Öykü

Korku

Obaya çıkan yokuşta yürürken karanlık çökmüştü artık iyiden iyiye. Gökyüzünü örten bulutlar yıldızları gölgeleyen kanatlarıyla yeryüzüne soğuk üfleyen devasa canavarlar gibiydi. Ilıpgı’nın çıplak elleri buz kesmişti soğuktan.

Kışlağa göç vakti yakındı. Havalar daha da soğumadan evvel ılıman alçaklıklara yerleşmek gerekirdi. Gerçi ilerleyen zamanlarda hava-her türlü-soğuk olacaktı.

Buradaki insanlar soğuğa alışkın olmalıydı, zira her daim serin bir iklimi mesken tutmuşlardı. Bu bölgeye ilk kez gelen cühelâ yeryüzüne soğuk üfleyen Buus Tak(Buz Dağ)’ın burada olduğunu sanırdı.

Geceye, Ilıpgı’nın içini ürperten bir sükûnet hâkimdi. Ne böcek ne bir kurt sesi vardı. Genç yolcu durmak istemiyordu. Adımları aceleyle birbirini takip ediyordu. Sırtında taşıdığı torbanın ipi soğuktan kurumuş eline yakıcı bir acı veriyorduysa da yükünü diğer eline aktarmak için durmaya niyeti yoktu.

Bilgi Evi’nde pek hürmet göstermedikleri Avare’ye yalvarıyordu şimdi bu yolun sonuna varabilmek için-oysaki Avare ve Avare’nin Soyu için yolun sonu olmazdı. Lâkin umut, en ufak bir ihtimâle dahi sıkıca tutunmasına sebep oluyordu korkmuş yolcunun. Şimdi ne aklında, ne gönlünde Bilgi Evi’nin uğruna adandığı Kâhin yoktu. Onun hediyesi olan ateş ise en korkulu kâbusuydu adeta.

Qam ile qamumların1 gök kubbede asılı ışıkları örtmek için göğe yaydığı kara bulutlar ayın ışığını kesmişti. Genç adam bu karanlığa şükran duyarak yürüyordu, karanlığa minnet edeceğini hiç düşünmezdi.

Yıldızların, ve arada bir bulutların arasından kendini gösteren ayın, ışıkları yerde silik gölgelere neden olsa da genç adam bunlardan endişe duymaması gerektiğini biliyordu. Yine de bu zayıf gölgeler dahi onun içine bir ürperti veriyor, tedirgin aceleciliği bedenini kontrol ediyordu.

Yoldan başka yere bakmıyordu. Arada sırada yol kenarındaki çalılıkların olduğu taraftan gelen çıtırtılar adımlarını hızlandırmasına neden oluyordu. Aklında obaya ulaşmaktan başka düşünce, gönlünde başka gaye yoktu.

Tek yükü yorgunluğu, yegâne yoldaşı ise soğuktu.

* * * 

Kudretinin sınırları sonsuz karanlıkla çevriliydi. Bu sessiz enginlikte Ülken’di2 o, Baar’dı3; ezelî olandı.

Kendisi dahi bilmiyordu bu karanlığın ne zamandan beridir süregeldiğini, kendi başlangıcını hatırlamıyordu. Zihni bir uyku hâlindeydi ve tek anımsadığı şey o sesi duyduğuydu.

Eet!” (Yarat!)

Bir kadın sesi ulaşmıştı boşluğu delerek. Uykudaki bu zihni uyandırmayı başarmıştı.

Ee!” (Ol!) demişti Meηe4, sonsuz kudret sahibi. Sonra varlık olmuştu onun soluğuyla.

* * *

Dizlerinde tâkat kalmamış, belinin ağrısı ellerindeki acıyı bastırırken obaya ulaşmıştı.

Obanın çevresi çitlerle çevriliydi. Çitlerin obaya giriş için açık bırakılan kısmını gözetlemek üzere, karanlığın içinde yalnızca bir karaltıdan ibaret duran ufak, tekerlekli kulede ne bir muhafız ne de bir ärkle5 görülüyordu.

Ilıpgı sonunda yokuştan kurtulup düzlükte yürümenin verdiği gayretle girdi obaya. Sağ tarafından duyduğu sesle o yöne döndü aniden. Sessizliğe alışmış olduğundan bu en normal ses bile kalbinin korkuyla çarpmasına neden olmuştu.

Kim boola turuusın?”(Kimsin?)diye sormuştu gözetleme kulesinin ahşap tekerleğine yaslanarak oturan muhafızın silueti karanlığın içinden.

Yalıη bir gäygin iim.”(Yalnız bir gezginim)diye yanıtladı genç yolcu. Bir insanla karşılaşmak ona iyi hissettirmişti.

Yorgunluğu ve ağrıları hâlen daha sürüyordu.

Heybesini, acı içindeki sağ elinden sol eline aldı. Elleri buz tutmuştu sanki.

Gäygän, aydıpsın…” (Gezginsin, demek…)diye tekrarlayan muhafız düşünür gibiydi. “Hannadan keleesin?” (Nereden gelirsin?) diye sordu bu kez.

Bilik Balga yöröydän,” (Bilgi Şehri civarından) diyen Ilıpgı yanlış bir şey söylememiş olmayı diledi. Bu karanlık zamanda halk Kâhin’e (ve onun ışığına) adanmış Bilgi Evi ahalisini yakınlarında istemezlerdi. Köök Teηri’nin hışmını üstüne çekmek istemiyordu kimse elbette.

Bilik Balga…” diye tekrarladı muhafız yine; sessizlik, adamın düşündüğüne delâletti. Ilıpgı bir şeyler daha söylemesi gerektiğini hissediyordu.

Häy! Oobaga kiriin sataasın.” (Haydi! Obaya girebilirsin) dedi adam Ilıpgı’nın bir şeyler daha söylemesine müsaade etmeden. “Otton,” diye ekledi sonra, “Bilik Balga’dan iisin deep aytbaasın” (Yalnız, Bilgi Şehri’nden olduğunu söylemeyesin)

Aytbam,” (Söylemem) diyen Ilıpgı yoluna devam ederken “tüünin…eygü boola” (Gecen…iyi olsun) diye seslendi. Az kalsın “Gecen aydın olsun,” diyecekti fakat bu temenninin böyle bir vakit için uygun olmadığını düşünüp sözünü değiştirmişti hemen.

Kölökkäänä aayıq bool!” (Gölgelere dikkat et!)diye seslendi muhafız obaya giren Ilıpgı’nın arkasından.

Ölü bir sessizlik kol geziyordu otağların arasında, huzursuz bir gerginlik… Otağların içerisinden tek tük seslerin duyulduğu olsa da gecenin sessizliğini bozan şey Ilıpgı’nın adımlarıydı.

Her obada olduğu gibi yuurt6 yine yerleşkenin tam ortasında bulunuyordu. Koca, açık renk otağa girdi secefi eliyle yana ittirerek.

İçerisi dışarıya göre daha sıcaktı. Sanki gecenin karanlığıyla yarışırmış gibi kapkaranlıktı ayrıca.

Kim iir ol-kelgän?” (Kimdir o gelen?) diye sordu içeriden kalın bir ses. Genç adam kör bakışlarını sesin geldiği tarafa yöneltti alışkanlıkla. Ardından, sanki görebilirmiş gibi, gözlerini kıstı.

Män bir gäygin iim,” (Ben bir gezginim) diye yanıtladı adamın sorusunu. “Konok aargıım.” (Kalacak yer arıyorum)

İsgäri kelen, beegem,” (İçeri gelin, beyim) dedi ses. Ilıpgı yavaş ve temkinli adımlarla ilerlemeye başladı.

* * *

Eet!” demişti yine o ses. Tanrının yüreğine yaratma hevesini eklemişti yine.

Tanrı, şerefine lâyık koca ve aydın bir diyar oluşturmak istedi yukarıda- en tepede.

Ee!” dedi yine, ve oldu. Yukarıda gök oluştu, Köök Teηri oldu o da böylece lâkin altın tahtlı geniş salonlarını barındırması maksadıyla yarattığı yukarıya tepki olarak aşağı da var oldu. Ve buraya İir dendi, ‘yer’ mânâsında.

 * * *

Yuurt’un bir köşesindeki sedire oturmuş, heybesindeki kitapları kurcalıyordu. Bazılarının dışındaki kaplama üzerinde eliyle hissedebildiği semboller-ki çoğu Kâhin’i simgeleyen Güneş işlemesiydi-bulunsa da bu karanlıkta okuyamıyordu hiçbirini. Zaten bu kitapları neden yanına aldığını da şu an sorguluyordu. Onları yanına alırken okuyamayacağıyla ilgili hiçbir şey düşünmemişti.

“Kitaplarınla daha az ses çıkarsan iyi edersin.”

Ses fazlasıyla yakınından gelmişti. Korkuyla yerinde sıçradı. Sesin geldiği tarafta bir karaltı gördü.

“Ben Bargun, Avare yoldaşıyım. Başta seni de öyle zannetmiştim gezgin olduğunu söylediğin için, lâkin bu kadar kitabın olduğuna göre Bilgi Evi’nden olmalısın”

Kısık sesle konuşuyordu.

“Ben Ilıpgı,” dedi genç bilge tedirgin bir tavırla etrafına bakınarak. Elbette hiçbir şey görememişti fakat kimsenin onları duymamış olmasını umuyordu.

“Nereden gelirsin?” diye sordu Ilıpgı sonra.

“Yoldan gelirim,” diye yanıtladı ses.

“Ne yaparsın burada?”

“Yolculuk”

“Burada mı?”

“Evet”

“Burası yol mu?”

“Yol”

Derin bir sessizlik kapladı mekânı.

“Geldiğin yöreden ne haber taşırsın?”

Bu kez soran kişi Bargun’du.

“Herkesin bildiği haberleri,” diye yanıtladı Ilıpgı.

 * * *

Eet!” sesi duyuldu üçüncü kez. Ve İir’de yankılanıp Köök Teηri’nin kulaklarını son defa dolduran bu ses yeryüzündeki en zarif kadife kumaşını, en yumuşak pamuğu yarattı zarafetiyle

Tanrı “Umay” dedi bu sesin sahibine, çünkü ‘arzularının kaynağı’ idi o ses.

Sesi aradı, ve ışığı yaratıp göğe astı arayışında ona yardımcı olması için. Gümüşî ışık ise gökte asılı kaldı. Lâkin tanrı yeryüzünde nereye baksa sesi bulamadı, zira hep ışığın önüne geçip durdu ve kendi gölgesinden başka hiçbir şey göremedi yerin üzerinde

 * * *

Karanlık gökyüzünün altındaki çimenlikte, serin havada oturuyorlardı. Bu karanlık dünyada çevreleri karaltıdan ibaretti.

“Gölgeden en fazla çekinenin kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu Bargun.

“Kim?”

“Tanrı. Çünkü onun ışıltılı dünyasında gölgeye yer yok- kendi yaratmadığı hiçbir şeye yer yok.”

Ilıpgı ürperdi. Bargun konuşmaya devam etti.

“Derler ki, kadim bir vakitte ışığı göğe astığında, yeryüzü üzerinde bir arayışa çıkmış tanrı. Gönlünün en derinindeki en ateşli arzusu onu yakıp kavurmuş, ve istediği şeyi aramış. Lakin bir türlü bulamamış, zira göğe astığı ışığın önüne geçip durmuş arayışında. Anlamış ki gölge ona itaat etmiyormuş. O da bu itaatsizlikten korkmuş. Çünkü gölgeyi cezalandıramazmış”

“Peki ya ışığı yok etseydi?” diye sordu Ilıpgı.

“Qamların şu an yaptığı gibi,” diye onayladı Bargun gökyüzüne bakarak. Yüzlerini döndükleri doğu tarafı kapkaranlıktı.

“Ama ışığı yok etseydi bizim gibi karanlıkta kalırdı,” diye yanıtladı ardından Bargun. “Dedim ya, onun diyarı apaydınlık. Çünkü iki korkusu var: karanlık ve gölge. Ve bu ikisi birlik olup ona rahat vermiyor”

“Bu ikisini kendisi yaratmadığı için mi?” diye sordu Ilıpgı.

Bargun başını olumlu anlamda salladı ve ekledi.

“Tanrının yaratımı olmayan her şey onun yarattıklarına karşı büyük bir kin beslediler; alt üste, gölge ışığa düşman kesildi. Ve hepsi karanlığa tâbiydiler. Yeraltı diyarı karanlık, gölge karanlık; esas ‘ülken’ olan karanlığın tekrar tek hâkim olmasını arzularlar.”

“Biz de kendimizi karanlığa hapsettik,” dedi Ilıpgı ürpererek.

“Hayır, kendimizi ‘gölge’ye hapsettik,” diye düzeltti onu Bargun. “Dünyamızı en büyük korkumuza boğduk.”

Ilıpgı ürkerek doğruldu. Ayağa kalktı. Hızlıca alıp verdiği nefesleri onu boğuyordu sanki.

Gökyüzünde bir ışık parladı. Çakan şimşek genç adamın gerileyerek tekrar yere düşmesine neden oldu.

 * * *

Gökteki devridaiminin amaçsızlığını kavramıştı artık. Gölgenin önüne geçemeyeceğini, onu ortadan kaldıramayacağını biliyordu.

Özgür iradenin önüne geçemeyeceğini anlaması kendi iradesinin farkına varmasına neden olmuştu. Kendini adadığı bu devinim kendisine faydasızdı. Herhangi bir şeye pek faydası olduğu da söylenemezdi esasında.

Ve böylece bir vakit ortadan kayboldu. Işığı söndü ve gök kubbeyi terk etti. Gölgelerin de onunla beraber solduğunu gördü. Lâkin yitip gidişinin arz ettiği tehlikenin farkında değildi.

* * *

Gökte ışıklar çakıyor, yeryüzünün her köşesindeki gölgeleri göz önüne seriyordu. Soğuk yağmur damlaları açık havadaki insanların tenlerine sertçe çarpıyordu. Ilıpgı, korku içinde, olanları izliyordu.

Çakan ilk şimşek başta küçük bir çığlığa sebep olmuştu. Ardından gelen gök gürültüsü, ve aynı anda ikinci şimşek korkuyu artırmıştı.

Kiminin otağda kalırken kiminin dışarıya fırladığını görmüştü Ilıpgı. Birisi korku içindeki delilikle bir otağın kumaşına sarınmıştı yırtarak, ve takılıp yerde yuvarlanmıştı. Yaşlı bir adamdı.

Ardından, yaşlı adamın yırttığı açıklıktan bir başka adam çıktı dışarıya. Gökte çakan parıltı adamın öfkeli suratını gözler önüne sermişti. Bir diğeriyse yaşlı adamın böğrüne inen tekmeyi açığa çıkarmıştı.

Çığlıklar arttı. Bebeğine sarılan genç bir kadın Ilıpgı ve Bargun’un önlerinden geçerek obadan ayrılan yolda koşmaya başladı. Tüm yeryüzünü aydınlatan bir ışık gözcü kulesinden sarkan muhafızı açığa çıkardı- boynundaki ipin diğer ucu kulenin en tepesine bağlıydı.

Tekrar obaya doğru yönelen Ilıpgı adımlarının onu geriye çektiğini fark etti. Az önce otağın kumaşına bürünmüş olan yaşlı adam kanla kaplı suratına inen yumruklardan kaçamıyordu.

Obanın beyi elinde meşaleyle meydandaydı. Etrafa emirler yağdırıyordu sert sesiyle, halkından sükûnet diliyordu.

Beyin elindeki meşale korkuyu daha da arttırdı. Bağrışan birkaç kişi üzerine çullandı. Ve dövüş başladı. Kargaşada bir kişinin tutuşarak kaçtığını gördü Ilıpgı. Bir otağ alev aldı.

Ilıpgı korkuyu çok yoğun bir şekilde hissediyordu. Gök gürültüleri sistemin çatırdayan sütunlarını andırıyordu. Bey çok geçmeden yere devrilmişti halkı tarafından. Hanım elinde kılıçla meydandaydı ve ona saldıran bir grupla mücadele ediyordu.

Halkı tarafından devrilen beyin elinden alınan meşale öylece fırlatılmıştı. Düşüncesizce atılan meşale beyin çadırını ateşe verdi. Çok geçmeden büyük bir kamp ateşi gibi aydınlattı meydanı bu yangın. İnsanlar obadan kaçmaya çalışıyor, yerdeki gölgelerine bakmaktan çekiniyorlarsa da göğe de bakamıyorlardı.

Hanım, kavgasına devam ediyordu. Ayaklarının dibine fırlatılan bir kelle afallamasına sebebiyet verdi. Bu, beyin gövdesinden kopartılan kafasıydı.

Ilıpgı başını çevirdi. Tek istediği karanlıktı artık.

Kafasının içinde Bargun’un sesini duydu, “Tanrının yaratımı olmayan her şey onun yarattıklarına karşı büyük bir kin beslediler.”

“Kâhin bizi terk etti, umut ışığı söndü,” dedi Ilıpgı etrafına bakarak. Bargun’un çoktan onu terk etmiş olduğunu gördü. Dehşet içinde koşmaya başladı.


1- Qam kelimesi Eski Türkçe ‘kam’dan evrilmiştir, yani şaman demektir; qamum ise bu kelimenin dişil hâlidir.

2- Ülken, Ülgen de denir, eski Türklerde tanrının adlarından, burada ‘en eski, ilk’ anlamında

3- Baar, bugünkü Türkçe’de ‘var’ kelimesiyle kıyaslanabilir, ‘var olmak; var olan’ anlamındadır. Tanrının bir sıfatı

4- Meηe, bugünkü Türkçe’de ‘bengi’, sonsuzluğu ve ebediyeti niteler.

5- Qam ve qamumların ruhsal yolla bağlı oldukları hayvanlardır

6- Halkın toplandığı çadırdır, Orta Çağ’daki hanlar gibi

Telaffuz notları:

ä, fonetikte æ şeklinde gösterilen geniş ‘e’ harfi

η, transkripsiyon metinlerde ñ şeklinde gösterilen nazal ‘n’ harfi

Fatih E. Kaya

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Öyküdeki karanlık, ışık ve gölge motiflerini açıklamaya çalıştığım bir yazıyı da bu başlıkta paylaşmak isterim.
    Gölgeyi anlamak için önce ışık açıklanmalıdır. Işık ise bu öyküde mânen kültürü temsil eder.
    Kültür denilen küme, halkı bir arada düzenli bir şekilde yaşamaya iter. Kültür içerisinde inancı ve âdeti barındıran sistemli bir komplekstir.
    Eski toplumlarda bugünkü din kavramı yoktu, çünkü bugünün din anlayışı o zamanlar 'kültür’ü meydana getiren bir ögeydi yalnızca. Örneğin, eski Türk kültürüne dahil basit bir yaşamda büyüğünün elini öpmek, tanrıya inanmak, tanrının atadığı kağana tâbi olmak aynı şeylerdi, her biri aynı kaynaktan gelirdi.
    Eski Türk toplumunda yol iyesi inancı yoldan korkmayı önler, zira yol tehlikelidir. Yine aynı şekilde yönetme yetkisi tanrı tarafından verilir. Tanrı sorgulanmaz, ona inanılmaz; o vardır. Bu durumda otoritenin kaynağı da odur, teşkilatın başına atadığı kağan belirlidir. Bu gelenek sistemi sağlar.
    Yol iyesi yol korkusunun, tanrı (kut) inancı düzensizlik korkusunun ürünleridir; bu durumda inancı tetikleyen unsur korkudur.
    Toplumda doğan biri neden büyüğünün elini öptüğünü sorgulamaz, Oğuz Kağan’ı sorgulamaz, tanrıyı sorgulamaz; bunların hepsi vardır onun için ve aksi düşünülmez.
    Ancak kültüre dahil parçalardan biri sorgulandığı vakit korku bedeni ele geçirir: “Tanrı bizi neden korkuya bıraktı?”
    Bu bağlamda ‘ışık’ ilkel kültürdür. Tanrının varlığı, büyüğüne hürmet, 'kut’lu kişinin tebaası olmak…ve bu kültür “düzen” demektir. Tanrı-kralların yaygınlığı da bundandır zannımca.
    ‘Karanlık’ ilkel korkudur. Insanın dağlara bakıp ürktüğü, karanlık ormandan çekindiği, göğün aydınlığına tapındığı kadim vaktin eseridir. Kültürün gelişimi ışıkla gelir, aydınlığı sağlar.
    Lakin kişiyi mutlu eden bir armağan, onu kaybetme korkusunu da beraberinde getirir. Bu korku, ışığın getirisi olan, 'gölge’dir. Düzeni yitirme korkusu her daim insanın içinde yaşar, zihnini meşgul eder. Gölge, ışığın içindeki karanlığın tezahürüdür, düzenin içindeki düzensizlik korkusu.
    "Tanrı bizi niye gölgeye terk etti?"sorusu gölgedir. Insanlar tanrıyı sorgulamaya başlarlar ve düzeni/sistemi ayakta tutan sütun temelinden çatırdamaya başlar.
    Uzun süredir devam eden bir kültürün yıkılışı deliliği getirmez mi? Sorgulayan insan şüphecidir. Şüphe beraberinde korkuyu getirir. Ve korku zihni bir kez ele geçirdi mi geri dönüş zordur. Bu korku çılgınlığa varır.
    Dünya Savaşları insanları sorgulamaya itti. Pek çokları yaşamını değersiz buldu. Şüphecilik yaygınlaştı. Moğol işgali altındaki Anadolu halkının düşünce yapısı gibi maddî yaşama olan bağlılık azaldı. (Fakat bu iki örnek arasında farklar var tabi ki, en barizi de o vakitler Anadolu halkının tanrıya sığınması, I. Dünya Savaşı’nın ise tanrı inancını kökünden sarsmasıdır belki de)
    Meursault, Dünya Savaşı’nın kaybeden kesiminin, yani dünya halklarının varoluşsal yalnızlığını ve ruhsal boşluğunu tek bedende toplamış bir karakterdir. O, ışığın karanlıkla tıpkılığını gölgeyi sorgulayarak görmüş ve bu durum onu hissizleştirmişti. Sonunda ışığa şükretmediği, kültürüne bağlı görülmediği için yaşamı değersiz bulundu. O ışıkla dolu bir dünyada gölgeyi gören tek kişiydi.
    Işte hikâyedeki üç ana motif olan karanlık, ışık ve gölge bu şekilde açıklanabilir. Ancak bilindiği gibi eser her okuyan için farklı şeyler anlatır. Bu nedenle sizlerin görüş ve önerilerini okumak beni mutlu edecektir.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar