Öykü

Masal Gibi

Kasabanın yıllardır değişmeyen sabahı güne aydınlanırken, haftanın ilk günü kurduğu saatin alarmı çalmaya başladı. Aylardır ağrıyan dizleri tarif edilemez acılarla canını yakmaya kaldığı yerden devam ediyordu. Derin oflar çekerek inleye inleye, sağa sola yalpalayarak mutfağa yöneldi. Metal çay tabağında kalmış birkaç sigara izmaritini söylene söylene çöpe attı. “Kaç kere söyledim şu kıza, içme şu zıkkımı, yine kokutmuş ortalığı…”

İki sene önce felç geçiren eşine tereyağlı ballı ekmeğini yapıp tabağın üzerine koyarken bugün içmesi gereken ilaçlarını da peçete içine sardı. Yanına da bir bardak su.

“Bir emekli olsam kurtulsam el kapısında çalışmaktan. Canıma tak etti artık.”

Uzun siyah eteğini giydi, beyaz tülbentini başına geçirdi. Kapıdan çıkarken üniversitede okuyan kızına tiz sesiyle çemkirdi.

“Çöpü çıkarmayı unutma Esra.”

Evden çıt çıkmadı.

Sabahın altı buçuğunu geçiyordu. Kargalar kendi gürültüleriyle tepesinden şakırdayarak uzaklaştılar. Rüzgâr kuru ağaçları uykudan uyandırdı.Çete halinde dolaşan birkaç uyuz köpekten sakınarak adımlarını sıklaştırdı. Durağa gidene kadar solukluğu kesilmiş, ter içinde kalmıştı. Karanlık caddede kendini zor aydınlatan sokak lambasının yanından hızlıca karşıya geçti. Kaldırıma adımını atacakken mahalle fırınında sabahları ekmek dağıtmaya çıkan güdüklü İsmail’in arabası rüzgâr gibi geçip sıyırdı eteğinin ucundan. İçinden sövdü sövüştürdü. Güler yüzlü gamzeli Ayşe gelin karşıdan geliyordu. Buz kesmiş ürkek bakışlarıyla nefes nefese,

“Günaydın Hatice Abla, az daha çarpıyordu araba. Sabahları beni bekle de durağa beraber gidelim.”

“Aman evladım evden nasıl çıktığımı bilmiyorum. Akıl mı kaldı bende. Güdüklü İsmail işte. Bir an önce emekli olsam da rahat etsem.”

Cebinden çıkardığı kenarları pembe işlemeli mendiliyle alnındaki teri silerken, fabrika servisi karşıdan göründü. Foslaya foslaya egzos dumanıyla önlerinde durdu.

“Neden Güdüklü İsmail diyorlar Hatice Abla?”

“Bunun babası eskiden buralarda bekçiymiş evladım. Geceleri düdüğünü öttüre öttüre sokaklarda dolaşırmış. Düdüklü zamanla olmuş güdüklü işte. Öyle anlatırlar.”

Emekli Hayri efendi yine onun yerine oturmuş, ağzının suyunu dudağının kenarından akıtmış, gözleri kapalı uyuyordu. Arkasına geçti söylene söylene. Dili damağına yapışmıştı, kalbi neredeyse böğründen çıkacak. Oturur oturmaz geçkin hasır çantasından çıkardığı suyunu yudumladı. Avucunun içine de biraz döküp alnını, ensesini ıslattı. İşe yeni giren vanilya kokulu acemi sekreterin yanına oturdu.

Kız başını sağa çevirdi. Soğuk bir,

“Günaydın.”

Kayıtsız yarı gülümser halde kaldığı yerden yolu seyretmeye devam etti.

Radyoda Âşık Veysel ezgileri çalındı kulağına … “Bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece…”

Başını sallaya sallaya, kısık sesiyle türküye eşlik etti. Sazın efkarı bağrını yardı geçti.

“Babamın sazı vardı eskiden, evde çalıp söylerdi bazen. Annem hazırladı mı rakı sofralarını değmesin kimse keyfine, Ahh babacığım ahhh …”

Öyle bir “Aaahhh” tı ki; şimdiye hapsolmuş… Gece gündüze dönmez, ırmaklar denizlere dökülmez, kuşlar, böcekler bir daha ötmez…

Gözleri doluyor, burnunda acı bir sızı…

Fabrikaya geldiler. Ekim sabahında bacalardan çıkan kömür kokusu yapıştı genzine. Öksürmeler, böğürmelerle kapıdan içeriye girdi. Uykusunu açamamış asık suratlı gölgelerle sırasına girdi. Kartını okuttu. Ayağını tırs tırs sürerek istemeye istemeye mutfağa geçti. Her sabah yaptığı gibi mutfakta yankılanan tıkırtılarıyla çayı demledi. Tezgahın arkasına geçip, kendine şöyle bir soluklanma molası verdi. Daha rahat iki soluk alamamışken; Satınalmayla ilgilenen Cengiz bey:

“Günaydın Hatice Abla, neler pişireceksin… Malzeme listeni hazırla da hemen çıkayım.”

“Bir soluk aldırmıyorsunuz be evladım ooff… Pattes al, kırmızı mercimek, yoğurt alma dünden kalmıştı zaten, bir de tatlıcıdan kadayıf tatlısı al. Patron sever.”

Cengiz bey yüzünü ekşiterek,

“Aman boşver kadayıfı. Elma alırız. Dolar, euro almış başını gitmiş zaten.”

Hatice Hanım yemenisinden çıkan ak saçlarını düzeltirken

“Sen bilirsin evladım.”

Canı burnunda ayağa kalktı. Etrafı akşam süpürmüştü. Şöyle bir paspas çekti. Yerler hala ıslaktı. Sağ dizi canını acıtmaya devam ediyordu. Müşteri temsilcisi mini etekli Sevda Hanım topuklu ayakkabılarının gürültüsüyle daldı içeri. Neskafe için suyu kaynatırken kulaklığından gelen sözleri tarzanca müziğin sesini kıstı. “Günaydın Hatice Hanım, nasılsın?”

“İyi değilim evladım, dizlerim ağrıyor. Doktor ameliyat dedi ama nerdee… evde felçli kocam var, kız okuyor, emekliliğime bir yıl kaldı, geçse de bir emekli ols…”

Sevda Hanım onu dinlemiyordu. Baygın umursamaz bakışlarını üzerinde gezdirerek;

“Yemekte ne var Hatice Hanım?”

İçinden derin bir nefes aldı. Dolgun dizlerini ovuşturarak;

“Kıymalı pattes, mercimek çorbası, makarna, yoğurt, elma.”

“Offf yine mi patates yaaa, ben pizza söyleyeyim öyle ise.”

Kahvesini karıştırdı. Yeni sildiği yerlere basa basa ardından çamurlu ayakkabılarının izlerini bırakarak kapıyı çarpıp çıktı.

“Ananın pişirdiğini ye emi… neymiş pizzaymış. Neydüü belirsiz şeyleri yiyin de midenizde kurtlar çıksın. Ana, baba parası yemeye alışmışlar bunlar kuzum, varsa yoksa makyaj, saç baş boyamak, tırnaklarına oje sürmek, mini etek giyip orada burada salınıp durmak. Bütün gün bir şey de yemezler. O aldığı pizzayı da bitiremez. Oram buram sarktı. Kilo aldım deyip duruyorlar. Masaları da bir dağınıık. Her yer dosya, kâğıt, çay lekesi, toz kir içinde. Eline bez alıp birgün sildiklerini görmedim ekmek musaf çarpsın…”

Alnındaki terleri silerken, aklına bankaya eksik yatan maaşı geldi. Muhasebenin önünde durdu. Eteğini sağdan soldan çekeledi. Tık, tık, tık… kapıyı üç defa vurdu. Adımını attı sessizce. Ellerini önde birleştirirken yanakları al al oldu. Karşı masada oturan, gözlükleri üzerinden çatık kaşlarıyla bakan Enver beye;

“Benim mesaim eksik yatmış evladım, bir bakıver.”

Adam göz kapaklarını yarıya indirerek kükreyen sesiyle;

“Hatice Hanım, mesai hesaplamalarına biz karışmıyoruz. İstanbul’daki muhasebe müdürü hesap yapıyor. Soracaksan ona sor.”

Ekranda yazısını yazmaya devam etti. Söylene söylene muhasebeden çıktı.

“İstanbul’daki muhasebeciye soracakmışım. Nasıl sorayım… Sen ne güne orada oturuyorsun… Göbek te almış başını gitmiş yiyip içmekten, hareketsizlikten, maşallahı var yağ tulumu. Çay, kahve içmekten başka ne yaptığı var Allah aşkına. Patrondan çok içiyor. Patrona günde iki defa servis yaptıysam buna on defa gidip geliyorum.” Ağrıyan dizine hafif hafif baş ağrısı eklendi şimdi. Çay bardaklarını bulaşık makinesine yerleştirirken, Cengiz bey elinde poşetlerle mutfağa geldi.

“Al bakalım Hatice Hanım, kolay gelsin.”

“Bana bir yardımcı lazım Cengiz bey, yetişemiyorum bir şeye. En azından temizlik için asgari ücrete birini alın da biraz rahat edeyim, bütün yük üzerimde. Çay demle, servis yap, yemek yap, dağıt, mutfağı, tuvaleti temizle Vallah takatim kalmadı. Doktor ameliyat diyor zaten. Ama nasıl olayım evladım. Evde kocama kim bakar. Kızın okulu bitirmesine iki yıl var. Hem benim maaşım anca yetiyor evi döndürmeye.”

Cengiz bey dertli dertli kafasını kaşıdı.

“Büyük kıza söylesem O da gelemez. Çalışıp duruyor fakirim. Kiralarını zor ödüyorlar. İki çocuğuyla nereden gelip bakacak babasına. Hem el oğlu bırakır mı bakalım baba evine”.

“Ben de senin gibiyim Hatice Abla, her şeye ben koşturuyorum görmüyor musun. Burada üç kişinin işini tek kişi yapar. Patron sanmam yeni eleman alsın. Dışarda iş bekleyen çok, biliyorsun. Sık dişini az kaldı emekliliğine. Hem çıkacaksın da ne olacak. Nerede iş bulacaksın, bu yaştan sonra. Ben yine çıtlatırım işletme müdürüne. Ne der bilmem.”

Poşetten çıkardığı elmayı ceketinin kollarına silip sulu bir ısırık aldı. Ağzını şapırdata şapırdata;

“Haydi Abla ben kaçtım.”

Göz önünden kayboluverdi. Sıkıntıdan orası burası kaşınmaya başladı. Ya sabırlar çekerek, patatesleri çevire çevire soymaya başladı.

Öğleye doğru yemekleri pişirmiş, dağıtıp mutfağı temizlemişti. Tuvaletlere sıra geldi. Koridora yöneldi. Kovaya çamaşır suyunu döktü. Burnuna tuvaletten sigara kokuları gelmeye başladı.

“Kesin patronun kardeşidir, ondan başkası içemez burada.”

Pahalı parfüm kokularına karışmış sigara dumanına eşlik eden patronun kardeşi Hayrettin bey, hafif başını eğerek geçti gitti yanından.

“Bunun da ağzını bıçak açmaz, bu ara da çok içiyormuş, Yeni gelen grafik tasarımcısı sarı saçlı kız dediydi. Karısı da terk etmiş herhal. Eee kim katlanır bu suratsıza, baksana selam bile vermez kimselere.”

Çamaşır suyunu tuvaletlere döktü. Yerleri paspaslamaya koyuldu. O ara oradan geçen işletme müdürü kerkenez Fahri, Hatice Hanımı gördü.

“Off be Hatice Hanım, bu kadar çamaşır suyu kullanma şurada, genzime yapıştı. Zehirleneceğiz vallah yaaa… çıkarken yap şu işini.”

Gözlerini yere eğdi. Kendini zor tutuyordu. Yanakları yine al al olmaya başladı.

“Biri temizle der, biri temizleme çıkarken yap der anlamadım ki bunları. Bir dedikleri bir dedikleri tutmuyor. Vallah canımdan bezdim.”

Tuvalet kâğıtlarını yerlerine yerleştirirken Şoför Bekir bey beliriveriyor arkasında. Fabrika bahçesinde yetişen bademleri çuvala doldurmuş. Nefes nefese kalmış. Çürük dişlerini göstere göstere;

“Hatice Abla işini bitir de gel yanımıza, şu bademleri kıracağız. Patronun babası bu akşam şehre inip satacakmış, acele edin” dediydi. Yüzü bir anda mahkeme duvarına döndü. “Ehh bir bu eksikti. Mutfağa geç, gelirim.”

“Şunun yanında da bir şey anlatılmıyor, her şeyi yetiştiriveriyor patronun kardeşine. Yalaka herif ne olacak.”

Dizlerinde derman kalmamış masaya çöreklenen birkaç ortalıkçı çalışanla kabuklu bademleri kırıp durdular öğleden sonra. Çıtırt, çıtırt… Küçük çekiç bazen parmağına denk geldiği de oldu. İçinden söylenip durdu. Arada küçük dudağından çıkan mırıltıları kimse duymadı. Çalan telefona baktı, çay, kahve su verdi. Dişini geçirebildiklerine de;

“Gel kendin al, işim var burada, badem kırıyoruz.” deyiverdi.

Kırdı durdu ikindi sonrası. Patrona arada çay taşıdı, çöpü çıkardı, yeri süpürdü. Nihayetinde akşamı etti.

Tıkış pıkış servise doluştular. Yaylana yaylana toprak yolları aştılar. Ana yola ulaşınca sallanan bedenler biraz olsun rahatladı. Eve giderken ekmek alayım diye geçirdi aklından. Akşamdan kalan fasulyeyi ısıtır, yanına da makarna haşlar, bugün de karınlarını doyururlardı. Değişmeyen günün değişmeyen akşamları. Yemek yenir, çay demlenir, meyve soyulur… belki komşuya uğrar belki onlar gelir. İki söz ederler de dertleri, kederleri azalır, içleri yatışır. Kasabaya geldiler. Radyoda yine Âşık Veysel.

“Bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece…”

Fabrika servisi sağa sinyal vererek market önünde durdu. Âşık Veysel’in nakaratları Hatice Hanım’ın dilinde bir yudum ekmek gibi… Eteğini sol eliyle şöyle bir toparlayarak merdivenlerden indi. Siyah merdivenler siyahların habercisiydi. Arkadan yeni gelin Ayşe de arkadaşlarına “İyi akşamlar” diledi. Önüne bakıyordu Ayşe gelin o an. Hatice Hanım’ı göremedi. Göz hapsinden çıkmıştı. Büyük bir patlama sesi duyuldu dışarıda. Servis yedi sekiz metre ilerlemişti. Patlama duyulunca sağa çekti. Ayşe gelin Hatice Hanım’ın siyah papucunu önce havada, sonra çöp konteynırının dibine düşerken gördü… Dikiz aynasından arkaya bakan şoför, Hatice Hanım’ın bedeninin havalanıp, kaldırım kenarındaki küçük ıhlamur ağacının yanına düştüğünü… Güdüklü İsmail’in ekmek arabası şimşek gibi bir göründü bir kayboldu o anda. Büyük bir patlama. Hiçlik, şaşkınlık, kapkara bir bulut, üst üste yığılıyor Hatice Hanım’ın bedeni üzerine… sesler, çığlıklar birikiyor havada. Gözleri kapanıyor Hatice Hanım’ın, garip beyaz saçlarından asfalta biriken kan gölünün içinde kırmızı bir hıçkırık. Dükkandan çıkan esnaf Güdüklü İsmail’i indiriyor araçtan. Sonrası… Hatice Hanım’ın bedeni ayrılıyor ruhundan. Tarifsiz beyaz bir boşluğa yuvarlanıyor. Dili Âşık Veysel’in sazının tellerine takılı kalmış. Küçük ıhlamur ağacı, yanında yatan ölü bedene ağıtlar yakıyor.

Hilal Aras

1982'de Babaeski'de doğdum, Eskişehir Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü mezunuyum. On senelik özel sektör çalışma döneminden sonra edebiyata, okuma ve yazmaya gönül verenlerdenim. Öykü, şiir, anlatı türü yazılarım çeşitli internet sitelerinde ve dergilerinde yayımlanmıştır.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Aremas says:

    Seçkiye hoş geldiniz. Cümleleriniz, gerekli yerlerde noktalama işaretlerine ihtiyaç duyuyor. Bunu onlardan esirgemeyin. :slight_smile: Diyaloglarınızın içeriğindeki samimi aktarımları sevdiğimi söylemeliyim. Bazı noktalara ise değinmem gerek.

    Kasabanın yıllardır değişmeyen sabahı güne aydınlanırken

    Burada anlatım bozukluğu var, cümle anlaşılmıyor. Sabah kelimesi fiil tarafından nitelendiği için özne olarak rol almış ancak sabahın aydınlanması şeklinde bir ifade doğal değil. Kaldı ki güne aydınlanmak birleşik fiili de dilimizde yok.

    Evden çıt çıkmadı.

    Ne demek istediğiniz pek tabii anlaşılıyor ancak yine de doğru ifade etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. “Evdekilerden” veya “Kimseden” gibi bir kullanımı tercih etmelisiniz.

    Kargalar kendi gürültüleriyle tepesinden şakırdayarak uzaklaştılar.

    Yine bir anlatım bozukluğu var. Neyin tepesinden? Üstelik cümleniz sadeleşmeye aday bir cümle. “Kargalar, gürültü ile … uzaklaştılar.”

    Emekli Hayri efendi yine onun yerine oturmuş, ağzının suyunu dudağının kenarından akıtmış, gözleri kapalı uyuyordu.

    Uyumak, gözler kapalıyken yapılan bir eylem olduğundan buradaki ifade, anlatımda şişkinlik yaratıyor.

    Gözüme çarpan kimi yerlerden alıntılar yaparak açıklamak istedim.

  2. Merhaba,

    Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim. Son kontrolleri yapmadan mail atınca durum kaçınılmaz oldu. :blush:

    Sevgiler.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar