Öykü

Tarikat

Kapalı sorgu odasına almışlardı kadını. Günlerdir gelip gidiyordu. Sonunda başkomserle görüşebilecekti. Beklettikleri süre boyunca bir oturdu bir kalktı. Sol duvarı yarısından yukarı kaplayan aynada uzun uzun yüzünü izledi. Kaybedecek bir dakikaları bile yoktu ama onu buraya kapatmış, bekletiyorlardı. Nihayet içeriye biri girdi. Elinde kırmızı kapaklı bir dosya tutuyordu. Koyu teni güneşten daha da kararmıştı. Adamı bir kargaya benzetti kadın. Parlak siyah saçları, uzun burnu, kapkara gözleriyle kadını bir şüpheli gibi izliyordu.

– Buyrun oturun lütfen.

– Başkomser Nihat

– Evet benim. Günlerdir size ulaşmaya çalışıyorum. Kaybedecek bir dakikamız bile olmayabilir.

Kadın gerçekten perişan görünüyordu. Gözlerinin altını mor torbalar kaplamıştı. Ona bakan herhangi bir yabancı günlerdir uykusuz dolaştığını anlayabilirdi. Elleri yorgunluktan titriyordu. Adama dörde katlanmış bir kâğıt uzattı.

– Bu sabah geldi. Kızımdan…

“Bu haber ortalığı birbirine katacak anne. Seni de bu işe bulaştırdığım için üzgünüm ama tedbirli olmak zorundayım. Organize şubenin de yıllardır peşinde olduğu büyük bir iş yakaladım. Adamın biri kendini firavun sanıyormuş. Bir tarikat lideri. Müritleri var. Sınırları ülkeyi aşıyor. Bu ülkede böyle şeyler olmasın diye sen yıllardır çalıştın biliyorum ama kendini mehdi bile sananlar var. Neden şaşırdığımı soracaksın. Adam kendine yaşadığı malikânenin bahçesinde piramit şeklinde bir lahit yaptırmış. Topladığı bütün servetini oraya doldurmuş. Daha fazlası da var. İçeri girdim ve fotoğraflarını çektim. Binlerce yıl öncesinin inancına göre yaşıyor ve ölüyorlar. Mumyalama düzeneklerini gördüm. Ama anne takip ediliyorum. Bu sabah fark ettim. Bu mektubu sana gönderiyorum. Yerimi ve yaptığım işi benden haber alamazsan polise bildirmeni istiyorum. Bana yine kızacaksın biliyorum ama anne bu benim işim. Hem korkmadan ateşe yürümeyi senden öğrendim ben biliyorsun…”

– Bu kadar mı?

– Evet. Altta adres var. Lütfen hemen harekete geçin. Yalvarırım. Mutlaka başına bir şey geldi.

– Kızınızın tedavi gördüğünü biliyor muydunuz?

– Ne tedavisi?

-Düzenli gittiği bir doktoru varmış. İlaç kullanıyormuş. Bir psikiyatristi varmış Aysel Hanım!

– Yok öyle bir şey.

– Aysel Hanım, öğretmendiniz değil mi? Kızınız uzun yıllardır hasta ve bunu bilmediğinizi mi söylüyorsunuz? Kızınızı ne kadar yakından tanıyordunuz?

– O benim tek çocuğum elbette her şeyini biliyorum.

– İş arkadaşları sürekli gergin olduğunu, hep kavga ettiğini anlattılar. Hatta son zamanlarda sürekli hayal gibi şeyler gördüğünü söylediler. Delireceğim diyormuş…

– Hayır yalan. Öyle şeyler yaşıyor olsaydı haberi olurdu. Buraya kızımı ya da beni sorgulamanız için gelmedim. Kızım kayıp, ona ulaşamıyorum, bu sabah bu mektup elime geçti ve…

– Üzgünüm Aysel Hanım. Kızınızın intihar etmiş olabileceğini düşündüren deliller var elimizde. Ve şahitler.

– Nasıl?!

– Bir hafta öncesinde araştırmaya başladık. Mektubun geldiği şehre kadar ulaştık. Gece onu görenler var. Çok ayrıntı veremeyeceğim, netleştirmemiz gereken şeyler var. Arabasını ve çantasını bulduk. Fırat nehri kıyısında. Mektubun içinden başka bir şey çıktı mı?

– Hayır hayır, kızım asla intihar etmez. O öyle biri değil.

– Ama psikiyatriste gittiğini bile bilmiyorsunuz. En son ne zaman görüştünüz? Yani yüz yüze ne zaman görüştünüz?

– İki ay oluyor. İşine tutkuyla bağlıdır kızım. Bir haberin peşindeyse unutur beni. Ben de hoş görürüm onu. Özgür yetiştirdim ben çocuğumu. Ayrıca dürüst, vatanına milletine bağlı, güçlü bir kadın olarak yetiştirdim. O dediğinizi yapmaz, inanmıyorum. İntihar falan etmez.

– Ailenizde şizofren var mıydı? Doktorun kızınıza koyduğu teşhis.

– Annemde bipolar bozukluk vardı. O şizofren değildi.

– İş arkadaşlarının anlattığı hayalleri açıklıyor.

Aysel Hanım Başkomser Nihat’ın, “Araştırmayı derinleştirdik, bilgiler netleşince sizi arayacağız. Bizden haber bekleyin” diyerek onu başından savmasına izin verdi. Dosyayı kapatmak için kızını deli yerine koyacak, sahte deliller, yalancı tanıklarla olayı ört pas edecekti. Biliyordu. Mektubun devamı da vardı çünkü. Bunu kimseye söyleyemezdi. En azından doğru kişiyi bulmadan söyleyemezdi. Kızı mektupla birlikte fotoğraflar göndermişti. Kendini firavun sanan deli adama inanların yani müritlerinin ortak bir dövme taşıdığını söylemişti mektubun devamında. Bir tırnak büyüklüğünde sol elin iç kısmında Keops piramidi dövmesi.

Tıpkı bayılma numarasıyla tutunduğu Başkomser Nihat’ın bileğindeki gibi. Kızını bu gözü dönmüş örgütün pisliklerini ört pas etmek için ortadan kaldırmalarını beklemeyecekti. Bir an önce harekete geçmeliydi. Ortada ceset olmadığına göre kızı hâlâ yaşıyordu. Ve o kızını onlardan önce bulmak zorundaydı.

Dilek Yılmaz

İstanbul Üniversitesi Reklamcılık mezunu. Uzun yıllar reklam sektöründe çalıştı. Çocukluğunda başlayan okuma tutkusu devam ediyor. Bu tutkunun çıktısı olarak yüzeye vuran öykülerinden bazıları Kiltablet, Edebiyat Haber, Oggito, Son Kaknüsler’de; Mrs. Dalloway hakkında hazırladığı kitap inceleme yazısı Mevzu Edebiyat’da yayınlandı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Dilek73 says:

    Çok sağol Nurdancım. Tema üzerine çalışırken bir kaç fikir birden gelisti, sonra böyle bir polisiye kurguya dönüştü. Biraz da özellikle sonlandirmadim belli mi olur gün gelir devam eder.

  2. Merhaba @Dilek73

    Elinize sağlık. Bir çırpıda merakla okudum öykünüzü. Aslında bir sonraki tema bir devam öyküsü yazmaya çok müsait. Tabii siz zaman olarak müsait misiniz bunu bilemiyorum :slight_smile:

    Gözüme takılan bir şey oldu: Başkomser yazılımı. Öyle de yazılıyor mu tam emin olamadım.

    Umarım okumaya devam ederiz sizi

    Sevgiler

  3. Arokan says:

    Merhaba.
    Güzel kurgulanmış bir öykü. Toplumsal gerçekliğe de uyan bir yanı var. Hepimiz yaşadık, gördük ve görmeye de devam ediyoruz.

    Öykünüzde şu tekrar dikkatimi çekti: “Kaybedecek bir dakikaları bile yoktu.” diyen yazar, başkomisere de aynı cümleyi söyletmiş akabinde. Onun haricinde öykünüz sürükledi ve bitti. Aslında bitmedi :slight_smile: Başkomiserin:
    “Mektubun içinden başka bir şey çıktı mı?” sorusu @Muge_Kocak ‘ın dediği gibi mühürle bağlantılanırsa güzel bir öykü doğurabilir.

    Emeklerinize sağlık. Belleğime tamamlanmamış bir öykü bıraktınız, umarım devamı gelir :slight_smile:

    Sevgiler…

  4. Dilek73 says:

    Merhaba Müge (kalem ortaklığı olduğu için sizi ortadan kaldırdım izninle :slight_smile: )
    Aslında hiç düşünmediğim bir şekilde zihnimde yeni bir kurgu için yol açtın. Düşüneyim. Önümüzdeki sayının teması da bana ilginç gelmişti ve temayı öğrenir öğrenmez düşünmeye başlamıştım. Ben de yazma süreci önce düşünmeyle başlıyor. Sonra bir iki cümle bir şey geliyor, defterime not alıyorum ve sonra okumalar, araştırmalar, düşünmeler devam edip duruyor ve bir bakıyorum ki başladığımdan başka bir yerdeyim. Şimdi senin önerinle iki yönden düşünmeye devam edeceğim.
    Evet ‘başkomser’ değil ‘başkomiser’ diye yazılıyor ama konuşma dilinde i’yi düşürdüğümüz için ben de öyle yazdım. Hatta şimdi KAYIP RIHTIM’da güzel bir yazı yayınlanmış onu okuyordum.
    https://kayiprihtim.com/inceleme/turk-fantazyasina-dil-notlari-dilin-tabakalasmasi/

    Geri dönüşün için çok teşekkür ediyorum. Sevgiler,

  5. Dilek73 says:

    Merhaba Arokan yorumun için çok teşekkür ediyorum. Yazdığım zaman bir başınayım (tabii zihnimde oluşturduğum karakterleri saymazsak) ama yayınlandığı zaman kim ne düşünüyor, nasıl algılıyor hikâyeyi merak ediyorum.
    Burada yazmak çok yararlı, üretici ve keyifli. Çünkü yeni türler deneme şansı, olabildiğince özgür olabilme hakkı (kelime sayısı, hayal gücü sınırlaması olmaması vs.) veriyor. Ben de farklı üç şey düşünürken başladığım noktadan ayrı bir yerde buluverdim kendimi. Biraz da güncel olsun istedim. Biz bugünde yaşıyoruz ve bugün olanlar bizi her anlamda etkiliyor.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

2 cevap daha var.