Öykü

Peşimde!

“Takip ediyor. Peşimde. Anlatamıyorum. Anlamıyorsunuz. Hiç durmadan, bıkmadan, usanmadan takip ediyor beni…”

Babası öldüğü zaman karışışına çıktı. Belki çok daha öncelerden çevresinde dolanıp duruyordu. Yıllar yılı hep bunu düşündü ama pek bir şey hatırlayamadı. Sanki tüm hayatı silik bir lekeden ibaretti. Özellikle de yaşadığı son yıllar. Tabii buna yaşamak denirse. Araf’ta hapsolmuş bir ruh gibiydi. Ne kadar günahkâr, ne kadar masum kim bilebilir?

“Bilmiyordum. Zaten onu nasıl tanıyabilirdim ki, etrafımda dört döndüğünü nasıl anlayabilirdim. Safım ben saf! Aptalım. Üstelik bu dünyada yapayalnızım. Babam mı?”

Bir çocuk babasını nasıl tanırdı? Onunla birlikte vakit geçirerek, anılar biriktirerek… Ama onun hiç böyle bir şansı olmamıştı. Babası bir gider, üç dört ay gelmezdi. Balıkçıydı, sezon başladı mı, çalışacak bir tekne bulur, sefere çıkardı. Denizi ailesinden çok severdi. Öyle düşünmüştü çoğu kez. Yani babasının kendisinin değil aslında denizin babası olduğunu. Eve her dönüşünde, sanki döneceği dakikayı bilirmiş gibi kapının önüne geçer beklerdi. Unutamadığı birkaç küçük dokunuş bu dönüşlerde yaşanmıştı. Adam elini oğlunun başının üstüne koymuş, şöyle bir saçlarını karıştırmıştı. Hepsi bu kadar. Onun sıcaklığını hissettiği kısacak bir andan ibaret bir iki dokunuş. Babaya hasret dışında unutamadıkları da var elbet. Çok içerdi babası. Ayık olduğu sabahlar Büyükdere’nin sırtlarında Kozdere denilen yerdeki tek göz gecekondunun bahçesine çıkar, teneke kutulara ekili güllerin arasına oturur, sigarasını sarardı. Her ne kadar sevgisizliğe mahkûm bir çocuk da olsa yine de hayran hayran izlerdi babasını. O küçücük, incecik kâğıda kocaman parmaklarıyla büyük bir ustalıkla tütünü serer, sigara kâğıdını kıvırır, dilinin ucuyla ıslatır, kapatırdı. Sonra dudaklarının arasına yerleştirir sigarayı önünde saygıyla eğilir gibi yakardı. Titrek elleriyle bu yaptığı şey bir ayini andırırdı. Dumanı içine çekerken gözlerini yumar, uzun süre dumanla birlikte içindeki karanlığa dalardı. Yavaşça bazen burnundan, bazen sımsıkı kilitlediği dişlerinin arasından bırakırdı duman dolu nefesini. Ne kadar da kederli görünürdü. Denizde olmadığı zamanlar denizi özleyen bir adamdı o. Safi hüzündü ve zorunlu olarak döndüğü bu ev, kurduğu aile tutsaklığıydı.

“Evet babamı kıskanırdım. Bir şey yapmazdım, kıskanırdım sadece. Beni sevmediğini, onu sevdiğini bilirdim ya… kıskanırdım işte.”

Babası her balık mevsimi sonunda eve döndüğünde evde yeni bir kardeş müjdesi duyulurdu. Her yeni müjde, müjde olmaktan çıkar acı bir kader olarak yerleşirdi evlerine. İsimler bile ona göre seçilirdi. Son kardeşin ismi Yeter’di. Yeter kırk günü dolmadan ölmüştü. Kader demişti komşular. İşte o aynı kader daha on birindeyken eve ekmek getirme sorumluluğu yüklemişti küçük omuzlarına. Bir gün babasının fırtınada kaybolduğunu söylediler. Çok içmiş, yine dinlememiş kimseyi. Cesedini bulamadılar. Karadeniz böyledir, aldığını vermez, dediler. Hiç üzülmedi. Hissettiği bir rahatlamaydı. Oysa kahrolması, ağlaması, annesi gibi ağıt yakması gerekirdi. Ama bir türlü yapamadı. İçindeki hınç azalmış, yıllardır o küçücük yüreğinde büyüttüğü öç alınmıştı. Denizi daha çok sevmişti ya işte yine deniz almıştı canını. Ama kimselere anlatamadığı bu duygu onu çok utandırıyordu. Sanki babasının ölümünün sorumlusu oymuş gibi hissediyordu. Belki de sırf bu duygu yüzünden kâbuslar başladı. Ne zaman başını yastığa koysa gemici arkadaşları eve babasının denizde şişmiş cesedini getiriyorlardı. Masanın üzerine yatırıyor, ailenin en büyük çocuğu, erkeği olduğu için onu çağırıyor, babasını teşhis etmesini istiyorlardı. Şişmiş, neredeyse üç katı büyüklüğe ulaşmış bir beden yatıyordu önünde. Derileri parça parça dökülmüş, tırnakları ve dudakları morarmış, gözleri yerlerinden fırlamış, bozuk balık gibi kokan bir beden. Sonra birden canlanıp, yakasına yapışıyordu: “Uyku yasak sana, bundan sonra benim yoldaşım olacaksın!”

İşte o andan sonra da bir türlü peşini bırakmadı. Farklı farklı hallerde hep çıktı karşısına. Gözler göremezdi onu. Anlatamazdı kimseye. Elle tutulur bir şey de değildi. Sadece içinden yükselen sesini duyuyordu. Korkularıyla besleniyordu. Daha on altısında esrara başladığında amacı onu zihninden uzaklaştırmaktı. Arif, mahalledeki en yakın arkadaşı tutuşturmuştu eline. İlk başlarda ufak ufak sakinleştiğini hissediyordu. Onun varlığını unuttuğu, duymadığı, görmediği mavi, beyaz bir toz bulutu içinde yüzüyordu. Ama bedeni alıştıkça yine ortaya çıkıyordu. Gündüzleri zar zor çalışıyor, geceleri kendini yine o uyuşukluğa teslim ediyordu. Günler, aylar, yıllar geçtikçe daha çok içti. Esrarın yanında şarap, rakı ne bulursa… Artık peşini bırakmasını istiyordu. O belki babasının hayaleti, belki doğuştan sahip olduğu bir lanet, belki içinde büyüyen öfke, belki de şeytanın ta kendisiydi. Ama ne yaparsa yapsın bir türlü kurtulamadı ondan.

En nihayetinde bir gün bu lanet şey bir bedene bürünüp çıktı karşısına. “Aklınca beni kandıracak” dedi. Anlamıştı. Evsiz barksız bir adam kılığında karşısındaydı. Sabaha karşı üç dört sıralarıydı. Balık sezonu çoktan açılmıştı. Çalışacak tekne arıyordu. Ama piyasada adı çıkmıştı, kimse iş vermiyordu. İnsanların sıcacık yataklarında, sevdiklerine sarılıp huzurla uykuya yattıkları saatlerde o da sağdan soldan otlandıklarıyla kuytu bir köşede, toz bulutlarının içinde kaybolmuştu yine. Adam geldi, karşısına oturdu. Bir fırt versene dedi. Verdi. Gözlerini görene kadar anlamamıştı kim olduğunu ve az kalsın kanacaktı. Kendi gibi meczup biri duruyordu karşısında. Bakışları ele verdi onu. Çok garipti. Dik dik bakıyor, kara karga gözleri baktıkça karşısındaki esir alan karanlık bir girdaba dönüşüyordu. Nefes alamadı. Yıllardır beklediği an gelmişti. İşte karşısındaydı. Çok korkuyordu. O bedene gizlendiğini anlamıştı ama bunu onun fark ettirmemesi gerekiyordu. Madem yıllar sonra karşısına çıkma cesareti göstermişti o halde bunu fırsata çevirecek ve ondan tamamen kurtulacaktı.

“Onu yok edeceğim, dedim. Artık bu lanet son bulacak…” 

Kendisini kandırdığını düşünmesini istedi. Dost gibi yakın davrandı. İçkisini, sardığı sigarasını paylaştı. Kendisini taklit ediyordu. Sanki kendisini gibi çaresiz, bir başınaymış gibi davranıyordu. Aslında öyle güzel rol kesiyordu ki bir an için kanacaktı. Ama gözlerine baktığı her seferinde o kara gözler kendini ele veriyordu. Bakışları karanlık bir girdaba dönüşüyordu. Üst üste günlerce orada buluştular. İçtiler, konuştular, dertleştiler. Elbette hepsi bir oyundan ibaretti. Korkularını soruyordu. Yapmamak için direndiği iğrenç şeyleri yaptırıyordu. Artık rol yapmaktan sıkıldığı gün vaktin geldiğini anladı.

“Gözlerine baktım. Ona duyurmadan içimden konuştum: Sadece kendimi değil, başkalarını da kurtaracağım senden…”

Dolunaysız, denizden esen hırçın poyraz rüzgârının oyunlarına teslim bir gecede yine bir sandala gizlice tünemiş, sonra da ipi çözmüş, iskeleden uzaklaşmışlardı. Karanlıkta açıldıkça açıldılar. Birlikte kafayı çekerken birden elindeki şarap şişesini sandalın kenarına vurup kırdı, sonra da adam ne olup bittiğini anlamadan, boynunu baştan başa yardı. Çırpınan beden kanlar içinde sandala devrildi. Çırpınması sürerken geçti başına, kafasını sabit tutup, gözlerine baktı Karanlık girdap gözler tekrar insan gözüne dönmüştü. Sanki gülümsüyor, minnetle bakıyorlardı. Bu haklı olduğunun kanıtıydı, zavallı adamın bedenini ele geçirdiğinden kesinlikle emindi. Her şey doğrulanmıştı böylece. Denizin ortasında, bu kocaman boşlukta saklanacak yeni bir beden bulamayacaktı. Sonsuzluğa hapsolmuştu. Cansız bedeni denizin sularına bıraktı. Kurtulmuştu.

“Ama yanılmışım. Bugün siz gelmeden az önce ne kadar aptal olduğumu anladım. Takip ediyor. Yine geldi. Beni durmadan takip ediyor. Bakın size bir sır vereceğim. Bu defa… Evet bu defa beyaz bir önlük giymiş. Tıpkı sizin gibi. Bakın söylüyorum. Bir doktorun bedenini ele geçirmiş. Gözler… Evet… Evet… gözler… onlar evle verdi. Yine kara karası, girdap gözlerle baktı gözlerime. İnanıyorsunuz değil mi? İnanın… İnanın lütfen… anlayın artık söylediklerimi… orada dışarda. Ve ele geçirecek birini arıyor.”

Dilek Yılmaz

İstanbul Üniversitesi Reklamcılık mezunu. Uzun yıllar reklam sektöründe çalıştı. Çocukluğunda başlayan okuma tutkusu devam ediyor. Bu tutkunun çıktısı olarak yüzeye vuran öykülerinden bazıları Kiltablet, Edebiyat Haber, Oggito, Son Kaknüsler’de; Mrs. Dalloway hakkında hazırladığı kitap inceleme yazısı Mevzu Edebiyat’da yayınlandı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. ebuka says:

    Dilek merhaba;

    Kadim bir meseleyi ele almışsın :slightly_smiling_face: Baba-oğul çatışması. Birçok çocuğun babasıyla az da olsa sorunu vardır galiba. Benim çocuklarımın benle ilgili şikayetlerini şimdiden merak ediyorum açıkçası :slightly_smiling_face:

    Öykü hedefini vurmuş. Ben açıkçası baba oğlun uzlaşmasını arzu ettim içten içe. İkisinin de kaybolup gitmesi üzdü beni. Ellerine sağlık, senin iyi kaleminden güzel bir öyküydü.

    Görüşmek dileğiyle…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar