Öykü

Tarih-i Eşkiyatı Sevdiğin Hasan Vak’asıdır

Genç adam kollarını iki yanına açarak içoğlanların mor, yakası beyaz tüyler üstüne siyah benekli kaftanını giydirmesini bekledi. Bu kaftanı cülusundan birkaç ay önce validesi kendisine hediye etmişti. İlk başta bunun hazineyi israf olduğunu söylese de kabul edip, sık sık giymeye başlamıştı. Yine de validesinden bu durumun bir daha tekrar etmemesi için söz almıştı. Hazine her geçen gün yanan bir mum misali erirken gereksiz harcama yapmak intihar gibiydi. Divan’a hazırlanıyordu. Henüz 15 yaşındaydı, hayalleri vardı. Son 1 sene içerisinde bu hayalleri gerçekleştirmenin zor hatta imkânsız olduğunu fark etmişti. Lâlâsı ona kıraat ettirdiği Selimnâme, Süleymannâme gibi eserlerle yıldan yıla bu hayalleri beslemişti ancak şimdi işin hakikatiyle yüz yüze gelince kitaplardaki günlerin çok eskide kaldığını anlayabiliyordu. Bütün bunlar onun hevesini milim azaltmamıştı, elbet çok çalışarak o duruma devleti getirecekti. Önünde uzun yılları vardı, bu zaman içerisinde çok şey yapabilirdi.

İçoğlanlar kaftanı nazikçe padişahın üzerine bıraktılar. Kollarını gövdesine doğru çekerek omuzlarını kaldırdı ve elleriyle düzeltmek ister gibi ellerini kaftanın önüne getirip tuttu. Aynada son bir kez kendine bakarak Divan için hazır olduğuna karar verdi. Görüntüsü onun için önemliydi, Selimnâme’de cesaretine hayran olduğu Sultan Selim-i Evvel gibi olmak istiyordu. Sade giyinmeliydi ama görkemini de kaybetmemeliydi. Göğsünü şişirerek omuzlarını kaldırdı ve bir adım geri çekilip kapıya döndü. Kapıya bir kez tıklattıktan sonra iki kanadı da dışa doğru açıldı. Kapıdaki içoğlanlar yarı bellerine kadar eğilmişlerdi. Onlara bakmadan sarayın koridoruna atılıp Divan’ın yapılacağı Kubbealtı odasına doğru yürümeye başladı. Adımları sakin ama genç yaşının gereği dinçti. Sağlam adımlarla soğuk mermerleri döverek ilerliyordu. Hasodayla Kubbealtı arasında fazlaca mesafe yoktu, vezirler de kendisini bekleyebilirdi. Yine de acele ediyordu çünkü her divan, devlet işleriyle ilgilenmesini sağlıyordu.

Etrafında çok fazla güç odağı olduğunun farkındaydı. Başta Validesi, Şeyhülislam, vezirler, hanedan damadı ve onun üzerinden önceki padişahın validesiyle karındaşı ve hatta Eski Saray’da sessiz sessiz oturuyor gibi gözüken Kösem Sultan bile. Oysa tek güç hükümdar olmalıydı, bunu sağlamak için Divanlara sadrazamı gönderip uzaktan mâlumat almak yerine doğrudan katılmak yoluna gitmişti. Fakat bu güçleri kırmak böyle basit hareketlerle mümkün değildi, daha büyük adımlar atmalı ve kontrolü eline almalıydı. Kafasının içinde bu düşüncelerle boğuşurken Kubbealtı Odasına geldiğini fark ederek adımlarını hızlandırdı. Daha koridorun başında göründüğü ilk anda kapıdaki içoğlanı yarı beline kadar eğilmişti. İşte insanlarda uyandırmak istediği saygı bu türdendi. İster korkuyla isterlerse sevgiyle…

Kapıya geldiğinde içoğlanları kapının iki kanadını ittirip dıştan içe doğru açtılar. Bir yandan da tâkdim için sesi gür olan oğlan bağırdı.

“Destur, Sultan Osman Han Hazretleri!”

Takdimiyle beraber toy padişah, Osman-ı Sâni Kubbealtına ilk adımını attı. Vezirleri konumlarına göre tahtının solunda dizilmiş, saygıdan yarı bellerine kadar eğilmiş onun tahtına oturmasını ve divanı açıp,yönetmesini bekliyorlardı. Bu sahneye bir süre daha baktıktan sonra gururlanarak iç çekti. Tahtına doğru iki adımla vararak hemen oturdu ve çeşitli yüzüklerle süslü sağ elini kaldırarak vezirlerine doğrulmalarını işaret etti. Onlar doğrulurken içoğlanları da kubbealtının kapılarını kapadı. Padişah ellerini açınca vezirler de onu taklit ederek ellerini semaya kaldırdılar.

“Bismillahirrahmanirrahim! Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Divan’ı açıyorum.”

Kubbealtı’ndaki herkes Fatiha okuyarak duasını etti ve böylelikle divan-ı hümayun açılmış oldu. Padişahtan sonra ilk söz hakkı olduğu için padişah hemen yanı başında ayakta duran sadrazamı Öküz Mehmed Paşa’ya döndü. Mehmed Paşa yaşlıca biri değildi ancak çok genç de değildi, ek olarak padişahın eniştesiydi. Gevherhan Sultanla evliydi, bu da onu, hanedan damadı olması hasebiyle, iktidara az çok ortak yapıyordu. Sultan’ın “Kurtu” listesinde yer alanlardan biri de oydu. Adam vakurla eğildi. Dünkü divan toplantısında verilen malumatları tekrarladıktan sonra iki eliyle tuttuğu hâlde bir kâğıt kutusunu uzattı.

“Hünkârım, Sivas valiniz Bostanlı Halil Paşa bir isyan bildirdi. Adına Sevdiğin Hasan dedikleri bir bozguncu, etrafına çapulculardan mürekkep bir ordu toplayıp köy basıp, haraç alırmış. Bu vaziyet merhum Sultan Ahmed Han’ın vefatından beridir devam ediyormuş, Bostanlı Halil Paşa def’aatle üzerlerine yürümüş ancak galip gelmeye muvaffak olamayınca size bildiriyorlar.”

Kâğıt kutusunu padişahın kendisine doğru uzanan ellerine bıraktı. Kırmızı kumaşla sarılı kutunun başlığını sakince açıp, içindeki kâğıdın düşmesi için ters çevirdi. Kâğıt eline gelince kutuyu tahtın boş kısmına bırakıp dikkatli bir hâlde okumaya başladı. Kubbealtı’nı derin bir sessizlik kapladı, kimseden çıt çıkmıyordu. Herkes padişahın okumayı bitirip, emir vermesini bekliyordu. Sultan okumayı bitirip de kâğıdı tekrar katlayıp kutunun yanına koyduğunda kısa bir an için boşluğa baktı.

“Cennetmekân pederimizin ölümünden sonra isyan başlatıldı demek. Emr-i âlidir, Bostanlı Halil Paşa’yı azlettim. Yerine Etrakî Mehmed Paşa’yı getirdim.”

Etrakî Mehmed Paşa o sırada Divan’da dördüncü vezir olarak bulunuyordu. “Emr-ü ferman yüce padişahımızındır.” diye başlayacak oldu ancak Sultan Osman elini kaldırıp onu susturdu. Daha söyleyecekleri bitmemişti, genç ve gün gibi parlak yüzünde öfke vardı.

“Etrakî Mehmed Paşa’dan artık yere de beşinci vezirim Dibrovlu Hasan Paşa’yı getirdim. Beşinci vezirlik makamını da şimdilik fesheyledim. İlaveten Şark Serdarım Kara Ahmed Paşa’ya emr-i padişeh-i gönderilsin. Etrakî Mehmed Paşa ile birlikte o da asilerin üzerine yürüsün.”

Divan kâtibi olan nişancı Sarhoş Abdi Çelebi hepsini tek tek yazmıştı, divan bittiğinde fermanları da o yazıp padişahın tuğrasını vuracak ve mühürletmek için Hasoda’nın yolunu tutacaktı. Sultan sağ elinin işaret parmağını eniştesine doğru kaldırdı.

“Ve eğer Sevdiğin Hasan denen o kafirin başını gelecek senenin Muharrem’ine kadar bal küpünün içinde önüme getirmez isen ben senin kelleni alırım, Öküz Mehmed Paşa. Celali zulmü yeni bitmişken sil baştan bir isyan ateşine izin veremeyiz.”

Öküz Mehmed Paşa’nın başını yerden kaldırmadan önünde el pençe beklediğini gören padişah öfkesinin anlaşıldığına kanaat getirip divanı kapattı.

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Divan-ı Hümayunu kapatıyorum. Hayırlara vesile olsun.”

Yerlere kadar eğilip efendilerine temenna eden vezirlerinden “Âmin” nidaları yükselirken Sultan Osman, Kubbealtı’nı terketti. Kararlar alınmıştı, uygulamalarda beceriksiz etmeleri hâlinde sorumlular canlarından olurdu.

Kırşehir-Sevdiğin, El Dağı

Dağlar soğuktu, bozkır soğuktu, insanlar soğuktu, Sevdiğin Hasan da soğuktu. Ama onun soğuğu hissedip hissetmediğini kimse bilmezdi. Diğer adamları El Dağı‘nın etrafa gelişigüzel dağılmış mağaralarında ateşin dibinde bile tir tir titrerken o mağarasından dışarıda, çorak bozkır topraklarını gören bir uçurum kenarında dimdik duruyordu. Ne titriyor ne de ellerini ovuşturuyordu.

Sultan Osman’ın emirleri daha ne Şark Serdarı Kara Ahmed Paşa’ya ne de Sivas valisi Bostanlı Ali Paşa’ya ulaşmıştı. Sevdiğin Hasan’dan il il uzakta olan Sivas valisi hâlâ makamında rahat rahat oturup emir dağıtıyordu. Sevdiğin Hasan ise başıboş bırakılmıştı, bu başıboşluktan faydalanıp adamlarını civar köylere yollayıp gâh kız kaldırtıyor gâh haneleri yağmalatıyordu. Yine bir grup adamını, 30 kişi kadar varlardı, köylerden birine göndermişti. Bol yağmayla döneceklerinden de adı gibi emindi. Kendisinin ise avlanmaya ihtiyacı vardı, bunu hissedebiliyordu. Dağdan inip köylere uzanmaya üşeniyordu, hem de köylerdeki insanlar hazırlıklı olabilirlerdi. Basit bir insan bedeni için yaralanmak istemiyordu. Burada sırrını bilen yoktu. O yüzden diğer mağaralardan uzakta bir mağara arandı gözleriyle ve çok sürmeden de buldu. Mağarada kaç kişi olduğunu ya da tek kişiyse bile kime ait olduğunu hatırlayamadı. Zaten umurunda da değildi, tek istediği kanıydı.

Yavaş yavaş adımlarla gecenin içinden geçerek mağaraya doğru uzandı. Nöbetçiler haricinde uyuyan uyumuştu. Her türlü çeri baskınına karşın nöbetçi dikiyorlardı. Mağaranın karanlık ağzına geldiğinde içerinin karanlık olduğunu gördü ama gözü tıpkı gündüz gibi kolayca görüyordu. Derin bir soluk aldı, hava soğuktu ve nefes aldıkça insanın içini serinletip canlandırıyordu. İçeriye süzülünce adımlarını duyan tetik eşkıya doğrulup, yattığı yerden ona baktı. Tüfeğini yanına almayı unutmuştu. Adam doğrulunca kim olduğunu gördü.

“Kavanoz Selim bu.”

Kavanoz Selim, Sevdiğin Hasan’dan büyüktü ama eşkıya arasında “ağam, beyim” derdi ona. Her gün artan vergi yükünden, eline geçen beş on akçenin de sipahilerce el konulmasından bıkmış olan en sonunda cinnet geçirip de karısı ve ikiz oğlundan oluşan ailesini bıçakla öldürüp dağa çıkınca onları bulup aralarına katılmıştı. Geçim sıkıntı işte böyleydi, en değerlilerini bile katlettirir.

Sevdiğin Hasan, tanıdığı adama yaklaştı. Adamın üzerinde hafif bir uyku mahmurluğu vardı, onu saniyeler içerisinde üzerinden atıp karanlık siluete daha dikkatli bakınca o da karşısında kimin olduğunu anladı.

“Hasan ağam! Hayrolsun, ne vardır?”

Bu Kavanoz Selim’in dilinden dökülen son sözler oldu çünkü cümlesini bitirdiği anda insanüstü bir hızla ileriye doğru atılan Sevdiğin Hasan, kuvvetli elini adamın ağzına götürüp bağırmasını önleyerek dişleriyle gömleğini parçaladı, göğsünün üstüne kapanıp yumuşak etin üzerine dudaklarını kapayıp dişlerini geçirdi. Ona hayat amelesi olarak ihtiyacı yoktu, sadece kanına ihtiyacı vardı. Bu yüzden bir seferde bütün kanını içecek ve damarlarını tamamen boşalttığında geri çekilip mağaradan çıkacaktı. Planını düşündüğü gibi de uyguladı. Kanı vücudundan tamamen çekilen zavallı adam kollarından toprağa cansız bir şekilde düştü. Gözleri faltaşı gibi açık olan cesedin yüzünde donuk bir korku ifadesi vardı. Eli ileri doğru uzanmıştı ve ağzı dehşetle aralanmıştı. Cesedin ifadesini düzeltmekle uğraşmadan Hasan mağaradan, geldiği yoldan, çıkıp kendi yerine gitti.

Ertesi gün diğer eşkıyalar yağmaya gidecekleri sırada Kavanoz Selim’i yanlarına almak isteyeceklerdi ama yanına gittiklerinde kaskatı kesilmiş cesedi göreceklerdi. O gün her yer aranmış ve kimsecikler bulunamayınca da bunu yapanın hayvan olabileceği akla gelmişti. Ancak bu kadar vahşi ve kana susamış hayvanın hangisi olabileceğini kimse düşünememişti.

Sivas

Sivas Valisi Bostanlı Ali Paşa, payitahta durumu erken bildirdiği için bin pişmandı. Sultan Osman’ın sert tabiatını işitmişti, belki de adam gönderip idam ettirirdi. Korkusundan hiç bildirmemeyi bile düşünmüştü ama koskoca padişah elbette bir gün duyacaktı. O zaman işler kendisi için daha kötü olacağından ipleri en baştan koparmak daha münasip gelmişti. Padişah, gönderdiği nağmeyi 3,5 ay önce almıştı. Etrakî Mehmed Paşa’nın kendisini katletmeye, başını bir bal küpünde padişaha götürmeye geliyor sandı. Habercisini önden yollayıp kaleye geleceğini 3 gün önceden bildirmiş ve hazırlık yapılmasını emretmişti.

Şimdi Etrakî Mehmed Paşa kaleye giriş yapıyor, gösterişsiz ama kalabalık bir alay tarafından karşılanıyordu. Etrakî Mehmed Paşa tebaa’ya karşı güler yüz göstererek atının üstünde valilik konağına gelip valinin küçük tahtına oturmuştu. Dinlemesini sâlık verdikleri hâlde dinlenmeyi reddedip sadede hemen gelmeyi uygun bulmuştu. Koca odada Mehmed Paşa ve karşısında el pençe divan duran Ali Paşa’yla kapıyı bekleyen iki bostancı dışında kimse yoktu.

“Bostanlı Ali Paşa, hünkârımıza gönderdiği nağmede Sevdiğin Hasan nâm bir eşkıyadan bahsetmişsin. Daha önce müdahalede bulunduğun hâlde ordunu yenilgiye uğratıp bozgunculuğa devam etmiş. Sen ise ancak bu hicap dolu yenilgiden sonra payitahta nağme göndermişsin. Âli hünkarımız, bu sebeptendir ki seni azletti ve yerine benim geçmemi emretti. Makamı senden devralmaya geldim. Akıbetin ise payitahta dönmektir, orada padişahımız sana bir ceza verirse verecektir.”

Ali Paşa titremeye başladı. Koca görünüşlü, tek tokadıyla kâfir öldüren Bostanlı Ali Paşa tir tir titriyordu. Akıbeti payitahta bırakıldığına göre idam edilmesi işten bile değildi.

“Aman paşam, aman! Hünkarımızın ne denli sert tabiatlı olduğunu işittim. Nihayetinde ölüm var ise bana da de! Bileyim de abdestsiz gitmeyeyim!”

“Meraklanma Ali Paşa, idam edilmeyeceksin. İdam edilecek olsan hünkarımız bu görevi zaten bana verirdi. Sen bu gece değil ama yarın sabah erkenden yola revan ol. Hünkarımızın emrini alır almaz hareket etmen cezanı hafifletir.”

Bu sözleri üzerine Bostanlı, biraz daha rahatlamıştı. Titremesi geçmişti, temenna ederek geri geri yürüyüp odadan çıktı. Mehmed Paşa’nın yüzü asıldı birden, aslında söylediklerinin teselli olduğunu kendisi de biliyordu. Sultan Osman’ın zavallı adamı çağırma canını gözünün önünde aldırmak ve herkesin şahit olduğundan emin olmaktı. Bu yüzden kendisine infaz emredilmemiş, sadece oraya göndermesi emrolunmuştu. Yine de böyle her önüne gelene üzülerek bir yere varamazdı, fermanlara karşı da durulmazdı.

Yarın sabahla birlikte Etrakî Mehmed Paşa kale ordusunu toplayıp eşkıya üzerine yürüyecekti. Sultan Osman oraya varır varmaz eşkıyayı sindirmesini buyurmuştu ve genç padişahın hiç şakası yoktu. Lâkin önce Şark Serdarını beklemeliydi, gelmeden önce haberciyle Van’a haber edip Bingöl yöresinde buluşacağını söylemişti. Kara Ahmed Paşa’yı tanımıyordu. Yarın yola çıkmak için dinlenmesi gerekliydi bu yüzden erkenden odasına çekildi.

Van-Ordu Otağı

Kara Ahmet Paşa, Van’ın kuru topraklarının üzerine padişah otağlarına benzer devasa bir otağ kurdurmuştu. Payitahttan uzakta kendi kendine rahat rahat kibirli olabilir ve asker arasında üstünlük taslayabilirdi. Yine de burada olan burada kalmalı ve padişahın kulağına gitmemeliydi. Yoksa daha ne olduğunu anlayamadan kellesini avuçlarının arasına alırdı. Ferman onun da eline geçmişti ve fermanı getiren ulak Etrakî Mehmed Paşa diye birinin onu Bingöl bölgesinde bekleyeceğini belirtiyordu. İki ordu orada birleşecek ve eşkıya üzerine varıp temizleyecekti. Ulağı dinlenmesi için göndermişti ama bu işten hiç hoşnut değildi. Safevilerle gerilimli bir zaman yaşarken Anadolu’da eşkıya kovalamak işten değildi.

“Padişah fermanıdır!” diye aklından geçirip kafasının içindeki itiraz sesini susturdu. Kara Ahmet yer yatağına uzanıp uykusunun gelmesini bekledi. Desen desen örülmüş otağ çadırının tavanına bakarken nasıl olduğunu bile bilmeden uyuyakaldı.

Ertesi Gün

El Dağında eşkıyaların çoğu Kavanoz Selim’in cenazesini uygun bir yere gömmeye çalışırken Sevdiğin Hasan uzakta, dağın aşağıya bakan bir kaya başına oturmuş sessizce bozkırı izliyordu. Arkadan bir adam el pençe divan yaklaşıp seslenene kadar etrafı umurunda bile değildi.

“Ağam?” dedi genç adam, sorarcasına. Sevdiğin Hasan’dan hem korkuyor hem de saygı duyuyordu. Sesi biraz da içine kaçmış gibi çıkmıştı bu yüzden.

“Ne oldu Hasan?” dedi Sevdiğin. Onun da adı Hasan’dı. Bir kız istemiş ama vermemişlerdi, kız da zaten bunu istemiyordu. Bunu da kara sevda tutmuş, sen misin bana varmayan! Bütün aileyi damatla beraber kesmiş, asker peşine düşünce de dağa kaçıp eşkıyaya sığınmıştı. Şimdi burada da şamar oğlanı gibi bir oraya bir buraya savrularak yaşayıp gidiyordu.” Hasan sessiz kalırken Sevdiğin iyice kızdı.

“Ne diyorsun be oğlum? “Ağam” dedin kaldın dut gibi. Söyle!”

“Ağam, senin şu muhbir haber salmış. Sultan, buralara asker düzmüş, üstüne gelmesi için. Van’dan Serdar gelecekmiş, padişahın has adamı. 2 ay’ı biraz geçkin burada olacaklarmış.”

Sevdiğin Hasan şaşırmıştı, daha önce valiyi yenince daha da ilişmezler diye düşünmüşlerdi. Hazine 3 ay arayla yapılan cülustan sonra suyunu çekmişti, payitahtın askerini bilmezdi ama buranın askeri ise başıbozuk ve parayı kimden alırsa ona sadıktı. Bunlara bakarak kendilerine kolay kolay ilişemeyeceklerini düşünmüştü. Demek ki yanılmıştı. Elini kaldırarak Hasan’a gitmesini söyledi. Çocuk, el pençe divan duruşunu bozmadan arkasını dönüp gitti.

“Sultan Osman beni şaşırttı, anlaşılan yenilgiyi bir de kendisi tatmak istiyor.”

Aynı gün, Sivas’ta halk şaşkındı. Dün gelen Etrakî Mehmed Paşa’nın yeni vali olduğunu dedikodulardan duymuşlardı ama şimdi adam naibini bırakarak alayla kaleden ayrılıyor ve yanında da Bostanlı Ali Paşa’yı götürüyordu. Hiç kimse bu işe bir anlam veremese de kendi hayatlarına dokunulmadığı sürece salladıkları da yoktu.

Bingöl

Ova o kadar rüzgârlıydı ki iki ordu buraya aynı günün değişik saatlerinde varsalar da aynı şiddetli rüzgârı duyumsamışlardı. Esintiden dolayı hareket etmek zordu, bir de üzerlerindeki eşyalardan ötürü çok daha zordu. Yine de güç bela olsa da iki ordu Bingöl ovasına indi ve birbirine karıştı. Orta yere kurulan büyük otağıyla iki komutan aynı yerde görüştüler. Karşılıklı iki mindere oturup bağdaş kurmuşlardı.

“Sultan buyruğudur Ahmet Paşa’m, en kısa zamanda eşkıya üzerine varıp dağıtmak gerekir. Tavsiyen nedir?”

Kara Ahmet Paşa pek bir asık suratlıydı, yüz ifadesini hiç bozmadan karşısındaki paşanın suratına baktı.

“Padişah buyruğunun üzerine başka ne denir? Hem ben Şark Serdarıyım, bir avuç çapulcu diye beni neden harbe hizmetli kıldılar, anlamadım. Tek başına sen de bunları dağıtırdın paşam.”

“Vaziyet öyle değil, Ahmet Paşa. Benden önceki Sivas valisi Bostanlı Ali Paşa, bunların üzerine yürümüş. Ancak mağlup edilmiş ve Sivas’a çekilmiş. Çevreyi kasıp kavuruyor, ahaliyi bezdiriyorlarmış. Belli ki bir avuç çapulcu değil de büyük bir grup. Padişah efendimiz isyandan şüphelenip ikimizi de görevlendirdi. Hem padişah efendimizin emri üzerine tartışılır mı paşa? Ne denirse onu yaptık.”

Kara Ahmet elini ağır bir şekilde kaldırdı. Avuç içi karşısındakine bakar vaziyetteydi.

“Celallenme. Yalnızca sordum paşa, sakin ol. Madem öyle, geceyi burada edelim. Yarın erkenden çıkarız. Akşam çökmek üzere. Bugün yapacak bir şey yok.”

Etrakî’nin yüzüne gülümserken bir yandan da içinden ona sövüyordu.

“Yalaka gidi seni. Hünkarının kulağına gider diye bu dağ başında bile aleyhine bir laf söyleyemiyor. Hünkâr dediği de bir yeniyetme çocuktur.”

Gece olana kadar hoşsohbet edip, mevzileri ve harbi planladılar. Etraki Mehmed Paşa çoktan istihbarat toplamıştı. El Dağı denilen bir dağda mağaraların içine gizlenip, köylere gerektiği zaman iniyorlardı. Yani yağmalamak için. Bu yüzden engebeli bir arazide olacaklarından askerlerin tüfek, kılıç kullanması ve atları dağa çıkarmamak daha yeğ olacaktı. Bu konuda anlaşınca yemeğe oturdular ve zifiri karanlık bastırınca da yatağı yapıp uyudular.

Kırşehir-El Dağı, 1 ay kadar önce

Bostanlı Ali Paşa Sivas’tan çıkıp Konstantiniyye’ye giderken yolu üzerinde Sevdiğin Hasan’ın gönderdiği adamlar tarafından yakalanmıştı. Yanına verilen 10 kadar sipahi katledilip, paşanın kendisi de derdest edilmiş ve El Dağına, Sevdiğin Hasan’ın mağarasına getirilmişti. Sevdiğin, bir tasın içine konmuş ayranını kafaya dikerken Ali Paşa üstü başı yırtık bir biçimde yerde, yanında iki eşkıya olduğu hâlde sessiz yatıyordu. Sevdiğin Hasan ayranı bitirince tası önüne, toprağın üstüne bıraktı.

“Kaldırın!”

2 eşkıya da iki yanından koluna girip paşayı kaldırdı. Vaziyeti oldukça acıklıydı, üstü başı kan içinde olduğundan yüzü seçilmiyordu. Bir yerde görse kimse onun Ali Paşa olduğunu anlamazdı.

“Eee, Ali Paşa! Düne kadar çeşit çeşit yiyeceklerden yer, içkilerden içer idin! Şimdi yüzün gözün kanla yunmuş, bir eşkıyanın karşısında ayakta bile duramıyorsun.”

Ali Paşa, ağzının içinde dolan kusmukla karışmış olan kanı daha fazla tutamayarak toprağın üzerine bıraktı. Mağaranın zemini şimdi kırmızı, sarı, yeşil renklerle kaplanmıştı.

“Öldüreceksen öldür de böyle işkence etme. Zaten ölmekten bin beter ettiniz.”

“İzzet-i nefsine mi dokundu paşa? Siz Konstantiniyye’de seversiniz böyle süslü lafları.” İki tarafına geçip adamı zar zor tutmaya çabalayan adamlarına baktı. “Siz çıkın!”

Adamlar ikiletmeden söyleneni yapınca Ali Paşa saniyesinde yere düştü. Adamlar arkalarını dönüp mağaradan çıkarken Sevdiğin Hasan, paşanın vaziyetine bakıp kahkaha attı. Kahkahası o kadar kuvvetliydi ki mağaranın her yerinde çınlayıp kendisine geri döndü. Ellerini ileriye uzatıp yere koydu, böylece dört ayak bir hâlde yürümeye başladı. Tıpkı bir kedi gibi dört ayağının üzerinde, çevik bir şekilde avına, paşaya doğru yaklaştı. Adam kan revan içinde kalıp başını bile kaldıramadığından ölü gibi yatıyordu. Sevdiğin Hasan adamın yanı başına gelince elini uzatıp, boyun hizasından göyneğini çıkartıp boynunu açıkta bıraktı. Dişleri normalde olduğundan daha uzun ve sivri görünüyorlardı. Kanın kokusunu almıştı. Yüzünü geriye çekip, sonra büyük bir hazla dişlerini boynuna gömdü. Hâli kalmadığından ve kan kaybı da olduğundan kalan kanı Sevdiğin Hasan’ın içmesi zor olmamıştı.

Paşanın üzerindeki gömlekten bir parça koparıp ağzının kenarından akan kanı sildi, içmeyi bitirince. Böylece Bostanlı Ali Paşa hiçbir zaman payitahta gidemedi. Sultan Osman ise onu yakalamak için askerler gönderse de hiçbir zaman bulamadılar, cesedini bile. Yanındaki askerlerin ölümünü ise kimse umursamadı.

2 Ay Sonrası-Kırşehir, Hacıbektaş

El Dağından kalkıp buraya, Bektaşilerin Dergahının olduğu Hacıbektaş’a gelen Sevdiğin Hasan ve eşkıyaları, burada durmuş, savunmaya hazırlanıyorlardı. İstihbaratçılarından gelen haberlere bakılırsa kalabalık bir ordu geliyordu. Adamlarından bazıları korkmuştu. Yine de onları ölümle tehdit eden Hasan, hiç kimsenin kaçmasına izin vermemişti.

İki ordudan oluşan askerler hem Kara Ahmet Paşa’nın hem de Etraki Mehmed Paşa’nın kumandasında onlara doğru gelirken Çiçekli üzerinden geçerek arkadan kuşatmayı uygun bulmuşlardı. Zira Çiçekli, bu kasabanın arkasında kalıyordu. Yolu uzatıyorlardı ancak yeterince gizli dolanabilirlerse buna değebilirdi. Nitekim öyle de oldu, Nevşehir’den geçip bölgenin güneyinden dolanan ordu Çiçekli’yi bularak burada otağ kurmadan yürüyüşe devam ettiler ve Sevdiğin Hasan’ın kendilerinden haberdar olmasına izin vermeden 3 saat içinde Hacıbektaş’a vararak saldırıya geçtiler.

Düzenli bir ordu karşısında çapulcu birlikler olmasına, hilal taktiğiyle kuşatılmalarına ve de sayıca az olmalarına karşın Sevdiğin Hasan yüzünden düzenli ordu sürekli kan kaybediyordu. Ve bu kesinlikle mecazi bir ifade olmaktan uzak bir gerçekti. Hiç kimsenin göremeyeceği kadar insanüstü bir hızla savaş alanında hareket eden Hasan, karşı tarafın askerlerini eksiltiyordu ve eksildiklerini karşı ordu bile fark edemiyordu. Savaş oldukça kanlıydı ve herkes canını korumanın derdindeydi. Eşkıyadan kaçanlar olmamıştı çünkü kaçıp kurtulsalar bile bir şekilde Sevdiğin’in onları bulup katledeceğini iyi biliyorlardı. Ancak düzenli ordudan kaçanlar vardı. Karşı tarafta hem Müslüman hem de Türk olduğu için savaşma şevkleri zaten kırıktı, hem de sayıca fazla olmalarına rağmen saatler içerisinde hızla eksiliyorlardı ki bu asker arasında savaşa insanüstü güçlerin karıştığını ve onların da eşkıyaların tarafında olduğunu düşündürtüyordu.

Sevdiğin Hasan durmadan koşarken Kara Ahmet Paşa ile Etraki Mehmet Paşa’yı da katledip cesetlerini askerin önüne atınca tüm ordu dağıldı. Kendisi geride kalırken eşkıyalarını kaçanların üzerine gönderip yakalamalarını ya da öldürmelerini emretti.

“Bugünlük bu kadar içtiğim yeter. Aylarca yetecek kadar içtim galiba.”

Böylece tekrar Hacıbektaş yöresine çekilip orada eşkıyalarının gelmesini bekledi. Yöre halkı onlara seslerini çıkarmıyorlardı çünkü hem canlarından olmak istemiyorlardı hem de yeterince yağmaladıktan sonra Sevdiğin Hasan kendine düşen payı köylülere dağıtıyordu. Onun için önemli olan savaşta içtiği kandı, para değildi.

Eşkıyaların kimisi birkaç saat kasabaya dönerken kimisi de bir gün sonra ancak dönebildi. Askerlerden pek çoğu aman dileyip teslim olmuştu. Yok edilen ordudan geriye pek çok tüfek, kılıç, başka silahlar da kalmıştı. Buna karşın kendi eşkıyaları da azalmıştı. Aman dileyenlerin canını bağışladı Sevdiğin Hasan, ki daha sonra onları “acıktığında” tüketebilirdi. Bu yüzden onları sonraya saklamak gerektiğini düşündü. Pek çoğu da askeri elinden kaçırmıştı, onların takip edilmemesini emretti. Zaten Sultan kaçtıklarını öğrenince onları öldürecekti, hem de ününü böylece payitahtta da duyurmuş olacaktı. Belki Sultan, daha büyük ordular gönderirse daha kolay beslenebilirdi.

Emrecan Doğan

13 Ağustos 1996’da İstanbul’da doğdum. Halen Medeniyet Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyorum. Daha önce Kayıp Rıhtım forumunda ve Aylık Öykü Seçkisi içerisinde yer aldım. Gölge E-Dergi, Bilimkurgu Kulübü, Genç Yazı ve Pejmürde Dergisi bünyesinde gerçekleştirilen Ortak Hikâye projesi gibi elektronik platformlarda ve basılı olarak da Adı Yok dergisinin 75. sayısında yazılarım yayımlandı. Yaklaşık olarak 12 yaşımdan beri yazıyorum.