Öykü

Eşkıyalar İçinde Bir Peri Masalı

Melez perinin başında dikilen yaşlı heyet, Diyardan yıllar önce kovulmuş kıdemli büyücülerdi. Kovulmuşlardı çünkü zamanında radikal fikirlerin savunucu olmuşlardı. Böylece yönetimdeki kulislerini kaybetmişlerdi. Konu bundan ibaret gibi görünse de konu sürgün edilmeye gelince işin rengi değişiyordu. Zaten radikal fikirlerin sonucu, Diyar sakinlerinin büyülerini kendine zimmetleyen Diyar kralının yarattığı zulümdü.

Büyüyü zimmetlemek demek büyüye el koymak ve büyüleri giderek büyüyen bir havuzda toplamaktı. Peki, bu ne demekti? Büyünün tekelleşmesi ve giderek toplumda artan baskıyla yönetimin haksızca güçlenmesi demekti. Halk zayıflarken yönetimin aç gözlülüğü bitmiyordu.

Diyar eskiden böyle değildi. Adil olan, herkesin büyüsünün kendisinde kalmasıydı. Çünkü güçlü birey,  güçlü toplumdu. Korkmadan sesler yükselebiliyordu o vakit Diyarda. Eski kralın kapısı herkese ve her sese açıktı. Sonra yeni kral başa geçti. İlk icraatı ise peri yasalarının ilk maddeleriyle oynamak olmuştu. Bu çok cüretkâr bir hareketti çünkü yüzyıllardır bu yasalara asla dokunulmamıştı. Ayrıca bu yasalar hiç kötüye kullanılmamıştı. Ama yeni bir emirle, temel özgürlüklerden sayılan büyüyü kişisel kullanma izni tümden kaldırılmış, üstelik büyüler tek tek toplanıp kralın havuzuna zimmetlenmişti. Kral yükselen büyü gücünden faydalanıp elini masaya vurmuş ve o vakitten sonra Diyar asla eskisi gibi olmamıştı.

Çöldeki klon perilerin hikâyesi bu kötü yönetimle başlamıştı. Onlar Diyarda bunun olmasındansa ölmeyi tercih ederlerdi. Ama cezaları, büyülerinden hatta bedenlerinden kopartılıp Diyardan sürülmek olmuştu. Klon projesi, onlar yönetimdeyken konuşulan bir şeydi. Ama başlarına gelince işin büyüklüğü ve affedilmezliğini daha iyi anlamışlardı. Büyüsü alınan bir peri olmak ne kadar rencide ediciyse zorla klonlanıp bir çöle fırlatılmak o kadar acıydı. Çöl kimse için iyi bir yer değildi ama sürgünler için çok uygundu. Oraya düşenin eli kolu bağlanıyordu. Büyüsüz kalan her peri biraz insandır. İnsan olmak zaten zordu ama çölde hayat savaşı vermek daha zordu.

Melez peri uyurken Diyardan kovulanlar kendi arasında bu gencin durumunu konuşuyorlardı. Böyle bir örneği ilk kez görüyorlardı yüzyıllık peri ömürlerinde. Şaşkın ama umutluydular artık. Bir perinin neden büyüsünün azalıp da bitmediğine şaşırmakla birlikte böyle bir vakayı anlamakta güçlük çekiyorlardı. Bu gençte bir iş vardı. Ve artık umutları da vardı.

Dışardan sesler gelmeye başlamıştı. “Eşkıyalar” dedi birinci peri. Gene kapıya dayandılar.

“Gencin büyüsü görülür değil, değil mi?”

“Hayır, o derin uykuda. Hissedemezler”

“Onlar da insan, zaten hissetmezler. Yeter ki büyüsü görünür olmasın.”

Sesler gelenlerin kalabalık olduklarını gösteriyordu. Aniden kulübenin kapısı gürültüyle açıldı. Eşkıya başı teklifsiz içeri daldı. Odadakilere göz gezdirdi:

“Napıyorsunuz hepiniz burada?

“İyiyiz evlat, sen nasılsın?

“Evlat falan deme bana, o da kim? Yatakta yatan. Ölü mü yoksa?”

“Hayır, yorgun bir yolcu sadece evlat.”

“Bana evlat deme dedim sana bunak. O kim? Ne işi var burada? Niye çölde denk gelemdik hiç?”

Bu iyi bir soruydu. Çölde olup biteni öyle ya da böyle bilirdi eşkıyalar. Eşkıya dedikleri çok daha uzun zaman önce klonlanıp buraya, çöle atılan perilerdi. O kadar uzun zamandır çölde yaşıyorlardı ki diyarı ve geçmişlerini tamamen unutmuşlardı. Gençler daha hızlı teslim oluyordu. Günün birinde onlar da teslim olacaklardı bu yazgıya. Ama henüz değil. En son onlar düşmüşlerdi çöle ve Diyarın hapishane niyetine kullandığı bu çölde, bu periden bozma eşkıyalarla en başından beri baş etmek zorunda kalmışlardı.

“Kulübeniz gayet iyi olmuş. Malzeme nereden buldunuz?”

“İşte şimdi yakalandık” derken yaşlı heyetten biri hemen araya girdi:

“Elimizdekileri değerlendirdik. Ben eskiden marangozdum.”

“Tamam, uzatma, şu eleman uyansın gene görüşeceğiz” deyip kapıyı çarpıp gitti.

 

Derin bir oh çektiler.

“Sana gencin büyüsünü kullanmayalım” dedim. Bide iyi bir kulübe yapmaya çalışıyorsun şu kadarcık büyüyle.”

“Aklıma gelmedi bu eşkıyaların hesap soracağını. Ne buraya alışabildim ne de eşkıyalara. Neyse ki gencin büyüsü sınırlı ve azdı. Yoksa diyardaki ofisimi yapmayı düşündüm ilkin.”

“Sakın ha, kendimizi açık etmemeliyiz. Sil aklından eski günlerini. Oraya asla dönemeyeceğiz.”

O anda genç kıpırdanmaya başladı.

Tüm kafalar ona dönmüştü.

Yavaşça ve umutla…

Emine Nihan Acar

Multi-disiplinli bir alanda akademik arayışını sürdüren bir fenci- sosyolog olarak, peri masallarına ve bilime aynı anda inanan bir edebiyat hayranıyım. Üretkenliğimi sınadığım görsel tasarım, müzik ve sahne sanatlarından sonra -ve akademik yazından önce- edebiyat denemeleri yapıyorum. Kendimi bildim bileli okuyor ve yazıyorum. Online ve yazılı edebiyat platformlarında yayınlanmış kitap analizlerim ve öykülerim mevcut. Üretmenin bu dünyadaki tek sihir olduğuna inanıyorum.