Öykü

Bir Masal da Bana

“Masalı dinleyen uyur, anlatan uyumaz. Masal anlatan gecenin bekçisidir, nöbetçisidir.”

HEBÛ TUNE BÛ / BEHÇET ÇELİK

Zifiri karanlık bir oda. Eskiden sevdalı iki yürek birbirinden uzak aynı yatakta uykudalar. Karanlığın dostu olan sessizliği daha da bilinir kılmaktan başka bir işe yaramayan, adamın soluğu duyuluyor. Zaman ağır ağır akarken nefes alış verişi değişiyor, derinleşiyor, göz kapakları titriyor. Belki bir rüyaya misafir oluyoruz ya da bu dünya üzerinde gerçek bildiğimiz her şey zaten bir rüya. Odanın önündeki uzun koridor bir ışık demetiyle aydınlanıyor ve kapıda küçük bir çocuk bedenini andıran gölge beliriyor. Sanki geçmesi yasak bir sınırmış gibi eşikten sesleniyor: Anne! Kadın uyanıyor, yataktan çıkmadan onu izliyor. Belli ki günlerdir hasret kaldığı huzura nihayet kavuşmuş, yüzünde tebessümle eşikteki gölgeye ellerini uzatıyor.

Epey sonra karısının sesine uyanıyor Halit. Nesrin yattığı yerde kalkmış oturmuş, bedenini sanki rüzgâra bırakmış sallanıyor ve anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Önce yine dua ettiğini düşünüyor. Biraz daha kulak kesilince duydukları tanıdık bir masala dönüşüyor. Nesrin sesi yumuşacık tane tane konuşuyor, anlatmıyor da sanki yaşıyor. Halit uyku sersemi, ne yapacağını bilemiyor önce neler olduğunu anlamaya çalışıyor sonra o hasret kaldığı tatlı tınının etkisinde kalarak dinliyor karısını. Baş ucundaki ışığı yakmak geliyor aklına ama hemen vazgeçiyor bir anda odayı dolduracak olan aydınlık büyüyü bozabilir, karısını korkutabilir. Halit Nesrin’in uzun zamandır acılar içinde kıvranarak uyur uyanık dolaştığının farkında. Oysa kendisi bir şekilde hayata devam ediyor. Sorumlu olduğu davaların bitmez tükenmez koşuşturmacası, peşini bir türlü bırakmayan arkadaşları, ödenmesi gereken faturalar, sabah akşam gidip gelirken yaşadığı trafik keşmekeşi… hem zihnini hem bedenini yoruyor. Ve her şeyi unutup bir ölü gibi uykuya yatmak için en büyük yardımcısı işte bu yorgunluk oluyor.

Oda zifiri karanlıkta olsa da Halit, karısının o güzelim turuncuya çalan kumral saçlarının dalgalanıp memelerinden aşağıya aktığından emin. Görmek için ışığa ihtiyacı yok, karısının hayali bir tablo gibi karşısında. Beyaz teninden yayılan tatlı ekşi kokuyu duyuyor. Onu ne kadar arzuladığını fark ediyor. Saymak istemese de zaman su gibi akıp gidiyor. Neredeyse bir yıl olacak. Sevdiği kadın hemen yanında elini uzatsa dokunacak ama aralarında günden güne derinleşen uçurumdan korkuyor. Şimdi gözünü karartsa, sırf arzularına kulak verse ve kadının itiraz etmesine fırsat vermeden ona sımsıkı sarılsa belki ikisine de iyi gelecek.

Nesrin konuşmaya devam ediyor: “Kocaman bir ormanın içinde, bütün kötülüklerden uzakta bir ülke varmış. Bu ülkeyi genç bir prens ile onun güzel eşi yönetirmiş. Birbirlerine öyle sevdalı, öyle sevdalılarmış ki aşklarının önlerine çıkacak her engeli aşacağına inanırlarmış. Aslında öyle de olmuş. Genç kralın güçlü babası önce evlenmelerine izin vermemiş. Eğer o kızla evlenirse kendisine yeni bir ülke bulmasını söylemiş. Onlarda yollara düşmüşler. Günlerce aylarca yol aldıktan sonra o ülkeyi bulmuşlar. Sevginin gücüyle kurdukları ülkede sadece umut ve mutluluk varmış. Nihayet genç prensin babası da bu aşka inanmış. Böylece aşklarının önünde hiçbir engel kalmamış, dilden dile anlatılan bir efsane olmuş. Kısa bir süre sonra mutlulukları daha da çoğalmış çünkü bir oğulları olmuş. Oğlan öyle güzel bir bebekmiş ki annesi bakmaya bile kıyamazmış. Bu küçük bebek hayatlarına neşe getirmiş. Annesi ve babası onu çok sevmiş. Onu hep koruyacaklarına hiç ayrılmayacaklarına yemin etmişler.”

Nesrin masalın burasında soluksuz kalıyor. Halit bunun doğru olmadığını biliyor Nesrin’in yaptığı şey ikisine de sadece acı veriyor. Artık buna bir son vermesi gerekiyor, kalkıp ışığı yakıyor işte tam o anda Nesrin’in gözlerini kapının eşiğine dikmiş olduğunu fark ediyor. Sanki orada biri varmış da onunla konuşuyormuş gibi genç kadın, “Gitme daha masal bitmedi.” Yine o korkunç rüyalardan biri , diyor Halit. Karısı bunlarla uğraşırken az önce aklından geçirdiği düşüncelerinden utanıyor. Yavaşça yanına sokuluyor, “Geçti canım, sadece bir rüyaydı,” diyor ama Nesrin’in konuştuğu boşluğu izlemekten kendini alamıyor.

Bu Halit’in şahit olduğu ilk olay değil. Bu kabuslar artık hayatlarının bir parçası. Ertesi sabah gece olanlardan bahsetmiyor, her zamanki gibi. Nesrin ne zaman konuşmak isterse o zaman konuşacak. Yaşadıkları şey her ikisi içinde zaten çok zor artık geceleri bile rahat uyuyamayan karısını sorularıyla bunaltmak istemiyor. İşine gidiyor ve yine her şeyi unutmayı deniyor. Ama ertesi gece bu kez Halit nedenini bilmediği bir tedirginlikle uyanıyor. Bir gece önce yaşananlarının etkisinde. Nesrin’in gözlerini diktiği boşluğu izliyor. “Nesrin onunla mı konuşuyorsun?” Bırak hayalini bir kez olsun rüyasında bile göremediği için kendini suçluyor. Elbet yaşananların tek sorumlusu olduğunun farkında ama hayatta kalmanın kendi kabahati olmadığını da biliyor. Arkadaşları, “Sen çok acı çektin, direndin ve hayata tutundun,” diyorlar. Dayanmış, hayata tutunmuş! Peki bu tutunduğunu söyledikleri hayatı yaşamaya nasıl dayanacak?

Yardıma ihtiyacı var sarılmaya, varlığını, sıcaklığını hissetmeye. Karanlıkta yanında yatan karısına uzanıyor, en azından saçlarını okşamak istiyor ama Nesrin yok yerinde. Hemen ışığı yakıyor, sesleniyor cevap yok. Tuvalete sonra mutfağa sonra diğer odalara bakıyor. Yok, yok… Onu evde bulamayınca gecenin bu kör karanlığında tek başına nereye gitmiş olabileceğini düşünüyor, bir yandan da hızla giyinip kendini dışarı atıyor. Havada gece ayazı var. Üstelik akşam yağan yağmur sokaklarda pis bir ıslaklık bırakmış. Yolun başındaki sarı sokak lambasıyla aydınlanan yolda su birikintilerine aldırmadan koşmaya başlıyor. Sokak köpeklerinin bağırtıları geceyi daha da tekinsizleştiriyor. Bir yaklaşan bir uzaklaşan havlamalara ilk başta aldırmıyor ama çok geçmeden köpekler çevresini sarıyor. Çıldırmış gibi saldırıyorlar. Onlardan kaçmak için gücüyle yokuş aşağıya koşmaya başlıyor. Düzlüğe vardığında mezarlığın giriş kapısına doğru yöneliyor. Demir parmaklık aralı, içeri dalıyor ve kapıyı kapatıyor. Köpeklerden kurtuluyor. Uzun zamandır böyle koşmadığı için kalbi göğsünden fırlayacak gibi. Mezarlığın derinlerinden gelen bir baykuş sesiyle irkiliyor. Sanki buranın sakinleri istenmeyen ziyaretçiden rahatsız oluyorlar. Mezarlığın içi sokaktan daha karanlık ama gecenin bu vaktinde burada olmanın onu hiç rahatsız etmediğini, aksine içinin huzurla dolduğunu fark ediyor. Selvilerle çam ağaçlarının arasından mermer mezar taşlarına. lahitlere takılmamaya çalışarak zor yürüyor. Toprağın çamuru bulaşıyor ayakkabılarına. Burada eskilerle yenileri ayırmak kolay. Yeni mezarlar bir toprak yığınından ibaret, başlarında isim yazan mermer ya da tahta levhalar var sadece eskiler ise birer anıta çevrilmiş. Yanyana iki tepeceğin küçük olanın yanına geldiğinde karısını görüyor. Bunu düşünemediği için kendine kızıyor, elbet burada olacak. Derin bir “Oh” çekiyor, neredeyse o azgın köpeklere teşekkür edecek. Kadının üstünde incecik beyaz bir gecelik var. Ellerini küçük tepeceğin içine gömmüş dün geceki tatlı sesiyle konuşuyor. Halit de yanına diz çöküyor, o da aynı şekilde ellerini toprağa gömüyor. Artık yüzleşme vakti geç bile kaldı. Nesrin’e yalvarır gibi bakıyor, oğullarının acısını en az onun kadar yaşadığını anlatıyor. Hatta çok daha fazla: “Çünkü arabayı kullanan bendim, yaşadıklarımızın hepsi benim suçum,” af diliyor. “Ne olur Nesrin seni de kaybetmek istemiyorum,” uzanıp karısına sarılmak istiyor ancak elleri boşluğu kavrayınca dengesini yitirip hemen yandaki boş mezara düşüyor.

Halit gözlerini bir hastane odasında açıyor. Nesrin hemen yanı başında uzun zamandır ilk kez gülümsüyor. Üstünde gece mezarlıktaki geceliği, uzun turuncu saçları omuzlarından aşağıya dökülmüş sanki daha da gençleşmiş görünüyor. Halit bir kez daha karısına aşık oluyor. Her şey eskisi gibi olmasa da artık birbirlerine yardım edebileceklerini hissediyor. Bu büyülü anı odaya giren doktor bozuyor. Adam Halit’in önünde Nesrin’in hemen yanında duruyor, fiziksel olarak bir iki ezik çizik dışında hiçbir şeyi olmadığını söylüyor. Ancak acilen terapiye ihtiyacı varmış. Yaşananlar her insan için zormuş ama acıyla yüzleşmek gerekiyormuş: “Eşinizin ve oğlunuzun kaybı için çok üzgünüm size yardımcı olmak için elimizden geleni yapacağız,” diyerek odadan çıkıyor. Halit doktorun arkasından sesleniyor doktor yanlışınız var işte eşim yanımda siz de gördünüz diyecek ama vazgeçiyor, biraz dinlendikten sonra mesela ertesi gün doktorla konuşmaya karar veriyor. Nesrin’e, “Hayatım çok yorgunum bana da bir masal anlatır mısın?” diyor ve masal daha başlamadan uykuya dalıyor.

Dilek Yılmaz

İstanbul Üniversitesi Reklamcılık mezunu. Uzun yıllar reklam sektöründe çalıştı. Çocukluğunda başlayan okuma tutkusu devam ediyor. Bu tutkunun çıktısı olarak yüzeye vuran öykülerinden bazıları Kiltablet, Edebiyat Haber, Oggito, Son Kaknüsler’de; Mrs. Dalloway hakkında hazırladığı kitap inceleme yazısı Mevzu Edebiyat’da yayınlandı.

Bir Masal da Bana” için 16 Yorum Var

  1. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Dilek merhaba;

    Öykünün canımı acıttığını söyleyebilirim. Diğer yandan sondaki ters köşeden önce, öykünün mutlu bir sonla bitmesini de hiç istemedim. Herhalde biz insanlar, genelde canımızi yakan şeyleri daha çok seviyoruz. Mesela hayat gibi:)

    Öyküde benim için olumsuzluk sayılacak tek nokta anlatımda kullanılan zaman seçimiydi. Biraz mesafeli geldi bana. Şöyle ki, dili geçmiş zaman kullanılmış olsa öyküye daha çok gireceğimi düşünüyorum.

    Ben çok beğendim öykünü, eline emeğine sağlık. Gorusmek üzere…

  2. Merhaba @Dilek73;

    Tek kelimeyle bayıldım. Bir önceki öykünüze nazaran daha çok beğendiğimi belirtmeliyim. Bu tarz hüzünlü hikayeler okumayı ve yazmayı hep çok sevmişimdir. Sizde masal temasına benim gibi anne-çocuk ikilisinden yaklaşmışsınız bu konuda farklı bir perspektif görmek beni çok mutlu etti. Halit’in psikolojik durumunu işleyiş şekliniz gerçekten çok güzel ve kararındaydı. Emeğinize sağlık.

    Altını çizip işaretlemek istediğim favori cümlemse işte bu. :slight_smile:

    Instagram sayfanızı takip ettim bu arada diğer öykülerinize de oradan ulaşıp okumak isterim.

    Görüşmek üzere… :smile::pray:t2:

  3. Merhaba @Dilek73

    Genelde öyküleri okurken çok şaşırdığım şeyler olmuyor. Çok beğenerek okuduğum öykülerde bile tahmin edememiş bile olsam şaşırtıcılık unsuru çok vurmuyor.

    Ama senin öykünde gerçekten kaşlarım havaya kalktı ve “aaa” dedim. O ana kadar yazacağım yorum şekillenmişti ama o detaydan sonra değişti :slight_smile: Belki odağımı o kadar çok anne ve acısına çevirdin ki, ilginç, gerçekten. Sona gelip tekrar okudum.

    Aslında marifet, daha önce de o ya da bu şekilde işlenmiş bir konuyu okuyucuyu şaşırtabilecek bir biçimde kurgulamış olman bence.

    Evet çok dramatik ve hüzünlü bir öykü, bence kipler de yerli yerinde serbest kalmışlar, ama böyle bitmesine sevindim desem yeridir. Diğer türlüsü yakışmazdı.

    Eline emeğine sağlık bu etkileyici öyküyü bizimle paylaştığın için

    Sevgiler

  4. nyphe dedi ki: dedi ki:

    Gerçekten etkileyici bir öykü okudum. Katmanlı bir hüzün, dalga dalga büyüdü. Sonu ise öyküyü sıradanlıktan çıkaran bir kurşun gibiydi. Attın ve vurulduk… Vıcık vıcık olmayan, çığlık atmayan, bağırmayan hüzün iyidir, sen de bunu çok güzel kotarmışsın. Kalemin dert görmesin diyorum.
    Sevgiyle…

  5. nyphe dedi ki: dedi ki:

    Öykünün mutlu sonla bitmesini istemeyen okur:)) Keşke tüm okurlar böyle olsa…