Öykü

Şeytanların Düşüşü

“Emre,” dedi kadın ve kıkırdadı. Eskimiş, kahverengi halının üzerinde oyuncak arabasını süren beş yaşındaki çocuk kafasını kaldırıp kadına baktı. Düşmancaydı bakışları. Kadın, yanında oturan çocuğun annesine beyaz ve tombul koluyla bir dirsek attıktan sonra başıyla odadaki diğer çocuğu işaret etti ve her zamanki şakasını yineledi:

“Yasin’in büllüğünü ye.”

Tekli koltukta dizlerini karnına çekmiş telefonla oynayan ve bir yandan da burnunu karıştıran Yasin, Emre’nin yedi yaşındaki abisiydi. Kadınsa Emrelerin komşusu Hatice’ydi. Odada ayrıca Emre’nin babasıyla halası da vardı. Çocuklar haricinde herkes gülümsüyordu. Hatice’nin sırıtışı tüm yüzüne sıvanmıştı. Emre kaşlarını çatıp gözünün altından bakarak cevap verdi:

“Sen de babamın büllüğünü ye!”

Odaya birden kış geldi. Gülüşler yüzlerde dondu. Yönünü şaşıran bakışların kimisi pencereden dışarı kaçtı kimisi de kendini yere bıraktı. Ama bu küçük kaza çabuk atlatıldı. Acemi hareketlerle, huzursuzca kıpırdanan yetişkinler, çocuğu duymamış gibi yaptı. Çok geçmedi, bu sefer de herkesin yüzünde sırnaşık bir gülümseme yerleşti. Hatice ile babanın bakışları kesişti. Sonunda anne lafı değiştirdi:

“Kız Hatice, Hasan abi ne zaman dönecek?”

Tüm bunlar olurken odada eğlenen bir kişi vardı: Şeytan Alfred. İyi ki fısıldamıştı çocuğun kulağına o cümleyi. Günün tatlı yorgunluğundan sonra bu küçük eğlenceyi fazlasıyla hak etmişti. Alfred bir ıslık tutturdu ve elleri cebinde odadan çıkıp evinin yolunu tuttu. Boyut kapısından keyifle atladıktan sonra kendini Dilsiz Şeytanlar bölgesinde buldu. Günah Kontrol Merkezinin ana şubesine yaklaştığında cebindeki kartı çıkardı. Dış kapıdaki görevliye selam verdi, kartını uzattı okuyucuya doğru. Kırmızı ışık yanınca geçti. Koridorda somurtarak dikilen genç şeytana baktı. Onu şöyle bir süzdükten sonra, “Kotasını dolduramamış herhalde,” diye düşündü.

Son zamanlarda sık oluyordu bu. Alfred dudağını büküp dalgın bir şekilde kafasını salladı. Yüzündeki gülümseme kaybolmuştu. Ama evdeki baklavalar aklına gelince kaçan keyfini tekrar yakaladı. İç kapıdaki görevli, “Hoş geldiniz hocam, şerriniz bol olsun,” diye selamladı Alfred’i, o da başıyla karşılık verdi.

Merkezden çıktıktan sonra yönünü Kör Şeytanlar bölgesine çevirdi. Biraz ilerlemişti ki eski okul arkadaşlarından Faiti’yle karşılaştı:

“Ooo Alfred, nasılsın kardeşim,” dedi Faiti ve Alfred’e sarıldı.

“Ya neredesin sen birader! Görüşemiyoruz epeydir. Çok hayırsız bir şeytansın,” dedi Alfred ve arkadaşının sırtına sağ elinin ayasıyla birkaç defa hafifçe vurdu.

“İltifat ediyorsun kardeşim, sen daha hayırsızsın. Ne yapalım hayat telaşesi işte. Eee, nasıl gidiyor işler?” dedi Faiti ve duraksadı, ardından ekledi: “Sanki biraz dalgın gördüm seni.”

“Yok, abi iyiyim ya,” dedi ve burnuna dokundu Alfred. “Kafam biraz şeye takıldı. Az önce merkezde kotasını dolduramayan bir şeytan gördüm de.”

“Lan oğlum sen herkesi kendin gibi mi zannediyorsun,” dedi Faiti sol gözünü kırparak ve Alfred’in omzuna dokundu.

“Yok, abi öyle değil ya. Bu sıralar sık olmaya başladı. ”

“Sahi, sen öyle deyince aklıma geldi,” dedi Faiti ve sağ eliyle parmağını şıklattı. “Geçen senin Doka’yı gördüm merkezde. O da kotasını dolduramamış, sorguya alacaklardı.”

“Bizim Doka mı?” diye sordu Alfred. Kaşları çatılmış ağzı yarı aralık kalmıştı.

“Evet, senin Doka.”

“Yahu o benim en iyi öğrencilerimdendi,” dedi Alfred. Ardından cıklayıp kafasını yana salladı.

“Ben de onun için şaşırdım ya,” dedi Faiti. Ellerini yanlara açıp boynun içine çekti ve anlatmaya devam etti: “Yanına sokuldum ve ‘Şerdir Doka, ne oluyor burada?’ diye sordum. O da başladı anlatmaya: Sabah iş için çıkmış. Verilen adreslere gitmiş. Elinde bir hırsızlık, bir iftira, bir de yetim hakkı yedirme işi varmış. Ancak hangi adrese gitmişse insanların o günahları çoktan işlediğini görmüş. Hem de onun yardımı olmadan!”

“Neler oluyor İblis aşkına Faiti? Garip şeyler dönüyor ortada. Hiç şerre alamet değil olanlar.”

Faiti iç geçirdi ve “Bilemiyorum kardeşim, şerlisi bakalım. Zamanla çıkar kokusu,” dedi.

Vedalaşıp ayrıldılar. Alfred’in yüzü asılmıştı. Doka gibi bir şeytan bile eli boş dönüyorsa ortada küçük olmayan bir sorun vardı. İçinde boy veren sıkıntıya engel olamadı. Tüylü Şeytanlar bölgesindeki evine varana kadar başka şeyler düşünmeye çalışsa da buna engel olamadı. Evini görünce silkinip kendine geldi. “Neyse,” dedi içinden, “işlerimi yine tastamam hallettim ya.” İçinde bir yerlerde bunun haklı gururunu yaşadı. Evine girer girmez mutfağın yolunu tuttu. Küçük mutfak masasının başına oturup ellerini ovuşturduktan sonra masadaki baklava kutusunun kapağını açtı. Baklavayı çok severdi ancak baklavacı ve fıstıkçıları şeytanlığa fazlaca sevk eden arkadaşlarına da kızgındı. Üreticilere açgözlülüğü öyle orantısız telkin etmişlerdi ki bir kilo baklavanın fiyatı yüz otuz lira olmuştu. Bugün bir insan suretine bürünüp de bir baklavacıya girdiğinde ancak üç yüz gram alabilmişti o çok sevdiği tatlıdan. “Amaaan,” dedi kendi kendine ve elini şöyle bir havaya savurdu, “önemli olan şeytanlık, gerekirse baklava yemeyiz. Sonuçta ihtiyaç değil.” Önündeki kutuyu silip süpürdü. Sandalyenin arkalığına iyice yaslanıp bir oh çekti, göbeğini tıpışlarken gözü dışarıya kaydı. Hava kararmak üzereydi. Torunlarıyla oynayan babasına baktı. Yaşlanmıştı babası, sanki yüzünde bir kaygı vardı.

Alfred babasının en sevdiği çocuklarındandı, işinde iyiydi. İtaatkârdı. İkna kabiliyeti oldukça yüksekti. Çabuk kandırabiliyordu insanları. Babasının aksine Tanrı’yla sorunu yoktu. Sadece işini yapıyordu. Hem de çok iyi yapıyordu. On yıl önce uzmanlığını da almıştı, adi şeytanlıklarla işi yoktu artık. Ten Günahları Uzmanı Dr. Alfred Tüylüşeytan’dı o. Tabii ki öyle kolay gelmemişti bu günlere.

Bir şeytan doğup da belirli bir yaşa geldiğinde önce beş senelik temel eğitimden geçerdi. Bu süre zarfında tüm günah dallarını öğrenen şeytanlar artık tek başlarına sahaya çıkacak hale gelirlerdi. Bazılarıysa eğitimine devam edip şeytanlıkta ihtisas yapardı. Bunun için sınava giren bir şeytan, yeterli puan aldığı takdirde el günahları, dil günahları, görsel günahlar, işitsel günahlar, mide günahları, duygu-düşünce günahları ve ten günahlarından oluşan uzmanlık alanlarından istediğini seçerdi. İhtisas yapsın ya da yapmasın tüm şeytanlar atama yoluyla görevlendirilirdi. Her şeytanın çalışma saati belliydi, yapacağı işler önceden verilirdi.

Alfred dinlenmek için oturma odasına geçti. Tam kanepeye uzanıyordu ki dışarıdan bir anons duyuldu. Bugün toplanan Şeytan Konseyince, yirmi dakika sonra tüm TV kanallarında önemli bir açıklama yapılacağı duyuruluyordu. Alfred uzandığı yerden doğruldu. Kaygılı bakışlarla etrafını süzdü. Eğer Şeytan Konseyi toplanmışsa ve açıklama yapacaksa ortada önemli bir sorun vardı. Hemen televizyonu açtı. Hiç geçmeyecek gibi gelen yirmi dakikanın sonunda konsey sözcüsü Büyük Kör Şeytan ekranlarda belirdi. Büyük Kör Şeytan her zamanki gibi karizmatikti, sol gözündeki kırmızı korsan bandını düzeltti. Ancak biraz yorgun gibiydi. Boğazını temizledikten sonra elindeki kâğıdı okumaya başladı:

“Kıymetli şeytan kardeşlerim, akşamın şerri üzerinize olsun. Her ne kadar çoğunuz farkında olmasa da son zamanlardaki bazı gelişmelerle birlikte şeytan dünyamızın tehlike altında olduğunu üzülerek söylemek zorundayım. Son beş yılın verileri, ne yazık ki günah işletme kapasitemizin her sene daraldığını gösteriyor. Böyle giderse çok değil, sadece on yıl içerisinde bize ihtiyaç kalmayabilir. Önceleri insanlara fazladan günah işleterek merkeze dönen bazı arkadaşlarımız, şimdilerde günah kotalarını bile dolduramıyorlar. Bazılarınız bunun tembellikten ya da rehavetten kaynaklandığını düşünebilir. Açıkçası önceleri biz de öyle sandık. Hatta bazı şeytanların açgözlü davranarak birbirlerinin alanlarına tecavüz ettiklerini bile düşündük. Ancak kurduğumuz araştırma komisyonunun yaptığı çalışmalar gösterdi ki durum hiç de düşündüğümüz gibi değil. Ne yazık ki arkadaşlar, artık insanlar bazı günahlar için bizlere ihtiyaç duymuyor.” Alfred’in elindeki kumanda yere düştü, tüm kasları boşanmıştı sanki. Ağzını ve gözlerini kocaman açmış öylece ekrana bakıyordu. Büyük Kör Şeytan’sa iç geçirip alnını ovaladı ve konuşmasına devam etti:

“Özellikle el ve dil günahları alanında çalışan arkadaşlarımız, şu sıralar günlerini sadece birkaç vakayla kapatıyor. Öyle ki insanlar artık bizim yardımımıza gerek kalmadan çalıyor, şiddet uyguluyor, fırsatçılık yapıyor, kul hakkı yiyor, yalan söylüyor, dedikodu yapıp iftira atıyor. Şaşılacak bir şey ama insanlar günah işleme hususunda evrim geçiriyor. Bunun sebebini bilim şeytanları araştırıyor. Yapılan bir ön çalışmada, bu durumun şeytandan insana geçen bir virüsle ilgili olabileceği üzerinde duruluyor. Ama ortada kanıtlanmış bir şey yok. Sebep ne olursa olsun gerçek şu ki, yerinde tedbirler alınmadığı takdirde yakında bizlere gerek kalmayacak. Bu yüzden elimizdeki acil eylem planını hafta başıyla beraber devreye sokacağız. Yarın sizlere yazılı olarak tebliğ edilecek acil eylem planının maddelerini sıralıyorum:

  1. El ve dil günahları alanında uzman olanlardan başlanmak üzere, iki hafta içerisinde tüm kamu ve özel sektör şeytanları sahadan çekilecek.
  2. Sahadan çekilen şeytanların bir kısmı Şeytan ülkesi içerisinde görevlendirilecek, diğerleriyse üç ay süreyle ücretli izne gönderilecek.
  3. Üç ay süreyle insanları günaha sevk etme işine ara verilecek.
  4. Durum viral bir hastalıktan kaynaklanıyorsa aşı geliştirilecek ve şeytan virüsü etkisiz hale getirilecek.
  5. Bu üç aylık süre zarfında büyük şeytan şirketlerine vergi muafiyeti getirilecek ve parasal destek sağlanacak.

Bu planlama doğrultusunda, şeytan etkisinden kurtulan insanların günah işleme miktarında ve becerisinde azalma olmasını hedefliyoruz. Böylece insanların, günah işlemek için tekrar şeytanlara ihtiyaç duymaya başlayacağını düşünüyoruz. Lanetler üzerinize olsun kardeşlerim.”

Alfred televizyonu kapatıp başını ellerinin arasına aldı. Bu bir kâbus olmalıydı. İnsanların günah işlemek için şeytanlara ihtiyaç duymaması ve daha da önemlisi üç ay işe ara vermek! Korkunç bir durumdu. Vakalarını düşündü Alfred. Beraberce ilerleme kaydettiği, günaha meyyal o kadar çok insan vardı ki. O insanların Alfred’e ihtiyacı vardı. Onları yüzüstü bırakmak hiç içine sinmiyordu. Emre’nin babasını düşündü, komşusu Hatice’yi ayartmak üzereydi. Derin bir of çekti. Alfred şimdiye kadar kotasını doldurmadan merkeze dönmüş değildi. Sadece üç yıl önce, Kerkinson isimli bir icat Alfred’i zorlamıştı. İntiharın eşiğinden dönen bir gencin icat ettiği bu alet nedeniyle taciz vakalarında ciddi bir düşüş gözlenmişti. Ancak tacizcilerden biri, aletin cinsel organına kalıcı zarar verdiğini öne sürerek dava açmış ve açtığı davayı kazanarak mucidin tüm mal varlığını kaybetmesine ve hapse girmesine neden olmuştu. Cezaevine giren mucidin, tacizden hapse giren başka bir mahkûm tarafından bıçaklanarak öldürülüşünden bir yıl sonra tacizcinin yalan söylediği ve zaten iktidarsız olduğu eski karısı tarafından açıklansa da Kerkinson eski önemini kaybetmiş ve Alfred rahat bir nefes almıştı. Şimdi de sağ salim bu süreci atlatmak istiyordu. Oturduğu yerden kalktı, pencereyi açıp temiz havayı içine çekti. “Uyusam iyi olacak,” diye düşündü. “Belki de şerlisi budur,” diye mırıldandı.

* * * 

4 ay sonra

Acil eylem planı sona ermişti ancak durum hiç de iç açıcı değildi. İnsanların günah işleme sayısında, bazı münferit vakalar haricinde azalma yoktu. Ayrıca viral hastalık şüphesi de dışlanmıştı. Ortada mikrobik bir hastalık olduğunu düşündüren bulgu da yoktu. Artık tek çare kalmıştı: Bir şeytanı insan suretinde âdemoğullarının içerisine göndermek. Bunun için konseyin seçtiği şeytan, Alfred oldu. Alfred belirli bir süre insanların içinde yaşayacak ve gözlemlerini bir rapor halinde konseye sunacaktı. Suretine gireceği insansa Türkiye’den Osman Üçharfli isimli bir şahıstı.

Osman Üçharfli, namı diğer Cin Osman, soyadının hakkını veren bir zattı. Çarpamayacağı adam yoktu. Bir yandan müteahhitlik yapıyor, bir yandan oto alım satım işiyle uğraşıyor, bir yandan hastane kantini işletiyor, diğer yandan belediye meclis üyeliği yapıyor, çokça da tefecilikle uğraşıyordu. İşte Alfred, bir gün kendini Cin Osman’ın bedeninde buldu.

Alfred içine girdiği bedene ve yeni ortamına alışmaya çalışıyordu. Etrafın dikkatini çekmemek için elinden geleni yapıyordu. Ama bunun mümkün olmayacağı çok geçmeden anlaşıldı. Alfred, Osman’ı taklit etmekte çok zorlanıyordu. Daha Osman’ın bedenine girdiğinin üçüncü günü, bir araba satışından zarar ederek tüm dikkatleri üzerine çekti. Henüz bu unutulmamışken, yıllardır Osman’ın elinde tuttuğu hastane kantinini yapılan ihalede kaybetti. Diğer yandan, Osman’ın iki yıl önce inşaat malzemeleri satın alarak yüklü miktarda borç taktığı bir esnafa ödeme yapılması da artık inanılır gibi değildi. Sonra tefecilik işini de eline yüzüne bulaştırmaya başlamıştı Alfred. Aylık faizlerini eksik ödeyen iki kişiyi öylece affetmişti. Osman’ı tanıyanlar, “Hayır bu adam Cin Osman olamaz,” demeye başlamışlardı. Osman’daki gariplikler işle de sınırlı değildi. Adamda aynı zamanda ahlaki ve davranışsal olarak gözle görülür bir düzelme vardı. Hırsı, açgözlülüğü, kibri azalmış gibiydi. Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken bir yandan da gözlem yapmaya çalışıyordu Alfred. Günah işleyen insanların davranışlarını kayıt altına alıyordu. Bunun için de her gün bir kurumu geziyordu. Bir gün adliyeye gidiyor, başka bir gün belediyeye, sonraki durağı bir okul oluyor, başka bir gün kendini bankada ya da pazarda buluyordu…

* * *

Alfred nihayet bir aylık gözlemini bitirmişti, artık raporunu vermeye hazırdı. Ama bu olanları nasıl kaleme alacağını bilemiyordu. Büyük bir düş kırıklığı içinde istemeden de olsa oturdu masanın başına ve başladı raporunu yazmaya:

“Daha önce şeytanlarca yapılmış olan aşırı faaliyetler, ne yazık ki bize yıkımı getirmek üzeredir. Bu aşırı eylemler, insanları günaha bağımlı hale getirmiştir. İşin acı tarafıysa, günah işlemek için birçok insanın artık şeytanlara ihtiyacı kalmayışıdır. Teşbihte hata olmaz ama boynuz kulağı geçmiştir. Görünen o ki, kısa süre sonra insanlar şeytanlık faaliyetleri yönünden bizlerden çok daha mahir hale gelecektir. Belki de günah işleme becerisi, şeytanlık olarak değil insanlık olarak ifade edilecektir. Şeytanlara olan ihtiyaçsa tamamen ortadan kalkacaktır. Bana gelince, bu bedende yaşamımı sürdürmeye karar verdim. Şeytanlık adına insanlardan öğreneceğim çok şey var. Belki de iki türün entegrasyonu sayesinde ortaya yeni mükemmel bir tür çıkacak. Kim bilebilir! Son olarak buradan kardeşlerime iki tavsiyem olacak: Ya benim yaptığımı yapsınlar ya da tövbe edip Tanrı’yla aralarını düzeltmeye çalışsınlar…

Ebuzer Kalender

Nisan 1983 doğumluyum. Geçimimi hekimlik yaparak sağlıyorum. Payıma babalığın düştüğü, beş kişilik güzel bir ailenin (baba, oğullar ve kutsal anne) ferdi olarak yaşıyorum. Hem okuyor hem yazıyorum. Basılmış çalışmalarımın (roman ve öykü) yanı sıra yakında okuyucuyla buluşmasını ümit ettiğim çalışmalarım da bulunuyor. Sosyal medyayla pek aram yok. Kim merak eder bilmiyorum ama geçmişimin özü kısaca böyle işte.

Şeytanların Düşüşü” için 36 Yorum Var

  1. Foton dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @ebuka,

    Hikaye tematik bağlantı açısından oldukça yaratıcı olmuş lakin işleyiş mekanikleri pek olmamış gibime geldi. Hikaye kısa ve kolay okunur vaziyette. Duygudan ziyade aktarmak istediği kurgusal buluşu da aktarmış, yalnız bu tasarımda daha inandırıcı daha kendi çerçevesi içinde tastamam budur işte hissiyatı yaratılabilirdi. Örnekleyelim efendim:

    gibi hayır/şer ikilemesi basit kalmış mesela. Daha şeytani bir kullanım, sizin icadınız olan bir değim/çok kullanımlı tamlamalar olabilirdi. Yani sizin icad edebileceğinizi okuyucunun da bunu kabul edeceğini söylüyorum. Bu yetenek sizde var.

    Bunu yazmadan geçemedim, doğrusu “tapışlarken” olacak diye düşünüyorum, bende sıkça ve severek bu kelimeyi kullandığım için özellikle yazdım :grinning:

    Yukarıdaki pasajla hikaye kurgusunun işleme mekaniği olmamış dediğim şeye örnek verebilirim. Yani şeytan ve şeytanlar bire bir insan hayatının mekaniğine tabiyse bu hayal kırıcı olurdu :slight_smile: . Başka başka şeyler düşündürtmenizi, bize daha önce kapısını açmadığımız kapılar açmanızı dilerdim. Yani tamam çok uzun uzun üzerine düşme fırsatımız olmuyor bu hikayelerde ama şeytanın bir günü dediğimiz şey benim bir günümle aynı olmamalıydı, neredeyse aynı mekaniklerle bu hayatı yaşamamalıyız bence. Bir örnek ver mesela derseniz, çokça olmakla birlikte en son okuduğum için onu örnek vereyim; Mark Twain’in “Gizemli Yabancı” isimli uzun hikayesindeki şeytan gibi.

    Son olarak virüsü işlevsel şekilde kullanmak olanağını kendi ayağınıza pas atmış lakin gole çevirmemişsiniz. Mesela sizden gelen bu güzel buluşu ben Alfred’in raporunda; insandan şeytanlara geçen bir virüs nedeniyle şeytanlıkta verimin düşmesi, hatta tanrıya giden yolun algısında değişime neden olduğunu keşfi yer alırdı :wink:. Hani amazonlarda yaşayan bazı mantar türlerinin karıncalara bulaşması sonucu, onların beynine kadar ilerlemeleri ve karıncayı hiç olmayacak yerlere yönlendirip (çok güneşli ortam) orada bekleterek öldürmeleri ve yeni mantarın kafatasını delerek boy vermesi gibi. Bu virüste şeytanları yürüdükleri yoldan saptırmış, bambaşka bir yola sokmuştur gibi. Öff lafı çok uzattım biliyorum :expressionless: Mekaniklerini pek tutmasamda buluşunu pek beğendiğim hikayenizin bir başka varyasyonda, bir başka zamanda okumak dileğiyle sağlıcakla kalın.

  2. Merhaba,

    Anlatımınız gerçekten kuvvetli Ebuzer Bey. Genelde ilgi çekici konularla haşır neşir oluyorsunuz. Özellikle şeytanların tedirgin olduğu ve işsiz kaldığı kısımlar beni düşündürttü açıkçası. Bir an durup, kafamda yazdıklarınızı düşündüm. Gerçekten insanoğlunun ne kadar da şeytanlaştığını gözlemledim.

    Kırmızı ışık ve kota olayları keza aynı şekilde metin içerisinde olması gereken yerlerdeydiler. Benim sadece küçük bir kişisel eleştirim olacak,

    Bu tür cehennemvari ya da şeytanlık dolu çalışmalarda mizahi ya da yerel anlatımları pek benimseyemiyorum ben. Tamamen mizahi amaçla yapılan bir kurgu olsa bu kadar rahatsız olmam belki ve metnin akışına bırakırım kendimi fakat bu tür bir evren ve gelişen fantastik olaylar eşliğinde okuduğum zaman yer yer kopmama neden oluyor bu durum. Bu yüzden şeytanların daha resmi ve duygusuz olması benim ilgimi çekerdi. Tabi belirttiğim gibi bu benim kişisel görüşüm ve bu da sizin yorumlama şekliniz.

    Kısaca, öykünüzün genel havasını beğendiğimi söylemeliyim. Önümüzdeki ay görüşmek üzere, kendinize iyi bakın.

  3. Dilek73 dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Ebuzer ne güzel bir hikaye kurmussun. Şimdi o çocuğun kulağına şeytan üflemekte yerden göğe haklıydı. Gerçi bizim seytan puan toplamak için bunu yapsa da büyüklerin bu tutarsızlıkları beni de hep cileden çıkartmıştır.
    "Hoş geldiniz hocam, şerriniz bol olsun,” bayıldım. Ve tabii sonrasındaki isim buluşlar, şerlerin zavallı şeytanların elinden insanlara gecmesi. Buyuklerin hep söylediği bir soz vardır “Simdiki insanlar şeytan olmus, seytan ne yapsın?” valla oyle sen anlatmışsın işte.
    Duş gücüne sağlık.
    Dilek

  4. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Haluk merhaba;

    Evet, mizahı seviyorum. Dram türünde yazdığım öykülerim olsa da, bu platforma genellikle mizahın biraz daha ön plana çıktığı öykülerle katılmayı tercih ediyorum. Seçkide sevgili @Senaa nın da mizah yönü kuvvetli öyküleri var.

    Zaman ayırdığın için teşekkür ederim. Güzel yorumun beni mutlu etti. Çok selamlar…

  5. ebuka dedi ki: dedi ki:

    haha :rofl::rofl:

    Öykü kadar keyifli bir yorumdu Kasvet. Biliyorum programın yoğun. Buna rağmen vakit ayırıp okuduğun ve yorumlarını paylaştığın için çok teşekkür ederim. Bu arada Can kardeş teşrif etsin bakalım dünyaya. Büllük meselesini hallederiz. :slightly_smiling_face:

    Görüşürüz, iyi bak kendine…