Öykü

Naime ile Kazım

Tarlayı sürdükten sonra evine gidiyordu Kazım. Tekdüze yaşamında her gün gerçekleştirdiği, ona sıradan gelen gidişatı vardı. Sabah tarlaya gitmek, akşam üstü eve gitmek daha sonra yeni evlendiği karısı Naime’nin hazırladığı yemekleri yemek – genellikle taze fasulye, bamya, ıspanak, kuşkonmaz gibi sebze yemekleri – yatmak. Başka hiçbir olayı yoktu bizim Kazım’ın. Düz, Ege ağzıyla konuşan garibanın tekiydi. Annesiyle babası ölünce Bodrum’dan tarlalar için geri dönmüş, sonra Naime ile bir ilişkileri olmuştu. Bodrum’da Katar’a gitmek için biriktirdiği paraları bir çılgınlık yapıp düğünde kullanmıştı. Naime ile ilkokulda aynı sınıftaydılar ama hiçbir zaman ona karşı duygu beslememişti içinde. Çocuktu sonuçta. Öğretmeninden başka kime âşık olabilirdi?

Ama Bodrum’dan köyüne geldikten sonra işler değişmişti. Naime, bir gün Kazım’ı yoldan geçerken kendi bahçelerine çağırmıştı. İlk kıvılcım orada ateşlenmişti.

“Kazım!”

Kafasını çevirmişti Kazım. Naime, tarlada toprağı bellemekteydi. Elinde kürek, dinleniyordu kendi başına. Koluyla alnındaki teri sildi. Elini kaldırıp selam verdi Kazım’a. Kazım da aynı şekilde cevap verdi.

“Gelmişsin.” diye seslendi Naime. Nitril eldivenini elinden çıkarıp, küreğin üzerine astı. Kazım’ın yanına gitti.

“E mecbur. Annen baban aniden ölünce geliyorsun.”

“Çok üzüldüm gerçekten. Başın sağ olsun.”

“Sağ ol. Sen n’apıyorsun? Gördüğüm kadarıyla toprağı eşeliyorsun.”

“Yani.”

“Yardıma ihtiyacın var mı?”

“Ya aslında var.” Naime, tarlaya doğru döndü. “Az bir işim kaldı. Şu tarafı da belledikten sonra gübreyi dağıtmam lazım. Akşama yağmur yağacak gibi. Eriyip gider.”

“Dur şu gübreyi taşıyalım ikimiz.” İkisi beraber tarlaya indiler. Kazım, ceketini ağaca astıktan sonra Naime gülerek seslendi. “Hahahaha… Acele etme… Çok az bir yer kaldı. Orayı da belleyeyim sonra dökeceğim onu tarlaya.”

“Tamam o zaman.” dedi, Kazım. Pantolon cebinden Chesterfield sigarasını çıkardı. Daha sonra da ceketinden çakmağını çıkardı. Sigarayı yakıp, ateşledi. Bir fırt aldı sigarasından. Sonra Naime’yi izlemeye başladı. O güne kadar Naime’ye hiç bakmadığı bir gözle baktı. Evlerinin karşı komşu kızıydı, ilkokul arkadaşıydılar ama gerçekten hiç bakmadığı bir gözle baktı ona. Yirmi bir yıldır hiç böyle güzel gelmemişti gözüne.

Naime, Kazım’ın kendisini sezdiğini hissedebiliyordu. Son bir kere küreğini batırıp çevirecekti Naime. Ondan sonra Kazım’ı çağıracaktı. Aynı o şekilde yaptı. “Kazım!” dedi. İlk önce Kazım, Naime’ye hapsolduğu için cevap veremedi. Sonra Naime, Kazım’a döndü. Bir de öyle seslendi. Gübreye doğru yürüyerek “Kazım! Hadi şu gübreyi taşıyıverelim.” dedi.

Sigarayı yere atıp, üstüne basarak söndürdü Kazım. O da gübre çuvalının bir ucundan tuttu. Beraber kaldıralım derlerken, çuval altından delindi. Gübre yavaş yavaş dökülmeye başladı. Naime, “Kazım, şunu tarlanın sonuna kadar götürelim. Oradan sonra ben tırpanla yayarım onu.” dedi.

Yırtık çuvalı, içindeki gübreyle beraber tarlanın sonuna kadar götürdüler. Gübre yere dökülmüştü. Tek yapılması gereken iş bunun yayılmasıydı. Ondan sonra gübrenin toprağa nüfus edebilmesi için yağmur yağması beklenecekti. Naime, Kazım’a sarıldı. Kazım’ın köyden aile dışı, kadın birisiyle ilk sarılmasıydı bu. Naime, sarılmayı bıraktıktan sonra, Kazım ceketini alıp tarladan ayrıldı. Evine gitti.

Akşam olmuştu. Tüplü ocağının üzerinde iki patatesi, elma şeklinde dilimleyip kızarttı. Yanına da dolaptaki yoğurttan koydu. Kızarmış patatesi yoğurda bandıra bandıra yiyorken telefonu çaldı. Yoğurtlu kızartma tabağını tüplü televizyonunun üstüne koydu. Televizyon ünitesinin boşluk yerinde peçetelik bulunmaktaydı. Oradan elini alelacele silip, telefona baktı. Arayan köyden en yakın arkadaşı İsmail’di. İsmail, Tunceli/Ovacık’ta askerliğini yapıyordu. Kazım’ın annesi ve babasının ölümünden, Kazım’ı aramadan önce kendi annesini aradığında öğrenmişti. Çok büyük bir hüzün vardı içinde. Çocukken, geceleyin annesi babası ilçe merkezine gittiğinde, ekmeklerini yediği, yuvalarında yattığı kişiler ölmüştü. Hüzünlü bir şekilde konuşmaya başladı İsmail.

“Kardeşim başın sağ olsun.”

“Sağ ol İsmail. Dostlar sağ olsun.”

“Nasılsın? İyisindir inşallah.”

“İyiyim, Allah’a çok şükür. Sen nasılsın? Tunceli nasıl?”

“Her gün tüfekle yatıyoz amına koyayım ya. Anasını siktiğimin PKK’lıları. Bir gün rahat bırakmıyorlar uyuyalım.”

“Hahaha… Zormuş değil mi askerlik? Allah’tan ben Lüleburgaz’da yaptım da terör merör sıkıntımız olmadı.”

“Şanslı piç… Seni şanslı piç. Ne var ne yok köyden?”

“Olduğu yok amına koyayım. Bom boş. Bok gibi yer. Mecbur olmasam beş dakika kalmam burada, çeker giderim Bodrum’a. Bir İngiliz karı var hem orada. Ben sana bakarım diyor…”

“Orospu mu oldun lan sen? Hahahaha…”

“Yok be yahu. Kadın gel benim yanımda kal, korkuyorum yalnızlıktan diyor. Geceleri falan arada sırada saksosudur, sokmasıdır falan ama… Lan galiba ben erkek orospusu olmuşum…”

“Kırk var mı kadının yaşı bari?”

“Kırk beş…”

İsmail, telefonun ardından kendini tutamayıp kahkaha attı. “Hahaha… Karının amı kurumamış mı amına koyayım? Sikerken zevk alıyor musun bari?”

“Seks için mi gidiyorum oğlum ben oraya ya. Kadın bana bakıyor ne güzel. Gündüz lokantaya gidiyorum işe. Sabah kahvaltım hazır, akşam eve gidersem yemeğim ve ödülüm… İşte öyle…”

“İyi hadi… Ulan üniversiteyi okumadan yolunu buldun ya, sana helal olsun. Biz anasını satayım gittik dramatik yazarlık okuduk. İş bulamadık anasını satayım attı devlet bizi Tunceli’ye… Vancouver’da nice tiyatrolar yazmayı planlıyordum. Şimdi burada Ferit Edgü’ye bağladım anasını satayım.”

“Portakal yememişsindir hiç.”

“Ne?” diye şaşırdı önce. Ama daha sonra Hakkari’de Bir Mevsim kitabından bir espri yaptığını anladı. “Hahaha… Sen kitap okuyor muydun ya?

“Okuyoruz tabii. Döl israfı değiliz.”

“Hahaha… Neyse, kardeşim var mı benden bir isteğin. Kapatmak zorundayım artık.”

“Yok yok… Kaç ayın kaldı?

“Dört.”

“İyi, iyi… Çabuk biter. Senin var mı bir isteğin?”

“Yok kardeşim benim… Canının sağlığı. Haydi, kendine iyi bak.”

Telefon kapanmıştı. Tam kızartma tabağını yeniden alacaktı eline pencereden dışarı baktığında Naime’yi gördü karşısında. Naime evden çıkarmış, kapısının önüne oturmuştu. Gidip konuşma vakti olduğunu düşündü. Yapacaktı bunu. Evet! Televizyonu kapattı. Üstüne hırkasını aldı, kapısından dışarı çıktı. Naime’yi gördüğü gibi seslendi ona.

“Naime! Ne yapıyorsun?” Yanına oturdu.

“İyiyim sen ne yapıyorsun?” dedi içten gülümseyerek.

“Evdeydim, seni gördüm çıkayım dedim.”

“İyi yapmışsın vallahi. Canım sıkıldı benim de evde. Bir hava alayım dedim. Sigaran var mı?”

Sigarası yoktu Kazım’ın. Mecbur bakkal Ömer’in yanına gideceklerdi. Yolda giderlerken tek bir kelime konuşmadılar. Bakkalın önüne geldiklerinde Kazım içeri girdi. Hava serindi. Naime üşüyordu. Bakkaldan hemen bir paket Chesterfield alıp çıktı. “Çok beklettin mi?” diye sordu Naime’ye.

“Yok.” Kazım, paketinden bir paket sigarayı çıkartıp uzattı Naime’ye. Naime aldı ağzına götürdü sigarayı. Hafiften yürümeye başladılar eve doğru. Ceketinin cebinden aldığı çakmağı yaktı Kazım. Uzattı Naime’ye. O sırada her ikisi de yürümüyordu. Naime sigarayı kendi içine doğru çekti. O sırada çakmağın aleviyle sigara yandı. Sigaranın yandığını gören Kazım, kendi ağzındaki sigaraya doğru götürdü çakmağı. Sigara yanınca çakmağını ceketine koydu. Hazır mıydı? Hazırdı. Naime’yle evlenmek istediğini söyleyecekti. Çok mu acele ettiğini düşündü. Daha ortada bir şey yoktu. Neyse, köy yerindeydiler sonuçta. Burada sevgili olmak anayasaya aykırı gibi bir şeydi. Bir tecavüzden, bir cinayetten daha kötü bir şeydi köylülere göre. Açtı ağzını.

“Naime.”

Naime, kafasını çevirip Kazım’a baktı. “Efendim Kazım.”

“Çok güzelsin ya.” İçi geçiyordu bu kelimeleri söylerken. “Evlenelim mi biz seninle?”

Naime’ nin şaşkın şaşkın ona bakacağını düşünürken, gelen cevap, hal ve tavırlarıyla Kazım şaşkına döndü. Uysal, mutlu bir şekilde Naime “Olur.” cevabını vermişti. Çok saçmaydı. Gerçekten çok saçma bir durumdu Kazım için. Sabahtan akşama ne, nasıl olmuştu şaşkındı.

Dört ay içerisinde köyün ileri gelenlerine danışılmış, maddi destek vs. alınmış, düğün yapılmıştı. Kızı isterken ailesi işsiz olduğu için Naime’yi Kazım’a vermek istemiyordu. Köy muhtarı ve köyün ileri gelenleri araya girmiş iş hallolmuştu. Düğün, zaten köylüler tarafından yapıldığı için altın veya para takan olmamıştı kendilerine. Olsundu. Mutlu, güzel bir hayat bekliyordu onları. Yani öyle sanıyorlardı. Bir gece saat ikide bir kapı tıkırtısı duymuşlardı. Kazım’a arkasından sarılmış bir biçimde uyuyan Naime, ayağa kalkıp kapıya gitti. Kazım, çift kişilik yatakta halen daha uyuyordu. Tabiri caizse öküz gibi.

Naime, karşısında İsmail’i gördü. Askerlikten dönmüştü.

“Vaaay… Aşkım nasılsın?” dedi, İsmail.

Naime, “İsmail, ne işin var burada?” diye sordu. Köyde kimsenin bilmediği ilişkileri vardı aralarında. İsmail ile Naime, herkesten gizli sevgiliydi bu köyde.

“İki orospu bir olup, benim arkamdan iş çevirdiniz demek ha!” Cebinden tabancasını çıkarıp Naime’ye doğrulttu. “Geç içeri!” Bağrışmayı duyan Kazım, ayağa kalktı. Hole doğru yürüdü. Kapıyı açtığında gördü hengameyi. İsmail, Kazım’ı gördüğünde ona da seslendi. “Bir orospuda buradaymış. Ne oldu lan İngiliz sikmekten bıktın da benim manitayla mı sikişmeye başladın.”

“Hayırdır İsmail? Ne oluyor anasını satayım?” Kazım’ın Naime ile İsmail’in ilişkisinden kesinlikle haberi yoktu.

“Beni bu piçle mi aldattın lan? Orospu!” Kurşunu namluya sürdü. Tam silahı ateşleyecekti ki, aniden nefesi kesildi. Nefes alamıyordu. Bir eliyle boğazını tuttu, bir eliyle ciğerini. Yere yığıldı. Naime ile Kazım şaşkındı. Naime tam çığlık atacaktı ki, Kazım eliyle Naime’nin ağzını kapattı. “Sakin ol.” dedi. Evin önünde babasından kalma 2000 model Isuzu NPR vardı. Cesedi dorsesine atıp götürecekti.

“Ben şimdi bu sorunu çözüyorum. Sen sessiz ol, evde bekle.” Dışarıya açılan kapıdan arabaya doğru gitti. Kapısını açıp içeri girdi. Çalıştırdı arabayı. Salonun penceresine yanaştırdı kasasını. Kamyoneti çalıştırmayı durdurdu. İnip eve tekrar girdi. Holde Naime şaşkın bir şekilde cesede bakıyordu. Kazım, cesedin bacaklarından tutacaktı. Naime’ye “Hadi öyle şaşkın şaşkın bakma, yardım et.” dedi.

Kafasından Naime, bacaklarından Kazım tutuyordu. Kazım, salon penceresinden dışarı çıkınca Naime’nin bırakmasını söyledi. Kasaya çıktıktan sonra bacaklarından çekti. Sonra atlatıp kasayı kapattı. İsmail’in cesedini Kaydandağı’na bırakacaktı. Öyle yaptı da.

Bıraktıktan sonra, İsmail’in tabancasının halen daha elinde olduğunu gördü. Tabancayı İsmail’in eliyle, İsmail’in kafasına götürdü. Ateş etti. Kafası delinmişti İsmail’in. Kan akıyordu. Kazım, bir cinayet süsü bırakmak istemişti ve öyle de yapmıştı.

* * *

İki gün geçmişti.

Kapıda jandarma vardı. Kapıyı çalmalarına rağmen Kazım ile Naime cevap vermiyordu. Kapıyı koçbaşıyla kırdılar. Yatak odasında iki ceset. İkisinin de kim olduğu belliydi. Kazım ve Naime.

Köyde günbegün meçhul ölümler oluyordu. Önce köyde, sonra ilçede, daha sonra ilde aniden meçhul ölümler artmıştı.

Birkaç hafta sonra fark edildi ki, buna sebep olan bir virüs. Bu kadar hızlı ölüme sebep olan İsmail’in Kazımlara getirdiği virüs. Ama fark edildiğinde artık çok geçti. Virüs ülkenin geneline ve hatta komşu ülkelere çok hızlı yayılmıştı.

Dünyanın sonuna birkaç dakika daha yaklaşılmıştı.

Atakan Güngör

12 Nisan 2000’de Aydın’ın Nazilli ilçesinde doğdum. İlköğretimi Nazilli Fatih İlköğretim Okulu’nda, Ortaokuluda Nazilli Mehmet Akif Ersoy Anadolu Lisesi’nde tamamladım. Şu an Siirt Üniversitesi’nde mimarlık okumaktayım. Bilim kurgu edebiyatını -özellikle Isaac Asimov ve Philip K.Dick eserlerini- seviyorum. Hedefim mimarlığın yanında iyi bir bilim kurgu yazarı olmak.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. nkurucu says:

    Merhabalar.
    Öncelikle öykünüzün başında “Bu hikaye argo kelimeler içermektedir.” gibi bir uyarı olsaydı daha güzel olurdu.
    İkinci olarak bu kadar küfürlü konuşmanın anlamı yoktu gibi geliyor. Taziye aramasının son sahnedeki iki or.spu olayına bağlanması için öyle finallenmesi de garip oldu. Başın sağolsun dendikten iki cümle sonra olay sekse bağlanmamalı yani.
    Naime ile ilişkisinin altı çok boş kaldı üçüncü olarak. Yani yoğun yokluktan gelmiş de ilk kızla evlenmiş gibi bir anda oluyor.
    Daha iyilerinde görüşmek üzere. Elinize sağlık

  2. Hiç bir romanın başlangıcında ben bu kitap argo kelimeler içermektedir kelimesini okumadım, görmedim. O yüzden bu önerinizi hiçbir zaman dikkate almayacağım.

    Naime ile Kazım’ın ilişkisinde bir saçmalık olsun istedim. İlişkilerinin altının boş olmasının sebebi bu.

    İngiliz muhabbeti de düşünsel olarak ergenlikten çıkmamış bir dengesizin yapabileceği muhabbetlerden.

    Yorumunuz için teşekkürler!

  3. Merhaba @atakangngor

    Benim de var böyle ziyadesiyle küfürlü bir öyküm. O da tepki aldı. Sonuçta ne istersen onu yazarsın.

    Bununla birlikte İsmail ile Kazım’ın özellikle telefon sohbetleri gerçekten biraz garip. Yani olabilir bu konuşulabilir ancak başsağlığı için arayan ve gerçekten sevdiği arkadaşının çok sevdiği anne babası için arayan bir adamla anne ve babasını kaybeden bir adamın bu kadar “neşeli/küfürlü/samimi” konuşması okuyucuyu afallatıyor. Bir de tanımladığın karakterler daha elit/duygusal gibi sanki bu hafif de “zalim” diyalog için.

    Ama mesela hem küfür hem doğallığı açısından, her ne kadar Kazım’ın ilişkiden haberi olmasa da İsmail’in baskın yaptığı sahnede küfürler çok yerinde. Oraya gidiyor sadece oraya değil içerik olarak da daha doğal ve anlamlı. Telefon… Bilemedim?..

    Onun dışında aslında ilgi çekici bir metin, twist, tansiyon vs. gayet iyi. Belki odağa biraz daha dikkat edebilirsin. Yani bir trajedi ya da hissizlik, üzerine bir absürd evlilik, bilinmeyen eski bir ilişki, oradaki climax sonrasında virüsün sahneye girişi… Aslında bunlar tek tek güzel işlenmiş. Ancak ağırlıkları birbirine eşit gibi kalmış. Detaylarla ana metin aynı ağırlıkta gibi.

    Sonuçta “iyi” bir metin. Daha iyi de olabilir.
    Görüşmek dileğiyle…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.