Öykü

Badem Lal Denizlerde Sonsuza Dek Yüzecek

“Reformist mi? Ben mi? Şöyle anlatayım; Eşim temizliği hastalık derecesinde sever. Evde kloraktan… (Biz çamaşır suyuna klorak deriz.) Çamaşır suyundan, adını bilmediğim çeşitli renklerde kimyasal temizleyiciler banyomuzda ve mutfağımızda bolca bulunuyor. Evi arındıracağız diye belki tüm su kaynaklarımızı, toprağımızı kirletiyoruz. Yeter ki ev parlasın. Aynı işi Arap sabunu sirke kardeşliği de görüyor. Serpil’e söyledim. Sen evde hijyen savaşı başlatınca nefes alacak yer kalmıyor. Aynı işi eski yöntemlerle görsek? Neymiş evi bırak, dükkân sirke kokarmış. Arap sabunun kokusu iğrençmiş. Ayrıca temiz olmuyormuş. Ne yaptıysam bunu kabul ettiremedim. Neredeyse evde temizlik eylemlerim yüzünden terörist ilan edilip evden sürülecektim.”

Sesli bir şekilde gülmeye başladım. Hele çaresiz ifadesi…

“Yani öneri olarak kaldı.” Gülmeye devam ediyordum. “Hatta rafa kaldırdınız.”

“Başka seçeneğim yoktu.”

Kızına, kumdan oluşturduğu yığının beşinci katı, plastik oyuncak kürek ve eski mutfak spatulası yardımıyla bitmek üzereydi. Plaj çalışanları yine durumdan vazife çıkartıp yükselen saçma pop şarkısına eşlik edercesine etrafta cirit atıyorlardı. Ne mutlu ki sohbet arkadaşım düne nazaran daha konuşkandı. Anlamsız müziğin uyumsuz pop ritmine baraj kurmuştu.

“Yazı burada mı geçireceksiniz?”

“Çok isterdim ama hayır. Siren kayalıklarını senede bir görmezsem içim rahat etmiyor. Beş yıldır gelemiyordum.”

“Yurt dışında yaşıyorsunuz herhalde?”

“Kaçanlardanım. Şimdilerde emekliliğin tadını çıkartıyorum”

Kolumda haritayı andıran kızıla çalan izlere kaymıştı gözleri.

“Elliyi devireli çok oldu. Aman kimseye söylemeyin.”

“Güneşten kaçma nedeniniz anlaşıldı.”

“Ah! Yaştan çok yılların bizde açtığı yaralar yüzünden. Vücudumdaki dövmelerden bıktım. Sildireli iki yıl oluyor. Derim hassasiyet gösterdi. Acısını hala çekiyorum. En azından tişört giyebiliyorum.”

İnanmış mıydı? Soran gözlerle bana bakış atıp kum denizinde çalışmaya devam etti. Çekilmesine izin veremezdim.

“Sanırım siz yazarsınız?”

“Yok! Ne haddime. Tabi bir şeyler karalıyorum yıllardır. İşsiz güçsüz bir köşe yazarıyım.”

“Yine çamaşır suyu mu? Pardon klorak…”

Gülümseyerek elindeki spatulayı şef edasında sallayarak:

“Tebrikler! Ana fikri anlamışsınız. Siz de tam düşündüğüm gibi tacir tipi var.”

Bu sefer gülmemek için kendimi zor tutum.

“Haklısınız. Ticaretin günahkâr neferlerindenim.”

Badem Beach Club logosunu, tek tip giyinerek göğüslerinde taşıyan garsonlardan birisi bana yöneldi. O sırada, kayalık kısımdan, Sadi de bize doğru koştu. Buranın belki en akıllı adamıydı. Sadece deli taklidi yapıyordu. Aşırı coşkuya kapılıp kayalara çarpanlardan değildi o. Sadece köpüklerden baloncuklar uçuranlardandı.

“Dur be Sadi! Bir arzunuz emriniz var mı efendim?”

“Olmaz mı Necmi Bey. Öncelikle Sadi Beyimizin karnı acıkmıştır. Hadi Sadi koş kafeteryaya ne istersen al. Bizde birer Türk kahvesi alır mıyız?”

Sanatçımız ile garson ezeli iki düşman gibi birbirlerine bakmıyorlardı. Necmi arkasını özellikle kum yığınına dönüyordu. Arkasındaki çalışma daha da hızlanmıştı. Zanaatkâr eller çalışırken beklediğim cevap geldi.

“Teşekkür ederim. Almayayım.”

“Bu sıcakta Türk kahvesi içilmez tabi. Soğuk Türk kahvesini kırılmış buz parçaları ve hafif likörlü karışımla yapmanızı isteyerek sizleri yormayalım. Ama biraz önce oluşturduğum şu listeyi, müzik yapan arkadaşa verirseniz çok mutlu olurum. En azından bize bir saat soluk aldırsın. Ayrıca hanımlar denizden çıkınca, onları soğuk, taze sıkılmış portakal suyu ve meyveli dondurma ile neşelendirelim mi?”

Üç tane yüzlüğü görünce yüzü aydınlanan Necmi bir an için beni bile unutacaktı. Onlar için büyük bahşişti.

“Sizden hoşlanmıyorlar. Herhalde burayı işletenlerle ya da çalışanlarıyla kötü anılarınız var.”

“Koylar, bu güzel deniz, hepimizin serbestçe kullanacağı alanlar. Maalesef güzel olandan faydalanmayı hep becermişiz. Şimdi bilet kesiyorlar şezlong ve şemsiye hizmeti karşılığında. Ben vermiyorum. Geldiğim her gün onlara insan boyu bir piramit hediye ediyorum. Turistlerin ilgisini çok çekiyor. Siz bile beğendiniz değil mi?”

“Garsonlar gün batarken o kadar işlerinin arasında sizin eserinizle uğraşıyorlar. Yıktıktan sonra kumu yaymak için de yarım saat daha çalışıyorlar.”

“Eh bu yapı, işçi takımının canını sıkmaya devam ediyor herhalde. Aslında bende onlardanım. Belki amacım farklı. Ben, prensesim mutlu olsun diye gün boyu uğraşıyorum. Onlarsa yarım saat içinde yok ediyorlar. Aslında burayı renklendiriyorum.”

Bu sırada, yüz metre ileride, kafeteryada, başgarson, beyaz gömlekli, aynalı güneş gözlüklü, esmer bir adamla konuşuyordu. Vahşetin kokusu burnuma gelmişti. İş ciddiye binmiş gibiydi. Sanırım korkutmanın ötesinde sertlik söz konusu olacaktı. Belki gecikmenin sebebi bendim.

“Buraya çöreklenen zihniyetle yıllardır uğraşıyorum. Hırsızlıklarını, pervasızca yayılmalarını biraz olsun önledim sayılır. Yan koya, şu kayaların ardındaki kısma el atamadılar. Şimdi pasif durumdayım. Ancak yerel gazetelerde, sanal köşelerde, fısıldayıp duruyorum. Benimle hala uğraşmak zorundalar.”

Küçük kız, koşarak babasının arkasına atladı. Saçlarını savurarak onu ve biraz da beni ıslattı. Sonra kollarını vücuduna yapıştırıp, ellerini yanlarda kanat şekline getirdi.

“Gouuuuu!.. Gouuuu!… Gouuuu!.. Ben kimim?”

“Badem öyle demiyordu bir kere… Ouuvpppppppp diyordu. Lal sen duş almadın mı? Annen gelmeden kurulan bari meleğim.”

“ Vaaayyy! Baba bu sefer daha kocaman yapmışsın.”

“Bitince birlikte Badem”i tam tepesine koyacağız.”

“Yaşasın! Gouuuup! Gouuup! Gouuuup.”

Babasının koynunda havlusuyla boğuşan Lal, su yeşiline kırılan mavi gözlerini ve estetik cerrahları kıskandıracak mükemmellikteki minik burnunu havaya dikmiş, beni uzaktan kokluyordu.

“Siz fokların minik prensesi olmalısınız?”

“Siz de balinasınız bence.”

Çocuklar işte… Çoğu şeyi hissederken kendilerini oyuna kaptırırlar. Yüzüme komik ve yaşlı ifade vererek Lal’ı güldürmeyi başardım.

“Evet. Ben yaşlı balina Orca… Maalesef dişlerim döküldü ve artık…”

Lal çığlık atarak gülerken, annesi duştan kurulanarak geldi.

“Hadi kızım şımarma artık! Hazırlanıp çıkıyoruz. Hanife’ye saat altıda gelirim dedim. Buçuk dolmuşunu kaçırmayalım.”

“Ben bırakırım sizi.”

“Kenan! Biz hemen gidelim!”

“Tamam Serpil. Ben de bir saate kadar gelirim.”

“Gerek yok.”

Bu sırada Lal, annesinin telefonu elinde bize seslendi.

“Gülümseyin, çektim!”

“Kızım verir misin telefonu! Islak ellerinle tutma dedim kaç kere. Hadi! Durağa son gelen ebe olur.”

Lal… Annesinin güzelliğini, babasının cesaretini almış dedim kendi kendime. Belki annesinin gücünü, babasının duruşunu… Onlar uzaklaşırken, gözlerim, Kenan’ın durağan bakışlarından yine kalabalığa kaydı. Beyaz gömlekliyi arıyordum. Kafeteryada değildi. Deli Sadi gazozunu pipetten yudumlarken bizi seyrediyordu. Bana el salladı.

“Son katınız kaldı. Bitirmeye kararlısınız herhalde.”

“Başladığım işi yarım bırakmam. Huyum kurusun.”

“Yedi katlı olmasının bir anlamı var mı?”

“Badem, yedi katlı olmasını istemiş.”

Listemdeki ikinci şarkıya öykünen bakışlarla, kalkan dolmuşun arkasından, elinde kürekle el salladı. Şapkasını çıkarıp, seyrelmiş saçlarını sıvazladı.

“Behind Blue Eyes… Yetmişli yıllar. Sever misiniz?”

“TheWho. Artık böyle müzik yapamıyorsunuz der gibiler. Kaya gibi. “

Beyaz gömlekli, soyunma kabinlerinin oradan bize doğru yavaş adımlarla geliyordu. Dolu gibi değildi. Sakince nefes verdim. Ayağa kalkmak için hazırlandım. O sırada deli Sadi, Kenan”ın arkasından elini hızla indirip kaldırmaya başladı. Kenan dönecekken, karnına, elindeki şişi saplayıp çıkartıyordu.

“Bana selam vereceksin! Neden vermiyon lan. Al! Al! Al!”

Üzerine yıkılacakken Deli Sadi Kenan”ın boynunun soluna elindeki şişi soktu. Çok geç kalmıştım. Nasıl boş bulundum? Nasıl? Şişi çekmesiyle ince kan piramidin üzerine fışkırdı. Kenan, eli boynunda piramidin üzerine yıkıldı. Deli Sadi koşarak kayalığın oraya yöneldi. Artık delilerde seni kandırıyorsa, güvenilmez bir çağda yaşıyorsun demektir. Beyaz gömlekli, uzaktan bana baktı. Fazla zamanım yoktu. Herkes panikle kaçışıyordu. Ortalık karışmıştı. Ben de onlara uyarak, kiraladığım müstakil eve yöneldim. Kaldığım evin yanındaki iki evi de takma isimlerle ben kiralamıştım. Birbirlerine çok yakın konutlardı. Pisliğin geliş yönünü hissetmiştim. Sağdaki evin balkonundan çatıya çıktım. Beklemeye başladım. Tahmin ettiğim gibi elinde ikinci sınıf bir kasaturayla beni arıyordu. Arkasından yavaşça yere indim. Sağır herif. Kapının önüne gelince beni fark etti. Dönemeden arkasından kolumla boğuş pozisyonunu aldım. Üzerine çullanınca hızla kapıya hücum etti. Kapı açıldı. Beni sırtından atmaya çalışırken yüz üstü yere çakıldı. Kapıyı ayağımla örterken daha güçlü sıktım. Cüssesine güvenen bir budala daha on saniye içinde bayılacaktı.

“Sakin ol. Zaten tam olamazdın. Şşşşttttt…. Sakince kabullen. Acemisin. Çaylak gibi avlandın. Bu daha başlangıç, emin ol.”

Hareketsiz kaldı ve gevşedi. Dizimle sırtına bastırdım. Boynunu çeviriverdim. Kırılma sesiyle garip bir inilti çıkardı. Son nefesi iğrenç kokuyordu… Yaşadığı her gün, aldığı her can içine irin doldurmuştu sanki. Artık arkasını kollarken çaba sarf etmeyecekti. Ne komik! Aynalı gözlükleri çatlasa da hala gözlerindeydi. Vakit kaybetmeden dışarıya çıktım. Kendi oturduğum dublekse hızla girdim. Tek eşyam sırt çantamın gizli gözünden, iş çantamı çıkarttım. Bronzlaştırıcı özel spreyle, tenimi, özellikle görünen yerleri özenle boyadım. Rastalı peruğumu taktım. Salaş bir tişört ve pantolonla, tamamdım. Sırt çantamı yüklendim. Etrafı kolaçan ettim. Çarşafları, sabah yıkanmak üzere vermiştim. Banyoda hiç kalıntım kalmamıştı. Tüm kiraladığım evlerin peşin olarak ödemesini yapmıştım. Kapının üzerinde anahtarı bırakarak çıktım. Badem Beach Club’ın kaçak katlarla bezeli otel binasına yöneldim. Polis hala gelememişti. Zamanlamam her şeye rağmen iyiydi. Hedefim üst kattaki özel konutundaydı. Özel zırhlı aracı ve şoförü buradaydı. Korumalarının biri lobideydi. Resepsiyon çalışanlarıyla, kabarmış bir şekilde sohbet ediyordu. Şarkımı söyleyerek ona doğru yürüdüm.

“Get up, stand up, stand up for your rights. Get up, stand up, stand up for your rights.”

“Hayırdır birader?”

Aklıma Arap bacıyı taklit etmek geldi. Yaptığınız işi keyifli hale getirmek lazım değil mi?

“Fuyat Beyimize Fyansız dan habey getiydim.”

“Vay Türkçe de biliyormuş. Şaka mısın lan sen?”

“Fuyat Beyimize Fyansız dan habey getiydim. Bu asansöyle mi çıkıyoz?”

“Dur bakayım! Gel sen benimle. Fuat Bey şimdi müsait değil. Haber verelim önce. Seni yukarıda misafir edelim.”

Asansörü çağırdı. Telefonunu çıkartıp bana baktı. Arama yapmaktan vazgeçti. Asansör gelince beni iterek içeri soktu. Üçüncü kata bastı. En üst katın düğmesinin yanında kilit vardı. Asansör yukarıya doğru çıkınca, bana hızla döndü. Elimin ayası ile burnunu kırıverdim. Yere eğilince, dirseğimle omurilik soğanına vurdum. Yere kapaklanırken sağ elini asansörün boşluğuna soktum. Dirseğine kadar kaptırmışken asansör durdu. Ceplerinden, telefonu, kilitli asansör düğmesinin anahtarını ve belindekini aldım.

“Bağırma! Sakin! Kolunu çıkartacağım. Bana başınla cevap ver. Fuat şu üst katta değil mi?” Ağlayarak beni onayladı. “Yanında Kaç kişi var?” Mızmızlanmasından bir şey anlaşılmıyordu.”Yalnız mı? Tamam. Diğerleri dördüncü katta mı bekliyorlar?” Salya sümük başıyla onaylarken başını ters çevirdim. Bu sefer kırılmaya, yutkunmaya benzer bir ses eşlik etti. Asansörün birinci kat düğmesine basınca aşağıya doğru hareketlendik. Leşi ayağından sürükleyerek, dışarı çıktım. Koridor boş görünüyordu. Odalardan birinin kapısını çaldım. Kulağımı kapıya dayadım, uzaktan gitar sesi geliyordu. Diğer odanın kapısını çaldım. Ses yoktu. Kapıyı, ön tekme ile kırdım.

“Ebedi istirahathanene gitmeden, son bir tatil hakkı kazandın. Tadını çıkart…” Kapıyı sertçe çekip üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldim. Dördüncü katta asansörün kapısının yakınındaki odaya gelince, şarkımı bağırarak söylemeye başladım.

“Preacher man, don’t tell me heaven is under the eart. I now you don’t know what life is really worth.”

Tahmin ettiğim kapı açıldı. “Ne oluyor birader!”

“Fuyat Abiy buyda mı?”

“Amanın çakma Bob Marley Faruk! Ne yapacaksın Fuyat Abiycini?”

Kulaklarına, ellerimi tokat yapıp vurdum. Düşerken açılan ağzına silahı dayadım. Sanırım ön dişlerinden bir kaçı kırıldı. Onu siper alıp hızla içeriye daldım. Terasta iki kişi uzanmıştı. Bizi görmediler. İçerideki odaya geçtik. Yastığı yüzüne dayadım. Katlı pikeyi de üstüne koyup bir el sıktım. Kurşun israfı… Kafası dağıldığından zor döndü. Ensesi de bayağı kalındı. Silahı ağzında bıraktım. Parmak izi sorunum yoktu. Çünkü parmak izlerim yoktu. Terasa yöneldim. Sürgülü pencerenin kenarında pompalı duruyordu. Adamlardan biri derin uykudaydı. Yüzünü hasır şapkayla kapatmış horluyordu. Uyanık olanın yanına geldim. Beni hala görmemişti. Daha kötüsü, hissetmemişti. Bilmem kaçıncı şemsiyeli saçma kokteylini içiyordu. Çok acemilerdi ve çok aptallardı. Aşırı güç hastalığına yakalanmışlardı. Şezlongun arkasına çöktüm.

“Şimdi bu tüfek dolu mu boş mu diye merak ediyorsundur? Acaba yuvaya bir fişek sürdüm mü? Domuz kurşunu yediğini hiç zannetmiyorum. Çok acıtır. Parçalar… Hadi deneyelim. Silahı kucağına bırakıyorum.”

Silahı, kucağında hissedince doğruldu ve son anını, başı sırtına dönmüş olarak komik bir Afrikalıyı selamladı. Zayıf bünyeli olduğundan kırılma sesi keskindi.

“Boştu! Yazık elinde tartamayacak kadar acemisin.”

Horultu sesi benim sesimle kesildi. Şapkanın altından: “Ama siktin kafa mı ya! Tam dalacağım… Ne anlatıyorsun çık bir baksana yukarıya?”

Bulunduğumuz yer balkondan halliceydi. Foça’nın adaları, harika denizinde arzı endam ediyorlardı. Yukarıdan manzaranın harika olacağını düşünüp, elimi çabuk tuttum.

“Gülümseyin! Çekiyorum!”

Kovboy edasıyla hasır şapkasının güneşliğini kaldırınca, kesme darbem gırtlağına çöktü. Sol elim hala formundaydı. Boğuluyordu. Acısına son verdim. Kırılma melodisine boğuk bir yakarış eşlik etti. İşte! Doğru müzik buna derler. Şapkayı, kafasının arkasına örttüm. Siestasına devam eden kovboyun, şapkasını ilk açanı kötü bir sürpriz bekliyordu. Şezlongun yanındaki M66’yı aldım. Zevkli herifmiş. Toplular asla yarı yolda bırakmaz. Doğru yere nişan aldığın sürece.

“Adios Chacal!”

Üst kattaki terasa merdiven yapılmıştı. Sözüm ona büyük patron buradan korunacaktı. Elektrik sigortalarının ve telefon sisteminin kutusu merdivenin altındaydı. Yukarıda kamera sistemi vardı. Tanınma korkum yoktu. Ama garanti ile yürümenin ne zararı olabilirdi? Kabloları çektim. Merdivenleri çıktım. Fuat Efendi havuz sefası yapıyordu. Yalnızdı. Çıtırların olmaması bana zaman kazandıracaktı. Havuzun biraz ötesinde, camdan bir piramit vardı. Firavunumuz; burada kaldığında rahat etmesi gerekiyordu. Sanırım Kenan buraya gelmişti?

“Güzel işçilik. Ön blogu tek parça monte etmek zaman almıştır?”

Elimde ki toplunun yansıması gözüne vuruyordu.

“Bekir!”

“Bekir’e siz hediye ettiniz herhalde. Zevklisiniz.”

Havuzdan yavaşça çıktı. O göbekle hızlı olması imkânsızdı. Sakin olmaya çalışıyordu.

“Çok konuşmayacağım. Size Fransız’dan mesaj getirdim. Tatlılıkla dinleyecekseniz, muhteşem konutunuza girelim.”

Bronz teni sararmıştı. Tabi korkmakta haklıydı.

“Şimdi sorularıma kısa cevaplar vereceksiniz. Çıtırlarınız kaçta gelecek?”

“Birazdan gelirler.”

“Savcının gözünü boyamak için burada rahatça keyif yapıyormuş gibisiniz değil mi? Zaten plaj polis doldu. Birazdan onlarda gelir. Namuslu bir adamı büyük riske girerek öldürdün.”

“Ben bir şey yapmadım.”

“Evet. Deli Sadi yaptı değil mi? Neyse konumuza dönelim.”

İçerisi, Mısır’dan getirildiğini tahmin ettiğim ıvır zıvırla doluydu. Minik bir sfenks bile vardı. Mini barı, ahşaptan, mısırlı iki rahip taşıyordu. Duvarı süsleyen fildişleri, ortama hiç uymuyordu. Ama masaya diyecek yoktu.

“Otur şuraya. Vay sen gerçekten zevkli herifmişsin. Georgian stili. Şimdi, bu muhteşem gözlerde can sıkıcı bir şeylere uzanmaktansa temiz bir sayfa aç. Söylediklerimi yaz. “Fransız hata ettim. Ruhumla birlikte tüm mal varlığım senindir. Özür dilerim.”“

Arkasına geçince hızlıca dediklerimi yazdı. Rahatlamıştı.

“Gerçekten özür dilerim. Kolombiya’dan…

“İmzala. Kargonun nerede olduğunu biliyorlar salak herif. Çapını hesaplamadan, Belçikalılara güvenerek, boyundan büyük işlere kalkıştın. Şimdi al telefonunu. Evet… Keops Hukuk Bürosu mu?”

“Vasfi Bey’e bir telefonum yeter. Ne istersen…”

“Tamam, o daha güzel olur. Nerede Vasfi? Bu mu numarası?”

Aslında biraz acı çekmesini isterdim. Fildişleri ile enteresan bir çalışma yapabilirdim. Ama iş ile eğlenceyi çok karıştırmamak gerek. Gevşediği için boynu kolay kırıldı. Pis herif alttan üsten gaz çıkardı. Kokuya bakılırsa, alttan çıkan boş değildi. Nefesimi tutup Fuat”ın minik vasiyetini yazdım.

“Vasiyetimdir: Badem Beach Club’ın plajına, iki metre kareye, iki metre uzunluğunda yedi kattan oluşan, kumdan yapılmış izlenimi veren bir piramit yapılmasını istiyorum. Piramit, Aztek piramitlerine benzesin. Üstünde bir fok ile bir kız çocuğu el ele tutuşsun. Arkasına, en alt kata, “Badem, lal denizlerde sonsuza dek yüzecek,” yazılsın.”

Fransız’a yazdığı notu, rulo yapıp ağzına tıktım. Burası çok ama çok önemliydi. Herkes mesajını alacaktı. Asansör anahtarını yere attım. Kullanmamıştım. Kullanmaya da niyetim yoktu. Olay yeri inceleme memurlarını, oyalayacak bir şeyler bırakıp tekrar alt kata indim. Oradan otelin merdivenlerini kullanarak aşağıya indim. İn cin top oynuyordu. Tiyatro ise kumsalda oynanıyordu. Biletler bedavaydı. Otelden çıkarken sivil bir memur lobideydi. Resmiler dışarıda bekliyordu. Programdan yarım saat ilerideydim. Kiraladığım tekne, eski Fransız Tatil Köyü”nün açıklarına saat 20.00 de yanaşacaktı. Akşamları ritüelimiz olmuştu. Kaptan beni Siren Kayalıklarına bırakıyordu. Ben orada yüzüp arınıyordum. Bir saat sonra beni alıyordu. Palmiyelerin altından, hayalet tatil köyüne girdim. Rastalı peruğu çıkardım. Islak havlu mendille yüzümü vücudumu temizledim. Beyaz adam geri gelmişti. Ağlama sesine benzeyen bir inilti duydum. Sadi polisten saklanıyordu. Belki de beni bekliyordu. Terk edilmiş binanın en karanlık yerinde, elinde şiş, yere çökmüştü. Gözlerinin içine baktım. Uzun süre sustuk.

“Sadi. Ben mi yapayım. Sen yapar mısın?”

Ağlaması kesilmişti. Ayağa kalktı. Elindeki paraları yere savurdu. Şişi karnına saplamaya başladı. “Al! Al! Al!” Son hamlesi, şişi, boğazının soluna sokmak oldu. Gülümseyerek, “Ben yaparım,” dedi. Şişi kanırtırken kan yüzüme sıçradı. Gözleri kaymaya başlamıştı. Yere yığıldı. Gariplerin eline kan bulaşmamalıydı. Yüzüm seğirmeye başlamıştı. Koşarak delilere mezar olan bu tatil köyünden çıktım. Denize atladım. Veli Reis beni her zamanki yerinde, demir almış bekliyordu. Tekneye hızla çıktım.

“Erkencisiniz.”

“Bugün oranın hiç tadı yoktu.”

“Duydum. Adam kesmişler galiba. Yapmadıkları şey kalmadı götlerin. Balık atayım mı?”

“Sağol Veli Reis. Seneye senden alacağım olsun.”

“Keyfine bak!”

Siren Kayalıklarına her yanaştığımızda, içimde deli bir heyecan oluşurdu. Açıkta birkaç balıkçı teknesinden başka görünen yoktu. Nedense burayı evim gibi hissediyor, yabancılık çekmiyordum. Sakin bir geceydi. Burası için büyük şanstı. Kayaların yanında yıldızlar bir başka güzeldi. Kendimi serin karanlığa bıraktım. Sadece gece, hafif dalga sesleri, yıldızlar… Saatlerce hareketsiz, anın tadını çıkarttım. Gözlerim yaşarmaya başladı. Yaşlanıyordum. Uzun zamandır hasretini çektiğim anı yaşıyordum. Suyun üzerinde sırt üstü uzandım. Derin bir uykuya daldım. Teknenin sesiyle uyandım. Bir saat ne çabuk geçmişti. Tekneye çıkarken rüyamı düşünüyordum. Badem”in liderliğinde, binlerce fok, kayalarda bekleyen çocukları alarak, Karaburun”a yüzüyorlardı. Şenlik havası vardı. Badem, beni sırtına almak istiyordu. Ben ise yanında yüzmek istiyordum. Aşağıya, derinlere inince, yüzlerce ceset beni aşağıya çekmeye başladı. Kenan Badem”le gelip beni kurtardı. Su yüzeyine çıkınca, foklar bizi kayalara çıkarttılar. Lal, Badem ile karşıya yüzmeye devam etti. Bir süre daha hareketsiz kaldım. Duruldum. Rüyamın anlamı gayet açıktı. Kenan”ın dedesini tanırdım. Ona can borcum vardı. Hem de iki kere. Şimdi Lal bana emanetti. Ben de O”na…

“Merkez Liman’a mı, Çanağa mı?”

“Çanak güzel olur be Reis.”

Kiraladığım ikinci aracı, Çanak Koyu’nun üstünde, fenere yakın park etmiştim. Önünde, bir dört çeker içinde, birisi sigara içiyordu. Vincent’ı uzun zamandır görmemiştim. Teklifsizce aracın kapısını açıp yanına oturdum.

“Bonjour Vincent”

“Merhaba… Dumrul? Şimdi Badem i kullanıyorsun herhalde?”

“Bakıyorum aksanını iyice yumuşatmışsın.”

“Bu coğrafyada bize iş çok. Olaylara Fransız kalmak istemedim. Sanırım işi old school yöntemlerle bitirdin? Fransız çok mutlu ve üç gün içinde seni bekliyor.”

“Şahsen görüşmelere gitmediğimi bilir. Bak Vic…”

“Vincent!”

“Vic’e alışsan iyi olur. Conilerle yakında yine çalışacaksın. Beni sen mi götüreceksin?”

“O kadar da delirmedim. Sana kurşun işlemiyormuş.”

“Efsanelere inanma derim. Peki o zaman ben çıkayım. Bu arada istediğim zaman Fransız’ı bulurum.”

“Marsilya’yı, Fok adamlar inşa etti biliyor musun? Yuvamda sayılırım.”

“Güzel espri Vic… Kendine dikkat et. Adio.”

Sözümü yerine getirmem için bayağı bir zaman geçmesi gerekiyordu. Birinci kural koruyacağın insanın çevresindeki riskleri yok etmekti. Arkamdan seslendi.

“Şu uçak macerası doğru mu?”

Bu model araçların sağlamlığını hiç test etmemiştim. Şoför kapısını, gerilip, sağlam bir diz vuruşuyla çökerttim. Artık o kapıyı kullanamayacaktı.

“O başka bir hikâye Vic… Çok eski bir hikâye…”