Öykü

Lanete Dönüşen Masum Dilek

“Sessizliğe ihtiyacım var,” demiştim. Hayatta en mümkünsüz şeyi istiyormuşum gibi hissettim. Kendi kendimle dalga geçtim: “Neden olmasın? Şöyle içten, odaklanarak dilesem…” Gözlerimi kapattım ve dünya sussun bir ben kalayım, dedim. Demez olaydım. O zamanlar hâlâ espri yapabiliyordum. Nasreddin Hoca’nın meşhur fıkrasında dediği gibi, belli mi olur belki de tutardı. Şöyle düşünüyordum, sessizlik bir okyanus olsa ve ben dibine dalsam. Öyle bunalmıştım insanlık denen saçmalıktan. Yani sessizlikten neyi anlıyorsunuz değil mi? Adına teknoloji denilen kuşatılmışlık, sonra ekonomi denilen öğretilmiş çaresizlik, medeniyet denilen karanlık hepsi işte. Kocaman bir gürültü halinde üstüme üstüme geliyorlardı. Masum dileğimi böyle bir ruh haliyle tutmuştum. Bugün olsa yine aynı şeyi diler miydim? Asla… tövbe. Bin kez tövbe. Yemin ederim asla böyle bir lanetli dilek dilemezdim.

Her şeye rağmen o zamanlar idealist bir adam olduğumu söyleyebilirim. Sırf bu yüzden çok sıfırlı maaşımı bırakıp, herkesin gıptayla baktığı şirketteki işimden vazgeçmiş, ülkeye dönmüştüm. Minimalist bir hayat kurmuştum. Çeviri yapıyordum. Daha lisedeyken hayalimi kurduğum iş buydu. Beni sadece meşgul etmiyor, sürekli düşünmeye teşvik ediyordu. İflah olmaz bir merakım vardı. Kendi dilime çevirdiğim her metinle yeni bir insana dönüştüğümü hissediyordum. Üstelik sürekli yapacak yeni bir şeyler buluyor, bir şekilde zihnimi de meşgul ediyordum. Kitap okuyor, internet üzerinden yeni diziler izliyor, temizlik yapıyordum. Ara ara kendi kurgu metinlerimi bile yazma fırsatım oluyordu.

Neyse işte o gün yine, şimdi ne için nereye gidiyordum tam hatırlayamıyorum, evden çıktım. Galiba internet bankacılığına bir türlü güvenmediğimden ödememi elden almak için yayınevine gidiyordum. Otobüse bindim. Hava sıcaktı ve Ekim bitmek üzereydi. Çevreyi umarsızca kirleten insanın nihayet doğayla imtihanı başlamıştı. Yaşadıklarımızın geriye sayım olduğundan emindim. Hak ediyordu insan. Kışa girerken yazı yaşamayı, yaz aylarında yağmur dualarına çıkmayı, çekirge istilalarını, salgın hastalıkları, her şeyi. İşte o günde dışarıda kat kat giydiren, kat kat soyunduran sonra da hasta eden bir hava vardı. Böyle havalarda ne zaman yağmur yağacağı ne zaman güneş açacağı belli olmazdı. Aslında cebimde taşıdığım şu akıllı telefona yüklediğim uygulamaya evden çıkmadan bir göz atmayı akıl etsem o saati saatine bana hava durumu özeti geçecekti ama ben öyle planlı programlı bir adam değildim işte. O sıralarda da elimde bir türlü bitiremediğim bir roman vardı. Günlerdir üzerinde çalışıyordum. Beni çok uğraştırıyordu. Çalışma masamı darmadağınık bırakıp kaçmıştım ama aklım hâlâ ondaydı. Mitolojik bir hikâyeydi. Tanrıların insanlara ders vermeye çalıştığı türlü masallardan yola çıkarak distopik bir gerçeklik kurmaya çalışmıştı yazar. Yurt dışındayken yazarın başka kitaplarını da okumuştum. Kadın bu konulara takıktı. Zor bir dili vardı. Çevirmek de zaman alıyordu. Vazgeçebilirdim, benden önce birkaç çevirmenden dönmüştü. Ama benim kendime bile izah etmekte zorlandığım inatçı yapım vardı. Başladığım iş mutlaka bitecekti. Otobüse binerken kafamdan biraz olsun uzaklaştırmaya çalıştım kitabı ve karanlık hikâyesini. Nefes almalıydım. Otobüs şansıma boştu. Oturdum. Yanıma bir şiir kitabı almıştım. Çantamdan çıkardım okumaya başladım. En sevdiğim aşk şiirlerinden oluşan bir seçkiydi. Öyle dalmışım ki yanıma bir kadının yerleştiğini fark etmemişim. Arkamdaki ihtiyarın bağıra çağıra konuşmasından rahatsız olmuş. Söylendi. “İnsanların özel hayatları beni hiç ilgilendirmiyor ama zorla içlerine alıyorlar, bağıra çağıra her şeyi anlatıyorlar.” dedi, bunlar benim içimden geçen sözlerdi. Elbette öfkeleniyordum. Ama ben öfke kontrolü eğitimi almış, bu sorunu yıllar önce çözmüştüm. Ayrıca her ne kadar birinden ya da bir şeyden rahatsız olsam da açıp ağzımı tek laf edemem. Ben söyleyince mi düzelecekler allasen? der geçerim. Ama yanımdaki kadın belli uğraşmak istiyordu, yüksek sesle bana dönerek konuştu, “Hiç susmadılar, nereden buluyorlar sabah sabah bu kadar konuşacak şeyi.” Sırf arkadakiler duysun diye yaptı bunu. Gerçekten nereden buluyorlardı konuşacak bu kadar şeyi. Okuduğum kitabı dizlerime koyup, kadına baktım. “Haklısınız,” anlamında başımı salladım. Arkadakiler hiç umursamadı bile, konuşmaya devam ettiler. İşte biz insanlar böyleydik, kendi keyfimizden başka hiçbir şeyi önemsemezdik. Bu arada kadının giyimi dikkatimi çekmişti, ellerinde bileklerine kadar uzayan şeffaf eldivenler geçirmişti. Şu incecik plastikten sağlıkçıların giydiği eldivenlerden. İlginç bir giyim tarzıydı. Üzerinde ayrıca şeffaf bir plastik yağmurluk vardı. Yüzünde de yine o sağlıkçıların taktığı ince kağıt maskelerden. Çok değişik. Orta yaşlarında düzgün fizikli bakımlı bir kadındı. Titizlik hastalığına yakalanmış, virüslerin her yerde olduğunu düşünen tiplerden olduğunu düşündüm. Kadın bu hali alerji yaratmış olmalı ki, bünyem sırf inadına içimden büyüyen kocaman bir hapşırık üretti, şöyle suratına doğru… Kendimi sıktım, hıçkırığı hiç sağlıklı bir yöntem olmasa da içimde patlattım. Aslında yanında hapşırsam beni dezenfekte etmesinden korktum. Başımı önüme eğip, kadına dikkat etmeden kitabıma odaklanmaya çalıştım. Bu mümkün değildi. Kadın çantasından genişçe bir ıslak mendil çıkardı. Oturduğumuz koltukların önündeki tutunma demirlerini sildi. Ben cam kenarındaydım. Camın leş gibi olduğunun farkındaydım belki biri uyurken nefesini vermiş, yağlı başını dayamış, ya da işedikten sonra yıkamadığı kirli elleriyle cama şekiller çizmiştir, her şey olabilir. Bir mendil de bana uzattı, “Silmek ister misiniz cam çok kirli duruyor… Mendil antiseptiktir.” Sanki kadın öğretmenim, ne dese yapmalıyım gibi bir his, aldım elinden mendili sildim camı. Kimsenin duymayacağı bir sesle kulağıma eğilip, sizi sevdim bunu bir tek size söyleyeceğim. Dünyanın sonu gelmek üzere.” Hoppa dedim içimden. Bu kadın deli. Dilim tutulmuştu. Kadının bakışları daha önceden hiç bir canlıda görmediğim gibi derin hareler içeriyordu. Sürekli hareket halindeydi. Büyük karanlık bir girdaba dönüştü. “Bir dileğiniz vardı, kabul oldu,” dedi. “Ne?” dedim. Önce anlamadım, sonra sabah yaptığım şey bir anda aklıma geldi. Bir dilek tutmuştum. İyi de bu kadın bunu nasıl biliyordu? Tabi ki saçmalıyordu. Giyiminden anlamalıydım, bir deliye çatmıştım. Bu arada ne cevap vermeliyim diye düşündüm. Çünkü o bakışlardan ve kadının sanki bi dünyadan değilmiş gibi yukarıdan bakan emredici tavrından biraz tırsmıştım. Konuşmak icin cesaretimi toplayıp tekrar ona döndüğümde yoktu. Gitmişti. Oysa otobüs durmamıştı. Bu arada bir durak yoktu. Yemin edebilirim. Sanki kadın olduğu yerde buharlaşmıştı. İşte o zaman evde çalışma masamın üzerinde bıraktığım romanın zihnimle derinliklerinde bana bir oyun yaptığını düşünmüştüm. Ama aklım kadının az önce oturduğu otobüs koltuğundan gelen yanık kokusuna takılmıştı.

O gün hiç şey anlamlı değildi. Aradan bir kaç ay geçtikten sonra kimse evden çıkamaz hale geldiğinde tüm ipuçları zihnimde teker teker birleşmeye başladı. Bilgisayarın başına geçtim, kadınla karşılaştığım günü, dünyada nedeni açıklanamayan bu virüsün tespit edilen ilk başlangıç tarihini araştırdım. Tüm dünya ülkelerinde neredeyse aynı anda başlamıştı. Tanrı benimle konuşmuştu. Bana elçisini o kadın kılığında göndermişti. Dileğim kabul olmuştu. Ama o dilek aynı zamanda insanlığın laneti olmuştu.

(İyi de bu sessizlikte ben bunu kime anlatıyorum ki?)

Dilek Yılmaz

İstanbul Üniversitesi Reklamcılık mezunu. Uzun yıllar reklam sektöründe çalıştı. Çocukluğunda başlayan okuma tutkusu devam ediyor. Bu tutkunun çıktısı olarak yüzeye vuran öykülerinden bazıları Kiltablet, Edebiyat Haber, Oggito, Son Kaknüsler’de; Mrs. Dalloway hakkında hazırladığı kitap inceleme yazısı Mevzu Edebiyat’da yayınlandı.

Lanete Dönüşen Masum Dilek” için 21 Yorum Var

  1. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Merhaba, öykünüzü merakla okudum ve beğendim. Yazım diliniz akıcı ve yalındı. Tek bir eleştrim olacak izninizle. Dileğin gerçekleştiği dünyayı görmek isterdim. Adamın bunu neden lanet olarak gördüğünü, neden tekrar böyle bir dilek dilemeyeceğini okumak isterdim. Sessizliğin insanlık için ne anlama geldiğini görmek isterdim. Tabi bu sizin seçiminiz. Kaleminize sağlık

  2. Dilek73 dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Funda. Okuyup yorum attığın icin önce ben teşekkür eymek isterim. Bu arkadaşımız pişman çünkü hayal ettiginden daha farklı bir şeye, insanlığın sonuna neden oluyor. Belki baska bir hikâyede bu kahramanız neden olduğu distopik dünya ile yine karşımıza çıkar.
    Sevgilerimle,
    Dilek

  3. Merhabalar @Dilek73;

    Konuya yaklaşımınız oldukça farklı bir pencereden olmuş şimdiye kadar okuduğum öyküler arasında. Böylesine büyük bir felaketin masum ve içten bir dilekten kaynaklanması oldukça ironik ve öyküde en sevdiğim nokta da tam olarak burasıydı diyebilirim.

    Bu kısımdaki benzetmeleri beğendiğimi söylemeliyim. Ana karakterin durmasını istediği gürültünün yalnızca seslerden ibaret olmaması da hoş bir detaydı bana göre.

    Tanrının elçisi düşüncelerini karakter gibi kendine saklamak yerine bağıra bağıra söylemeyi tercih etti. Çünkü bir şeylerin düzelmesi her zaman mümkündü. Bazen bir sözle bazen bir dilekle. Doğaya verdiğimiz zarar karşısında insanlığın düzelmesini bu masum dileğe bağlamanız beni tatmin etti.

    Gelecek seçkilerde de görüşmek dileğiyle… :slightly_smiling_face:

  4. Günaydın Dilek

    Erkenci bir kuş olarak ilk öyküme seninkiyle başlamak istedim. Burnumuzu dışarıya çıkartmaya korktuğumuz şu günlerde sanki sana kahveye gelmişim sen de bana başından geçenleri akıcı bir dille anlatıyorsun gibiydi öykü. Hatta belki de sen yaşadın bunu, gerçek hayatta ve bizimle paylaşıyorsun. Dilin sade özenli hiç yorucu değil. Bilmediği sulara da girmemiş. Sonuna kadar sıkılmadan okudum.

    Bir yer de hapşırmışsın hıçkırık tutmuş ona bir bak istersen. Benim de öykülerim Banu ile başlayıp Berrin ile bittiği çok oluyor.

    Eline sağlık kalemin daim olsun
    Sevgiler

  5. Dilek73 dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Kürşat ne güzel detaylar yakalamışsın. Değerlendirmen için çok teşekkür ediyorum. Yazıyor olmanın en güzel tarafı bir yerlere ulaşması. Üstelik böylesine yapıcı yorumlarla geri dönmesinde.
    Hepimizin bir karmaşanın ortasında yaşamıyor muyuz zaten? Bu kahramanı yazmak benim çok içselleştirdiğim bir şeydi.
    Görüşmek üzere,
    Dilek