Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Chris Hemsworth’e Tapıyoruz

İlk söz: Geçen dört ay boyunca Aylık Öykü Seçkisi üzerinden yayımladığım tefrikayı takip edenlere teşekkür ederim. Ancak bu ayın seçki teması bildiğiniz üzere Zaman Yolculuğu ve tefrikamdan fersahlarca uzak bir konu olarak bu temada tefrika öyküye devam edemezdim. Bu yüzden onun yerine yeni ve başka bir öykü yazdım. Tefrikayı da dosya olarak düzenlemeye alacağımdan daha sonraki sayılarda da dergide yayımlanmayacak.

İyi okumalar, sadece bu öykü için değil. Tüm seçki için.

* * *

Romalı denen bu topluluğun adını çokça duymuşlardı. Kendileri dışında diğer bütün insanları barbar olarak adlandıran bu topluluk koca kıtanın her yerine yayılmıştı. Havldan, Britanya adasının kapılarını zorlayan orduda yer alırken bile Romalılar kıtanın ortalarında duruyorlardı. O zamanlar ikiye ayrılmışlardı ve iki devletin de ayrı ayrı imparatorları vardı; Batı Roma ve Doğu Roma. Kıtanın ortasına kadar gelmiş olan Batısıydı, Doğusu buralardan uzaklara kök salmakla meşguldü. Havldan ise orduda yeni yerler görmek tutkusu ve sınırsız ganimet bulacağı fikriyle Viking ordusuyla birlikte yürüyordu. Ancak Britanya Adası denen bu dört tarafı denizle çevrili garip yer onların dedeleri ve babaları tarafından, hatta onların da dedeleri tarafından kuşatıldığı hâlde ele geçirilememişti. Bu yüzden durum Havldan için ümitsizken başarısız kuşatma girişimleriyle uzayan bir gün ordudan istifa etti. Çıkınını da alıp atına atlayarak oradan uzaklaştı. Bu tam olarak 1200 gün boyunca sürecek uzun bir yolculuğun başlangıcıydı.

Normandiya üzerinden Doğu Roma’ya doğru yoluna devam ederken soydaşlarının arasında uzun uzadıya kalıp biraz alışveriş yaptı ve keyfine baktı. Bu sırada oradaki Vikinglerden Britanya Adasının nihayet düştüğünü öğrenerek kaderine, şansına ve aklına küfretti. Burada aynı zamanda Oleg ve Turik adında iki maceracıyla tanışıp yolda peşine taktı. Oleg de Turik de çok uzun zamandır Normandiya’da duruyorlardı. Bu yüzden artık damarları ısınıp içlerindeki kan kaynamaya çoktan başlamıştı. Onlarda atlarını alarak Havldan ile birlikte yollara düştüler. Artık yoldaş olmuşlar, birlikte yürüyorlardı. Böylece Fransa’nın güneyinde yer alan Normandiya’dan itibaren yolculuğun ikinci kısmı başladı. Yolda gördükleri irili ufaklı köyleri ya kılıçlarının kuvvetiyle yağmalıyor ya da ellerindeki paralarıyla alışveriş edip gidiyorlardı. Böylece binbir zorlukla birlikte Konstantinopolis’e vardılar. En azından Doğu Romalılar buraya öyle diyorlardı. Şehirde de pek çok göçmen Viking vardı. Tıpkı Havldan, Oleg ve Turik gibi onlar da buraya ticaret yapmak, maceraya atılmak, yeni bir yer görmüş olmak ve iş bulmak için gelmişlerdi. Burayı sevenler burada kalıp yerleşirken sevmeyenler ya geri dönmüş ya da Anadolu topraklarındaki başka Doğu Roma şehirlerine gitmişlerdi. Orada kalanların çoğu Doğu Roma ordusunda paralı askerdi, iyi de maaş alıyorlardı. Bu yüzden en başta onlarla arayı iyi tutan Havldan asker olarak orduya girip Oleg ve Turik’i de yanına aldırmıştı. Üçü bir bölükte görev yapıyorlardı.

Orduda yer aldıkları bölüğün adı Varangian idi. Tamamı Vikinglerden oluşan bu birliğin adının anlamı kendi dillerinde yemin edenler manasına geliyordu. Askere alınırken kendi dinlerince imparatora ve devlete sadakat yemini ettiklerinden birliğe bu ad verilmişti. İmparator yine de sayılarını kontrol altında tutsa da yıllar yılı iç isyanlarda ve dış saldırılarda yararlılık göstererek kendilerine karşı bir güven sağladılar. İçlerinden pek çoğu savaşlarda öldürüldü. Turik’i ise yaman bir Viking kuşatması sırasında kaybettiler. Şehri korumakla görevli donanmada yer alan Turik’in olduğu gemi baskına uğrayıp mürettebat kılıçtan geçirilince Oleg ve Havldan günlerce yas tutup gözlerinin altlarını kanattılar. Saçlarını bağladılar. Kolay değildi, en az on senelik yoldaşlarını kaybetmişlerdi. Turik’in en büyük dileği Ayasofya’yı görmekti. Ancak Ayasofya’ya girmenin tek yolu Hıristiyan olmaktı, üstelik askerdiler. Bu yüzden hiç zamanları olup da kiliseyi ziyaret edememişlerdi.

Turik öldürülüp, yasları da bitince Havldan ve Oleg, Varangian birliğinden istifa edip ayrıldılar. Ayasofya’yı görmek istediler ancak yine Hıristiyan olmadıkları için alınmadılar. Bu kez istavroz çıkararak Ayasofya önünde bekleyen askerlere kendilerini kanıtladılar. Gerçekteyse hâlâ kadim tanrılarına inanıyorlardı. Böylece içeride düzenlenmekte olan Pazar ibadetine katılmaya hak kazandılar. İçeriye girdiklerinde şaşırdılar. Herkes bir yerlere oturmuş ve önünde açtığı kitaptan satırları okuyan akça parça bir adamı dinliyorlardı. Bu şehirde bu kadar çok Hıristiyan olduğunu bilmiyorlardı, aslen bu şehirde bu kadar çok insan olup olmadığını da bilmiyorlardı. Havldan ve Oleg gördükleri karşısında büyülenmiş bakışlarla bir köşeye sinip izlediler. Ancak bir saat geçti, iki saat geçti ama ayının bitişine dair bir emare gözükmediğinden canları sıkılıyordu. Oturdukları yerden kimsenin duymalarına dikkat edip, oflayıp puflayarak yerlerinden kalktılar ve bastıkları her adıma dikkat ederek üst kata, ikinci kata çıktılar. Havldan’ın aklına bir hinlik gelmişti. Bu kiliseye kendisinden bir hatıra bırakmak istiyordu. Mademki Dünyanın en güzel şehri ve merkezi Miklagard’a kadar gelip, onun da Ayasofya’ya girmeyi başarmıştı o zaman bunu taçlandıracaktı. Oleg’e erkete olmasını söyleyerek merdivenlerin başına gönderdi. Kendisi de tahta korkuluklara yaklaşıp üstünde taşıdığı hançeri çıkardı. Bunu içine öylesine ustaca saklamıştı ki kapıdaki askerler bile bulamamıştı. Büyük bir dikkatle ve yaptığı işe azami özeni gösteren hançeriyle korkuluklara Havldan Buradaydı diye yazdı. Bunu kendi dilinin harfleriyle yazmıştı ki Latince konuşup yazan Roma halkı onu anlayamasın ve başına bela olmasın. Yine de birkaç gün kendine dikkat etmesi gerekecekti.

Havldan, korkuluğa yazıyı tamamen işleyene kadar Oleg merdiven başında durup arkasını kolladı. İşini bitirdiğinde Havldan hançerini tekrar göğsüne saklayıp Oleg’in yanına giderek omzuna dokunup artık gidebileceklerine dair başıyla işaret verdi. Böylece daha Pazar ayini bitmeden oradan ayrıldılar. Ancak Ayasofya’nın ihtişamlı ve devasa kapılarının eşiğinden dışarıya daha ilk adımlarını atarken başlarından başlayarak tüm ayaklarına değin yayılan korkunç bir sıcaklık onları esir aldı. Birkaç saniye boyu, kendilerine yıllar gibi gelmişti, Oleg ve Havldan eşikte donup kaldılar. Kendilerinde bir sonraki adım eşiğin diğer tarafında geçecek gücü bulduklarında ise şaşırdılar. Çünkü dışarıdan kiliseye girerken arkalarında bıraktıkları dışarısı bu değildi.

İkinci Kısım

Arkalarında bıraktıkları dış dünya bu değildi çünkü her şey değişmişti ve öyle bir değişmişti ki Havldan bir an yanlış bir yere geldiklerini düşündü. Arkasını dönüp baktığında içeriye girmek için kullandığı kapının bu olduğundan emin olana kadar uzun uzun bakıp yeniden sokağa döndü.

“Neler oldu?” dedi Oleg sonunda, Havldan’a kalsa şaşkınlığını dibine kadar yaşayacağını biliyordu. Öylece orada oturup akşama kadar beklemek istemiyordu. Daha uzun saatler vardı. Havldan şaşkınlıktan açılmış ağzını kapayıp, sol elinin avcuyla kızıl sakalını çekiştirdi. Ufka doğru baktı.

“Bilmem.” dedi sakince en sonunda. Doğruydu, bilmiyordu. Arkalarında bıraktıkları Konstantinopolis böyle bir yer değildi. Meydan aynı meydan gibiydi ama şimdi insanlar ve yapılar değişmişti. Daha az ağaç, hiç asker ve daha çok kadın vardı. Girerken geride bıraktıkları şehrin sokaklarında kadınlara rastlamak nadirdi ama şimdi önlerindeki meydanın yarısından fazlası kadındı. Ve kimse Doğu Romalı gibi giyinmemişti. Herkesin giyimi farklıydı ama ortak payda olarak Doğu Romalı gibi giyinmemekte buluşmuşlardı. Kadınlar, Romalılar için bile tuhaf giyinip çeşitli yerlerini açıkta bırakmış, erkekler ise incecik kıyafetler ile onlar da bir yerlerini açıkta bırakmışlardı. Üstelik hiçbirinde zırh yoktu, kılıç ya da kalkan da yoktu.

“Yanlış kapıdan mı çıktık acaba?” dedi Oleg ciddi ciddi kalabalığı süzerken. Havldan ona yanıtını kel kafasına attığı bir şallarla verdi.

“Saçmalama. Diyelim ki başka kapıdan çıktık dışarıya, ne fark eder? Burası Miklagard değil.” Boş gözlerle etrafına bakarken kısa süreli bir farkındalık yaşayarak gözleri fal taşı gibi dört açıldı. İki eliyle Oleg’i sarmalayıp kendine doğru çevirip sarstı.

“Oleg! Hıristiyanların yaptığı tanrı mabedine girerken yalan söylediğimiz ve mabedine zarar verdiğimiz için bizi lanetlemiş olmasın sakın!”

Oleg bir süre düşünerek gözlerini havaya dikip sağdan sola, soldan sağa çevirdi. Sonra birdenbire o da ani bir kıvılcımla aydınlandı.

“Heee!” Duraksayıp derin bir nefes aldı. Bir şeyleri anlamış gibi görünen yüz ifadesi kayboldu. “Yani?” Havldan hayal kırıklığı ve sinirle kollarında tuttuğu Oleg’i itti ama gücü kuvveti yerinde olan adam yere düşmedi. Sadece bir iki adım sendeleyip dengesini buldu.

“Lanetlendik lan işte! Lanetlendik! Nesini anlamıyorsun? Ne yapacağız şimdi, nasıl çıkacağız?”

“Tekrar girelim!” diye bağırdı Oleg anlamsız bir neşeyle. Havldan bakışlarını bozmadan sessizce yüzüne baktıktan sonra yaklaştı. Oleg yine iteceğini düşünerek bir adım gerilere de o iki adım birden atıp onu yakaladı. Tombul başını avuçlarının arasına alıp alnına bir öpücük kondurdu.

“İşte bu! Doğru, çıktığımızda böyle olduysa o zaman girdiğimizde de düzelebilir.”

İki uzatmalı yoldaş kol kola girdiler ve birlikte Ayasofya’nın kapısına doğru ağır ağır adım atmaya başladılar. Tam kapıyla aralarında bir adım kadar kalmıştı ki binada bir ses yükseldi. Ses görünüşe göre binanın tepesinden geliyordu. Gökyüzüne yakın bir yer olduğunu düşündü Havldan.

“Allah u ekber! Allah u ekber!”

“Ne oluyor lan yine!” diye çığlık atan Oleg koca gövdesinden utanmadan Havldan’ın arkasına saklandı.

“Hıristiyanların tanrısı bu! Bize hüküm bildiriyor! Lanetlendiğimizi söylüyor ama nece bu?” Ellerinin ayaları iç kısma gelecek şekilde ağzının iki kenarında oval biçimde birleştirdi. “Biz dilini bilmiyoruz! Ama bizi bağışla eğer müsaade edersen mabedini temizleriz!”

Ellerini çekip yukarı bakarak cevap beklerken Oleg de onun arkasından çıkıp hemen yanı başına geçerek onunla beraber yukarıdan gelecek cevabı bekledi. Bu sırada hangi milletten olduklarını çözemedikleri meydandaki topluluk onlara bakıyordu. Kimisi de nereyi izlediklerini merak edercesine baktıkları yeri görmeye çalışıyordu. Bu sırada Hıristiyanların tanrısından cevap geldi.

“es-sela!”

“Ne diyor bu ya?” diye sorarak Oleg’e baktı Havldan, ne dediğini anlayamıyorlardı. Bunu ona da söylemişlerdi ama anlaşılan Hıristiyanların Tanrısı onları duymamıştı ya da duymazlığa gelmişti. Yine de tekrar etmekte fayda vardı, neticede o bir tanrıydı.

“Ne dediğini anlamıyoruz çünkü dilini bilmiyoruz!”

Onun bu çağrısına rağmen Hıristiyanların Tanrısı hâlâ konuşmaya devam ediyordu. Havldan nihayet onunla konuşmaya çalışmanın anlamsız olduğunu kabul ederek yukarı bakmaya devam etti. Adam sadece kendi dediğini duyuyordu.

“Sanırım Hıristiyanların Tanrısı sağır ya da bizi dinlemek istiyor.”

“Bence birincisi.” diyerek taşı gediğine koydu Oleg.

“O zaman burada durup bağırmanın kimseye faydası yok, ha Oleg!”

“Evet, yok ama şimdi ne yapacağız? Burası neresi bilmiyoruz bile, Miklagard gibi duruyor ama değil gibi de.”

“Her zaman yaptığımızı yapacağız arkadaş, keşfe çıkacağız!”

Böylece Havldan ve Oleg birlikte keşfe çıktılar. Kuzey’den Britanya’ya, oradan da buraya kadar daima sürüklenirken yaptıkları en iyi iş her zaman bu olmuştu. Etraf sahiden de Miklagard’ı andırıyordu ama aynı yer olduğundan bir türlü tam olarak emin olamıyorlardı. Mesela Hipodrom yoktu ve küçük kapaklara sahip devasa yapılar ve uzun binalar şeklinde göğü delmeye çalışan iğnelere benzeyen bir şeyler görmüşlerdi. Anlaşılan her yer onlarla doluydu. Ayasofya’dan biraz uzaklaşınca onun da tıpkı diğerleri gibi böyle iğnelerle donatıldığını görüp şaşırdılar. Kilise o kadar büyüktü ki kendisinden ancak metrelerce uzaklaşıldığında tam olarak görünebiliyordu. Şehrin üzerine kurulduğu yedi tepeden birinin zirvesine çıkıp oturmuşlardı. Tüm günü bu şekilde geçirdikten sonra akşam olunca da kalmak için bir han aradılar ama sanki şehrin tüm hanları yıkılmış gibi hiçbirini bulamamışlardı. Oysa ki yanlarında hanı satın alabilecekleri kadar çil çil altın paraları vardı. Sordukları kimse de nerede han bulabileceklerini bilmiyorlardı.

“Nerede bir han bulabilirim?”

“Bilmiyorum kardeşim!” demişti kadın, kulağını garip aletten ayırarak ve umursamaz bir tavırla tekrar kulağını o alete bağlayıp uzaklaşıp gitmişti. Oleg bunun üzerine Havldan’ın yanından ayrılarak genç bir erkeğin önüne durup yürüyen adama avcunu gösterip durmasını işaret etmişti.

“Nerede bir han bulabilirim?”

“Otel mı diyorsun abi? Bak şu sokaktan sağ yap, hemen karşında göreceksin. Daha lüks bir şey arıyorsan da sahile inmem lâzım.”

“Otel değil han! Han!”

“Tamam işte aynı şey.”

“Değil ulan değil!” Oleg iki kolundan tutup adamı kaldırmak için hamle yaptığında adam hemencecik sıyrılıp kaçmanın bir yolunu buldu. Giderken de bir yandan söyleniyordu.

“Otel soruyor, söylüyoruz, beğenmiyor amk! Tövbe tövbe! Bunlar yüzünden kendi memleketimizde el olduk!”

Bu şekilde denenmiş pek çok han bulma girişimi ve çabası sonuçsuz kalınca binaların arasında kalmış izbe yerlerden birisine sığınıp sokakta kaldılar.

Sabah Güneşin iç ısıtan ışığı üzerlerine vururken uyandılar. Buz gibi havada üşümüşlerdi ve karınları da açtı. Nereden yiyecek bulabileceklerini merak ediyorlardı çünkü dün gece handa yiyip içebileceklerini düşünmüşlerdi ama hiçbir yer bulamayınca aç yatmak zorunda kalmışlardı. Fakat şimdi bir günlük açlık çekiyorlardı ve bu sefer yiyecek bir şeyler bulmak zorundaydılar. Bu yüzden gerekirse avlanacaklardı. Yanlarında hiçbir kılıç ya da kalkan yoktu, sadece kısa hançerleri vardı. Onlar da zaten hayvan derisini kesip zarar verecek kadar iyi değillerdi ama gerekirse çıplak elleriyle avlanacaklardı. Bir günü daha aç biilaç geçirmeleri mümkün değildi.

“Artık midemize koyabileceğimiz bir şeyler bulmamızın zamanıdır, dostum! Yoksa aç açına öleceğiz. Handa bir şeyler buluruz dedim ama kalacak bir han bile bulamadık! Ya bir şeyler yiyebileceğimiz bir yer bulalım ya da avlanalım.”

“Benim anlamadığım bu şehirdeki hanlara ne oldu? Hepsini kapattılar diyelim, orada kalanlara ne oldu?”

“Herhalde onlar da bizim gibi sokakta kaldılar. Boşver şimdi milleti de kendimize bakalım. Yiyecek bir şeyler bulmamız lâzım!” dedi Havldan. Açlıktan ikisinin de yüzü sararmıştı.

Bu düşüncelerle birlikte şehre inip önce kılıç, kalkan ya da avlanmaya müsait hançerler aramaya koyuldular ama hepsinden de daha iyisini buldular. Acayip güzel bir yer bulmuşlardı, masa olarak tuhaf bir yerde oturuyorlardı ama kuştüyü bir yatağın rahatlığına sahipti. Koca bir kuzuyu kesip camın arkasından çevirdiklerini görmüşler ve içeriye girerek kendilerine bütün bir kuzunun servis edilmesini istemişlerdi. Dükkân sahipleri önce durumu garipsemiş ancak Havldan kesesini çıkarıp masanın üzerine atınca ve kesenin ağzını açıp da çil çil altınları görünce işin rengi değişmişti. Hemen kuzu ve istedikleri şarap onlara servis edilmişti. İlk başta mekânın alkolsüz olduğu onlara anlatılmıştı ancak Havldan ve Oleg alkolün ne olduğunu ve şarapla ne ilgisi olduğunu bilmiyordu. Bunun üzerine Havldan keseden biraz daha altın verince şişe şişe şaraplar önlerine gelmişti. Yemekten sonra kalacak yer de ayarlanmasını istemişlerdi.

Tövbe de Kont Unet

Emrecan Doğan

13 Ağustos 1996’da İstanbul’da doğdum. Halen Medeniyet Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuyorum. Daha önce Kayıp Rıhtım forumunda ve Aylık Öykü Seçkisi içerisinde yer aldım. Gölge E-Dergi, Bilimkurgu Kulübü, Genç Yazı ve Pejmürde Dergisi bünyesinde gerçekleştirilen Ortak Hikâye projesi gibi elektronik platformlarda ve basılı olarak da Adı Yok dergisinin 75. sayısında yazılarım yayımlandı. Yaklaşık olarak 12 yaşımdan beri yazıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for soulmate soulmate says:

    Elinize sağlık. Bu öykü de devam edecek sanırım, fazlasıyla yarım kaldı.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.