Öykü

Popstarın Boy Aynası

Okuyucuya not (Yazardan günah çıkarma): Bu hikâyedeki kişi ve olaylar tamamen hayal ürünü olup, Demet’in Demet Akalın ile, Sinan’ın Sinan Akçıl ile hiçbir ilgisi yoktur.

* * *

Demet nihayet Paris’te, L’olympia sahnesindeydi. Konser salonundan binlerce kişinin sevgi dolu çığlıkları yükseliyordu. İnsan selinin arasından geçerek sahneye doğru ilerlerken, kendisini Paris’te, bu muhteşem salonda değil de ayçiçeği tarlasında süzülüyor gibi hissetmişti. Elbette birkaç ufak farkla: Korumaların ördüğü zırhtan ötürü, insanlar Demet’e günebakanlar gibi temas edemiyordu ve herkesin yüzü mekanın güneşine-ona-dönüktü.

Sahneye çıkar çıkmaz mikrofonu ağzına yaklaştırarak bağırdı: “Hazır mıyız Paris?” Bu sırada sağ elini dimdik havaya kaldırmış anlamsızca tavanı işaret ediyordu. Salondan sesler yükselmeye devam ederken şarkıya girişini yaptı:

“Sardı korkular, gelecek yıllar

Düşündüm sensiz nasıl yaşanacaklar

Gözlerimde canlanınca yaptığın haksızlıklar

Güçlendim, her şey bambaşka olacak.”

Demet ayağıyla önden tempo tutmaya başladı, o muhteşem müzik devreye girmek üzereydi ve evet, müzik yükseldi ama bir gariplik vardı sanki, beklediği notalar bunlar değildi. “Hayır ya, Allah kahretsin, alarmmış.” diye sıçrayarak ışıltılı rüyasından uyanmak zorunda kaldı.

Gözlerini araladığında, odasına giren günışığıyla karşı karşıya geldi. Yatağında hafifçe doğruldu. İki kolunu yanlara doğru açarken bir yandan esniyor diğer yandan bugün ne giyeceğini düşünüyordu. Dar pantolon, beyaz t-shirt? Hayır, hayır, liseli gibi. Kısa etek, ince gömlek? Yok, o da bankacı gibi olurdu. Dar pantolon, ince gömlek? Evet! İdeal kombin budur diye düşünerek nihai kararını verdi. Bacaklarını yataktan yere doğru sallandırdı. Üstü ayıcıklı terliklerini hızlıca ayaklarına geçirerek salına salına banyoya yöneldi. Bugün her zamankinden çok daha güzel görünmeliydi.

Ilık bir duş tüm kaslarını gevşetmiş, ruhuna da oldukça iyi gelmişti. Duştan sonra özenle cilt bakımıyla ilgilendi. Dolaptan meşhur yağlarını ve kremlerini çıkartarak tüm vücuduna yavaş hareketlerle yedirdi. Gömleğinin mavisine uygun bir tonda far ve rimel sürmeye başladı. Rujlarının arasından bugüne en uygun olanı seçti. Zarif kadın imajını desteklemesi için canlı renkler yerine pastel tonları tercih etti. Sade ama göz alıcı makyajının tamamlanmasının ardından sıra, giyinmeye geldi. Gömleğinin düğmelerini yukarıdan aşağıya doğru iliklerken, yakasının cildindeki kozmetiğe bulaşmaması için dikkatli davranıyordu. Aklındaki pantolonunu dolaptan çıkardı. Kalça bölgesinden yukarıya doğru çekerken hafifçe duraksadı ve zıplayarak pantolonu bel bölgesine getirdi. Fermuarını çekti. Kavisli kalçalarının belirginliğini kapamaması için gömleğini pantolonunun içine sokmaya karar verdi. Son olarak, henüz boya değmemiş açık kestane rengi saçlarını, paraya kıyıp aldığı yeni fön makinesiyle bir güzel düzleştirdi. Gardırobunun üzerinde yer alan boy aynasının karşısına geçti. Her şey tam istediği gibi olmuştu. Fıstık gibiydi.

Evden dışarı çıkarak cep telefonundaki uygulamadan bir taksi çağırdı. Taksiye biner binmez Sinan’a mesaj attı. Sözleştikleri gibi saat tam ikide stüdyoda olacaktı. Sinan’dan cevap gecikmedi: “Tamam tatlım, stüdyo hazır, şarkı bomba gibi oldu, tek eksik sensin.” Demet gülümseyerek yolu seyretmeye koyuldu. Ücreti şoföre ödeyip, araçtan indi. Kısa süreliğine başını göğe doğru kaldırıp, stüdyonun bulunduğu binanın yukarılarına baktı. Birisi bu anı kameraya çekip, ölümsüzleştirmeliydi. Gökyüzü maviliği, bulutlar ve bakımlı Demet, geleceğine atacağı o ilk adımdan önce binayı süzüyordu işte. Hayatının en başarılı film karesi olmaya kesinlikle aday bir sahneydi. Biraz daha oyalanırsa gecikeceğini fark etti. Hem zaten fotoğraf çekecek kimse de yoktu. Demet daha fazla hülyalanmayı kesip, döner kapıdan geçerek, içeriye girdi.

Stüdyoda ziyadesiyle rahat bir şekilde bacaklarını yayarak oturan Sinan, Demet’i görür görmez ayağa kalktı, “Bebeğim muhteşem görünüyosun.” diyerek önce sağ sonra sol yanağından gürültülü bir biçimde öptü. Her zamanki gibi karşısındaki kadını yiyecek gibi bakan gözleri dört dönüyordu. Demet aldırış etmedi. Kariyeri için gerekirse bu sevimsizin sırnaşmalarını görmezden gelebilirdi. Sinan, “Hayatım, bomba gibi bir şarkıyla patlatıyoruz seni. Duymayan kalmayacak valla, ne şanslısın.” diye coşku dolu konuşmasına devam ediyordu. “Şimdi hep birlikte şarkıyı dinleyeceğiz. Sonra sözlere bakacaksın ve seni içeriye alıp, kayda geçeceğiz hayatım.” dedi ve yine aynı gevşek ses tonuyla diğer arkadaşlara bakarak ekledi; “Evvvet, herkes hazır mı?”

Gülüşerek hazırız dedi stüdyoda kayıt için bekleyen sorumlular ve Sinan düğmeye bastı. Şarkı çalmaya başladı.

“Çok seviyordun

Ölüp bitiyordun

Şimdi ne oldu ya,

Alzheimer mı oldun

 

Bundan sonra ben sana

Yabancıdan yabancı

Bundan sonra sen bana

Koronadan da acı

ACIIIIIII

ACIIIIIIIIIII

ACIIIIIIIIIIIIIIIIIIIII

Nakarat

Korona bile olurum amma

Senle sevgili yok olmam aslaa

Koronadan ölürüm amma

Senin aşkından mı asla

Nakarat tekrar …

Salondaki herkes eğlenerek şarkıyla birlikte ritim tutuyordu. Demet, şarkının sözlerini duyunca inceden tedirgin oldu. Evet, hep meşhur bir popstar olmayı istemişti, evet, şarkıları milyonlarca insan tarafından dinlenilsin istemişti ancak dünyanın acı çektiği bu dönemde böyle bir şarkıyla meşhur olmak ne kadar etikti, bilemedi. Bozuntuya vermemeye çalışarak dinlemeye devam etti. Şarkının üçüncü tekrarında artık stüdyoya girip söyleyebilecek duruma gelmişti. Kayıt başladı. Demet şarkının sonlarına doğru üzerindeki tedirginliği atmış, havaya girmişti. Sinan dahil, stüdyodaki herkes kendisine camın arkasından memnun gözlerle bakıyordu. İçeriden çıktığında hep bir ağızdan kaydın ve şarkının muhteşem olduğunu söylediler. Yalan yoktu, baştaki tedirginliği uçup giden Demet iyiden iyiye keyiflenmişti.

Stüdyodan eve dönmek üzere yola çıktığında hava çoktan kararmaya başlamıştı. Bu kez binanın kapısının önünde bekleyen boş taksiye atladı. Taksici radyodan haberleri dinliyordu. “Abla, bize gelmez di mi bu meret? Bu Avrupalıların başına geldi. Çin’in sevmediği ülkelere paketleyip virüsü yolladığını söylüyolar. Çin’in bizle yok ki sorunu. Bize gelmez valla.” dedikten sonra dikiz aynasından Demet’e doğru cevap vermesi için ısrarcı gözlerle baktı. Demet şoföre verecek yanıt bulamamıştı. Sohbet uzamasın diye başını sallamakla yetindi. İçinden de gün boyu tekrarladığı şarkıyı mırıldanıyordu, “Korona bile olurum amma, senle sevgili yok olmam asla.”

Akşam yemeğini hafif bir salatayla geçiştirmeyi tercih etti. Ne de olsa çok yakında ünlü bir popstar olacaktı. Fiziğine an itibariyle eskisinden daha fazla dikkat etmesi gerekiyordu. Televizyonun karşısına oturup, salatasını atıştırırken haberlerde Sağlık Bakanı’nı gördü.

Bakan: “Bir vaka topyekün risk değildir. Devletimiz Korona’ya karşı mücadelesini planladı. Yurtdışına zorunlu olmadıkça çıkmayalım. Tedbirlerde anahtar kelimemiz on dört. Yurtdışından dönenlerden kendilerini on dört gün izole etmelerini istiyoruz. Vatandaşlardan beklentimiz on dört gün kuralına uymaları” şeklinde konuştu.

Demet haberleri izledikten sonra, tehlikenin farkına varmaya başladı. Avrupa’dan gelen bir kişinin test sonuçları pozitif çıkmış ve virüs Türkiye’ye giriş yapmıştı. Uzakdoğu ve Avrupa’nın belası şimdi bizim kapımızdaydı. Bu bilgilere kendini kaptırmış, bakanın söylediklerini düşünmeye devam ederken telefonu çaldı. Arayan Sinan’dı.

“Kızımmmm, bugün sana ne dedim ben? Ha, ne-de-dim? Çok şanslısın hem de çook. Korona Türkiye’ye geldi. Artık bu single patlamazsa ben de kariyeri falan bırakırım yani, o kadar diyim sana.” Sinan’ın sevinçten ağzının kulaklarına vardığı, akıllı telefonun diğer ucundan bile fark ediliyordu. Demet hem izlediği haberlerin etkisiyle hem de Sinan’ın sözleriyle midesinde ani bir ağrı hissetti. Durumu salatanın sosundaki ekşinin fazla kaçmasına yordu. Telefonu kapatır kapatmaz banyoya gidip klozetin kapağını kaldırdı. Dizlerinin üstüne çökerek, az önce tüm yediklerini çıkarttı. Lavaboya yönelip musluğu açtı. Ellerini yıkayıp, yüzüne su çarptı. Kusmanın etkisiyle gözaltları yorgun düşmüştü. Dolabın yanındaki havluyla kurulanarak salona doğru yöneldi. Bu fiziksel rahatlamanın üstüne, Sinan haklı, diye düşündü. Kendisi gibi birçok kadını iyi kötü o popüler etmişti. Demek ki bu adam gerçekten işini biliyordu. İçi rahatladı ve boş mideyle çok da derin olmayan bir uyku çekti.

Diğer günler şarkıyı yeniden prova etmekle geçti. Tam bir hafta sonra, yeni şarkıyı dinlemek ve kaydetmek üzere aynı grup stüdyoda tekrar bir araya geldi. Sinan önce işaret parmağını Demet ve kayıtçı arkadaşlara doğru uzatarak havada bir daire çizdi: “Hazır mıyızzz yeni bombayaaaa?” sorusuyla birlikte stüdyodaki herkes aynı tempoda “Hazırıııızzz” yanıtını verdi ve şarkı dönmeye başladı.

Virüsüm var, virüsüüüüm

Ama senle bi küsüüüümmm,

Bi barış!

Virüsüm var, virüsüüüüm

Ama senle bi küsüüüümmm,

Bi barış!

 

Şimdi sen git,

Git, git!

Benden uzağa karış karış

Bundan sonra git,

Git, git!

Yeni sevgililerimle yarış.

 

Çünkü benim,

Virüsüm var virüüüüsüüümmmmm

Var, var!

Ama senle bi küsüüüüm

Bi barış!

Sinan bu şarkıyı dün gece yazdığını söylerken fırçalamadığı belli olan dişlerini kocaman açmış gülümsüyordu. Stüdyodaki diğer kişiler onun coşkusuna yüzde yüz hissedardı. Bu keyif de en az korona kadar bulaşıcı olmalıydı çünkü Demet de neşelendiğini hissediyor, Sinan’dan bakımlı dişleriyle odadaki mutluluğa o da katkı sağlıyordu. Hazır olduğunda stüdyoya geçti. Şarkıyı söylerken ilk kayıt gününe göre çok daha rahattı. Kendini ritme oldukça kaptırmış, mikrofondan uzaklaşması sorun olmasa, dans bile edebilecek bir moda girmişti.

Bu kez gayet sevinçli bir şekilde evine dönüyordu. Akşam için kendisine bir şeyler almak üzere mahallesindeki bakkalın yolunu tuttu. İçeri girdiğinde, yaşlı adamın otuz yedi ekran tüplü televizyondan gözünü ayırmadığını fark etti. Bakkal televizyonları efsunluydu, kendisi de gayriihtiyari bir şekilde ekrana döndü. Türkiye’de vaka sayısı yedinci gün itibariyle ellilere ulaşmıştı. Benzer ülke karşılaştırmalarına göre çok daha hızlı bir seyirde vakalar artıyor, bu tablo yüzünden halk panik içinde, belirsiz geleceği için kaygılanıyordu. Bakkal başladı söylenmeye: “Ağızlarını, burunlarını kapamadan aksırıyolar balgamlı balgamlı afedersin bacım.” Demet sessizce “Haklısınız.” demekle yetindi. “Haklıyım tabi ya” dedi ancak karşıdan başka yorum gelmeyince sohbetin akmayacağını sezen adam devam etti:

-Buyrun ne istemiştiniz?

-Bir paket makarna ve bira alacaktım.

-Makarna yok ki bacım, talan ettiler, bilmiyo musun?

-Ne talanı, anlamadım

Demet, son bir hafta boyunca şarkısına hazırlanmaktan dünya ile irtibatını koparmış olmasının iyi bir şey olmadığını düşünüyordu. “İtalya gibi burda da sokağa çıkılmayacak diye herkes evine istifledi. Şerefsiz dolu memlekette anasını satiyim. Hoş, bize iyi oldu, tarihi geçmek üzereydi stokların, devir daim oldu. Pirinç vereyim sana bacım?” diye ikame ürününü sundu bakkal. Demet kabul etmedi, bira ve pirinç pilavı damak zevkine pek cazip gelmemişti. Adama teşekkür edip, dükkandan ayrıldı. Bu akşamı da yine salata ile geçiştirmeye karar verdi ve evine doğru yola koyuldu.

Bakkalın televizyonunda duyduklarını ve dükkanda konuştuklarını düşündükçe, bu gece şarkısının üzerinden geçmek yerine dünya ve ülke gündemini takip etmeye karar verdi. Bilgisayarını açıp, ilk iş Twitter’a baktı. Her yer felaket senaryoları ile çalkalanıyordu. Vaka ve ölü sayıları her gün artıyordu. Poffff. Sol tarafında bir hayal balonu belirdi. İçinde de kırmızı şeytanımsı bir yaratık: “Sana ne kızım bunlardan? Senin hayalin gerçek oluyor, vaka arttıkça, şarkıların daha çok kişiye dokunacak, daha çok meşhur olacaksın. Hiiiaahhhahahaha.” Birden sağ taraftan başka bir ses geldi. Başında haresiyle bir melek; “İnsanlar yok oluyor, yok! Hastaneler yetmiyor, sırası mı şimdi böylesine bir şöhretin?” diyerek dudak büküyordu. Tam o sırada telefon çaldı ve iki hayal baloncuğu da söndü. Gerçeğe döndüren kişi Sinan’dı. Demet’e bugünkü kayıttan sonra boğazında yanma olduğunu ve kendisini eve zor attığını aktardı. Şimdi ise yükselmeye başlayan ateşi, yatağa düşmesine neden olmuştu. Demet’ten kendisine gelmesini ve hastane konusunda ona yardım etmesini rica etti. Ailesine haber verip de onları paniğe sürüklemek istememişti Sinan. Bu dönem en yakın arkadaşı ve iş partneri Demet’ti. Aklına destek olması için de ilk o gelmişti haliyle. Demet hayır diyemedi, evden çıkmak için hazırlanmaya başladı. Sinan gerçekten korona ise kendisine de bulaşabilirdi. Belki de çoktan bulaşmıştı ama şimdi bunu düşünmenin sırası değildi. Hemen internetten nöbetçi eczaneyi sorgulattı. Bir maske takarak Sinan’ın yanına gitmesi, çıktığında da dezenfektan veya kolonya kullanması gerekebilirdi. Üçünü de tedarik etmek üzere eczanenin yolunu tuttu.

Kapıya asılı çıngırağın sesiyle eczacı oturduğu tabureden hareketlenerek “Buyrun” dedi. Demet ihtiyaçlarını sıraladı; maske, kolonya ve dezenfektan. Eczacı kibar bir şekilde, “üçü de kalmadı maalesef” dedi. Demet sesini yükselterek itiraz etti: “Salgın her yerde kol geziyor. Her gün görüştüğüm arkadaşım ateşler içinde, hepimiz risk grubundayız. Nasıl kalmadı dersiniz?”

“Hanfendi dediklerinizi anlıyorum ama sizin gibi ihtiyaç sahipleri o kadar çok ki, bunların dışında gelip üçer beşer satın alan fırsatçılar da yok değil hani.”

Demet’in sinirden kan beynine sıçramıştı ancak eczacıyla tartışmanın bir işe yaramayacağını fark etti, teşekkür ederek arkasını döndü. Hareli melek sağ tarafından, “Fırsatçılar işte” diye fısıldayarak üzgün surat yapıyordu. Demet eczaneden çıkmak için açtığı kapının sürttüğü çıngırakla meleği yok etmeyi başarmıştı.

Sinan’ın yanına gitmeden önce 112 acil servisi aramasının mantıklı olacağını düşündü ancak hat hep meşgul çalıyordu. Gün boyu kayıt yaparken özendiği kulakları bu sesle zarar görecek diye korktu. Nasıl oluyordu da acil servis telefonundan cevap alınamıyordu? Defalarca aradı, aradı, aradı… En sonunda normal ses tonu gelmeye başladı. Çalan müzikle kısa bir süre bekledikten sonra bağlandığı operatör, konuşmaya başladı. Ağzından dökülenler Demet’in işine gelmemişti. Tüm kapasite dolmuştu ve günün doğmasını bekleyip aile hekiminden yardım almayı denemeleri gerekiyordu. Telefonu öfkeyle kapattı ve mevcut anın analizine koyuldu: Saat daha 23.00 bile değildi, günün doğmasına çok vardı, aile hekiminde korona teşhis ve tedavisine uygun teçhizat yoktu ve maalesef Sinan çok hastaydı.

Demet, Sinan’ın evine vardığında yardım babında elinde hiçbir şey yoktu. Bitki çayı yapıp, alnına serin bez koymaktan başka bir dermana sebep olamayacaktı. Zile bastı, ateşten bitkin düşen Sinan, aheste aheste kapıyı açabildi. Kızdan yardım uman gözlerinde hastalığın da etkisiyle çapkınlıktan eser kalmamıştı. Onun bu halini görünce içi acıdı. Doğruca yatağına götürmek üzere koluna girdi. Yavaş bir şekilde yerine yerleştirip üzerini örttü. Kendisi de hemen yanına bir sandalye çekti. Işığı yakmak istediğinde Sinan, aydınlıktan rahatsız olduğunu söyledi. Odada sadece ikisi ve gardırobun üstünde bulunan boy aynasındaki silüetleri vardı. Demet cümlelerime nereden başlasam diye düşündü. Sinan’a yardım için gelmişti fakat elleri bomboştu. Bunun nedenini bir bir anlatmak ve kendisine iş anlamında onca destek veren bu adama özrünü iletmek istiyordu. Tüm akşam karşılaştığı olaylardan bahsetmeye başladı. Önce bakkalın sözlerinden, yağmacı makarna alıcılarından şikayet etti. Sinan o sırada kuru ve durmak bilmeyen bir öksürük nöbetine girmişti. Demet gürültüye aldırmadan sözlerine devam etti ve bu kez eczanedeki stokları tüketen fırsatçılardan dem vurdu. Sinan hem dinlediğini belirtir şekilde kafasını sallıyor hem de durduramadığı öksürüğüyle mücadele ediyordu. Hareli melek tam karşılarında belirdi, üzgün bir şekilde Sinan’a ve Demet’e bakıyordu. Şeytani olan ise görünüşe göre ortalıkta yoktu. Oysa Sinan hissediyordu, minik şeytan tam olarak onun boğazındaydı. Demet’in fırsatçılık hikâyelerini anlatmasıyla kıpraşıyor ve elindeki çatalı boğazına saplıyordu. Demet, acil servis telefonunu sürekli meşgul eden düşüncesiz insanlardan da nefretle bahsetti. Kelimeleri boğazını yırtarak çıkmaya başlamıştı artık. Her bir sözcük virüsü taşıyan tükürükleriyle birlikte odaya yayılıyor, havada asılı kalıyordu. Şeytanın çatalı, Sinan’ın ciğerlerine, Demet’in ise sözlerinin döküldüğü boğazına saplanıyordu. Nefes alamayışın tiz ve keskin sesi tüm karanlık odayı çınlatmıştı. Yutkunamayışın çıldırtan ağırlığı Demet’i dehşete düşürmüştü. Havadaki yoğun mikrop ve çıkarcı insanlara duyulan kesif öfke birbirine karışmış, odayı devasa bir sis bulutu kaplamıştı. Gardırobun üzerindeki boy aynası sisle kaplanmış, ikisinin de silüetlerini kendilerinden saklıyordu. Oda hâlâ karanlıktı, yalnızca sisler arasından sızan gizli spotlar sahnedeki çıkarcı insanların üzerinde dönüp duruyordu.

Sena Gölebakar

Sena edebiyata, lisedeki öğretmenine duyduğu sevdayla gönül verdi. İlk cesur denemesi de yine lisede serbest konulu bir kompozisyon dersinde yazdığı, öğretmenine hayranlığını dile getiren eseridir. Kompozisyondan 100 almış ama öğretmeninden de uyarı almıştır tabii. Üniversite sınavında Edebiyat öğretmenliği istemesine rağmen İktisat bölümünü kazanarak, istemediği bir öğrenimi tamamlayan Sena şimdi global bir şirkette finans yöneticisi ancak hayatın her alanında saklanan ilhamları görebilen bir yüreğe sahip. Bazen şiir olur, bazen öykü. Hayat Sena’ya böyle güzel işte.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Selam Sena,

    Yine son derece gerçekçi, topluma dair, doğru noktalara parmak basan bir öykü okudum senden. Toplumsal bazda en önemlisi bunu dert etmendi

    Ama bundan fazlası var. Mizahi bir dil, belki toplumsal bir hicivde beklenebilir.

    Ama bunun yukarıdaki şarkı sözlerine kadar yayılması ve bu sözlerin bugün herhangi bir hitte rahatlıkla kendine yer edinebilecek derecede işin ruhunu yansıtması, gerçekten takdire şayan bir başarı.

    Söylediğim gibi toplumsal bir hicivde mizah belki beklenebilir. Gözlem de son derece açık şekilde günümüz dünyasını ve özelinde ülkemizi tasvir ediyor ama işte işin içine derinlik girdi mi, güldürürken insanın yüzünü değiştiren o vurucu öz… İşte o derinlik ve duygu, bu öykünün alameti farikası. Demet’in uyanışında ifadesini bulan bu derinlik, tüm öykünün ruhunu oluşturuyor. Aşağıdaki cümleler örneğin…

    Son paragrafta da bu ruh cisme bürünüyor. :clap:

    Bununla birlikte bir eleştirim var. Kara mizahın da biraz gereği sanırım, öyküde adalet anlamında bilinçli bir güme gitme var. Demet kurtulmayı hak ediyordu diye düşünüyorum. Ama bunu, hayat böyle diye ciddi de alabiliriz. Absürd bir komedinin yine aslında gerçekçi bir öğesi olarak da…

    Bununla birlikte uyanışını ekşi salataya yoran Demet belki de bu sonu hak etmiş de olabilir. Yine de Demet’in çoklu motivasyonlarıyla inceleyince bu “sorumluluktan kaçış” da öyküyü zenginleştiren ve derinleştiren bir öğe olarak artılar hanesine yazılıyor…

    Kalemine sağlık Sena
    Görüşmek dileğiyle…

  2. Avatar for ebuka ebuka says:

    Sena merhaba;

    Yazara not: Ebuzer tüm samimiyetiyle, Sena’dan daha farklı bir yaratım ve daha yüksek bir sürükleyicilik bekliyordu. :slightly_smiling_face:

    Sena sninle kalemlerimiz benzeşiyor. Korkum o ki yakında çarpışabilirler, malum kalem kılıçtan keskin derler ama hangimizinki daha keskin çıkacak göreceğiz. :grinning:

    Girişteki açıklama kısmı bize nasıl bir öyküye gireceğimiz hususunda bilgi verse de ben o kısmın olmamasını tercih ederdim. Genel itibariyle kara mizahın derin sularında değil de biraz daha kıyısında yol almış öykü. Böylece dipteki hüznü kolayca görebildim.

    Eline sağlık Sena, keyifle okudum. Yeni öykülerini de merakla bekliyorum. Sevgilerle…

  3. Avatar for Senaa Senaa says:

    Murat merhaba,

    Yorumların ve kıymetli zamanını ayırıp öykümü okuduğun için teşekkür ederim. Senin gibi Seçki’nin elit yazarlarından bu tarz eleştiriler almak, inan çok gurur verici. Gerçek ve en samimi anlamıyla sağ ol! :pray:

    Mizahi kısımları beğenmek biraz göreceli, o yüzden seninle mizah konusunda fikirlerimiz örtüşüyor demek ki, buna sevindim. :blush:

    Öte yandan adaletle ilgili yorumun için çok spoiler vermemek adına buradan yorum yapmayacağım. Ne demek istediğini anladım. Farklı okuyucu görüşleri de olursa, en son ben cevabımı aktarırım. Yazarın notu ile başlayıp, yazarın notu ile bitsin. (:

    Tüm güzel görüşlerin için tekrar teşekkürler.

    Sevgiler,
    Sena

  4. Ya yapma olur mu öyle şey…

  5. Avatar for Senaa Senaa says:

    Merhaba Ebuzer,

    Sena yazarından, Ebuzer okuyucusuna not: Kıymetli eleştirin için teşekkürler.

    Bu atışma böyle sürüp gidebilir, değil mi? :sweat_smile:

    Ebuzercim, bu yorumun beni mutlu etti çünkü seçkideki öykülerini, mizah yeteneğine ve yaratıcılığına şapka çıkartarak okuduğum nadir yazarlardansın. Senden bunu duyabilmek, o yüzden ayrı kıymetli ancak; :smiley:

    Kılıç / keskinlik konusu azıcık gözümü korkutmadı değil. Restini görüyorum ve sonraki seçkilerde bu tatlı rekabeti sürdürmek için ben de varım diyorum. :sweat_smile:

    Girişteki cümleyi çıkarıp çıkarmama konusunda ben de tereddüt ettim ancak sanatçılarımız görmediği sürece kalabilir diye düşündüm. :smiley:

    Genel yorumuna cevap olarak ise temaya çok giremediğimi belirtmeliyim. Virüsü dramdan çekmek biraz zor bir işti, dönem olarak hepimizin umutsuz ve endişeli olduğu şu günlerde daha toz pembe öyküler yazmak kolay değildi. Yazıp, çöpe attığım iki öyküden sonra bu doğdu. Şahsen ben yazarken çok eğlendim, özellikle şarkı sözlerini ve müziklerini uydururken. Bir de evde öyküyü sesli okuyup, şarkıları da bağıra çağıra söylerken virüsmüş, karantinaymış, hepsini unuttum. Okuyucuya da ne kadarı geçerse, o kadar memnun olurum.

    Sevgiler ve okuyup değerlendirdiğin için teşekkürler,

    Görüşmek üzere,

    Sena

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

31 cevap daha var.

Yorum Yapanlar