düştü.

Obanın hemen dışında yumuşak toprağa saplanmış direkte duran kara bayrağın kime ait olduğunu biliyordu. Kara Türkistan Türkleriydi. Kuzgundu ongunları, Erki Hanın oğullarından Tong Han’a dayanırdı soyları. Rüzgâr estikçe kara bayrak coştukça coşuyor, kırbaç sesi çıkararak tüm obanın üstünde dalgalanıyordu. Derler ki Türkistan’ı kardeşler arasında pay ederlerken diğer kardeşleri Tong Han’ı savaş sırasında işlediği kusurlardan dolayı cezalandırmak için ona hem saldırıya büsbütün açık hem de Türkistan içlerine doğru batıdan insanın nefesini dudaklarından alan bir rüzgârın estiği bu toprak parçasını yurt olarak vermişlerdi. Ona “Sen de savaştaki kusurlarına hem bir ceza bil burayı hem de rüzgârı kes.” dediler. Böylece Kara Türkistan Türkleri kendilerine kara bir bayrak seçip, kuzgun ongununu aldılar. Bilinir ki kuzgun da karadır. Sencer bayrağı tanıyınca gülümseyerek omzuna tünemiş sessizce bekleyen kuşa baktı.

“Baksana senin memlekete geldik.” Böyle kendi kendine gülerken birden ayıttı. Eğer obaya girip de birkaç gün dursa ya da içinden geçip gitse adını söylediğinde Usun iline haber edebilirlerdi. Onlar haberci göndermese bile bir gün babasının gözcüleri buraya geldiğinde “Evet, buradan geçti. Şu yana gitti!” diyeceklerdi. O zaman yakalanabilirdi. Obanın sağından solundan gizlice geçmeye kalksa bile bu adamlar salak değildi ya elbet nöbetçi dikmişlerdir. Geçişi günlerce sürerse birine yakalanırdı. O zamanda kimliği ifşa olunca yine Usun’a haber giderdi. Bu ihtimal daha kötüydü, diğerinde hiç değilse gizli saklı işler yürüttüğünden şüphelenmezlerse elini kolunu sallaya sallaya geçip gidebilecekken nöbetçilere yakalanıp kimliğini öğrenmeleri kendisi için çok daha tehlikeli olurdu.

Böyle düşünürken ayıttı, olduğu kişiden başka biri olacaktı. Bir ad bulmalı ve bir hikâye yazmalıydı. Kimdi, neciydi, ne yer ne içerdi, burada işi neydi, hepsini anlatarak obada durup sonra geçip gitmeliydi. Kızıl toprağın üzerine bağdaş kurup oturarak çenesini elinin üstüne koydu. Düşündü, düşündü ve sonunda kendine bir ad buldu. Hikâyesini şöylemesine bir aklından geçirdi, adı Temgir’di ve deli kamlardandı. Deli kamlar Türkistan boyunca gezer ve belli başlı yurdu yoktur. Oturup şifasını dağıtır, türküsünü çığırır, etini yer, kımızını içer ve sonra kalkıp başka obalara gider, aynı şeyleri orada da tekrarlayıp geçinir giderdi. Böylesi birinin kimse hem ardına düşmez hem de onu takip etmekten çekinirdi. Çünkü deli kamların Erlik Han’a hizmet ettiği varsayılıyordu, Erlik Han’da kızdırılmaya gelmeye türden bir gözetici tanrıydı. Böylece kılıfı bulmuştu, sıra minareyi çalmaya gelmişti. Rahatlamış bir hâlde Kara Türkistan Türklerinin obasına doğru yürümeye koyuldu.

“Sencer ortadan kayboldu, belki de diğer Türk illerinden kendisini destekleyecek bir kağan bulup, ordu toplamak için kaçmıştır. Artık Urguz’un veliaht olduğunu biliyor, ne yapabileceğini kestirmek de güç. Bu yüzden Fiz Katun da sizin ve adamlarınızın gözcü çıkarıp peşinden gitmelerini buyurdular.”

İpekten yapılma döşeğin üstünde bağdaş kurmuş oturmakta olan Şip-ing yorgun gözler ve dikkatli kulaklarla karşısında duran, narin görünümlü genç kızı dinliyordu. Kız başını eğmiş ve küçük ellerini ayva göbeğinin üzerinde buluşturmuş kendisinden istenildiği gibi emirleri Şip-ing’e ulaştırmıştı.

“Tamam, var git Fiz Katun’a söyle biz şu andan itibaren Sencer’in peşindeyiz. Ama bulduğumuzda canı bizimdir. Onu kağana teslim etmeyiz.”

Kız başını eğip selamlayarak çekildi ve Şip-ing’i odada tek başına bıraktı. Sencer’in babasına karşı ordu toplamak için kaçabileceğini hiç hesaba katmamışlardı. Doğrusu, çocuk pek bir saf bakıyordu. Ondan böylesine sinsi ve içten pazarlıklı bir davranış, doğru zamanı kollama gibi şeyler beklenemezdi. Kapısında bekleyen adamına seslendi. Adam bir hızla içeriye girip baş eğip efendisini selamladı.

“Yanına 7 kişi daha al ve atlanın. Sencer Tigin’den haber getireceksiniz bana, dört bir yanı dolaşın ama Tuman’ın adamlarına yakalanmamaya dikkat edin. Sencer’i bulacak olursanız oracıkta kesin başını. Bir çuvala koyun, bana getirin.

Geceye kadar bulamazsanız akşam tam basmadan geri gelin, ertesi sabahın ilk saatlerinde, gün doğumunda yeniden yola koyulun. Bu döngüye Sencer’i bulana kadar devam edeceksiniz, Tuman’ın adamları onu sizden önce bulacak olursa haberimiz olsun diye Fiz Katun bize çaşıtlık edip orada gözümüz kulağımız olacak. Her zaman yaptığı gibi. Şimdi gidin.”

Adamlar saygıyla prenslerine selam verip oradan ayrıldılar. Sencer’i defalarca hepsi görmüştü, obada kimin kim olduğuna dikkat kesilmeleri, kimin ne zaman işe yarayacağının belli olmadığı onlara söylenmişti. Bu yüzden oba içinde gezerken ya da ava çıktığında Sencer’i uzaktan uzağa takip edip onu tanımışlardı. Hemen atlanıp, yanlarına sadaklarını da aldılar. Kılıçta mahir olmayan bir millet olan Çin ulusu ok atmakta becerikliydi. Türkler her ne kadar ucu ucuna onlara üstün çıksa da… Tuman Kağan’ın askerleri haricinde bir de Çinliler Sencer’in peşine düşmüşlerdi.

O sırada Sencer, Kara Türkistan Türklerinin obasına varmıştı. Obanın çevresine çeriler yayılmış, sanki gelmesi gereken bir orduyu bekliyor gibiydi ama bu çeriler sayıca bir orduyu bekleyecek türden bir asker değildi. Sencer istifini bozmadan obanın kendisinin geldiği yönden obaya yaklaştı, kuzeybatıdan. Gerçekten obanın yerleştiği toprakların üzerinde Batı’dan geldiği anlaşılan kuvvetli bir rüzgâr esiyordu. Bu güçlü esinti obadan kendisine doğru lezzetli yemeklerin kokularını taşıyan dumanları da getiriyordu. Günler olmuştu ki bir sofraya oturmamıştı.

“Esen olsun.” diye bağırdı, rüzgârın içinden sesini duyurmaya çalışan Sencer. Sesi adeta esintinin gürültüsünde kayboluyor gibi kendi kulağına bir fısıltı gibi gelmişti. Önüne geldiği iki çeri de gözlerini kısıp, hafifçe öne doğru eğilerek onu görmeye çalıştılar. Ya da Sencer’e öyle geldi çünkü onu görüp göremediklerini bilmiyordu.

“Esen olsun.” Karşılığını duyunca gülümsedi. Esenlik dilemek, Türkler arası bir selamlaşmaydı. Bir nevi zararsızım demekti. En azından Türk olanlara. Bu aralarda bozkırda avare avare dolaşırken hangi köşeden karşınıza neyin çıkacağı belli olmuyordu. Sancağını ve kılıcını yere koyarak ellerini havaya kaldıran Sencer aklından yazdığı hikâyeyi askerlere okumaya koyuldu.

“Ben bir deliyim, deli kam. Uzaklardan geliyorum, obanıza da başıboş gezerken yolum düştü. Bir satır türkü çığırıp, bir çamçak kımızınızı içip gideceğim. Tabii beni buyur ederseniz?”

Son cümleyi söylerken tek kaşını kaldırıp sesine soru tonu vermişti. Neticede buranın ne kadar misafirperver olup olmadığını bile bilmiyordu. Çerilerden biri kılıcını kınına sokup Sencer’e arkasını dönerek kapıdan ayrıldı. Diğeri de gidenin yerini doldurmak istercesine ortaya doğru gelip kılıcını elinden bırakmadan nöbete devam etti. Sencer biraz daha ellerini havada tuttuktan sonra artık bir anlamı olmadığına karar verip kollarını iki yanına indirip sessizce beklemeye başladı. Bir süre sonra çeri yanında iki çeriyle daha geldi. Karanlıkta yüzlerini göremese de kılık kıyafetleri diğerlerinden ayırt ediciydi. Adamlar kırmızı ipekten bir kumaşla tek parça elbise giyip aynı renkte, diğerinden ayırması zor, bir kuşağı çapraz şekilde omzundan beline kadar sarmıştı.

“Sana biz eşlik edeceğiz.” dedi çetinin getirdiği iki askerden birisi. Diğerinden az daha kısaydı. Onları getiren çeri eski yerine dönerken iki asker arkasını dönerek geldikleri yönde yürümeye başladılar. Sencer de onları takip ederek arkalarından seğirtti. Devasa kapıyı geçtikten sonra içeriye girince sıradan bir obayla karşılaştı. Oba belirli bir düzeni olmadan oraya buraya dikilmiş rastgele otağlardan oluşuyordu. Her otağın önünde bir meşale vardı. Bu yüzden kapıyı geçtikten sonra gördüğünüz ilk şey otağlardan önce her yerde dağınık parlayan meşalelerdi.

Bütün bu dağılmış otağlar bir merkezi boşta bırakıyordu. Kimse oraya otağ dikmemişti ki kapıdan da çok uzakta sayılmazdı. Yaklaşık on dakikalık bir yürüyüşle Sencer ve askerler oraya gelmişlerdi. Buradaki otağ diğerlerinden çok daha büyüktü. Çadırın solunda bir meşale yanarken sağında da Kara Türkistanlıların simsiyah bir zemine kondurulmuş beyaz bir kuzgun kafası şekli içeren bayrakları göze çarpıyor. Otağın büyüklüğü ve önünde bayrak olması burasının hanın otağı olduğunu göstermekteydi. Otağın önündeki büyük boş alanda insanlar toplanmışlardı. Sencer gecenin bu vaktinde bu kadar insanın burada ne yaptığını merak etti. Kadınlı erkekli olarak çifter çifter oturmuş olan bu grubun arasında çocuklar yoktu. Bazı genç oğlan ve kızların tek başlarına oturmasından herkesin karı-koca olacak şekilde oturduğunu anlamıştı. Alanda gençler vardı ama erginliğe adım atmamış kimse yoktu. Topluluk yanan, devasa bir ateşin önünde daire olacak şekilde dizilmişti. Ateşin etrafında sessizce oturuyorlar, kimseden çıt çıkmıyor.

“Toy desem değil, millet sessiz sessiz oturur. Yuğ desem değil, ortada cenaze yok. Ne yapıyor bunlar?” diye Sencer düşünürken, ardına düştüğü iki asker aniden durdular. Onlar durunca Sencer de durdu. Arkalarını dönen askerlerden uzun ve daha güçlü, kuvvetli olanı elini ona doğru uzatınca Sencer pek bir şey anlayamadı.

“Ne?”

“Çemberin içine girip hanımızla konuşmadan önce belindeki kılıcını ve omzundaki okluğu teslim et.”

Sencer gülümsedi.

“Yahu deli dediysek de bir Türk hanının canına kast edecek kadar da değiliz.”

Çemberin bir ucunda oturmakta olan Han’a çok yakındılar. Onlar çemberin kenarında durmuş, Han ile aralarında on adım ya var ya yokken bu konuşmayı yapıyorlardı. Bereket ki hanın kulakları da iyi duyuyordu. Sencer’in bu sözlerini duyunca kaba bir kahkaha attı.

“Hele bir bırakın gelsin!”

Askerlerin kendisine tehditkar bakan iri iri açılmış gözlerini üstünde hissederek ikisinin arasından geçip çemberin içine girdi. Ateşi geçti ve harıl harıl yanan ateşi izleyen hanın önünde durdu. Sağ elini yüreğinin üstüne koyup baş eğdi ve selam verdi.

“Esen olsun!”

“Esen olsun!” diye karşılık verdi han. Aslen bu garip adama han demeye bin şahit isterdi. Şişmanca bir adam olan bu han epey hantal bir şeye benziyordu. Yüzü de şişmanlığının bir başka göstergesi olarak kan ter içindeydi. Sağ yanında karısı olduğu düşünebilecek bir Türk kadını otururken sol yanında Çinli bir kadın adamın etli butlu, sağlıksız koluna sarınmış Sencer’e bakmaktaydı. Adamın siyahlar içindeki kürklü kılığına karşılık kadınlar da siyahlar içindeydi. İki kadının arasına ise han nefes aldıkça devasa boyutlara ulaşan göbeği duruyordu.

“Anlat bakalım, nereden gelip nereye gidiyorsun?”

Sencer adamla kadınlara o kadar dalmıştı ki hanın nefes nefese bir sesle sorduğu bu soruyla yerinden sıçradı. Soruyu ilk başta tam anlamıyla kavramasa da birkaç saniye içinde kendini toparlayarak en başta yazdığı hikâyeyi okumaya başladı.

“Adım Temgir’dir. Hiçbir yerli değilim, hiçbir yerden geldim ve hiçbir yere giderim. Eğer varsa sunacak bir çamçak kımızınızı içmeye, avladığınız geyikten bir parça dişlemeye geldim. Ben de size türkü çığırır, şifa arayan var ise şifa veririm.”

Han yine kaba bir kahkaha atıp çemberin hizmetini gören Çinli cariyelerden birini eliyle çağırdı. Kız elinde bir çamçak kımız tutuyordu. Başına gelip duran kızın narin, beyaz ellerinden çamçağı alan han yavaşça ayağa kalktı. Biraz önünde durmuş olan Sencer’e giderek çamçağı uzattı.

“Al bakalım Kam’ım! İstersen cariyeler de senindir.” Yarım dönerek arkasında durmakta olan Çinli kızı gösterdi ama Sencer ona pek itibar etmeden sadece çamçağı alınca han yine güldü. Arkasını dönüp yerine dönerken bir el işaretiyle kıza gitmesini buyurdu. Bir yandan da söyleniyordu. “Yoksa sen de şu son zamanlarda Müslüman Türkler arasında yayılan oğlancılığa mı meraklısın?”

“Müslüman Türkler mi?”

“Bilmiyorsun demek ha! Siz kamların yerde gökte kulakları var sanırdım. Anlaşılan ben sizden daha iyi işitirim. Güneyde bazıları ayrı bir din tutmuş, adına da Müslümanlık diyorlar. Duyduğuma göre böyle ateşlerin etrafında birleşip oğlanlarla yatarlarmış. Öyle bir şey. Her neyse bu kadar mide bulandırıcı şeyleri konuşmak için fazla güzel bir gecedeyiz. Geç otur bir yere, çember de sana da yer var.”

Böylece Kara Türkistanlıların arasında da kendisine yer bulan Sencer, hanın iğrençliklerine tahammül edemeyeceğini düşünerek çemberin diğer ucuna, ondan uzakta bir yere gitmeye karar verdi. Arkasını dönüp küçük yudumlarla içtiği kırmızını elinde tutarak ateşin diğer yanında duran iki genç oğlanın arasına oturdu. Onu gözleriyle takip eden ve iki oğlanın arasına oturduğunu gören han yağlı dudaklarını birbirinden ayırarak olanca iğrençliğiyle gülümsedi. Çocuklar Sencer’den bir iki yaş kadar küçük ama erişkindi. Belli ki çiftler arasında değillerdi, burada yan yana oturmuş konuşuyorlardı. O gelince sustular ama Sencer içkisinden büyük bir yudum daha alıp söze başladı.

“Burada ne yapılır böyle?”

Başıyla ateşi işaret etti. Ateş hâlâ harıl harıl yanıyordu.

“Erlik Han’a kurban sunacağız.” dedi diğer çocuktan biraz daha uzun ve büyük olan. Sencer’in solunda duruyor, eline aldığı bir budu katır kutur yiyordu. Önünde duran çamçak ise dibi görmek üzereydi. O kadar iştahla yiyordu ki lafı bittiğinde çocuğu hıçkırık tuttu ama çamçağa elini attığında kımız bulamayıp boştaki Çinli cariyelerden birine işaret etti. O gelene kadar da hıçkırmaya devam etti.

“Neden? Bu sene kıtlık mı oldu, hastalık mı uğradı? Ya da başka bir felakete mı uğradınız?”

Kımızı gelmediğinden hıçkırması henüz geçmemiş olan oğlan bir şeyler anlattı ama ağzından çıkan sesler pek anlaşılır olmadığından Sencer’in sağında yer alan, diğerinden daha tıknaz ve şişman olan arkadaşı devam etti.

“Hayır, hiçbir felakete uğramadık. Kara Türkistan’ın başına gelenleri bilirsin, bu topraklar bize ceza olarak verildi. Rüzgârımız bir gün olsun dinmez bu yüzden atalarımız Erlik Hanımız ile anlaşmış. Ona kurban sundukça rüzgâra kesmese de dindirip sakinleştiriyor. Kamlarımız diyor ki eğer Erlik Han rüzgârı keserse bizler sonraki sene kurban vermeyi unuturmuşuz. O da bu yüzden hiç kesmez. Biz de gazabı artıp da rüzgârı serbest bırakmasın, öncekinden daha da kuvvetlice eşmesin diye her sene ona kurban veririz.”

“Peki, kurbanınız ne?” Çinli kızlardan birisi az önce kımız getirirken bir ceylan budunu da Sencer’e bırakmıştı. Sencer iştahla onu dişliyordu.

“Aha şuradalar!” diye ilgili parmağıyla işaret etti tıknaz oğlan. Gösterdiği yerde yaşlılıktan ayakta duramayan yere çökmüş bir deve, yine yaşlılıktan tüyleri iyice kırçıllaşmış bir koyun ile bir keçi duruyordu. Zavallı hayvanların sanki kaçmaya mecalleri varmış gibi boyunlarına bir urgan geçirilmiş, urgan da yere sertçe diklemesine çakılmış bir tahta kazığa bağlanmıştı. Sencer oraya bakarken Han yine ayaklandı ve ağır adımlarla ilerleyerek hiç acelesi yokmuşçasına yavaş yavaş ateşin başına geldi. Bir süre ateşin karşısında sessiz kalarak bomboş gözlerle, yanmakta olan ateşe baktıktan sonra çemberin hayvanlara yakın olan kısmında oturan beylere hayvanları buraya getirmelerini emretti. Hayvanlar iplerinden tutularak kolayca çekilirken hiç karşı koymadılar. Zavallılar o kadar güçten düşmüşlerdi ki ölüme gittiklerini bile bile direnemiyorlardı. Bu sırada Sencer’in nereden çıktığını görmediği bir kam gelip, ateşin öbür yanına geçti. Sencer’in olduğu çemberin kısmına arkası dönük olsa da onun bir kadın olduğu anlaşılıyordu. İnce ve kıvrımlı beden doğru düzgün giydirilmemişti. Üzerindeki paçavraların ne olduğu bile belli değilken vücudunun gelişigüzel yerlerini kapatmıştı. Ateşin karşısında öylece sessiz dururken Han bağırdı.

“Deli Kam! Sen de gelesin!”

Hemen denileni yapan Sencer ayaklanarak hanın yanına, ateşin diğer tarafına gitti. Bir Erlik Han kurbanına denk geldiğini biliyordu artık ama kendisinden çok bir şey istenmeyeceğini düşünüyor, daha doğrusu öylesini umuyordu. Sencer, hanın yanına gelince ateşin yalımları arasındaki güzel yüzü süsleyen bir çift kara gözü gördü. Üzerindeki paçavralara rağmen karşısındaki genç ve güzel bir kadının yüzüydü. Simsiyah saçları bir delininkiler gibi karman çorman olmuş yüz dimdik bakışlarla Han’a bakıyordu.

“Ben Kara Timgir Han, Kara Türkistan obası için bu üç kurbanı size sunuyorum efendimiz! Yerin kat be kat altında sana hizmetçi olsunlar. Öküz yaşlı ve topaldır. Keçi yaşlı ve kısırdır. Koyun ise yaşlı ve kördür. Hepsi de size lâyık!”

Hayvanları oraya kadar getiren bey önce öküzü ateşe doğru itti. Sıcaklığı hisseden, ateşi gören zavallı hayvan direnmeden, en ufak bir yaygara koparmadan ateşe atladı. Onun ateşe atlamasıyla yanan taze etin kokusu ve isli dumanları göğe çıkarak parlak ayın ışığını kapattı. Esen rüzgâra rağmen hiçbir yere gitmeden de orada asılı kaldı. Kadın kam birden kollarını kaldırarak gökteki dumana doğru seslenmeden önce dumanı içine çekmek istercesine kuvvetli bir nefes alarak bağırdı.

“Erlik duy bizi!”

O bunları söyledikten sonra Timgir Han’da kollarını onun gibi havaya kaldırıp, derin bir nefes çekti ve olanca sesiyle bağırdı.

“Erlik Han duy bizi!”

Sonra kadın kam göz ucuyla Sencer’e bakınca kendisinden de aynı şeyi yapmasını beklediklerini anlayan adam sağlıklı kollarını gökte asılı kalmış olan isli dumana doğru kaldırıp derin bir nefes alıp bağırdı.

“Erlik duy bizi!”

Sencer’de yakarısını tamamlayınca kadın kam gözlerini ondan çekerek hayvanların başında bekleyen Bey’e baktı. Adam koyunun kısa tüylerinden iki eliyle tuttuğu gibi öylece ateşe attı. Çıtır çıtır seslerin arasından ve taze koyun etinin kokusu tüm obaya yayılırken kam duasına başladı. O duasını söylerken dumanlar göğe kalkarak diğeriyle karıştı.

“Obamın ormanlarından ağaçlarla yaktığım ateşim! Yüksel yüksel ve esintinin dumanlarını kutsal Ötüken’e götürmesine izin ver! Orada tanrımız Erlik Han’a gidecek bu kokular! Önce yere inecekler, toprağın her yerine sinip yerin altına girecekler. Orada Erlik Han’ımızın kızlarının arasından dolaşacak, kıvrımlarını dönecekler ve ona varacaklar. O ki atalarımız kutlu toprağımız Ötüken’den kalkıp da buraya gelişin o tanrı olarak yükselmiş, ona tapınmış ve onu efendi bilmişler. Ona adak adamışlar. Bu dinmeyen rüzgârı dindirsin diye!

Biz de şimdi ona adak adadık, kurban verdik! Kutlu Erlik Han başımızın üstünde esip duran şu rüzgârı dindir. Timgir Han ve kulun olan bütün Kara Türkistan obası sana yalvarmakta! Kuzgun ongunumuzu yere düşürme, biz sana iki omzunda da durmaya simsiyah kuzgunlar gönderelim. Bize felaketler verme, biz sana sürüsüyle yaşlı koçlar kurban edelim. Canımız bedenimizden sıcak yatağımızdan uçtuğunda sana döneceğiz. O zaman sana gelip senin erlerin olacağız. O güne dek bize acı ve gazabını bizden çek!”

Kadın, duasını tamamladığında güçlü bir rüzgâr esti. Ateş kadına doğru yattığı hâlde kam kıpırdamadan durdu. Hafifçe titreşen alevler sönmedi. Esintinin gücüyle birlikte gökteki dumanlar hareketlendi ve uzaklara doğru devindiler. Ateş biraz daha güçlenerek alevlerini yukarı çıkarınca Han geri çekilip Sencer’e baktı. Kam ise uzaklaşmadan gözlerini dikmiş alevleri seyrediyordu. Sanki nefes alarak alevleri içine çekebilirmiş gibi derin derin nefesler alıp veriyordu.

“Şimdi ikinci kısma sıra geldi. Görelim seni Temgir!”

“İşte şimdi faka bastım!” diye içinden geçirdi. Kendi ovasında Erlik Han’a adanan adaklarda ikinci kısma pek çok kez şahit olmuştu. Daha önce avlanmış olan bir ayı postuyla örtünen kam karanlık gecenin içinde kalabalıktan ayrılarak ormana gider. Burada bir ağacın çevresine üç kez sürtünen ve ayı sesleri çıkararak hayvanı taklit eden kam postunu giydiği türden bir ayıya dönüşür. Ona ayıya dönüşmesi için gereken süre kadar müsaade edindikten sonra ormana bir kadın gönderilir. Ki bu da kamdır, kadın kam yoksa da genç ve güzel bir bakire gönderilerek ayıyla ilişkiye sokulur. Ayının dölleri toprağa akacak ve yerin altındaki tanrı Erlik Han’ın kızlarına ulaşacaktı. Bu tapınmanın amacı buydu. Şimdi han sabırsız gözlerle ona bakıyordu. Derin bir nefes alan Sencer zaman kazanmak için soru sorma yoluna gitti.

“Post nerede?”

Han başını ateşin diğer tarafında duran Kam’a çevirince kadın eğilip ayaklarının dibinde duran ayı postunu alarak Sencer’in yanına geldi. Adama doğru uzattı. Sencer ayı postunu alarak dikkatlice örtündü, ilk defa böyle bir deneyim yaşayacaktı. Yanlış bir şey de yapmak istemiyordu. Gök, yer ve yeraltı tanrılarının öfkesini de üzerine çekmek istemezdi. Post üzerindeyken ağır adımlarla ateşi geçip çemberi yararak doğu tarafında yer alan ormana doğru yürümeye başladı. Ormanın içlerinde bir ağaç bulmak amacıyla oyalandı. Tapınmanın kuralı gereği diğerleri ne onu ne ayıyı ne de ayıyla ilişkiye giren kadını görmemeliydi. Bu da ormanın içine girmesiyle mümkün olabilirdi. Ne yapacağını bilmez hâlde bulduğu ağacın dibinde çöktü kaldı. Karanlıktan dolayı ne ağacı olduğunu bile seçemiyordu. Çaresizlik içinde orada beklerken karanlığın içinde bir yerden bir gaklama sesi duyarak dikkat kesilip, başını kaldırdı. Birkaç saniye geçmemişken odaklandığı yerden sekerek bir kuzgun geldi. Bu, obaya gelirken kapının dışında dikkat çekmemek için bıraktığı kuzgunuydu. Kanatlarını açarak heybetini ortaya koyup gakladı. Bundan sonrasında Sencer ne olduğunu anlamadan ayağa kalktı. Sanki kendi iradesi haricindeki başka bir irade bedenini kukla olarak kullanıyor gibiydi. O da dışarıdan izlemekle yetiniyordu.

Ağacın önünde durarak bir ayı gibi böğürmeye başladı. Üç kez arka arkaya böğürdükten sonra böğürmeye devam ederek ağacın çevresinde sağdan sola olacak şekilde sürtünmeye başladı. Ağacın çevresinde döndüğü üçüncü turun sonunda başladığı noktaya gelince dizlerinin üzerine kapaklanarak yüzüstü orada kaldı. Sırtına geçirdiği ayı postunun üzerinde ağırlaşmaya başladığını hissediyordu ama elinden hiçbir şey gelmiyordu. Postun üzerindeki tüyler uzayarak her yerini kapladı. Simsiyah tüyler gözlerine kadar her yerini sarıyor ve sanki en başından beri oradaymış gibi kök salıyordu. Düştüğü yerden kalkarken sırtındaki ayı postunun kendi vücudu hâline geldiğini gördü. Bütün bunlar olurken ormandaki böğürme seslerini duyan kadın da ateşin başından ayrılarak çemberi geçip, onun gittiği yöne doğru yürüyordu. Sencer’in dönüşümü tamamlandığında onu bulmuştu.

Ayı formundaki Sencer ile kam göz göze geldiler. Uzun bir süre sessizce bakışından sonra kadın üzerindeki paçavra hâlindeki yırtık pırtık kıyafetlerini atarak giysilerinden kurtuldu. Artık kontrolü kendisinde olmayan Sencer ayı formunun içgüdülerine teslim olarak kadının üzerine atıldı ve tapınmanın ikinci kısmını böylece tamamladılar.

Emrecan Doğan

13 Ağustos 1996’da İstanbul’da doğdum. Halen Medeniyet Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyorum. Daha önce Kayıp Rıhtım forumunda ve Aylık Öykü Seçkisi içerisinde yer aldım. Gölge E-Dergi, Bilimkurgu Kulübü, Genç Yazı ve Pejmürde Dergisi bünyesinde gerçekleştirilen Ortak Hikâye projesi gibi elektronik platformlarda ve basılı olarak da Adı Yok dergisinin 75. sayısında yazılarım yayımlandı. Yaklaşık olarak 12 yaşımdan beri yazıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Duygu_Korkmaz Duygu_Korkmaz says:

    Aaa sonunu hiç oyle beklemiyordum :flushed::scream:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.