Öykü

Kara Kedi

Kalın perdelerden odaya geçiş izni alamayan güneş, dünya üzerindeki hakimiyetini bir kez daha kuralı saatler olmuştu. Yataktaki genç adam çoktan uyanmış hatta yola koyulmuş olmalıydı. Üst üste susturduğu saatinin alarmı bir kez daha çığlık çığlığa öterken ancak kıpırdandı. Uyku sersemi kafasını kaldırdı önce odasında sağa sola bakındı sonra güneş geçirmeyen koyu perdeyi araladı. Kışa yaklaşan mevsime inat, güneşin güçlü ışınları bir tokat gibi yüzüne inince artık uyanmıştı ve her zamanki gibi yine geç kalmıştı. Üstelik tam bir yıldır peşinden koştuğu hocanın asistanlığı kapmak için yapacağı sunama sadece bir saat vardı.

Nasıl giyindiğini anlamadan dışarı attı kendini. Apartmanın merdivenlerinden koşar adım, birkaç kez tökezleyerek indi. Kanatlansa anca yetişeceğini düşünüyordu. Ama hem böyle bir yeteneği yoktu hem de ne zaman acelesi olsa başına bin türlü bela gelirdi. Henüz kapıyı çekmemişti ki bahçe duvarından bir gölgenin, dehşet bir viyaklamayla üstüne doğru uçtuğunu fark etti. Hayvanın manyağı olur mu? Oluyordu işte. Hem de böyle bir sabahta. Son anda bir adım yana kayınca manyak kedinin azabından kurtuldu. Birdenbire ortaya çıkan bu çirkin hayvanın tek gözü oyuktu. Diğeri ise parlak karanlık tüylerini daha da belirginleştiren bir zümrüt gibi parlıyordu. Kedi dört ayağı üstüne düşmüş, genç adamın önünde dikilmiş, meydan okurcasına tıslıyordu. Genç adam büyülenmiş gibi kedinin karşısında donup kalmıştı. Bakışlarını kedinin oyuk göz çukurundan alamadı. Karanlık bir dehlize benzetti. Çocukluğunda gördüğü rüyalarda da tıpkı böyle bir derin dehlizlerin dibine yuvarlanır dururdu. Bu düşüşler sonsuzluğa uzanır gibi gelirdi. Sonunda nefes nefese yataktan fırladığı olurdu. Zaten bu rüyalar hiç hayra alamet değildi. Onların ardından uyandığı sabahlar hep bir kara haberle sonlanırdı. Bugün olmaz, bu defa olmaz… Kendine geldi. Sonra tüm hırsını ondan çıkarmak istercesine tekmesini havalandırdı, neredeyse indirecekti de… Yapamadı, lanetler okuyarak boşluğa doğru savurdu tekmesini. Kör kedi fırsattan istifade aralıktan kalan kapıdan apartmana sıvıştı. Genç adam üstünü başını düzletti, hocaya yapacağı sunumun ayrıntılarını düşünerek, yoluna devam etti.

Yaşadığı şehir günün bu saatinde koloni göçüne tanıklık ederdi. İnsanlar her gün bir yerden bir yere birbirlerinin yüzüne bakmadan, konuşmadan, tamamen iç güdüsel geliştirdikleri yön bulma duyusuyla konakladıkları yerden kölelik yapacakları yere doğru göçerlerdi. Bu en çok tercih edilen saatti. Eğer erken kalkabilseydi bu göç tufanının içinde kaybolmayacaktı ama artık çok geçti. Hedefinde önce otobüs otobüs, oradan metro ve nihayet okul vardı ve maalesef zamanı azalıyordu. Acaba taksiye mi binsem diye düşündü? Cebindeki parayı kontrol etti. Yok mümkün değildi. Bir yerden bir yere taksiyle gitmek onun için gerçek bir lükstü. Metro aktarması yapacağı otobüse son anda yetişti. Anca arka kapıdan binebildi. Kalabalığın içinde ayakta durmaya çalışırken diğer insanlara baktı. Bunu alışkanlık haline getirmişti. Belki de bir araştırmacı olarak yaşadığı mesleki deformasyondu ama merak ediyordu işte. Bir tanesi bile farklı değildi. Hepsi istisnasız aynı tükenmişliği sergiliyorlardı. Tek yaşam belirtisi ellerindeki telefonlarla kurdukları sanal bağlantıydı. Gülmeyi unutmuştu insanlar, insanlık denen kavramı unutmuştu. Belki de insanlık salgın bir hastalığa yakalanmıştı. Ümitsizlik, duyarsızlık yukarıdan tozlar halinde insanların üzerine püskürtülüyor ve birileri insanlığın günden güne yok olması için uğraşıyordu. Aklından geçenlere gülümsedi, zihnini tamamen ele geçirmeden önce bilim kurgu fantezilerine bir son vermesi gerekiyordu. Bu arada metro durağına gelmişti bile. İnsanlar birbirlerini ite kaka otobüsü boşalttılar. Gökyüzüne baktığında sabah tüm ihtişamıyla görünen güneşin bulutlara esir düştüğünü gördü. Dünyayı puslu bir karanlık kaplamıştı. Hah, dedi, tam da bana göre bir hava. Olmayacaktı işte, bu sunuma yetişemeyecek, yetişse bile her şeyi yüzüne gözüne bulaştıracaktı.

Yolculuk sürekli seyirlik şeyler sunuyordu adama. Dilenci kadın ve kucağındaki çocuğa takıldı gözleri. Kadın metro merdivenlerinin başında önünde beyaz mendili, bağdaş kurarak oturmuş, içine minik bedeni yerleştirmişti. Çocuk belki bir yaşında bile değildi. İkisi de uyuyordu. Belki de kadın sadece bu trajik havayı daha inanılır kılmak için uyuyor numarası yapıyordu. Ama zavallı bebek gerçekten kendinden geçmişti. Hiçbir çocuk böyle bir yaşamı hak etmez. İçinden bir ses böyle yükseldi. Yine ceplerini yokladı, bu kez bozukluk aradı. Yoktu, kendi kendiyle çelişmesine fırsat vermeyen kadere teşekkür ederek yürüdü. Onun görüşüne göre dilenmek çare değildi. Bunu desteklemek de sorunu çözmezdi. En nihayetinde bu dünya denilen ormanda herkes kendi başının çaresine bakmalıydı.

Kafasındaki düşüncelerle dalgın bir halde turnikeden geçti. Hayal gördüğünü sandı. Sabah evden çıkarken gördüğü karanlık bir gölgeden tek farkı zümrüt yeşili tek gözü olan kara kedi oradaydı. Turnikenin başında bekliyordu. Çok çalışmaktan bunlar, hep uykusuz kalmaktan diye düşündü. Gözlerini kapayıp açtığında kedi yoktu. O sırada yabancıyla görevliyi fark etti. Memur adama “Birinden rica et!” diyordu. Yoluna devam edecekken durdu genç adam. Üstünde yıpranmış bir ceket, bedenine büyük gelen belki ödünç alınmış bir pantolon, ayağında ise çok eski bir ayakkabı vardı. Vâkur bir duruşu vardı. Yardım dilenecek biri değildi. Bu şehre son zamanlarda zoraki göçmek, belki de kaçak olarak girmek durumunda kalanlardandı. Sırtında büyük yeşil bir bez çanta taşıyordu. Genç adam yabancının memurla konuşurken dudaklarının titrediğini fark etti. Bu kez birine yardım etme fırsatını kaçırmayacaktı, hiçbir şeyi sorgulamayacaktı. Yabancıya gel işareti yaptı ve turnikeye bir de onun için kartını okuttu. Adam hiçbir şey demeden, küçücük bir gülümseme bile bahşetmeden çekti, gitti. Tren perona yaklaşırken gözleri yabancıyı aradı. Etraf insan kaynıyordu. Son anda yabancının iki vagon ilerden metroya bindiğini gördü. Adama çok kızmıştı. Vagona adımını atıp, zar zor kalabalığın arasına karışmıştı ki müthiş bir gümbürtü ile her yer karanlığa gömüldü. Gözlerini açtığında ışıklar yanıp yanıp sönüyordu. Bütün bedeni parçalara ayrılmışçasına sızlıyordu. Kolundan güç alıp, yattığı yerden kalkmaya çalıştı. Mümkün değildi. Üstüne yığılmış bedenlerin ağırlığından kurtulamadı. Vagondan kalan hurdanın içini bir duman kaplamıştı. Genzi yakan ağır kokuyu, yanık et kokusunu duyumsadı. Panikledi, tekrar kalkmayı denedi ama nafile. Güçsüz bedeni zorlamaktan vazgeçtiği sırada sanki bir dev tarafından yırtılarak açılmış gibi duran vagon kapısının aralığından onu gördü: kara kedi oradaydı. Çoğu küle dönmüş insan bedenlerinin üzerinden zıplayarak genç adama doğru geliyordu. Bir cadının kahkahasını andıran korkunç miyavlaması tüyleri diken diken ediyordu. Genç adam çaresizdi, ne yaparsa yapsın bedenini hareket ettiremiyordu. O an hissettiği korku ölümden daha beterdi. Kedi burnunun dibine kadar yanaşmıştı ki bir ıslık sesi enkazın arasında yankılandı. Kedi aniden yönünü değiştirdi, ıslığı takip etti. Genç adam zorlukla başını çevirip bakmaya çalıştığında daha birkaç dakika önce acıdığı yabancıyı gördü. Bir sıçrayışta kedi onun omuzuna yerleşmişti. Yıkık duvarlara ikisinin bir olmuş karanlık gölgesi yansıyordu. Gitme vakti gelmişti.

Dilek Yılmaz

İstanbul Üniversitesi Reklamcılık mezunu. Uzun yıllar reklam sektöründe çalıştı. Çocukluğunda başlayan okuma tutkusu devam ediyor. Bu tutkunun çıktısı olarak yüzeye vuran öykülerinden bazıları Kiltablet, Edebiyat Haber, Oggito, Son Kaknüsler’de; Mrs. Dalloway hakkında hazırladığı kitap inceleme yazısı Mevzu Edebiyat’da yayınlandı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba sevgili Dilek;

    Poe’nun kara kedisi gibi bir kedi:) Tırstım. Gerilimli, güzel bir öykü kaleme almışsın… Ellerine yüreğine sağlık.

  2. Dilek73 says:

    Nurdancım senin yorumların benim için çok değerli, çok teşekkür ederim. Başlangıcı yakın bir dönem öncesinde, ülkenin her bir köşesinde patlayan bombalara denk gelir. Bir kenarda tamamlanmayı bekliyormuş. Bugün burada kendine yer buldu.

  3. ebuka says:

    Dilek selamlar;

    İyi ki kenarda bekleyen bu güzel öykün kendine bu seçkide yer bulmuş. Kısa ama doyurucu bir öyküydü. Kalemine sağlık. Sanırsam yabancı son anda kara kedisini çağırarak genç adama borcunu ödemiş oldu. :slightly_smiling_face:

    Görüşmek üzere Dilek, iyi bak kendine…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar