Öykü

Mahsus Dede

“Abicim milenyum olmuş. Yıl 2000 bilimkurgu çağı, sen neler anlatıyorsun?”

“Harbiden acayip kafa ütüledin ya hu! Zaten yanmışız.”

“Tamam beyler gagayı kapattım! Yalnız şurası…”

“Emrah shut the fuck up!”

İki genç adam Afro Amerikan aksanı ile senkronize bağırmıştı. Bol pantolonları bellerinden düştü düşecek, gangster rapçileri taklit ederek, ellerindeki hayali silahları Emrah”a doğrultmuşlardı.

“Hey! Tamam, anlaşıldı. Sadece şu sokak sanki bizim hikâye için uygun görünüyor.”

Gençler ilgiyle, yeşil otların ardında eskimiş Arnavut kaldırımlı, sağlı sollu sıralanmış tek katlı evlerin yıllandığı, yüzyıllardır ayak basılmamış gibi görünen sokağa yöneldiler. Cenk el kamerasını çıkartmış ayarlarını yapmaya çalışıyordu. Batu, sokağa ilerlerken cebinden sigara paketini çıkartıp,

“Budur abicim! Ne dersin Cenk?”

“Sokağın ortasına yürür müsün?”

Batu ilerlerken, sigarasından aldığı dumanı sağa sola savurdu. Cenk, kamerasından onu izlerken konum almaya çalışıyordu.

“Işık yetersiz geliyor. Tabi saati altı yaptık. Yarın öğlen güneş tam tepedeyken çekebiliriz herhalde.”

Emrah sokağın başındaki evin penceresinde bir oynama fark etti. Bahçe kapısına doğru ilerlerken, tül perdenin ardından belli belirsiz birinin gölgesini gördü.

“Selamlar, iyi günler dilerim. Rahatsızlık vermedik…”

Tül perdenin arasından kırışıklarla dolu bir el, dur işareti yaptı. Sonra elinin tersini, telaşla gidin der gibi salladı.

“Özür dileriz bey amca. Yarın gelsek…”

Perdenin ardında gölge yeniden belirdi. Sanki evin içinde duvardaki saati gösteriyordu.

“Len ne işiniz va buralada! Saat yediye vamadan gaçın buraladan! Bacaklana sıçtıklarım, gaçın len çabuk!”

Kalın perde hızla çekildi. Emrah arkadaşlarına dönüp, anlamsızca ellerini havaya kaldırdı. Evlerden anlaşılmayan fısıltılar duyuldu. Cenk, kamerayı evlere yöneltince her yer sessizleşti. Batu, sokağın sonundan seslendi.

“Hadi ya! Hava kararıyor mu ne ya?!”

Batu”nun bulunduğu kısımdan sokağa karanlık çökmeye başlamıştı. Gökyüzü bulutlanıyordu. Emrah ufka baktığında, tepelik kısımdan koyu bulut kümesi hızla aşağıya iniyordu. Cenk kamerasını hızla çantasına attı.

“Batu yağmur bastıracak. Arabayı nereye bırakmıştık?”

“Fena geliyor!”

Hızla, araçlarını bıraktıkları yere koşmaya başladılar. Gökyüzü uğursuz bir şekilde aydınlandı. Sonra büyük bir patlama ile iri damlalar düşmeye başladı. Kısa sürede fırtına kopmuştu. Sağdan soldan gelen su, rüzgârın etkisiyle nefes almayı zorlaştırıyordu. Emrah montunu kafasına kadar çekmişti. Montunun kolunu Batu tutmuş, Cenk de Batu”nun sarkan kemer ucunu yakalamıştı. Emrah yüz metre ilerde parlayan ışığa doğru koşmaya başladı. Soluk almak olanaksızdı. Beli belirsiz aydınlık, virane bir yapının pencerelerinden geliyordu. Zor bela, damdan bozma yere vardılar. Emrah kapıyı fark edince, hızla kapıya koştu. O sırada mont Batu”nun elinde kaldı. Emrah kapıyı açınca, Batu ve Cenk son anda fırtınadan kendilerini kurtarıp, içeriye girdiler.

“İyi bog yidiniz! Ne işiniz va len beyinsizle! Ört gapıyı ört!”

“Ölecektik be! Bu ne?”

“O bi şeycik deel salak olen! Asıl sen şincik filmi görcen. Gelin şöle bakem. Ocağın yanına geçiverin. Acık harlatem, bakem de… Eeee işte gaderde varsa düzülmek, neye yarecek üzülmek.”

Burası köyün erkeklerinin merkezi, köy kahvesiydi. İçeride kimse yoktu. Toplasan altı masa ancak vardı. Çay ocağının yakınlarında, derme çatma sehpalarla, üç benzemez tabure onlara eşlik ediyordu. Tam ortadaki odun sobasının başına üşüştüler.

“Siz acık kuruyuverin de ben size çay koyem.”

“Harikasın be dayı!”

“Vallahi dayı sen bizi ölümden kurtardın çok sağ ol”

“Dayınıze sıçem. Göörceniz gari ebenizinkini!”

Batu cebinden sigara paketini çıkarttı. Sonra sobanın üzerine, ıslanmış paketin suyunu sıktı. Cep telefonunu telaşla çıkarttı. Kapağını açtı. Antenini kontrol etti. Cenk üzgün bir şekilde, anteninden tuttuğu cep telefonunu sallayarak,

“Benimki de gitmiş. Allah’tan kamera kılıfı su geçirmemiş. Dayı bana kupaya koyar mısın?”

“Gupane goyem!”

Üçü birlikte kahkahayı bastılar. Emrah çay ocağına yürürken kapının üzerindeki işaretlere dikkat kesildi.

“Geçen sene Mayıs ayında böyle yağmamıştı.”

“Eee işte bu böle her zaman olcek iş değil bizim olennn. On yılda bir oluvecek iş işte. Gader! Zaten saat yedi olunce gööceniz…”

Emrah çay bardağından gelen, keskin çay kokusunu içine çekti.

“Ne göreceğiz?”

“Anlatıveremem. Yasak! Yaşancek gari.”

Cenk ve Batu da çaylarını almak için geldiler. Cenk su bardağına konmuş çayından, tabağının yardımıyla derin bir yudum aldı.

“Dayı telefonun var mı?”

“Dayına sıçem. Ben senin dayın mıyım salak olen? Bekir Emmi deyive sen de. Bizim de anamız Bekir deyivemiş. Hem tilefon milefon yok. Olse de zati bu havada çekmez.”

Batu duvardaki saate baktı. Umutsuzca söylendi.

“Bu fırtına duracak gibi değil.”

“Şincik şipadanak kesilivecekte asıl o vakit esah fıtıne gopçek. Hadi bakem beni tutmayın. İşim gücüm vaa… Şincik Cenab-ı Hak ne deese o olcek.”

Emrah pencerelerin üzerinde de aynı işaretlerin olduğunu fark etti. Dışarıda göz gözü görmüyordu.

“Bekir Amca! Köy ahalisi fırtınanın kopacağını biliyor muydu? Kimse evinden çıkmamış. Kahveye de kimse gelmemiş.”

“Ah be bizim olen! Bule bule bu zamanı mı buldunuz köyümüze gelcek. Beni lafla oyeleme.”

Batu, büyük masanın arkasından doğrulan, saçı sakalı birbirine karışmış adamı görünce irkildi.

“Geldi mi? Mahsus Dede geldi mi?”

“Ulen Pröfüsö yat hele! Ne gelcek daha! Dineldi bak gine töbe töbe!”

Profesör denilen pejmürde adam saate baktı. Gözlerinin bebekleri farklı yöne bakarken saati görünce gülümsedi.

“On dakika kalmış. Daha hazırlıkları yapmamışsınız. Biliyordum, biliyordum…. Bu zibidiler de gelmiş. Ne işiniz var burada?”

Hızla kapıya yönelip, en sağlam görünen tabure ile sehpayı, kapının biraz önüne özenle yerleştirdi.

“Biliyordum, biliyordum… Biraz sonra buraya Ulu Mahsus Dede gelecek. Size ne derse desin, sakın çenenizi açmayın. Zaten korkudan donup kalacaksınız.”

Geriye koşup, masanın başından düzenlediği sehpa ile tabureye baktı. Masaya oturup ayrı yönlere bakan gözleriyle dikkat kesildi.

“Sen beni bakcen mi? Sen gari masalını anlatıvedin bitti. Tamam bizi gurtarıvedin o vakit. Emme on sene eveldi taaa. Gosgoca Pröfüsö deli geçi gibi buralada galdın. Hah gelcek görcen sen de ebeninkini!”

Profesör ara ara anlamsızca konuşuyordu. Bu sırada Bekir Emmi saatine baktı. Tabakasından bir sigara çıkarttı. Bunu gören Batu hemen yanına geldi. Bekir Emmi, daha istemeden Batu”ya tabakayı uzattı. Keyifle sigarayı inceleyip yakan Batu gülümseyerek,

“Büyüksün dayı… şey Bekir Amca! Büyüksün, harikasın, muhteşemsin!”

“İç bakem zehri, iç bakem, dolu dolu çek, son cigaran gibi emcükle bakem.”

Saat yediyi gösterince fırtına bıçakla kesilmiş gibi durdu. Havada uğursuz bir karanlık asılı kalmıştı. Dışardan sadece, çatıya birikmiş suyun, damlama sesleri duyuluyordu. Cenk hızla kapıya yöneldi. Kapının kolunu çevirdi. Ancak kapı açılmadı. Zorlamaya başladı, daha güçlü çekti ama kapıyı açamadı.

“Bekir Amca kapıyı açar mısın?”

“Açamem be deli olen. Zati inahtarı da başka alemde…”

Sessizlik, değişik bir iniltiyle kesildi. İnleme sesleri hırıltılara, hırıltılar uğultulara karışıyordu. Pencerede, karanlığın içinde, zifiri varlıklar dolaşmaya başlamıştı. Cenk, kapıya yaklaşan soğukluğun etkisi ile geriye çekildi. Masanın yanındaki sandalyeye istemsizce çöktü. Batu, kendini neredeyse ocağın arkasına atacaktı. Emrah, korkuyla pencereden uzaklaştı. Bekir Emmi titreyerek sigarasından son nefesi çekti. Ocaktaki cezvenin altını titremesini durduramadığı elleriyle kapattı. Profesörün gözleri kapıya bakarken sanki gözbebekleri aynı yönde bakma çabasındaydı. Kapı bir kere hafifçe tıklandı. Bekir Emmi ve Profesör seslendi.

“Buyurun!”

Kapıya bu sefer daha tok bir sesle vuruldu.

“Hoş geldiniz! Sefa Geldiniz!”

Kapıdan menteşeleri sökülecek gibi gürültü koptu.

“Hoş geldiniz! Masal ile geldiniz!”

Kapı yavaşça açıldı. Uzun ince bir dev, olanca heybetiyle ve yavaşça içeriye adım attı. Arkasında, zifirin içinde oynaşan, kıkırdayan, varlıklar vardı ama seçilemiyordu. Kapı arkasından usulca kapandı.

“Ubrikum sicinla, ubrikum usulan, lakumla kiyafen, lakumla masalen!”

“Hoş geldiniz Mahsus Dide! Acı kahvenizi önden buyur ediverem mi?”

Mahsus Dede, boyuna göre küçük kalan tabureye usulca otururken, başıyla onayladı. Kızılla beyazın dans ettiği sakalını sıvazladı. Eteklerine kadar uzanan hırkasını toparladı. Bekir Emmi kahveyi cezveden dikkatle fincana dökerken ellerinin titremesini bir türlü engelleyemiyordu. Sonunda kahveyi büyük bir saygı ile buyur etti. Mahsus Dede sakalını, boncuğundan tutup sağ tarafına savurdu. Kaynayan kahveyi bir dikişte içti. Herkes bulunduğu yere sanki bilinmeyen bir emre itaat eder gibi oturmuş Mahsus Dede”nin ağzından çıkacak kelimelere dikkat kesilmişti.

“Eflekum le… Lakumla masalen efkum!”

Profesör hızla ayağa kalkıp,

“Yüce Mahsus Dede beni hatır…” derken kaskatı kalmıştı. Garip bir hırıltıyla pencereden zifir şekiller içeriye uzandı. Sanki dişleri vardı bu karanlığın. Soluyordu sanki. Soğuktu ve leş kokuyordu. Profesörün çevresini sardı. Ağzı açık dondu kaldı deli adam. Uğursuz karanlık zevkle kıkırdadı sanki.

Mahsus Dede sözlerine başlayınca, zor bela ince bir çizgi gibi görünen göz bebekleri yavaşça yok oluyordu.

“Eflekum le… Lakumla masalen efkum! Hiç yokmuş, hiç varmış! Yokluk içinde var olur iken varlık aslında yokmuş. İşte efendim, evvel zaman içinde büyük bir hükümdarın hükmettiği büyük bir devlet varmış. Bu devlet dünyada başı çekerken… Dünyada başı çekerken…. Eveeeet. Sen oğlum sen devam et!”

Batu oturduğu yerde donup kalmıştı. Ağzını açmaya çalışıyordu ama karanlık çevresinde uğursuz dansına başlamıştı. Kızıl tekinsiz gözler sarmıştı etrafını. Keskin sivri dişler takırdıyordu. Alayla kıkırdıyorlardı. Mahsus Dede, Cenk”e yönelince, Cenk bayılacak gibi oldu.

“Masal bu ya… Bu devlet dünyada başı çekerken… Dünyada başı çekerken. Evet oğlum sen devam edebilecek misin? Yoksa birinizi alıp masal mı yapayım?”

“Mahsus Didem lafını bölmüş gibi oldum. Af edesin emme çayını…”

“Getir, oğlum demlikle getir! Evet oğlum ne dersin?”

Emrah derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatınca, önünde dişleri dışarı fışkırmış, gözleri kanayan biçimsiz bir varlıkla karşılaştı. Burnunun dibindeydi. Ağzını ısıracak gibi yapıp, tam yüzünde dişleri kapanıyordu. Nefesi iğrenç kokuyordu. Emrah korkuyu en derininde hissederken kelimeler ağzından döküldü.

“Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde büyük bir hükümdarın hükmettiği büyük bir devlet varmış. Dünyada başı çekerken, adaletle hükmedeceğine zorbalık yapıyormuş. Diğer devletler de bu zorbalıklarına ses çıkarmıyor, ticaret yapmaya, almaya satmaya, zenginliklerine zenginlik katmaya devam ediyormuş. Küçük devletler öyle zayıflıyormuş ki, insanları açlıktan, yoksulluktan ölmeye başlamışlar. Büyük hükümdar, hükmettiği dünyada, işine yarayan ülkeler birbirine düşecek gibi olurlarsa, çıkarları doğrultusunda savaşı önlüyormuş. Barışı destekliyormuş. Zayıf olan sömüremediği devletler de ise, savaş naraları atılmasını sağlıyormuş. Hak hukuk, gak guguk olmuş. Açlık, hastalıkları arttırmış. Hastalıklar, ölümlere sebep olmuş. Ölümler arttıkça, pislik artmış. Cesetler üst üste yığılmış. Ama büyük hükümdarın sarayı nasılsa tertemizmiş. Sarayda güzeller oldukça, ziyafetler dolup taştıkça, kadehler, şen kahkahalarla tokuştukça, yansın da dönsündü dünya. Ama gerçekten yanmaya başlamış ki, küçük ülkelerin sefaletinden bir hastalık türemiş. Bu hastalık, salgına dönüşmüş. Bulaştığı kişiyi, birkaç gün içinde yatağa düşürüyormuş. Gücüne, cüssesine güvenen en fazla bir hafta dayanıyor, bu sırada hastalığı onlarca kişiye bulaştırıyormuş.”

Mahsus Dede masalı keyifle dinlerken, çayın üst demliğini, altındaki su demliğine keyifle döktü. Güzelce karıştırıp bir dikişte yuvarladı. Emrah kendinden geçmişti. Çevresindeki hırıltılar dinmiş, sanki tüm zifir, anlattığı masalı dinlerken sakinleşmişti. Anneannesi yanındaydı. Karanlıktan korktuğu yaşlarda, elektrikler kesilince, odun sobasının çıtırtısına anneannesinin masalları eşlik ederdi. Zifir artık korkutucu değildi. Sobanın ateşinin, karanlıkta yaptığı gölge oyunuydu.

“Büyük Hükümdar, salgının sarayın kapısına kadar ulaştığını duyunca dünyadaki en yetenekli hekimleri sarayına davet etmiş. Ama nafile… Birkaç gün içinde, sarayın muhafızları telef olmaya başlamış. Bunu duyan hükümdar, kendini sarayın altındaki gizli mahzenine kilitlemiş. İçeriye, yığabildiği kadar yiyecekle, bin bir çeşit içeceği istiflemiş. Bunu gören baş veziri ve yanındaki adamları mahzen kapısının kilidini kırıp, hükümdarı yakalayıp, oracıkta başını kesmişler. Sonra, yiyecek ve içecekleri paylaşacakken birbirlerine düşmüşler. Vezir, sağ kalmış kalmasına ama o da karnından bıçaklanmış. Ayrıca kanını durdursa da salgından nasibini almış. Virüs kuluçkadaymış. Zayıf düşünce, o da hastalığın pençesinde kıvrana kıvrana ölmüş. Küçük ülkelerde, yeni doğan çocukların arasından, hastalığı yenenler olmuş. Güçlenerek bağışıklık kazanmışlar. Onlar Bağışık Ülkeler”i kurmuşlar. Bu bulaşıcı salgından ders çıkarmışlar. Büyük hükümdarlara ihtiyaç duymadan birlikte karar vermeyi öğrenmişler. Paylaşmaya önem verip, zayıf olanı güçlendirmek için ant içerek, sınırları kaldırmışlar. Eşitlikle, doğrulukla yönetmenin hizmet etmek olduğunu benimsemişler.”

“Lakumla masalen efkum! Çok güzel evladım çok güzel. Eeee o vakit başladığın gibi bitirelim bu güzel masalı. Onlar ermiş muradına…”

“Biz çıkalım kerevetine.”

Emrah, ter içinde gözlerini aralarken, anneannesinin gülümseyen suratı yok oldu. Zifir durulmuştu. Mahsus Dede hızla ayağa kalktı. Emrah”a döndü. Çizgili göz bebekleri biraz irileşmiş, kedi gözlerini andırıyordu.

“Güzeldi evlat. Çok güzeldi. İlk ve son kez karşılaştık, masal içinde masal olduk. O vakit kimseyi almayacağım yanıma. Kimseyi vermeyeceğim karanlığa. Gidişi masal gibi anlatılmayacak dünyada. Ta ki on yıl sonra… Dileğim odur ki; yine bir başka insan evladı, bir başka masal ile yolcular bizi. Kalın sağlıcakla… Kalın masalla. Efa masalen efekum!”

İnanılmaz bir hızla kapı açılıp, Mahsus Dede kayboldu. Arkasından zifirde, çığlık çığlığa çekildi. Profesör arkasından koşarak fırladı.

“Mahsus Dede beni de al! Yalvarırım. Beni de al!”

Batu, şaşkın şakın kapının arkasından baktı.

“Biraz önce biz ne yaşadık ya…”

“Ne yaşayıveceniz? Bu güzel olen becerivedi. Hey goçum benim. Emme ne atmacılık yaptın be… Yok salgınmış, yok virüsmüş, yok gırmış geçirmiş miş… Olcek şey mi be… Masel işte.”

Mahsus Dede” için 4 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Murat,

    Mahsus Dede ve hikayen gerçekten çok başarılıydı. Açıkçası bu ay okuduğum en güzel öyküydü ve masal temasına uygunken aynı zamanda bugünlere de güzel bir gönderme içeriyordu.

    Mahsus Dedeye yanında getirdiği karanlığa ve içindekilere, bunları düşünen hayal gücüne buradan selam gönderiyorum.

    Profesörü de merak ettim ayrıca.

    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Murad dedi ki: dedi ki:

    Çok teşekkür ederim. Kayıp Rıhtım gibi güzel bir ortamda, güzel öykülerin arasında hikayemi beğenmeniz beni çok mutlu etti. Zor günler yaşıyoruz. Dilerim güzel günlere kavuşurken biriktirmeye paylaşmaya devam ederiz. Küçük hikayeme yaptığınız nazik yorumlarınız için ayrıca teşekkür ederim.

  3. Merhaba @Murad

    Elinize sağlık, heyecanla okudum. Bekir karakterini, varlık tasvirlerini, yarattığınız tekinsiz atmosferi ve tüm bunları masalla, salgınla, gerçekle, saraylarla bağdaştırmanızı da çok sevdim.

    Çok kararında bir öyküydü

    Görüşmek üzere

  4. Murad dedi ki: dedi ki:

    Çok teşekkür ederim. Sizden bu güzel yorumları okumak beni çok mutlu etti. Dünyada zorba hükümdarlar saraylarından ortalığı karıştırmaya devam ettikçe bizi bekliyen musibetler kesilmeyecek gibi. Şükür masallar var. Uyku arası gözlerimizi aralamamıza vesile olan masallar. Ailece Bekir Emmi ye çok gülüyoruz. :blush:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!