Öykü

Bir Varmış Bir Yokmuş

Ozan Flaner derler adıma, Esperos diyarından, batıdaki Yeşim Denizi kıyısında yer alan. Kolejli bir gezginim; hem diplomalı bir ozan, hem Avare’nin bir soydaşıyım yani. Soyumun ismini bırakıp ozan olarak yollara revan olalı pek çok döngüler geçti.

Nicedir dolaşır, görürüm hayli diyarı, bilirim yaratımın harikalarını ve pek çok insanla karşılaşırım yollarda. Çünkü hepimiz yoldayız ve her birimiz yoldaşız da. Ben de gezerken dağ ve ovalarda, dinler ve yazarım pek çok hikâyeyi; şarkıları, efsaneleri dinler anlatırım masalları. Çünkü yoldaşlık bağıyla bağlanmış insanlığın her bir köşesine sızan, tek bir öge vardır onları ortak kılan: masal

Şimdi anlatacağım masal doğu topraklarından, dolaşıp duran bir ruh hakkında, vaktiyle bir krala ait olan. Şimdi, yaklaşın dostlarım, yaklaşın ve paylaşalım ateşi. Yüzlerimiz aydınlansın, ısınsın bedenimiz paylaştığımız ateşle, yüreklerimizi dolduran paylaşma hevesiyle. Ruhlarımız tutuşsun dinlediğimiz ezgiyle; bize ateşi sunan efendimiz Kâhin ve onun kardeşi, yeryüzüne ezginin kudretini taşıyan Avare’nin mirası doldursun bu mekânı ve sarsın bu ölümlü ruhları.

Bilin ki bu ezgiyi başkası duyamayacak, ve duymadı kimse batı topraklarından. Yani, kulak verin dostlarım, dinleyin ve bilin bu masalı, bu serseri ruhun hikâyesini.

* * *

“Astrica bir zamanların güçlü krallıklarındandı. Sevilen bir kralın hükmettiği doğu ellerini kapsardı. Refah içindeydi halkı ve kimse kimseye şom bakmazdı. Herkes huzurla yaşardı.”

Yaşlı Abel’in sesi yavaşça soldu sanki, gözleri otağın ocağında yanmakta olan ateşe çevrildi. Yanaklarından sarkan bembeyaz sakalları ardına gizlenmiş kırışıklıklar fazlasıyla belirgindi ateşin ifşa eden ışığında.

Yaşlı adam derin bir nefes aldı.

“Sonra ejderhalar geldi, kızıl kanatlarında kızıl alevlerle, sıcak nefesleri kara ölümü taşıyarak ve her şeyi kurutarak, bu krallığın sonunu kan ve ateşle getirdiler. Feryat figan ruhlar arşa yükselerek yıldızlara vardılar; hükmünde adil, kavgada cesur kral ülkesini kavuran bu acımasız düşmana kafa tuttu. Büyük bir güç ve halkını koruma içgüdüsüyle dövüştü ama son nefesine dek verdiği bu dövüş akamete terk edilen topraklarını kurtaramadı. Kendisi de burada serseri bir ruh oldu.”

Abel’in sözleri biterken topşurunu çalan kayçı şarkısına başladı.

* * *

Bir zamanlar bir krallık vardı

başıboş bir ruh

Kralıydı vaktiyle doğu diyarının

huzur dolu refah ve baharın

alevleriyle yok olan çıkıp gelen ejderhaların

Büyük savaş verdi kralı bu krallığın

büyük kükreme ile geldiğinde göğün şeytanları

ve soluklarında ateş ile o acımasız yıkım

yok ederek krallığı sürdüğünde yıldızlara halkı

Bir zamanlar bir krallık vardı

büyük ve görkemli

Bu ruh onun kralıydı

yüce ve haşmetli

pek tabii bir yönetici

Denirdi ki bu bereketli toprakları

halkı, huzur içinde yaşayanları

yönetirdi asil ve adil hükümdarı

yemyeşil sonsuzluğa varana değin sınırları

Bir zamanlar bir ruh vardı

gezip dolaşan öylece

Görmüştü krallığını

ulu ve yüce

bir o kadar rezilce

Yaşadı büyük zenginlikle

hükmetti uzunca

sevildi hep halkınca

doğudan batıya sınırları boyunca

Bir zamanlar bir kral vardı

her daim adaletli

Hükmü uzun oldu, sevildi eşrafı

doğuştan azametli

yazık ki artık lanetli

Yas tuttu ülkesi elinden kayarken

hükmünün sınırları yeşilliklerden

kızıl karanlıklara dönerken

krallığını saran acı ve çileden

Bir zamanlar bir ruh vardı

serseri ve çaresiz

Doğu diyarını boydan boya dolaşırdı

yurtsuz ve ülkesiz

gezintisi lain, gayesiz

Dövüşmüştü nefesi yıkım kokan iblisle

iblisin harlı fakat karanlık ininde

ve lanetlenmişti melun iblis sözüyle

uğruna savaştığı illeri yıkık görecekti böylece

Bir zamanlar bir krallık vardı

kutlu yeşillikler içinde bir hayat

Fakat sonra ejderhalar çıkageldi

uğursuz ateşlerle sardı dört yanı fesat

kutlu krallıktan geriye kalan: âdemiyât

Lain kralın ruhu bedbaht

yankılanır dağlarda acı bir feryat

geçtiği yollarda ne yolcu, ne bir at

ne insan, ne hayvan; ne bir mahlukat

Bir zamanlar bir krallık vardı

güneşin kıyısında kurulu

Feda etti kendini görkemli kralı

kafa tuttu iblislerin başına, pek ulu

gözü kara ama gözü arkada, çünkü halkı çoktu

Şimdi şom rüzgâr ağıt yakar bu ovalarda

lain ruh sürüklenir dağda, bayırda

ıssız yollarda ve derinde, kuytu ve tenhada

gözetmişti toprağını, daha da görecek

iyi ve kötü durumlarda

* * *

“Sence gerçek mi?” diye sorduğunda tam ayın ışığıyla aydınlanan gecenin sükunetini bölen sesi annesini ürküttü. Genç kadın oturmakta olduğu iskemleden yavaşça kalktı. Eli, omzundan kayan şalına uzandı ani bir refleksle.

“Ne..?” dedi anlamadan. “Masal mı?”

Yatağında doğrulan çocuk başını salladı.

Tek odalı ahşap kulübelerinde annesiyle beraber yaşıyor oluşunda en sevdiği husus geceleri annesinin ipek gibi yumuşak ve bir ceylan gibi ürkek sesini dinlemekti. Pencerenin önüne yerleştirdiği iskemlede şarkısını mırıldanan kadın çoğunlukla küçük oğlunun kendisini dinlediğinden habersiz olurdu. Ama bu kez onu dinlediğini belli etmişti çocuk, yine sessizce, adeta mest olarak, sonuna dek dinlediği şarkı içinde bir kıpırtıya neden olmuştu sanki. Annesinin, başucunda oturup ona anlattığı masallar gibiydi ama aynı zamanda Yaşlı Flaner’in kasaba gençlerine anlattığı kahraman hikayelerinden de bir hava taşıyordu.

Annesi ahşap zeminde geceyi yaran gıcırtı ve çıtırtılara neden olarak ona yaklaştı. Yüzünde sıcak bir tebessüm vardı. Onun bu içten gülümsemesi ve şirin bakışı en sert insanın bile içini ısıtabilirdi.

“Yani… kralın başına gelenler ve…”

“Elbette” dedi yatakta oğlunun yanına oturan kadın. “Elbette gerçek.”

* * *

“Elbette, evlat” dedi Abel şefkatle bakan gözlerini genç Flaner’e çevirerek. “Masalların en büyük güçleri gerçeği yansıtmalarıdır çünkü.”

“Ama… daha önce işitmemiştim böylesini…”

“Batı diyarından işiten az bulunur bunu, lakin gezginler de bunun için vardır. Avare’nin yoldaşı olan bizler kültürleri kaynaştırırız demiri kaynaştıran demirciler gibi. Bir gezgin pelerininde batı rüzgârını taşır, heybesindeki masalları kav olarak kullanır ki medeniyetin ateşi harlansın. Zira medeniyete giden yol da kültürlerin kaynaşmasından geçer.”

Genç Flaner anlamaz gözlerle baktı yaşlı Abel’e.

“Medeniyet bir ateştir” dedi Abel tekrar söze başlayarak. “Ezeli ve ebedi bir ateş, öyle ki tüm kültürler onun kıvılcımlarıdır. Gezginlerin masalları da bu kıvılcımları harlayan etkendir. Bizler medeniyet ateşini korumak için onu güçlendiririz- masallarımızla.”

“Peki ya güçlendirmezsek?”

“Güçlendirmezsek, ha? Güçlendirmezsek ateş söner, Kâhin’in insanlığa armağanı yok olur. Işık olmazsa ozanlar susar. Ozanlar sustuğunda ise karanlık gelir, bu maddi bir karanlık değil elbette. Bu, yıldızların karanlığı. Bizi geçmişe bağlayan ışık karanlığa gömülür, yerini yapay ateşler alır. Koca alevler sarar dört bir yanı ki insan yıldız ışığından mahrum kalsın, köklerimiz kurusun ve medeniyet ateşi sönsün. Biz masal anlatmazsak, masallardaki gerçekler bilincimize işlemezse kökleri kuruyan bir çınar gibi biçare ve asılsız olur kalırız.”

“Ama onlar yalnızca masal…”

“Yalnızca masal değil, evlat, yalnızca masal değil. Onlar gerçekler. Onlar, bir kış gecesi bir yolcunun içini ısıtan, kara kışın ortasındaki köylere ateş olan, bazen bir anneden çocuğuna bazense bir ozandan seyyaha aktarılan kadim sözler. Yıldızların ışığı saklıdır masallarda, ocağın ateşi gizlidir. Onları yalın anlatılar gibi görmek seni ateşten uzaklaştırır, medeniyetten ırak düşersin. Onlar gerçek olmasa umudunu yitirirsin.”

* * *

İşte, masallar umut taşıdı yıllarca süren gezintilerinde. Bir topşurun tellerinde başlayan yolculuğuna ozanın kalbinden devam etti bu öykü, sonra halkın kulağını açtı usulca, ardından narin bir sesten ninni olarak döküldü; belki sözler değişti, dili değişti belki de ama masal değişmedi, değişim değişmedi, yol hep aynı kaldı.

Ozanlar, âşıklar, kayçılar, çalgıcılar hep bu masalı aktardı insanların kalbine. Avare yollarını açtı ki onlar Kâhin’e varabilsin, Kâhin içlerini ısıttı ki onlar Avare’ye dönebilsin. Masallar kimine güç verdi, kimine umut oldu.

Ozan bir kez yola revan oldu mu durmak bilmedi. Heybesi ezgilerle ağırlaşmıştı, pelerinine sarındığı yoldaşı masal huysuzdu, gezgin ozanın asası sabırsızdı. Ozan böylece hep gezdi durdu. Bildi ki konaklamaktan pineklemeye geçtiği yer ona mezar olacaktı, ezgileri susacak ve masalları solacaktı belki de- belki de değil, ama ozan bu ‘belki’den korktu. Bu yüzden durmaksızın gezdi, dağlar ovalar aştı, az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti. Anlattı da anlattı, masallar ağzından dökülse de efsunu yüreğinden geldi. Hepsi, bir gün kişi göğe baktığı vakit yıldızları görsün diyeydi.

Ozan sustu, masallar durmadı; zemherinin ortasındaki yuvalara sızdı, yatak odasında zalim şahı uyuttu, hanlardan saraylara gezdi durdu. Mekan ayırt etmezdi masal, ‘ol mekanda olup durdu’

Böyle sürdü insanlığın öyküsü, hepimizin yaşamı bir masal kadar gerçek olup çıktı sonunda. Atalar ayıttı, baksılar çığırdı, analar ninni diye söyledi; masal hep yaşayacak bir yer buldu. Ninem düştü beşikten, dedem uçtu eşikten…

Bir Varmış Bir Yokmuş” için 3 Yorum Var

  1. Vay canına! Gerçekten sıkı bir öykü okudum az önce.

    Anlatım tarzın ve kullandığın teknik bu tür hikayeler için biçilmiş kaftan bence. Fantastik kurguların bu kıvamda biraz ağır ve süslü bir dille yazılmasını seviyorum. Çoğu zaman bu ağırlık detaylandırmamız aracılığıyla meydana geliyor zaten. Bu en azından benim için tatmin edici bir şey. :slight_smile:

    Bu seçki yayınlandığından beri, okuduğum en iyi öykülerden biriydi bu. Eline sağlık, gerçekten emek vermiş ve üzerinde uğraşmışsın.

    Kalemine kuvvet! :call_me_hand:

  2. Değerli yorumun için çok teşekkür ederim :blush: