Öykü

Yeşil Yamaçlardan

Karadeniz’in yeşilliği ve iğrenç betonların arasında araç, sürüşüne devam ediyordu. Bu araç Rize’den yola çıkmış, Pazar’da Hemşin deresini geçtikten hemen sonra sağa dönerek Hemşin yoluna girmişti. Araçta iki Türkiye Cumhuriyeti Milli Aittaştırma Enstitüsü tarafından görevlendirilen iki görevli vardı. Bu görevliler Behice ile Mevsim’di. Behice, araçtaki kahvematikten iki kahve yapıp birini Mevsim’ e uzattı.

“Böyle sürücüsüz araçta oturmanın hiç keyfi yok valla ya. Hâlâ Şahin’e binenleri gördükçe anlıyorum. 60 yıl olacak neredeyse çıkalı.”

“Bir kaza olduğunda ikiye ayrılıyor ama araba. Bu Marloclar sağlam. Alman malı.”

“Öyle, öyle ama işte böyle boş boş araba sürmek, ne bileyim…”

“Hava aracı ile gitseydik iyi olurdu ama.”

“Hemşin çok küçük bir yer. Onu indirecek bir yer yok.”

“Ay öyle evet. Ne anlıyorlar daracık, dere kenarına ev yapmaktan?”

“Nereye yapacaklar?”

“Dağlara falan…”

Mevsim’in bilmediği işler hakkında konuşması Behice’yi rahatsız etmişti. Onun cahil olduğunu düşünüyordu içten içe. Başka bir konuya geçecekti.

“Çocuğun adı neydi gideceğimiz?”

“Sercan Özyeşiloğlu. Mayıs 55 doğumlu. Altı aylıkmış.”

“Hemşin’in köyünde değildir umarım.”

“Yok, meydan yakınlarında diye yazıyor.”

“Güzel.”

İkisi de kahvesini yudumlayarak araç içerisinde oturuyordu. Çay bahçeleri, ağaçlar ve bunların oluşturduğu yeşilin limonundan, nanesine her tonu her yandaydı. Yolda araç sessizce ilerlerken bir silah sesi duyuldu. Aynı anda araçta yalpalamaya başladı. Bir sağa bir sola çekti kendisini. Çok geçmeden araç kendi kendini frenledi. Behice şaşkındı. Kapının tuşuna basarak kapıyı açtı.

Dışarı çıktığında yukarıda kadınlar gördü. Ellerinde tüfek olan kadınlar. Bu kadınlardan bazıları aşağıya inmeye başladı.

“Ne yapıyorsunuz burada?” Seslenen kadın elli yaşlarında bir kadındı.

“Hemşin’e gidiyoruz.” dedi, Behice. Mevsim sessizce duruyordu.

Elli yaşlarındaki kadın yaklaşarak, “Ellerinizi kaldırın! Kız, sen al içeriden şu zımbırtıyı.” dedi.

Otuz yaşlarında olan kadın da mikroçipin olduğu çantayı arıyordu. Aracın içine baktı. Koltukların yanlarına, ön kısma… Buralarda hiçbir şey bulamadı. Bagaja geçti. Burada Behice ve Mevsim’in ceketinden gayrı bir çanta vardı. Bu çantayı aldı.

“Buldum.” Elli yaşlarındaki kadının yanına getirmişti çantasını. Bu kadın çantayı açıp baktı. İçinde mikroçip ve formlar vardı. Bu formlarda çocuğun hangi dilleri öğrenmesi istendiği, hangi meslekte çalışmasını istediği, hangi spor dalında ve sanat dalında başarılı olmak istendiği hakkında bilgi verilmesi isteniyordu. Her çocuk, ailesinin ihtiyaçlarına göre gelişiyordu.

Mevsim ile Behice merkeze dönüp durumu bildirdi. Bu işin ardı arkası da daha sonra kesilmedi. Başka biri Çamlıhemşin’e giderken yine yolu kesilmişti. Sonradan basın yoluyla herkes öğrenmişti ki, bu mikroçipler kullanılacağı yere gitmiyor, başkaları tarafından devletin eline geri dönüyordu. Sadece zenginseniz bu yolun önü kesilmiyordu. Bunu yapanlar ortaya çıkınca cezalandırıldı mı?

Hayır tabii ki.

Atakan Güngör

12 Nisan 2000’de Aydın’ın Nazilli ilçesinde doğdum. İlköğretimi Nazilli Fatih İlköğretim Okulu’nda, Ortaokuluda Nazilli Mehmet Akif Ersoy Anadolu Lisesi’nde tamamladım. Şu an Siirt Üniversitesi’nde mimarlık okumaktayım. Bilim kurgu edebiyatını -özellikle Isaac Asimov ve Philip K.Dick eserlerini- seviyorum. Hedefim mimarlığın yanında iyi bir bilim kurgu yazarı olmak.