Öykü

Ayşekül’e Prens Aşık Oluyor

Bir varmış -bir varla yok arası- bir de yokmuş…

* * *

Kilometrelerce uzak diyarlardan birinde, güneşi hiç batmayan, çiçekleri solmayan, kuşları kedilerin yemediği, yine de besin zinciri çarkının kusursuzca döndüğü bir kasaba varmış. Bu kasabada neşesi eksik olan, kavgalı-gürültülü bir aile neredeyse yokmuş. Her daim yaz olan coğrafyasında envaiçeşit canlı yetişir, ağustos böceklerinin dört mevsim (ilkyaz, yaz, sonyaz ve yaz) karnı tok ve sırtı pek, ellerinden mandolini eksik olmayan karıncaların ise; imrenilesi proleter yaşamları varmış. Kasabanın cıvıl cıvıl hayvanları, insanları ve çocuklarında kederden, dertten eser yokmuş. Pek neşeli ailelerin ilk sırasında; saray gibi evleriyle iki güzeller güzeli kız çocuğu olan kral ve kraliçe varmış. Kralın hiç oğlu yokmuş fakat kraliçenin karnında yine bebek ve kralla kraliçede ise bu kez veliahtlarına kavuşacak olmanın haklı sevinci varmış. Krallardan aşağı kalır neşesiyle -kasabanın ormanında çalışan ve oradaki müştemilatta yaşayan- ormancı ve karısı varmış. Bu ailenin muhteşem çam, servi ve çınar ağacı manzaralı sıcacık evleri varmış fakat, hiç çocukları yokmuş. Kasabada, onların dertlerine deva sunabilecek, azıcık huysuz olsa da özüne sözüne güvenilir bir büyücü varmış. Büyücünün kocası da, çocuğu da yokmuş. Çirkinliğinden ötürü yalnız geçirdiği yaşamında, çer çöpten ürettiği çeşitli iksirleri varmış. Ormancı ailesinin büyücünün varlığından haberdar olmasıyla birlikte, artık üzülmeleri için bir neden yokmuş. Büyücüde, ormandan ıtır, nane, hatmi çiçeği ve ökse otu toplayınca, çiftin sorununun çözüleceğine dair bir şifa reçetesi varmış. Ne de olsa çirkin büyücünün bu kasabada anlamadığı hiçbir konu yokmuş. Sadece “Otlar on dakikadan fazla kaynatılmayacak ve doğacak olan bebeğe Ayşekül adı verilecek.” şeklinde iki koşulu varmış. Çocuksuz ailenin bu şartlara elbette ki itirazı yokmuş. Ormancının karısının tüm otları koca bir tencerede kaynatıp, suyunu birer birer şişelere dökme niyeti varmış ama evde on dakikayı ölçebileceği bir saati ya da bu süreyi kendi kendine sayabilecek kadar matematik bilgisi yokmuş. Zamanın nasıl geçtiğini bilmeden otları kaynatan eksik akıllı kadının, kendisine ve kocasına bu harikulade lezzeti üç öğün içirmeye ant içen sabit fikri varmış.

Büyücünün o güne kadar reçete yazdıklarından, şifasına kavuşamayan kimsecikler yokmuş. Ertesi hafta dayanılmaz mide bulantılarıyla doktora giden oduncunun karısının rahminde, artık bir bebek varmış. Çift, nihayet kasabaya asimile olacakları için sevinçten havalara uçmuş. Aradan aylar geçmiş ve nur topu gibi bir kız bebeği dünyaya gelmiş. Büyücüye söz verildiği gibi adı, “Ayşekül” konmuş.

Aynı gün ağaçların öte tarafından her daim şaşaası yükselen dev sarayda, bolca sevinç nidası varmış. Artık kralın yeni doğan oğluyla birlikte saltanatının biteceği kaygısı, ebediyen yok olmuş.

AYŞEKÜL EVDE / PRENS SARAYDA

Ayşekül günden güne kana cana kavuşmuş, akranlarıyla koşup oynayacak çağa gelmiş. Yalnız annesinin ilk bebeklik günlerinde fark ettiği bir garipliği varmış. Altını pislediğinde ya da acıktığı zamanlarda tüm bebekler gibi avazı çıktığı kadar ağlamak öte dursun, Ayşekül’ün gözlerinden küller dağılıyormuş. Diğer insanlar (hatta bazı hayvanlar) gibi neden gözyaşının olmadığını anlayamayan annesi olaya akıl sır erdirememiş. Bebeğinin adıyla müsemma bu durumunda, büyücünün payı olduğunu düşünmeye başlamış. Ottan püsürden gelen hamilelikle bu kadar kusurun mümkün olduğuna sıkı sıkıya inanan kadıncağız çareyi, bu durumu kimselere anlatmamakta ve her seferinde dökülen külleri bir kavanozda toplamakta bulmuş.

Prens ise, ilk iki yıl ağzında anne sütü, daha sonra sofrasında kuş sütü derken; lalaları, dadıları ve süt anneleriyle birlikte sarayda, el bebek gül bebek bir yaşam sürüyormuş. Henüz daha minicikken, diğer sıradan yeni doğanlar gibi buruşuk ve kime benzediği belli olmayan bir görüntüsü yokmuş. Göz alıcı yakışıklılığı günden güne artıyor, saraydaki kendisinden yaşça büyük kadınlarda bile, pedofili medofili demeden arzulama isteği uyandırıyormuş.

AYŞEKÜL OKULDA / PRENS STAJDA

Ayşekül lise yıllarına geldiğinde çok mutlu bebekliğinin ve çocukluğunun izlerini hala ay gibi parlak olan yüzünde taşırmış. Güneşi hiç sönmeyen kasabaları, orman içindeki sıcacık yuvaları hiçbir güzelliğe değişmeyeceği hayatının vazgeçilmezleriymiş. Okula gitmek için hazırlanırken her sabah aynanın karşısında diş tellerini ve gözlüklerini sağlamlaştırmaktan geri durmazmış. Yamuk üst çene dişlerinin düzeltilmesi için taktığı teller nedeniyle, s, ş, p ve t harflerini düzgün telaffuz edemezmiş. Edermiş etmesine de, konuşurken ağzından sözcüklerle birlikte tükürükler de atmosfere yayılırmış. Arkadaşları dış görünüşü yüzünden ona içinde “tel” sözcüğü geçen bilumum şarkı ve türküler söyler, karşılık olarak kendisi “Ne diyoSunuz arkadaŞlar?” dediği zaman istemsizce onlardan intikamını alırmış. Derste yazı tahtasını göremediği bir gün, arkadaşlarının notlarına bakması gerekmiş. Öğretmeniyse, kopya çektiğini zannederek Ayşekül’ü azarlamış. Annesinin doktora götürdüğü Ayşekül, şahane uzak gözlüklerine sahip olma şansını da bu vesileyle elde etmiş. Okul arkadaşları nedense gözünün üzerinde bulunan iki cam parçasını yeni gözler olarak ilan ederek, ona “dört göz” diye hitap etmeye başlamış. Ayşekül, bu lakapların hiçbirine aldırış etmez, insanlar tarafından beğenilmenin anlamsız olduğuna ve arkadaşlarının bu ayrıcalıkların güzelliğini anlamayacak kadar aptal olduklarına inanırmış. Gözlükleri ve telleri sayesinde herkesten farklı olduğu için, bu aparatlara belli belirsiz sempati duyar, özel bir insan olmanın gururunu ve gücünü içinde taşırmış.

Prens lise çağına gelir gelmez, sarayda aldığı derslerin yanı sıra kralla birlikte önemli iş toplantılarına da katılmaya başlamış. Kral, oğlunu şimdiden kendisinin makamına hazırlayarak, vakti geldiğinde iktidarı tamamen ona devretmek istiyormuş. O gün ajandalarında; bahçe peyzaj işlerine maddi yardımda bulunduğu okulları ziyaret etmek varmış. Bu okullardan ilki, Ayşekül’ün okuduğuymuş. Okul idaresi, öğrencileri kraliyet görevlilerini şakşaklatmak için, bahçede hazır kıta bekletmekteymiş. Müdür, kapıdan içeri girdikleri sırada kralın eteğini öpmeye çalışmış, kral ise bu dalkavuk yöneticiye eliyle selam vererek, gayriihtiyari bir sosyal mesafe uygulamış. Öğrenciler, müdürden gelen kaş göz hareketi ile okulda bir alkış tufanı kopartmış. Kral, kürsüye geçip konuşmasını yapmaya başlamış. Hemen sağ yanında duran prens, kalabalık öğrencilerin arasında Ayşekül’ü ve ışıl ışıl parlayan gözlüklerini fark etmiş. Sarayda eşi, benzerine rastlamadığı bu güzelliğin, ancak fizik derslerinde gördüğü ışığı kıran prizmalarla ya da astronomide gördüğü gök cisimleriyle yarışacak mükemmellikte olduğunu düşünmeye başlamış. Daha önceden böyle kan pompalamayan kalbinin, kendisine bir mesaj iletmeye çalıştığını anlamış. Güneşi hiç batmayan bu kasabada, gün ışığının vurduğu gözlük camlarındaki rengarenk kırılmaların, bütün bilimlerce kanıtlanmış kanunlardan bile daha gerçek olduğuna, tam da o an kanaat getirmiş. Ayşekül, prensin ona baktığı sırada, güneş altında beklemekten ağzı dili kuruduğu için, dudaklarını hafifçe aralayarak yalanmaya başlamış. Prens bu sefer de, onun diş tellerinin gümüşi renginde kaybolmuş. Kaleydoskop görüntüsü izler gibi, Ayşekül’deki bu renk cümbüşüne hayranlık besler bir vaziyette, düşlere dalmış.

Saraya döner dönmez yaşadığı duygu devinimini annesine açan prens, hislerinin adının “aşk” olduğunu öğrenmiş. Kral ve kraliçe sevinçten havalara uçmuş. Etrafına ışık saçan bu kızla biricik oğullarının evlenmek istediğini, kızın ailesine bir an evvel iletmek için sabırsızlanmış.

Ayşekül ise, o gün okulda gerçekleşen kral ziyaretine anlam veremiyormuş. Neden görevlerini yaptığı, kamuya hizmet ettiği için halkın krala teşekkür etmesi gerektiğini ve neden saraydakilerin teşekkürü almak için okullarına kadar geldiğini bir türlü anlayamazken, umursamaz tavırla evinin yolunu tutmuş.

AYŞEKÜL ORMANDA / PRENS YANGINDA

Ormancıya haber geldiğinde tıpkı kral ve kraliçe gibi, o da mutluluktan havalara uçmuş. Talihin, bu bebeğin dünyaya geldiği ilk gün yüzlerine gülmeye başladığına ve geleceklerinin çok daha güzel olacağına delicesine inanmış. Konuyu akşam eve gider gitmez neşeyle karısına açmış. Karısı ormancıdan daha çok sevinmiş. Kendisi de mutlu olmasına mutluymuş ama saraya gelin olmak gibisi var mı diye düşünmüş. O da, bu vesileyle artık soyluların arasına karışacak ve müştemilattan sonra ikinci kapıları da saray olacak diye seviniyormuş. Kızının odasına girerek bu müjdeli haberi daha fazla bekletmeden paylaşmak istemiş ancak işler, umduğu gibi gitmemiş. Ayşekül, zengin, soylu ve dünyalar yakışıklısı prensin kendisine olan aşkını duyar duymaz mutlu çocukluğunu ve gençliğini bir anda arkasında bırakmış. Yüzündeki parlaklık sönmüş. Bebeklikten sonra ilk defa, yeniden ağlama krizine girmiş. İki gözü iki kül çeşmesi, bağırmaya başlamış. Ayşekül, okumadan, çalışmadan, hayata atılmadan evlenmek filan istemiyormuş, hele kendi tanımadığı, görüşmediği biriyle sadece unvanı, parası ve dış görünüşü yüzünden zorla evlendirilmek de neyin nesiymiş? Gözkülleri içinde tüm isyanını, annesine öfkeyle haykırıyormuş. Kadıncağız ise, kendisinde gizlediği bu sırrın, yıllar sonra hortladığını görünce afallamış. Sakladığı kavanozu yerinden çıkartarak, kızının yeni küllerinin her zerresini sakince toplamış ve diğerleriyle birleştirmiş. Ancak Ayşekül susmak bilmiyormuş. Evlenmek istemediğini, prensi sevmediğini, yakışıklı veya zengin olmasının umurunda olmadığını tekrarlayıp duruyormuş. Annesi kendi matematik bilmeyen aklına aldırmadan, kızının aptal olduğunu düşünmeye başlamış. Üstüne gitmekten vazgeçip, odadan dışarı çıkmış. Ayşekül bütün gece ağlamaktan bitap düşerek uykuya dalmış. Ertesi sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendisini küller içindeki çarşafın üzerinde yatarken bulmuş. Annesinin yaptığı gibi hepsini toplayıp kavanoza doldurmak üzereymiş ki küllerin; avucuna alır almaz aleve döndüğünü fark etmiş. Telaşla elini silkelemiş ve ateşi söndürmek için hızlıca çarşafa sürtmüş. Biraz sakinleştikten sonra külleri tekrar eline almış, her defasında birer ateş topuna döndüklerini görünce, küllerinden doğmanın böyle bir şey olduğunu idrak etmiş. Çarşafı dertop edip kavanozun ağzına doğru huni şeklinde götürmüş ve tüm tozların, yeni döndürülmüş kum saati gibi süzülüşünü son tanesine kadar sabırla izlemiş. Okula gitmek üzere formasını giymiş, gözlüklerini ve diş tellerini kontrol ettikten sonra, kül dolu kavanozunu da alarak eksiksiz bir şekilde okulun yolunu tutmuş. Orman yolunda yürürken çantasında taşıdığı, kendisinin parçası olan bu küllerin nasıl birer ateş topuna döneceğini hayal ede ede, kavanozu açmış. Avucuna alarak yolun üzerindeki çınar ağaçlarının, servi ağaçlarının diplerini tek tek tutuşturup alevlerin yükselmesini umarak yürümesine devam etmiş. İlerideki görkemli sarayın bahçesine geldiğinde, buraya yetecek kadar gözkülü olduğu için sevinerek, yeşillikleri küllerle adeta sulamaya başlamış. Sarayın muhafızı ne yaptığını gördüğü sırada arkasına dönüp, okula doğru hızlıca koşmuş. Okulun; kralın finansmanıyla düzenlenen bahçesindeki fidanlarını da bir bir külleyip alevlendirdikten sonra, sakince dersliğine girmiş. Her gün oturduğu sırasına yerleşmek üzereyken, bahçede koşuşturan insanların seslerini işitmiş. Olan bitenden haberi yokmuş gibi, tüm sınıf arkadaşlarıyla birlikte camın kenarına giderek, ormandan, saraydan ve okulundan yükselen alevleri izlemiş. Az önce sırayla ziyaret edip diplerine göz küllerini ektiği tüm doğal güzellikler şimdi, cayır cayır yanıyormuş.

Ayşekül, etrafı ormanla çevrili bu kasabada, batmayan güneşin sıcaklığına sıcaklık eklemenin neşesiyle olan biteni seyre dalmış. Çocukluğundan beri ay gibi parlayan yüzünde bu kez alevlerin kızıllığı geziniyormuş. Gözünden bir damla mutluluk külü, okul formasına düşmüş. Elinin tersiyle itmek isteyince gömleğinin üzerinde gri bir is kalmış. Daha fazla silkelememiş çünkü gri, anarşist masal kızlarına en çok yakışan renkmiş.

* * *

Ayşekül kendi rızası olmadan ermemiş muradına,

Kimse çıkmasın kerevetine…

Sena Gölebakar

Sena edebiyata, lisedeki öğretmenine duyduğu sevdayla gönül verdi. İlk cesur denemesi de yine lisede serbest konulu bir kompozisyon dersinde yazdığı, öğretmenine hayranlığını dile getiren eseridir. Kompozisyondan 100 almış ama öğretmeninden de uyarı almıştır tabii. Üniversite sınavında Edebiyat öğretmenliği istemesine rağmen İktisat bölümünü kazanarak, istemediği bir öğrenimi tamamlayan Sena şimdi global bir şirkette finans yöneticisi ancak hayatın her alanında saklanan ilhamları görebilen bir yüreğe sahip. Bazen şiir olur, bazen öykü. Hayat Sena’ya böyle güzel işte.

Ayşekül’e Prens Aşık Oluyor” için 38 Yorum Var

  1. Merhabalar @Senaa;

    Bu ay okumaya sizin öykünüzle başlamak istedim. İyi ki öyle yapmışım güzel bir başlangıç oldu benim için. Bana göre teknik olarak kusursuz bir masal örneğiydi. Konuyla ilgili fikirlerimi paylaşmadan hemen önce büyücüyü kafamda nasıl canlandırdığımı sizinle de paylaşmak isterim. :smile:

    resim

    Son zamanlarda her ne okusam büyücü kelimesini gördüğüm gibi kafamda beliren İlk imge tam olarak bu diyebilirim. Sizin öykünüze de oldukça yakıştırdım.

    Konu ve kurguyla ilgili beni yoran, duraksatan bir bölüm olmadı. Son derece akıcı, özenli ve sürükleyici buldum. Toplumsal cinsiyet rollerine çok doğru bir noktadan göndermede bulunmuşsunuz. Tek hedefi “yakışıklı” prensiyle evlenip “sonsuza dek mutlu” yaşamak olmayan, kendi mutluluğunu bir başkasına bağlamayan ve ayakları yere olabildiğince sağlam basan Ayşekül’ün ataerkil toplum düzenini -yine toplumun zihniyeti sebebiyle akan- gözkülleriyle yakıp kül etmesi eseri bambaşka bir seviyeye çıkardı benim gözümde.

    Ana karaktere duyduğum hayranlık son olarak bu paragrafla mühürlendi. :slightly_smiling_face:

    Bir sonraki öykünüzü merakla bekliyorum. Sonraki seçkiyi bekleyene kadar mutlaka diğer öykülerinizi de okumak isterim.

    Kaleminize sağlık… :smile::smile::pray:t2:

  2. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Senaaaa bayıldım öykünüze. ‘Sonsuza dek mutlu yaşadılar’ la bitmesindense ‘sonsuza dek mutlu yaşadı’ yla bitmesi beni gülümsetti. Ataerkilliğe rest çekip güzel bir masal yazmışsınız. Fiziki farklılıkların aslında dışlanma faktörü değil başka türlü bir güzellik olduğunuzu göstermeniz ayrıca hoşuma gitti. Kaleminize sağlık gelecek seçkide görüşmek üzere.

  3. Ruhların kaçışı filmindeki Yubaba/Zeniba ikizleri :slight_smile: Çok severim. Yorum yapamadan duramadım.

  4. Bende çok severim :smile: kaç kere izlediğimi hatırlayamıyorum bile. Kafama nasıl yerleştirdiysem her yerde görüyorum. :joy:

  5. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    Ben siteden -ekrandan- okumaktan (hiç) hoşlanmıyorum. Bu sebeple basıyorum öyküleri. Kitap haline gelmesi içinde her hikayeyi word ile düzenliyorum, formalar halinde basıyorum, dikiyorum, kapaklıyorum ve öyle okuyorum. Uzun bir sürecim var yani. :slight_smile: Onu belirtmek istedim.