Öykü

Popstarın Boy Aynası

Okuyucuya not (Yazardan günah çıkarma): Bu hikâyedeki kişi ve olaylar tamamen hayal ürünü olup, Demet’in Demet Akalın ile, Sinan’ın Sinan Akçıl ile hiçbir ilgisi yoktur.

* * *

Demet nihayet Paris’te, L’olympia sahnesindeydi. Konser salonundan binlerce kişinin sevgi dolu çığlıkları yükseliyordu. İnsan selinin arasından geçerek sahneye doğru ilerlerken, kendisini Paris’te, bu muhteşem salonda değil de ayçiçeği tarlasında süzülüyor gibi hissetmişti. Elbette birkaç ufak farkla: Korumaların ördüğü zırhtan ötürü, insanlar Demet’e günebakanlar gibi temas edemiyordu ve herkesin yüzü mekanın güneşine-ona-dönüktü.

Sahneye çıkar çıkmaz mikrofonu ağzına yaklaştırarak bağırdı: “Hazır mıyız Paris?” Bu sırada sağ elini dimdik havaya kaldırmış anlamsızca tavanı işaret ediyordu. Salondan sesler yükselmeye devam ederken şarkıya girişini yaptı:

“Sardı korkular, gelecek yıllar

Düşündüm sensiz nasıl yaşanacaklar

Gözlerimde canlanınca yaptığın haksızlıklar

Güçlendim, her şey bambaşka olacak.”

Demet ayağıyla önden tempo tutmaya başladı, o muhteşem müzik devreye girmek üzereydi ve evet, müzik yükseldi ama bir gariplik vardı sanki, beklediği notalar bunlar değildi. “Hayır ya, Allah kahretsin, alarmmış.” diye sıçrayarak ışıltılı rüyasından uyanmak zorunda kaldı.

Gözlerini araladığında, odasına giren günışığıyla karşı karşıya geldi. Yatağında hafifçe doğruldu. İki kolunu yanlara doğru açarken bir yandan esniyor diğer yandan bugün ne giyeceğini düşünüyordu. Dar pantolon, beyaz t-shirt? Hayır, hayır, liseli gibi. Kısa etek, ince gömlek? Yok, o da bankacı gibi olurdu. Dar pantolon, ince gömlek? Evet! İdeal kombin budur diye düşünerek nihai kararını verdi. Bacaklarını yataktan yere doğru sallandırdı. Üstü ayıcıklı terliklerini hızlıca ayaklarına geçirerek salına salına banyoya yöneldi. Bugün her zamankinden çok daha güzel görünmeliydi.

Ilık bir duş tüm kaslarını gevşetmiş, ruhuna da oldukça iyi gelmişti. Duştan sonra özenle cilt bakımıyla ilgilendi. Dolaptan meşhur yağlarını ve kremlerini çıkartarak tüm vücuduna yavaş hareketlerle yedirdi. Gömleğinin mavisine uygun bir tonda far ve rimel sürmeye başladı. Rujlarının arasından bugüne en uygun olanı seçti. Zarif kadın imajını desteklemesi için canlı renkler yerine pastel tonları tercih etti. Sade ama göz alıcı makyajının tamamlanmasının ardından sıra, giyinmeye geldi. Gömleğinin düğmelerini yukarıdan aşağıya doğru iliklerken, yakasının cildindeki kozmetiğe bulaşmaması için dikkatli davranıyordu. Aklındaki pantolonunu dolaptan çıkardı. Kalça bölgesinden yukarıya doğru çekerken hafifçe duraksadı ve zıplayarak pantolonu bel bölgesine getirdi. Fermuarını çekti. Kavisli kalçalarının belirginliğini kapamaması için gömleğini pantolonunun içine sokmaya karar verdi. Son olarak, henüz boya değmemiş açık kestane rengi saçlarını, paraya kıyıp aldığı yeni fön makinesiyle bir güzel düzleştirdi. Gardırobunun üzerinde yer alan boy aynasının karşısına geçti. Her şey tam istediği gibi olmuştu. Fıstık gibiydi.

Evden dışarı çıkarak cep telefonundaki uygulamadan bir taksi çağırdı. Taksiye biner binmez Sinan’a mesaj attı. Sözleştikleri gibi saat tam ikide stüdyoda olacaktı. Sinan’dan cevap gecikmedi: “Tamam tatlım, stüdyo hazır, şarkı bomba gibi oldu, tek eksik sensin.” Demet gülümseyerek yolu seyretmeye koyuldu. Ücreti şoföre ödeyip, araçtan indi. Kısa süreliğine başını göğe doğru kaldırıp, stüdyonun bulunduğu binanın yukarılarına baktı. Birisi bu anı kameraya çekip, ölümsüzleştirmeliydi. Gökyüzü maviliği, bulutlar ve bakımlı Demet, geleceğine atacağı o ilk adımdan önce binayı süzüyordu işte. Hayatının en başarılı film karesi olmaya kesinlikle aday bir sahneydi. Biraz daha oyalanırsa gecikeceğini fark etti. Hem zaten fotoğraf çekecek kimse de yoktu. Demet daha fazla hülyalanmayı kesip, döner kapıdan geçerek, içeriye girdi.

Stüdyoda ziyadesiyle rahat bir şekilde bacaklarını yayarak oturan Sinan, Demet’i görür görmez ayağa kalktı, “Bebeğim muhteşem görünüyosun.” diyerek önce sağ sonra sol yanağından gürültülü bir biçimde öptü. Her zamanki gibi karşısındaki kadını yiyecek gibi bakan gözleri dört dönüyordu. Demet aldırış etmedi. Kariyeri için gerekirse bu sevimsizin sırnaşmalarını görmezden gelebilirdi. Sinan, “Hayatım, bomba gibi bir şarkıyla patlatıyoruz seni. Duymayan kalmayacak valla, ne şanslısın.” diye coşku dolu konuşmasına devam ediyordu. “Şimdi hep birlikte şarkıyı dinleyeceğiz. Sonra sözlere bakacaksın ve seni içeriye alıp, kayda geçeceğiz hayatım.” dedi ve yine aynı gevşek ses tonuyla diğer arkadaşlara bakarak ekledi; “Evvvet, herkes hazır mı?”

Gülüşerek hazırız dedi stüdyoda kayıt için bekleyen sorumlular ve Sinan düğmeye bastı. Şarkı çalmaya başladı.

“Çok seviyordun

Ölüp bitiyordun

Şimdi ne oldu ya,

Alzheimer mı oldun

 

Bundan sonra ben sana

Yabancıdan yabancı

Bundan sonra sen bana

Koronadan da acı

ACIIIIIII

ACIIIIIIIIIII

ACIIIIIIIIIIIIIIIIIIIII

Nakarat

Korona bile olurum amma

Senle sevgili yok olmam aslaa

Koronadan ölürüm amma

Senin aşkından mı asla

Nakarat tekrar …

Salondaki herkes eğlenerek şarkıyla birlikte ritim tutuyordu. Demet, şarkının sözlerini duyunca inceden tedirgin oldu. Evet, hep meşhur bir popstar olmayı istemişti, evet, şarkıları milyonlarca insan tarafından dinlenilsin istemişti ancak dünyanın acı çektiği bu dönemde böyle bir şarkıyla meşhur olmak ne kadar etikti, bilemedi. Bozuntuya vermemeye çalışarak dinlemeye devam etti. Şarkının üçüncü tekrarında artık stüdyoya girip söyleyebilecek duruma gelmişti. Kayıt başladı. Demet şarkının sonlarına doğru üzerindeki tedirginliği atmış, havaya girmişti. Sinan dahil, stüdyodaki herkes kendisine camın arkasından memnun gözlerle bakıyordu. İçeriden çıktığında hep bir ağızdan kaydın ve şarkının muhteşem olduğunu söylediler. Yalan yoktu, baştaki tedirginliği uçup giden Demet iyiden iyiye keyiflenmişti.

Stüdyodan eve dönmek üzere yola çıktığında hava çoktan kararmaya başlamıştı. Bu kez binanın kapısının önünde bekleyen boş taksiye atladı. Taksici radyodan haberleri dinliyordu. “Abla, bize gelmez di mi bu meret? Bu Avrupalıların başına geldi. Çin’in sevmediği ülkelere paketleyip virüsü yolladığını söylüyolar. Çin’in bizle yok ki sorunu. Bize gelmez valla.” dedikten sonra dikiz aynasından Demet’e doğru cevap vermesi için ısrarcı gözlerle baktı. Demet şoföre verecek yanıt bulamamıştı. Sohbet uzamasın diye başını sallamakla yetindi. İçinden de gün boyu tekrarladığı şarkıyı mırıldanıyordu, “Korona bile olurum amma, senle sevgili yok olmam asla.”

Akşam yemeğini hafif bir salatayla geçiştirmeyi tercih etti. Ne de olsa çok yakında ünlü bir popstar olacaktı. Fiziğine an itibariyle eskisinden daha fazla dikkat etmesi gerekiyordu. Televizyonun karşısına oturup, salatasını atıştırırken haberlerde Sağlık Bakanı’nı gördü.

Bakan: “Bir vaka topyekün risk değildir. Devletimiz Korona’ya karşı mücadelesini planladı. Yurtdışına zorunlu olmadıkça çıkmayalım. Tedbirlerde anahtar kelimemiz on dört. Yurtdışından dönenlerden kendilerini on dört gün izole etmelerini istiyoruz. Vatandaşlardan beklentimiz on dört gün kuralına uymaları” şeklinde konuştu.

Demet haberleri izledikten sonra, tehlikenin farkına varmaya başladı. Avrupa’dan gelen bir kişinin test sonuçları pozitif çıkmış ve virüs Türkiye’ye giriş yapmıştı. Uzakdoğu ve Avrupa’nın belası şimdi bizim kapımızdaydı. Bu bilgilere kendini kaptırmış, bakanın söylediklerini düşünmeye devam ederken telefonu çaldı. Arayan Sinan’dı.

“Kızımmmm, bugün sana ne dedim ben? Ha, ne-de-dim? Çok şanslısın hem de çook. Korona Türkiye’ye geldi. Artık bu single patlamazsa ben de kariyeri falan bırakırım yani, o kadar diyim sana.” Sinan’ın sevinçten ağzının kulaklarına vardığı, akıllı telefonun diğer ucundan bile fark ediliyordu. Demet hem izlediği haberlerin etkisiyle hem de Sinan’ın sözleriyle midesinde ani bir ağrı hissetti. Durumu salatanın sosundaki ekşinin fazla kaçmasına yordu. Telefonu kapatır kapatmaz banyoya gidip klozetin kapağını kaldırdı. Dizlerinin üstüne çökerek, az önce tüm yediklerini çıkarttı. Lavaboya yönelip musluğu açtı. Ellerini yıkayıp, yüzüne su çarptı. Kusmanın etkisiyle gözaltları yorgun düşmüştü. Dolabın yanındaki havluyla kurulanarak salona doğru yöneldi. Bu fiziksel rahatlamanın üstüne, Sinan haklı, diye düşündü. Kendisi gibi birçok kadını iyi kötü o popüler etmişti. Demek ki bu adam gerçekten işini biliyordu. İçi rahatladı ve boş mideyle çok da derin olmayan bir uyku çekti.

Diğer günler şarkıyı yeniden prova etmekle geçti. Tam bir hafta sonra, yeni şarkıyı dinlemek ve kaydetmek üzere aynı grup stüdyoda tekrar bir araya geldi. Sinan önce işaret parmağını Demet ve kayıtçı arkadaşlara doğru uzatarak havada bir daire çizdi: “Hazır mıyızzz yeni bombayaaaa?” sorusuyla birlikte stüdyodaki herkes aynı tempoda “Hazırıııızzz” yanıtını verdi ve şarkı dönmeye başladı.

Virüsüm var, virüsüüüüm

Ama senle bi küsüüüümmm,

Bi barış!

Virüsüm var, virüsüüüüm

Ama senle bi küsüüüümmm,

Bi barış!

 

Şimdi sen git,

Git, git!

Benden uzağa karış karış

Bundan sonra git,

Git, git!

Yeni sevgililerimle yarış.

 

Çünkü benim,

Virüsüm var virüüüüsüüümmmmm

Var, var!

Ama senle bi küsüüüüm

Bi barış!

Sinan bu şarkıyı dün gece yazdığını söylerken fırçalamadığı belli olan dişlerini kocaman açmış gülümsüyordu. Stüdyodaki diğer kişiler onun coşkusuna yüzde yüz hissedardı. Bu keyif de en az korona kadar bulaşıcı olmalıydı çünkü Demet de neşelendiğini hissediyor, Sinan’dan bakımlı dişleriyle odadaki mutluluğa o da katkı sağlıyordu. Hazır olduğunda stüdyoya geçti. Şarkıyı söylerken ilk kayıt gününe göre çok daha rahattı. Kendini ritme oldukça kaptırmış, mikrofondan uzaklaşması sorun olmasa, dans bile edebilecek bir moda girmişti.

Bu kez gayet sevinçli bir şekilde evine dönüyordu. Akşam için kendisine bir şeyler almak üzere mahallesindeki bakkalın yolunu tuttu. İçeri girdiğinde, yaşlı adamın otuz yedi ekran tüplü televizyondan gözünü ayırmadığını fark etti. Bakkal televizyonları efsunluydu, kendisi de gayriihtiyari bir şekilde ekrana döndü. Türkiye’de vaka sayısı yedinci gün itibariyle ellilere ulaşmıştı. Benzer ülke karşılaştırmalarına göre çok daha hızlı bir seyirde vakalar artıyor, bu tablo yüzünden halk panik içinde, belirsiz geleceği için kaygılanıyordu. Bakkal başladı söylenmeye: “Ağızlarını, burunlarını kapamadan aksırıyolar balgamlı balgamlı afedersin bacım.” Demet sessizce “Haklısınız.” demekle yetindi. “Haklıyım tabi ya” dedi ancak karşıdan başka yorum gelmeyince sohbetin akmayacağını sezen adam devam etti:

-Buyrun ne istemiştiniz?

-Bir paket makarna ve bira alacaktım.

-Makarna yok ki bacım, talan ettiler, bilmiyo musun?

-Ne talanı, anlamadım

Demet, son bir hafta boyunca şarkısına hazırlanmaktan dünya ile irtibatını koparmış olmasının iyi bir şey olmadığını düşünüyordu. “İtalya gibi burda da sokağa çıkılmayacak diye herkes evine istifledi. Şerefsiz dolu memlekette anasını satiyim. Hoş, bize iyi oldu, tarihi geçmek üzereydi stokların, devir daim oldu. Pirinç vereyim sana bacım?” diye ikame ürününü sundu bakkal. Demet kabul etmedi, bira ve pirinç pilavı damak zevkine pek cazip gelmemişti. Adama teşekkür edip, dükkandan ayrıldı. Bu akşamı da yine salata ile geçiştirmeye karar verdi ve evine doğru yola koyuldu.

Bakkalın televizyonunda duyduklarını ve dükkanda konuştuklarını düşündükçe, bu gece şarkısının üzerinden geçmek yerine dünya ve ülke gündemini takip etmeye karar verdi. Bilgisayarını açıp, ilk iş Twitter’a baktı. Her yer felaket senaryoları ile çalkalanıyordu. Vaka ve ölü sayıları her gün artıyordu. Poffff. Sol tarafında bir hayal balonu belirdi. İçinde de kırmızı şeytanımsı bir yaratık: “Sana ne kızım bunlardan? Senin hayalin gerçek oluyor, vaka arttıkça, şarkıların daha çok kişiye dokunacak, daha çok meşhur olacaksın. Hiiiaahhhahahaha.” Birden sağ taraftan başka bir ses geldi. Başında haresiyle bir melek; “İnsanlar yok oluyor, yok! Hastaneler yetmiyor, sırası mı şimdi böylesine bir şöhretin?” diyerek dudak büküyordu. Tam o sırada telefon çaldı ve iki hayal baloncuğu da söndü. Gerçeğe döndüren kişi Sinan’dı. Demet’e bugünkü kayıttan sonra boğazında yanma olduğunu ve kendisini eve zor attığını aktardı. Şimdi ise yükselmeye başlayan ateşi, yatağa düşmesine neden olmuştu. Demet’ten kendisine gelmesini ve hastane konusunda ona yardım etmesini rica etti. Ailesine haber verip de onları paniğe sürüklemek istememişti Sinan. Bu dönem en yakın arkadaşı ve iş partneri Demet’ti. Aklına destek olması için de ilk o gelmişti haliyle. Demet hayır diyemedi, evden çıkmak için hazırlanmaya başladı. Sinan gerçekten korona ise kendisine de bulaşabilirdi. Belki de çoktan bulaşmıştı ama şimdi bunu düşünmenin sırası değildi. Hemen internetten nöbetçi eczaneyi sorgulattı. Bir maske takarak Sinan’ın yanına gitmesi, çıktığında da dezenfektan veya kolonya kullanması gerekebilirdi. Üçünü de tedarik etmek üzere eczanenin yolunu tuttu.

Kapıya asılı çıngırağın sesiyle eczacı oturduğu tabureden hareketlenerek “Buyrun” dedi. Demet ihtiyaçlarını sıraladı; maske, kolonya ve dezenfektan. Eczacı kibar bir şekilde, “üçü de kalmadı maalesef” dedi. Demet sesini yükselterek itiraz etti: “Salgın her yerde kol geziyor. Her gün görüştüğüm arkadaşım ateşler içinde, hepimiz risk grubundayız. Nasıl kalmadı dersiniz?”

“Hanfendi dediklerinizi anlıyorum ama sizin gibi ihtiyaç sahipleri o kadar çok ki, bunların dışında gelip üçer beşer satın alan fırsatçılar da yok değil hani.”

Demet’in sinirden kan beynine sıçramıştı ancak eczacıyla tartışmanın bir işe yaramayacağını fark etti, teşekkür ederek arkasını döndü. Hareli melek sağ tarafından, “Fırsatçılar işte” diye fısıldayarak üzgün surat yapıyordu. Demet eczaneden çıkmak için açtığı kapının sürttüğü çıngırakla meleği yok etmeyi başarmıştı.

Sinan’ın yanına gitmeden önce 112 acil servisi aramasının mantıklı olacağını düşündü ancak hat hep meşgul çalıyordu. Gün boyu kayıt yaparken özendiği kulakları bu sesle zarar görecek diye korktu. Nasıl oluyordu da acil servis telefonundan cevap alınamıyordu? Defalarca aradı, aradı, aradı… En sonunda normal ses tonu gelmeye başladı. Çalan müzikle kısa bir süre bekledikten sonra bağlandığı operatör, konuşmaya başladı. Ağzından dökülenler Demet’in işine gelmemişti. Tüm kapasite dolmuştu ve günün doğmasını bekleyip aile hekiminden yardım almayı denemeleri gerekiyordu. Telefonu öfkeyle kapattı ve mevcut anın analizine koyuldu: Saat daha 23.00 bile değildi, günün doğmasına çok vardı, aile hekiminde korona teşhis ve tedavisine uygun teçhizat yoktu ve maalesef Sinan çok hastaydı.

Demet, Sinan’ın evine vardığında yardım babında elinde hiçbir şey yoktu. Bitki çayı yapıp, alnına serin bez koymaktan başka bir dermana sebep olamayacaktı. Zile bastı, ateşten bitkin düşen Sinan, aheste aheste kapıyı açabildi. Kızdan yardım uman gözlerinde hastalığın da etkisiyle çapkınlıktan eser kalmamıştı. Onun bu halini görünce içi acıdı. Doğruca yatağına götürmek üzere koluna girdi. Yavaş bir şekilde yerine yerleştirip üzerini örttü. Kendisi de hemen yanına bir sandalye çekti. Işığı yakmak istediğinde Sinan, aydınlıktan rahatsız olduğunu söyledi. Odada sadece ikisi ve gardırobun üstünde bulunan boy aynasındaki silüetleri vardı. Demet cümlelerime nereden başlasam diye düşündü. Sinan’a yardım için gelmişti fakat elleri bomboştu. Bunun nedenini bir bir anlatmak ve kendisine iş anlamında onca destek veren bu adama özrünü iletmek istiyordu. Tüm akşam karşılaştığı olaylardan bahsetmeye başladı. Önce bakkalın sözlerinden, yağmacı makarna alıcılarından şikayet etti. Sinan o sırada kuru ve durmak bilmeyen bir öksürük nöbetine girmişti. Demet gürültüye aldırmadan sözlerine devam etti ve bu kez eczanedeki stokları tüketen fırsatçılardan dem vurdu. Sinan hem dinlediğini belirtir şekilde kafasını sallıyor hem de durduramadığı öksürüğüyle mücadele ediyordu. Hareli melek tam karşılarında belirdi, üzgün bir şekilde Sinan’a ve Demet’e bakıyordu. Şeytani olan ise görünüşe göre ortalıkta yoktu. Oysa Sinan hissediyordu, minik şeytan tam olarak onun boğazındaydı. Demet’in fırsatçılık hikâyelerini anlatmasıyla kıpraşıyor ve elindeki çatalı boğazına saplıyordu. Demet, acil servis telefonunu sürekli meşgul eden düşüncesiz insanlardan da nefretle bahsetti. Kelimeleri boğazını yırtarak çıkmaya başlamıştı artık. Her bir sözcük virüsü taşıyan tükürükleriyle birlikte odaya yayılıyor, havada asılı kalıyordu. Şeytanın çatalı, Sinan’ın ciğerlerine, Demet’in ise sözlerinin döküldüğü boğazına saplanıyordu. Nefes alamayışın tiz ve keskin sesi tüm karanlık odayı çınlatmıştı. Yutkunamayışın çıldırtan ağırlığı Demet’i dehşete düşürmüştü. Havadaki yoğun mikrop ve çıkarcı insanlara duyulan kesif öfke birbirine karışmış, odayı devasa bir sis bulutu kaplamıştı. Gardırobun üzerindeki boy aynası sisle kaplanmış, ikisinin de silüetlerini kendilerinden saklıyordu. Oda hâlâ karanlıktı, yalnızca sisler arasından sızan gizli spotlar sahnedeki çıkarcı insanların üzerinde dönüp duruyordu.

Sena Gölebakar

Sena edebiyata, lisedeki öğretmenine duyduğu sevdayla gönül verdi. İlk cesur denemesi de yine lisede serbest konulu bir kompozisyon dersinde yazdığı, öğretmenine hayranlığını dile getiren eseridir. Kompozisyondan 100 almış ama öğretmeninden de uyarı almıştır tabii. Üniversite sınavında Edebiyat öğretmenliği istemesine rağmen İktisat bölümünü kazanarak, istemediği bir öğrenimi tamamlayan Sena şimdi global bir şirkette finans yöneticisi ancak hayatın her alanında saklanan ilhamları görebilen bir yüreğe sahip. Bazen şiir olur, bazen öykü. Hayat Sena’ya böyle güzel işte.

Popstarın Boy Aynası” için 36 Yorum Var

  1. Merhaba @Senaa

    Hiç sıkılmadan merakla okudum öykünü. Hüznü ağır bastı açıkçası. @ebuka nın söylediğine katılıyorum, mizahın içine hüzün değil hüznün içine biraz mizah serpiştirilmiş. Aslında mizah bile diyemem. Bu bir eleştiri değil. Öykünde toplumsal bir yozlaşmanın etkilerinin daha ağır basması diyelim. Sağlı sollu melek ve şeytan çok güzel düşünülmüş.

    Bu öykünün genel ruhu bir öncekiyle çok farklı. Absürt öğeler yerine gerçek olayları kullanmışsın. Yanlış okumadıysam da öykün sonda fantastiğe soyuta evrilmiş ve kullandığın dil değişmiş.

    Öykü başlangıcındaki not için ben de aynı şeyi düşünüyorum. Sen o açıklamayı yapmasan öykü içindeki isimler sıradan insandan başka bir çağrışım yapmayacaktı ama o açıklama beni farklı bir beklentiye itti. Ve o beklenti yoktu öyküde.

    İşçiliğin, giriş gelişme ve sonuç bölümlerine diyecek yok. Ufak bir kaç şey dışında öykü öykü olmuş. Çok da güzel olmuş. Nakaratlar da Harika :))

    Benim eleştirim Sinan ve Demet ilişkisinde hissettiğim tutarsızlık. Demet Sinan’a hayatını tehlikeye atacak kadar değer veriyor mu? Sinan tiplemesi öykü boyunca bana negatif gelirken Demet’in ona gitmesini anlamlandıramadım. Aslında bu benim görüşüm olabilir :slight_smile:

    Bu yolda sağlam ilerliyorsun
    Başarılı olacağına inanıyorum

    Sevgiler

  2. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Müge,

    Zamanını ayırıp da bu oportünizm karşıtı öykümsüyü okuduğun için öncelikle çok teşekkür ederim.

    Önceki öykümde biraz daha bireysel - psikolojik bir gözlemden yola çıkarak absürt bir hikaye yaratmıştım, haklısın. Burada ise daha sosyolojik bir mesele olan kriz dönemlerindeki fırsatçılık eleştirisi var. Bu tarz konulara el atmayı, herkesin gördüğü ve bildiği durumları öykü tadında kaleme almayı seviyorum aslında. Virüste de çok drama boğmadan girebileceğin konular kısıtlı geldi bana. Şarkıları beğenmene sevindim, acaba hangi ünlülere teklif götürsem, kim satın alır ben de merak ediyorum :upside_down_face:

    Girişteki cümle, benim kendimi mahkeme koridorlarından kurtarmak için eklediğim bir not oldu :see_no_evil: çünkü kafamdaki ünlü aslında Sinan Akçıl’dı, nedense pek haz etmem kendisinden. Çok gömer miyim, anlaşılır mı derken isimlere öyle bir not düşerek paçayı kurtarayım dedim. (Dava açan olursa, sonucu sizinle paylaşacağım, söz)

    Demet’in Sinan’a neden yardım ettiğini de aşağıdaki cümlede azıcık açıklamışım aslında. İş konusunda, hayalini gerçekleştirmesine yardımcı olacağı için böyle bir sorumluluk hissetti Demet. Sonunda birlikte patladılar, oh oldu. :sweat_smile:

    Nitelikli eleştirin ve güzel yorumların için tekrar teşekkür ediyorum, @MuratBarisSari‘a kral demiştim, sen de buraların kraliçesisin. Senden eleştiri almak çok hoş. :slight_smile:

    Sevgiler,

    Sena

  3. Merhaba @Senaa;

    Bu okuduğum ilk öykünüz oldu ancak sıradaki seçkilerde de sizi mutlaka takip ediyor olacağım. Yer yer güldüm yer yer tedirgin oldum diyebilirim.

    Bu bölüm tamamen kafamda canlandı. Bitmesini istemediğim rüyaların hemen hemen hepsinde bu şekilde uyanmak zorunda kaldığım için Demet’i çok iyi anlıyorum. Özellikle bu kısma kadar kafamda canlanan şeyler bir gençlik komedi filmi olacak altyapıya sahipti. Tabi daha sonra olaylar trajikomik bir hal aldı.

    Yorumlarda değinenler olsa da şarkı sözleriyle ilgili kendi fikrimi de paylaşmak istiyorum. İki şarkının sözünü de tekrar tekrar okuyup bir melodiye oturtmaya çalıştım. Eğlenceliydi. Sözler gerçekten güldürdü beni. :smile::smile:

    Özellikle bu bölümde o kadar güldüm ki bir süre devamına odaklanamadım. “Alzheimer mı oldun” beklemediğim bir soruydu.:smile::+1:

    Hayallerinin peşinden gitmeye hazır bir insanın gözünden gündeme ışık tutmanızı başarılı buldum. Karakter yalnızca sosyal medyada üretilen komplo teorilerini değil halkın içinden insanların bakış açısını ve kriz anında sergiledikleri düşüncesiz davranışları da gözler önüne sermeyi başarmış.

    Final kısmı benim açımdan en depresif kısımdı. Ayna üzerinden geliştirdiğiniz atmosferle ortamı çok iyi yakalamışsınız. İçimizdeki melek ve şeytan figürlerini de beğendim.

    Kaleminize sağlık. Görüşmek üzere. :slight_smile::slight_smile:

  4. @Senaa Selam,

    Aman aman. O ne sondu öyle. Neler oldu yahu? :sweat_smile:

    Kalemine sağlık Senacım, neler yaşadığımızı güzel anlatmışsın valla. Çok güzel detaylar; internetteki dezenformasyon çöplüğü, eczaneleri, marketleri sömürenler, gereksiz yere hastaneleri işgal edenler… Demet’le Sinan’ın bu çarpık düzen içindeki tuhaf ilişkisi. Gayet güzel, gayet yerinde her şey.

    Ama eğer illa bir eleştiri gerekiyorsa yararlı olmak adına; biraz daha az anlatıp biraz daha fazla göstermeni isterim bir okur olarak.

    Kalemine sağlık. Akıcı, inandırıcı, emek verilmiş. Müsaadenle bu yorumuma sevdiğim bir sanatçıdan bir şarkı ile son vermek istiyorum. Demet’le Sinan’a gelsin:

    Sana ne oğlum milletin
    Twit’inden face’inden
    Saray senin taç senin
    Başka işin yok mu senin?

    Girmiş sana, girmiş sana
    Vallahi virüs girmiş sana
    Çöktü beyin, dağıldı kasa
    Format atsın Turgut sana

    İnternet değil bir illet
    Şizofren oldu bu millet
    Ne saygı kaldı ne hörmet
    Ne ahlak kaldı ne edep

    Girmiş sana, girmiş sana
    Vallahi virüs girmiş sana
    Çöktü beyin, dağıldı kasa
    Format atsın Turgut sana

    Ankaralı Turgut - Virüs Girmiş Sana

    Görüşürüz. :sweat_smile:

  5. Merhabalar @Senaa,

    Bu okuduğum ikinci öykün. @ebuka’nın da tavsiye ettiği gibi mizahi yönü iyi öykülerinin.
    Dili de çok iyi kullanıyorsun, cümleler yerli yerinde. Toplumsal göndermeler de iyiydi.
    Okuması keyifli ve kolaydı.
    Kalemine sağlık. :slight_smile:

    Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle