Öykü

Eti Senin Kemiği Benim

Dönüp dolaşıp yine eski görünümlü evin önüne geldim. Kaçmanın anlamı yoktu. Çocukluk arkadaşım olan doktorum, ısrarlarıma dayanamayıp beni buraya yönlendirdi. Artık Moda”nın yokuşlarına gerisin geriye kendimi vuramazdım. Arabayı bıraktığım otopark çok geride kalmıştı. Üçüncü denememi sonuçlandırdım ve dış kapının zilini çaldım. Kamera tertibatına, gerginliğimi azaltacak şekilde gülümsedim. Kapı, yüzümde asılı kalan gülücük daha titremeden açıldı. İkinci dış kapıda, altmış yaşlarında, gümüş renkli saçlarını sıkıca toplamış bir kadın beni karşıladı.

“İsmet Bey. Hoş geldiniz. Buyurun lütfen.”

“Merhaba. Doktorum…”

“Biliyorum. Doktor Refik Bey sizin geleceğinizi söyledi. Daha erken bekliyordum sizi. Lütfen buyurun.”

Binanın dış görüntüsünün aksine, daha modern döşenmiş bir salondan, daha samimi bir görüşme odasına girdik. Burası daha klasik döşenmişti. Kanepeler ahşap işlemeliydi. Sehpalar da aynı ustanın elinden çıkmış gibiydiler. Sehpaların birinin üzerinde gümüş işlemeli bir semaver vardı. Diğerinde de porselen takımları. Nevin Hanım fincanları doldururken bir çay ustası edasıyla sakince gülümsüyordu.

“Formülü bende gizli olan çayımdan alırsınız değil mi?”

Harika bir koku yayılmıştı. Zaten çaya asla hayır diyemezdim.

“Seve seve…”

“Öğretmenliğe devam ediyor musunuz?”

“Artık idarecilik yapıyorum. İşler artık tüccarlığa dönse bile biz yapımızdan ödün vermeden devam ediyoruz. Özür dilerim Nevin Hanım. Doktorum, sizin rüyalarla ilgili yardımcı olabileceğinizi söylemişti. Durumumu öğrenmişsinizdir.”

“Kabuslarınızdan kurtulmak istemediğinizi de söyledi.”

“Bu yaşadıklarımın bir sebebi olması gerekiyor. Refik, bu süreçte mücadele ederken, önceden kabuslarımla barışmamı salık verirdi. Şimdi ise onları unutmam için başka bir ilaç tedavisi yürüteceğimizden bahsediyor. Sanırım elimde oluşan izi bir şekilde benim yaptığımı düşünüyor. Israrlarım sonucu size ulaştık. Antropoloji ile ilgilendiğinizi biliyorum.”

“Asıl uzmanlığım Paleografi. Eldiveninizi çıkarır mısınız?”

Koyu turuncuya çalan çaydan koca bir yudum aldım. İçtikten sonra eldiveni çıkarttım. Masaya doğru yöneleceğim sırada Nevin Hanım kalkıp yanımdaki koltuğa oturdu. Boynunda asılı olan yakın gözlüğünü taktı. Elimin ayasındaki, yarısı silik kalan izi, dikkatle incelemeye başladı. Yanıma geldiğinde, değişik bir kokuyu bastırmak için yoğun bir lavanta kokusu sürmüş gibiydi. Yanmış lavanta gibi kokuyordu…

“Sümer çivi yazısını andırıyor. Ancak dikey çizgilerle birlikte dairesel işaretler kıvrımlar var. Sanırım, rüyalarınızla, bu izin bağlantılı olduğunu düşünüyorsunuz. Tabi bu izi bilinçli ya da bilinçsiz siz oluşturmadıysanız?”

“O kadar delirmedim Nevin Hanım. Uyku düzenim bozuk olabilir. Özellikle bu yarı yıl tatilinde daha da yoğunlaştı. Okulla bağlantım azalınca… Geceleri uykuya daldığımda, her defasında eski asma köprüye yöneliyorum. Konular, mekânlar farklı olsa da her şey o köprüye bağlanıyor. Tanıdık tanımadık kimi görsem, hangi konuşmayı yapsam, bambaşka maceralara başlasam sonunda o köprüye varıyorum. Asma köprüden geçmek için tutununca, elim yanıyor. Uyanıyorum.”

“Seçilmişsiniz.”

“Nasıl? Anlamadım?”

“İstiyordunuz değil mi? Geçmişi unutmak için ya da sıradanlaşan hayat renklensin diye. Büyük bir amaç için seçilmiş kişi olmak ister herkes. Ya da anlamlandırmak isteyen insanlar… İşte seçilmişsiniz. Mutlu olmanız gerekiyor.”

“Nasıl? Neye seçilmişim?”

“Sadece biraz şaka yapmak istedim. Gülümseyin biraz.”

Elimdeki porselen fincanı mermer sehpaya bıraktım. Ayağa kalkmaya yeltendiğimde, Nevin Hanım elimi tuttu.

“Sizi ciddiye almadığımı düşünmeyin lütfen. Sadece gevşemenizi istiyorum. Şimdi gelin benimle. Sizin sorularınızın yanıtını arayalım.”

Salonun ortasına inen ahşap merdivenlerden, üst kata çıkmaya başladık. Basamaklar kontrollü bir gıcırtıyla adımlarımıza eşlik ediyordu. Ben, kısa süre içinde, yanık lavanta kokulu, gümüş saçlı bu hoş hanımın esiri olmuştum. Başka seçeneğim de yok gibiydi. Yanık lavanta kokulu anne şefkati elimden tutmuş, içimde güven duygusu yeşermişti. Koridora çıktığımızda, bluzundaki çiçek işlemeleri sanki rüzgârdan sallanıyormuş gibi dans etmeye başlamıştı. Dikkatle bakınca, hareket eden ışık oyunlarının, gözümü yanılttığını düşündüm. Koridorun sonunda, yeşil bir kapının önünde durduk. Bana dönüp gülümsedi ve kapıyı açtı. Karanlık, yavaşça aydınlandı. Tavandaki gizli ışıklandırma düzeni, içeri adım atınca devreye girmişti. Oda, baştan sona, küçüklü büyüklü ahşap çerçevelerle donatılmıştı. Sağda kalanlar daha küçüktüler. İşin garibi içleri boştu. Kapının tam karşısında bulunan en büyük çerçevenin önünde durduk.

“Ne görüyorsunuz?”

“İçi, benim içimden daha kararmış büyük bir çerçeve.”

Gülümsemesi çok daha ciddi ve kontrollüydü. Sonra alt sırada bulunan, iki çerçevenin içlerine baktım. Üstekine oranla, onlar, daha koyu siyahtılar sanki. Birinin içinde minik bir çatlak var gibiydi. Çatlağa yoğunlaştım ama çatlaktı işte. Beni soldaki çerçevelere döndürdü ve yine soran gözlerle gülümsedi. Orta sıraya gelince sıkılmaya başladım.

“Nevin Hanım. Doktorum gerçekten iyi bir psikiyatrist. Ayrıca çocukluk arkadaşım. Ne yapmak istediğinizi anlıyorum. Hatta anlamlandırmak istiyorum. İçimde yeterince boş…”

Sağdaki küçük çerçevelerin bulunduğu grubun köşesinde bir hareket gözümü aldı. Oraya yöneldim. Göz ucuyla gördüğüm için hangi sırada olduğunu kestiremedim. Nevin Hanım arkamda kalmıştı. Ona döndüğümde, sanki biraz hayal kırıklığı yaşıyordu. Yanıma, daha duru bir şekilde gelirken, arkasında bulunan çerçevelerden ahtapot kollarının uzandığı yanılgısına düştüm. Donup kalmıştım.

“Ne görüyorsunuz?”

“Nerede?”

Tekrar onun geldiği yöne baktım. Sanki tüm çerçeveler yok olmuştu. Arkamı döndüm. Köşede sadece küçük bir çerçeve kalmıştı.

“Köprüm!”

“Sakin olun. İşte istediğiniz yer. Merak etmeyin yanınızdayım.”

Yine elimi tutsa da daha önceki samimiyeti kaybolmuştu. Daha mekânik bir sesle benimle konuşuyordu. Çerçeve büyümeye başladı. Asma köprünün dayanak direkleri görünmeye başladı. Köprünün üzerindeki sis belirginleşti. Havanın kızıllığı yoğunlaştı. Sanki paslı bir koku etrafa yayıldı. Elini bıraktım. Büyüyen resmin hareketlerine uyumlu olarak, resmin içine girdiğimi hissettim. Zemin, yumuşamaya başladı. Sis, çevremi sardı. Koyu bir karanlığın içindeki tek aydınlık, köprünün direklerinden yansıyan soluk ışıktı. Sertçe içeriye itildim. Dizlerimin üzerine yığılınca, ellerim, kil benzeri bir çamurun içine girdi. Yanmış, çamurlu, pas kokusu ciğerlerimi yaktı.

“Nevin Hanım!”

Rüyalarımın sonlandığı yerdeydim. Köprüye doğru dikkatli bir şekilde yürümeye başladım. Ayaklarım, yumuşak zemine alışmıştı. Hızlandığımı hissedince koşmaya başladım. İnanılmaz bir hıza kavuşmuştum. Birden köprünün girişine vardım. Ahşaba, yer yer betonlaşmış, garip kahverengi çürüme hakimdi. Yukarıdan sarkan halatlardan, koyu yeşil yosun benzeri sıvı damlıyordu. İplerin nereye bağlı olduğu belli değildi. Yoğun bir sis tabakası, bu garip yapıya, belirsizliğe asılmış hissi veriyordu. Hızla koşmaya başladım. Sallandıkça, gıcırdamalara, yaylanmalara inat daha da hızlandım. Köprü, arkamdan yıkılıyordu. Bu sırada sol elimdeki iz, canımı yakmaya başladı. Hayır uyanmayacağım diyerek elime baktım. Közlü bir kızarıklıkla, içindeki semboller görünür olmuştu. Arkamda, artık bir köprü yoktu. Aşmıştım. Karşıma, viranelerden oluşmuş bir sokak çıktı.

“Vay, vay! Yeni göt veren gelmiş.”

“Orospunun evladı mısın? İpnenin çocuğu mu?”

Karşımda, sokağın başında duruyorlardı. Zayıf, ince yapılı, orta boylu insanlara benziyorlardı. Ama yaklaştıkça garipliklerini fark ettim. Saçları; sanki tekrar derilerine gömülmüş seyreklikte, gözleri; normalden çok daha büyük ve orantısızdı. Ağızları burunları; olmaması gereken yerde, çarpılmış gibiydiler. Birinin, bir gözü çok küçüktü. Kolları, değnek gibiydi. Üzerlerindeki kıyafetler; paramparça olmuş hatta vücutlarıyla kaynaşmış gibiydi. Onları görmezden gelerek, sokağın sonuna ulaşmaya karar verdim. Burası, sanki bir mahallenin en köhne sokağı gibiydi. Evler, savaştan kalmış, yıkılmış gibiydi. Taşları ve tuğlaları görünür haldeydi. Harabelerden, tek tek çıkmaya başladılar. Etrafımı sarıyorlardı. Bazıları anlatılamayacak kadar bedensel çarpıklığa sahipti. Sanki gözleri, kulakları, burunları, ağızları olması gerektiği yerde değildi. Bedenleri ve uzuvları bozulmuş, kırılmış, uzamış gibiydi. Aklıma hayalime gelmeyecek küfürlerle saldırıyorlardı. Kasları ve damarları dışarıya fırlamış biri, çok sert olmayan bir şiddetle, karnıma, koluyla vuruyordu. Arkadan, iri yapılı biri, ellerinin olması gereken yerdeki ayakları ile beni itiyordu. Öfkeme hâkim olup yürümeye devam ettim. Beni tetikleyerek sinirlendirmeye çalışıyorlardı. Ben umursamadıkça, tacizlerine devam ediyorlardı. İçimden bir ses, sakinliğimi koruyarak, sokağın sonundaki binaya sığınabileceğimi söylüyordu.

“Korkma lan korkma! Delikanlı ol! Vurayım mı kafana bir tane. Patlatayım mı beynini!”

Daha zayıf ve gözleri yuvalarından çıkmış gibi olan önümü kesti.

“Hadi lan. Sen ve ben… Teke tek! Hadi bak sen vur, ben vurmayacağım.”

Sol elimin içi yanarken, parmak uçlarımla kulağını yakaladım. Tırnaklarım, sanki derisinden içeri girmişti. Sağ elimle tokatlamaya başladım. Sol elimdeki iz, görünür şekilde yanıp parlamaya başladı. Etrafım dağılırken, tokatladığım yaratık, eksik dişleriyle bana çarpık bir şekilde gülüyordu.

“Vur mına goduğumun çocuğu vur!”

Sol elimden, yanık kokusu gelmeye başlamıştı. Olanca gücümle elimi sırıtan surata savurdum. Önümdeki binanın kapısına çarpıp kırarak, içeri savruldu. Çevreme yaydığım korkuyu hissettim. Havada açık kalan elimdeki, közlenmiş parlamayı görünce, mırıldanarak çekilmeye başladılar.

“Yeni müdür yardımcısı, yeni müdür yardımcısı…”

Önünde durduğumuz binanın yığıntısında, homurtuyla bir gölge belirdi. Doğrularak hızla bana yöneldi. Tokatlayıp yumrukladığım şey, iki metreyi aşan boyla, boyuna oranla daha iri bir kafayla, molozların arasında belirdi. Tehdit ile parmağını ve büyümüş kulaklarını sallıyordu. Yukarıdan bir pencere açıldı.

“Ne bu gürültü! Ayıp yahu! Yazıklar olsun size! Siz adam olmayacaksınız. Hadi herkes evine dağılın bakalım! Serserilik yapmayın! Oğlum, sen… Bak kime diyorum! Lan deve! Getir hocamızı yukarıya bakayım.”

Deve mahcup bir şekilde parmak sallamayı bırakarak beni binanın içine buyur etti. Arkamdan yukarıya çıkarken, derin nefesini hissediyordum. Dar merdivenlerdeki küf kokusu dayanılmazdı. Durakladığımda, arkamdaki iri bedene ve acayip soluklara çarpıyor, basamakları tırmanmaya devam ediyordum. Bu dar basamaklara ve pis, havasız boşluğa nasıl sığıyordu anlayamadım. Merdivenler, dönüp dolaşıp, paslı, biçimsiz desenli, bir kapıda son buluyordu. Arkamdan uzanıp, kapıyı dev parmaklarıyla tıklattı. Mekanik “Gel!” sesinden sonra beni nazikçe içeriye itti. Suratındaki aptal gülümsemeyle kapıyı arkamdan kapattı. Masanın arkasında ayağa kalkmış, kırmızı pullu takım elbisesiyle zıtlık oluşturan, fosforlu yeşil kravatı, üç numara saç tıraşının oluşturduğu dikilmiş sarı saçlarıyla ve olağan üstü çıkıntılı çenesiyle beni karşıladı.

“Hocam hoş geldiniz. Ben buranın, dolayısıyla bu okulun müdürü, Diken Dalar”ım”

“Okul mu?”

“Hocam lütfen buyurun. Ben sizi bilirim. Lafı fazla uzatmayı sevmezsiniz. Buyurun hocam. Bunlar sizin nakil evraklarınız. Mührü basın, ben de basayım. İşlerimize başlayalım.”

“Ne mührü?”

Balçık karası, yer yer üzerinde taşlaşmış kusmukların olduğu masasından kalkınca, elindeki evrak rulosu, yere düştü. Köhnemiş odanın köşesine doğru sayfalar yuvarlanıp açıldı. Baş yaprağı elindeyken, kokuşmuş, parçalanmış deri koltuğa oturdu. Sözde müdür yanıma oturunca pis bir koku yayıldı. Rengini kestiremediğim koltuğun, ne derisinden yapıldığı tam bir muammaydı. Bu sırada gözlerinin, yüzüne göre ne kadar küçük kaldığına şaşırıyordum. Ağzı, çenesine yakışır büyüklükteydi. Sanki ağzını her açtığında, çıkan kelimeler beni yutacaktı. Göz kapakları kısık olduğundan, içindeki beyaz ve göz bebekleri görünmüyordu. Daha sonra orada bomboş bir karanlık olduğunu fark ettim.

“Hocam işte biliyorsunuz. Yeni görev yeriniz hayırlı olsun. Şu formaliteleri bitirelim işimize gücümüze bakalım.”

Sol elimin içi yanmaya başlamıştı. Açtığımda avucumun içindeki iz, kor kırmızısı şeklinde yanıyordu. Karşımdaki, sağ elini havaya kaldırdı. Eli parlıyordu. Kâğıt rulosunun sonu elindeydi.

“Sen mührünü basmadan ben basamıyorum hocam. Hiyerarşi izin vermiyor.”

“Ne olduğunu bilmeden, okumadan…”

“Ulan ne dangalak adamsın. Hadi yaptıklarını unuttun anladık. Beni unuttun onu da anladık. Buraya gelmeyi yıllardır sen istedin be. Çünkü burayı sen oluşturdun. 23 yaşında işkenceci deli hoca. Şu kapıdaki deveyi bile sen yaptın. Burası senin eşsiz işkencelerinle oluştu. En beğendiğim de öğrencilerine yaptığın zihinsel işkenceler. Taşralı salak garipler de çocuklarını sana emanet ettiler. Sorumluluklarından kaçmanın en güzel yolu… Ne derlerdi sana?”

“Eti senin…”

“Kemiği benim. Ama yaptıklarına, deliliklerine sen de dayanamadın. İyice tırlattın. Cezalardan da manyaklığınla yırtın. Tabi o güzel yürekli akrabalarının, güçlü kuvvetli dostlarının etkisi ile iki yıl deli hastanelerinde yatıp paçayı kurtardın. Seni, iyi kalpli, işinin ehli, İsmet Hoca”ya dönüştürdüler. İsmetler gelir İsmetler gider… Özel okulların aranan yöneticisi, muhteşem beyin. Ama bak sen özüne dönmeyi istedin. Buraya… Bana… Ne komik kırk yaşına geldin, buraya bile müdür olacağına, müdür yardımcısı olarak geliyorsun. Çünkü ben seni geçtim!”

Sol elindeki kâğıt tomarı elindeyken, elimi tokalaşma pozisyonunda yakaladı. Sağ elini, sol elimin üzerine koydu. Ellerimiz yanmaya başladı.

“Bak işte bir olduk hocam. Basalım mührü, bitsin bu iş!”

Ben alçak bir yaratıktım. Gözlerinin boşluğunda, geçmişte yaptığım iğrençlikleri görüyordum. İşin kötüsü, yapamayıp düşündüklerimi de orada görüyordum. Yaptığım zorbalıklar, düşündüklerimin yanında çok zayıf kalıyordu. Zihnim, kanalizasyon şehirlerinin en derinini oluşturmak istiyordu. İşkencelerle, zorbalığın hüküm sürdüğü bir mahalleyi oluşturmuştu bile. Evrak tomarı, ellerimizle birlikte yanmaya başladı.

“Mührü basmazsam ne olur?”

Her şey, başa, odaya girdiğim ana dönmüştü. Müdür Bey, tüm sakinliğiyle iğrenç masasının arkasında, koltuğuna yayılmış, elinde evrak rulosunu sallıyordu.

“Söylemeyi unuttum. Tabi ki mührü basmaz buradaki ikinci adamlığını kabul etmezsen, ki seni çok iyi anlıyorum. Kendi oluşturduğun mahallenin hem okul müdürü hem muhtarı hem en psikopat lideri olacağına yardımcı olmak, insana koyar değil mi? O zaman kalan iki seçeneğini söyleyeyim. Dışarıya çıkarsın. Sokağı geçip, yıkılan köprüyü inşa edip, geri dönersin. En zor seçenek diyebilirim. Çünkü dışarıda, sen ne kadar yapmaya çalışsan da yıkmaya meyilli bir kalabalık var. Şiddet kullanırsan, onlar daha fazlasını isteyecekler. Çünkü vahşetle beslenip, karşına çok daha güçlenerek çıkacaklar. Biraz önce tırnaklarını batırdığın kulağın artık eline sığamayacak kadar büyüdüğünü anlamışsındır. Geri döndün diyelim. Buraya nasıl geldiğini düşün. Nevin Hanımı, sevgili dostun, doktorunu… Belki insanları bezdirmişsindir? Belki onlar bizim mahalleye çalışıyorlar? Belki seni buraya onlar yolladılar? Tabi nasıl bir ortama, nereye döneceğin de meçhul. Bilemezsin. Tabi en bilinmezi de son seçeneğin. Son seçeneğin de şu kapının ardına geçmek.”

“Hangi kapının?”

Parmağıyla işaret ettiği yerde, duvarın kustuğu rutubetten başka bir şey göremedim. Dikkatlice bakınca, duvarda ayrılmış bir kesit gözüme çarptı. Duvarın dibine gidince, oranın bir giriş olduğunu fark ettim.

“Son kez hatırlatayım. Kapıyı açarsan ne ile karşılaşacağını bilmiyorum. Benden söylemesi.”

“Nasıl gireceğim?”

“Mühür seni yönlendirecek. İlerlemen yeterli. Ama en kolayı şuraya mührü basmak olduğunu sana tekrar hatırlatayım.”

Buradan geçmemi istemiyor gibiydi. Zihnimin kölesiydi benim gibi. Burasını ben oluşturduysam, buradan çıkacak olan da bendim. Lanetli bir pislik bile olsam umudum vardı. Her şeyi değiştirebilirdim. Ya da layık olduğum eziyetlerin en büyüğünü çekmeliydim.

“Burası zihnimin bir parçasıysa, tüm bunlar zihnimde yaşanıyor değil mi?”

“İnançsız olduğunu biliyorum. Biliyorsun, ben de senin eserinim. Belki senden daha çok senim. Gördüğün, hissettiğin gibi bu iblislerin olmadığı anlamına gelmiyor.”

Duvara sol elimi koydum. Çizilmiş yerlerden içeri dalarken, alev kümesi belirdi. Yoğun bir mutluluk hissederken, arkamdan kahkaha sesleri yükseldi. Sonrası karanlık. Bir gün, iki gün… Bir hafta… İkinci hafta… Burası neresi? Önümde cam bir duvar var. Işık evet ışık geldi. Ama bu Nevin Hanımın bluzu. Çiçekler dans ediyorlar. Yanındaki… Refik mi? Bu çerçeveler…

“Nevin Hanım! Kardeşim Refik’im! Lütfen çıkarın beni buradan! Yardım edin, yalvarırım!”

Eti Senin Kemiği Benim” için 6 Yorum Var

  1. SJack dedi ki: dedi ki:

    Sonunu merak ettiren sade ve güzel bir öyküydü. Kaleminize sağlık.

  2. Murad dedi ki: dedi ki:

    Sade kalıp sizde merak duygusu oluşturduysa ne mutlu bana… Eksiklerinin kusuruna bakmayın. Çok teşekkür ederim.

  3. Anladığım kadarıyla burada etkiye tepki olayı var. Adamın hafızası silinmiş sanırım. Ama kötülüğünün cezasız kalmaması için üzerinde komplo planlanmış. Adam suçlu iken hiçbir şeyi hatırlamıyorken cezalandırılması benim açımdan üzücü geldi. Ne diyelim kötülük cezasız kalmıyor. Bu dünyayı geçse öbür dünyada çekeceği çile hepimiz için hakkıyla olacak. Allah hepimize merhamet etsin.

  4. Murad dedi ki: dedi ki:

    Galiba her şeyde etki tepki var. Eden en çok kendine ediyor. Siz bir komplo sezmişsiniz. En büyük komployu belki İsmet Bey kendine yapmıştır. Belki doktorlar onu zihninin karanlık yerinden çıkarmaya çalışıyorlardır. Yada sizin yorumladığınız gibi işkencelerinin cezasını çekiyordur. Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. İnşallah boyumuzdan büyük günahlara bulaşmayız.

  5. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    “bıldırki hurmalar…” :slight_smile: elinize sağlık beni sürükleyen bir hikaye oldu. betimlemeler, dil kısa bir hikaye için gayet yeterli.