Öykü

Artık Korkmayacağız

“Uykusuzluk çektiğiniz için oluyor. Üstüne bu yorgunlukla, bunları hissetmeniz çok normal. Düzenli olarak yazdıklarımı kullanacaksınız.”

“Doktor Hanım… Korkuyorum.”

On dakikadan uzun süren görüşme, saatler sürecek mesainin belki de en hafifi olmuştu. Doktor reçeteyi loş muayene odasının kapısına doğru uzattı.

“Korkacak bir şey yok. Anlattığım gibi yoğun gerilim altındasın. Anlıyorum, fabrikada ağır iş yapıyorsun. Haftada üç gün, gece de çalışıyorsun. Bir yerde bekçilik mi yapıyordun?”

“Aman deyim doktor hanım! Gece çalışmasından fabrikanın haberi yok. Malum geçim derdi…”

“İnan beni ilgilendirmiyor. Biz o konuda hastalarımızın raporunu tutmuyoruz.”

Mehmet elindeki reçeteye baktı. Bir şeyler daha anlatmak istiyordu. Ama süresi dolmuştu. Soran yumuşak gözleri, bıkkın çelik bakışlara yenik düşmüştü. Kapıya düşen gölgesiyle irkildi. Kapıyı açıp hızla çıktı. Odanın loşluğuna karanlığını bıraktığını düşündü. Dışarıda bekleyen sabırsız bakışlardan, kalabalık koridorlardan hızla dışarıya çıktı. Telaşlı hasta yığınlardan sıyrılarak çıkış kapısına ulaştı. Rahatsız sıkışıklığın içinde Gülünü gördü. Sadece onu bekliyordu. Karanlığından sıyrılıp, dimdik, neşeyle sarmalıydı sevdasını. Gülümseyerek koştu yanına sarıldı hassaslığa. Kollarındaki kırılganlıkla güçlendi. Nasılda sağlam kılıyordu onu.

“Memedim?”

“Gülüm!.. Gülüm benim, Gülüm benim! Derdim aşkım, canım benim!”

“Of ya! Hep eyleniyorsun benimle! Ne dedi doktor?”

“Ne desin doktor hanım. Turp gibiymişim. Maşallah, beni de pek beğendi.”

“Ya!..”

“Dedi ki saat 12 ye yarım saat kaldı. Eğer buralardaysanız dedi…”

“Eee ne yapacakmış ki seni…”

“Ne bileyim. Herhalde bir daha muayene edecekmiş. Ama önce birlikte bir yemek yiyelim falan dedi…”

“Ya! Peki, sen ne dedin!”

Mehmet bağıra çağıra bir türkü tutturdu.

“Tabip diken olup, yaramı dalama. Derdimle eğlenip, beni sallama. Gülüm varken, diken olana. Meyletmem boyalı… Meyletmem ben… Meyletmem ben, boyalı kokonayaaa… Heeeeyyyyyy hopppaaaa…”

“Hep benimle eğleniyorsun Mehmet!”

“Gülüm! Yârim! Kurban olurum ben sana. Dur kızma… Bak bu ilaçları verdi. Kan yapıcı hem de vitamin. Kanda bir şey düşükmüş, uykusuzluktan, yorgunluktan. Kafanı dağıt dedi, geçer dedi.”

“Doğrumu diyorsun Memedim. Beni yine kandırmıyorsun değil mi?”

Mehmet şefkatli soran ela gözlere dalıp gitti. Zaten bu yüze, yıllar önce mahallede daha ilk görüşte vurulmasının sebebi, bu gözlerdi. İriliğini, anlamını, kaçamak bakışlarla, anlayana saklıyordu sanki. Özünü bakıp görene saklarcasına, göz kapaklarına örtünüyordu. Kirpikleriyle anlam buluyordu. Daha fazla söze gerek yoktu. Yârini bulmuştu, tüm dünyaya ve tüm olanlara karşı. Annesini, babasını hatta çok sevdiği ağabeyini karşısına aldı. Dünya ne ki! İstemediler, yaralı diye kusur bildiler. Gül daha çocukken yanık doğmuştu. Anası delirmişti yalnızlıktan. Evi yakmıştı o daha on yaşındayken. Miras kalmıştı ona bağrı yanıklık, boynundan sağ göğsüne, oradan kalçasına kadar. Amcasının yanında büyümüştü beslemeden hallice. Güzel adamdı ama hayat acımasızdı. Yaşlı adamın ve yengesinin tüm hizmetini o görüyordu. Zaten evlatların hayırsızlığına karşı sigorta olarak görülmüştü. Kim alırdı ki onu bu halde. Mehmed Gülüne, Gül Memed’ine kavuşana kadar… Kimse istemedi birlikteliklerini. Onlarda kaçtılar günah şehrinin daha kuytularına. Yuvalarını aşkla kurdular, eğreti temellerin üstüne.

“Gel Gülüm bugün felekten bir gün çalalım. Kartal Sahile kaçalım. Oradan…”

“Evde dinlenme günün ama.”

“Hep evdeyiz, hep evde! Bak hava çok güzel. Çok geç kalmayız be Gülüm.”

Sıkıca yârine sarıldı. Karmakarışık bina yığınlarının en çirkinine, gölgeleri düştü sarmaş dolaş. Koyu gölgesinin beli belirsiz hareketlerini fark etmemek için gözünü caddeye kaçırdı. Sevdiğinin elini sıkıca kavrayıp, yavaşça seğirten minibüsün peşinden koşmaya başladı. Çocukluğundan kalan yetenekle, iki parmağını ağzına götürüp, en gür ıslığı ile caddeyi inletti. Hasta kalabalıklardan sıyrılıp, soluğu minibüsün içinde aldılar. Kargacık burgacık, sıkışık yolların keyifsizliğini Mehmet bozuyordu. Konuşan insanlarının taklidini yapıyor, gözlerini kocaman açıyor, sağa sola keskin bakışlar atıyordu. Gül bu kocaman, patlayacakmış gibi bakan gözleri görünce dayanamıyor kıkırdıyordu.

Ekim ayına inat, hava serin bir yaz günü gibiydi. Hafta ortası olduğundan çok fazla kalabalık yoktu. Sahilde sarılmış yürürlerken, Gül engin mavilikten gözünü alamadı. Denizden korkardı, yüzme bilmediği için. Ama hayrandı göğün sınırına kadar uzanıp, buluşan bu enginliğe. Mehmet dün yaşadığı kâbus gibi geceyi anımsadı. Gölgesi üzerine çökerken, korkunç zifirinden aldığı güçle boğacaktı onu. Nasıl başladığını düşündü. Çocukluğunda, çıkmaz sokakta oynarken gördüğü, dalgalanan gölge aklına geldi. Sanki paramparça dev bir çaput gibi üzerine gelmişti, yıkık duvarların ardından. Belki çocukça kurduğu bir hayaldi. Ama son yaşananlar Gül’ü çok korkutmuştu. Aynada tıraş olurken, arkaya düşen gölgesinin, ondan bağımsız hareket ettiğini fark ettiğinde o da yanındaydı. Sonraki gece karanlıktan boğulacağı sırada Gül kurtarmıştı onu. Bütün gece dua etmişti. Gül’ün mahallenin nefesi kuvvetli hocasına gitme ısrarlarına karşı sonunda bir doktora görünmeye karar vermişlerdi. Yalana dolana kaptıracak paraları yoktu. Aslında ikisi de inanmazdı bu düzenbazlıklara. Kafaları karışmış, her yolu denemeyi düşünmüşlerdi.

“Ne düşündün Memedim? İyi misin?”

“Gel şuraya çökelim de güneşin batışını izleyelim be Gülüm.”

“Yoruldun mu? İstersen dönelim.”

“Ne yorulacağım. Sana daha ne sürprizlerim var.”

Yeşilliğin arasında boş buldukları bir ağacın dibine oturdular. Mehmet cebinden bir şeyler çıkartıp avuçlarının içine sakladı. Sıkılı yumruklarını uzattı.

“Sağ mı, sol mu?”

Gül sağı gösterince avucunu açtı.

“Bu bizim eğlence paramız. Bunu biriktirmek için saklamayacağız.”

“Ama…”

“Dur be güzelim. Altı üstü 100 lira be! Bugün kaçtık biz! Bu da sana Gül’üm”

Sol avucunu açınca Gül soran gözlerle Mehmet’e baktı. Hışırtılı küçük parlak hediye paketini gülümseyerek açtı. Kırmızı gül desenli iki küçük küpeden biri çimlerin içine düştü. Kolye ile diğer küçük küpe elinde telaşla aramaya başladı. Mehmet gülmekten nerdeyse katılacaktı. Aslında küpeyi Mehmet bulmuştu. Yine eğleniyordu. Küpeleri kulağına, kolyesini özenle boynuna takınca çok mutlu oldu. Çantasından minik aynasını çıkartıp uzun süre baktı, kan kırmızısı minik güllere. Mehmet fırsat bu fırsat dizine uzanmış, neşeyle hareketlenmiş karısının mis kokusunu soluyordu. Seyyar çaycıdan aldıkları karton bardaktaki çaylarını keyifle yudumladılar. Ara sıra kadeh tokuşturur gibi tokuşturdular bardaklarını. Gün batımıyla gölgeler koyulmaya başlamıştı. Gölgesinde yine o garip dalgalanma başlıyor gibi geldi. Mehmet telaşını bastırıp neşeyle ayaklandı.

“Hadi bakalım şimdi hedefimiz Miyaport!

“Dev salıncak! Sen de binecek misin?”

“Hele bir gidelim de…”

40 duraklı sıkıcı otobüs yolculuğunu, son durağa üç durak kala inerek bitirdiler. Bulvar yolunda araç trafiği başlamıştı. Bulvarın bir tarafında gecekonduları gizleyen apartmanlar diğer tarafta modern, havuzlu, otoparklı siteler büyük bir tezat oluşturuyordu. Gül bu sitelerin önündeki marketleri, yiyecek içecek satan dükkânlardaki insanları hayranlıkla süzerdi. Telaşları bile başkaydı sanki bu insanların. Yazın buradan geçerlerken, havuzda eğlenen çocukların şen kahkahaları ona hayal gibi gelirdi. Tüm merakına karşı, bu insanlar onları hiç görmüyor gibiydi. Önlerinde yürüyen gençlere kulak kabarttılar.

“3.000 normal fiyatı kanka! Netten 2.500’e kapattım. Nasıl ama!”

“Manyak olmuşsun, yakıyorsun ortamları!”

Aralarında mesafe açılınca Mehmet öndeki gençleri taklit etmeye başladı.

“Kankaaaaaa! Manyak olmuşsun!”

Gül kahkahalara boğuldukça abartıyordu. Tamponları yeri süpüren, altın rengi spor model bir otomobil, uğursuzca fren yapıp durunca kahkahaları kesildi. Kaldırıma yapışmış aracın motor sesi küfürler savuruyordu. Yanından geçerlerken, otomobilin otomatik camı yavaşça aşağıya indi.

“Mehmet! Ne yapıyorsunuz yahu. Hadi binin gideceğiniz yere atayım.”

“Yok, sağ ol kardeş.”

“Yahu tanımadınız mı? Sado’yum ben. Ben sizin ev sahibiniz sayılırım. Hadi atlayın.”

“Tanıdım Kardeşim. Biz yürüyüş yapıyoruz sağ olasın.”

“Yahu gelin hadi…”

“Uzatma birader. Bas git! Binmeyeceğiz işte!”

Şoför mahallindeki adamın suni gülüşü dondu kaldı. Şeytani öfkeyle yüzü çarpıldı. Anlaşılmayan bir küfürle gaza var gücüyle bastı. Sanki cadde ona ayrılmışçasına sağa sola yalpalayıp, patinaj çekerek uzaklaştı.

“Kim bu herif! Sen tanıyor musun?”

“Ne tanıyacağım Memedim. Bizim ev sahibi Şevki Amca değil mi?”

“Bu acayip arabayı daha önce mahallede de görmüştüm. Aman dikkat et Gülüm.”

Küçüklü büyüklü binaların gölgeleri gün batımıyla üzerlerine çullanırken, Mehmet soran gözlerle kadının yüzünü araştırdı. Bir gariplik vardı. Bir şey saklamazdı ondan. Üstelemedi. Bu güzel günün mahvolmasına müsaade edemezdi. Zaten son haftalarda gerilimli günler yaşamışlardı. Caddeden viranelere uzanan gölgeleri geride bıraktılar.

Alışveriş merkezine vardıklarında gözde pilavcılarında karınlarını doyurdular. Mehmet gerginliğini şakalar yaparak geçiştirmeye çalışıyordu. Gülün yüzüne peydahlanan korku, gülücüklerinin arasından fark ediliyordu. Çevrelerini gittikçe saran alışveriş bağımlısı kalabalıktan sıyrılıp lunapark alanına geldiler. Dev salıncağın sırasında fazla kişi beklemiyordu. Ellerini çabuk tutarlarsa biraz sonra başlayacak turda yer kapabileceklerdi.

“Hadi gel sende!”

“Yok Gülüm benim. Ben aklımı peynir ekmekle yemedim.”

“Yine beni kandırdın.”

“Ben yine aşağıdan seni seyredeceğim canım benim.”

Karısı yine 10 yaşında bir kız çocuğuna dönmüştü. Zincirlerle tutturulmuş oturağa otururken, entarisini bacaklarının arasına küçük bir kız çocuğu edasıyla sıkıştırdı. Yavaşça yükselirken Mehmet’e el salladı. Zirveye ulaşınca dönmeye başladılar. Gül zevkle çığlıklar atıyordu. Mehmet bu heyecanlı küçüğü uzaktan seyrederken, etraf yavaş yavaş kararmaya başladı. Gözlerini kırpıştırdı, ovuşturdu ama nafile… Her yer soluklaşırken karanlık bastırıyordu. Sonunda zifirin içinde kendini bile görmez oldu. Hareket edemediği gibi ağzını açıp ses bile çıkaramıyordu. Çevresini saran bir şey hisseti. Çevresindeki sonsuzluğun tüm zerresine sinmişti bu varlık. Kulağına anlayamadığı fısıltılar geliyordu. Bir anda her yer çınladı.

“Geldim işte! Geldim! Bırak kendini. Kendini bize bırak! Bir olalım! Var olalım! Biz olalım!”

Gül Mehmet’i mağazaların kenarındaki merdivenlerin dibinde, dizleri karnına çekilmiş, bakışları boşluğa asılı garip bir halde buldu. Ona sarılır sarılmaz hiçbir şey olmamış gibi doğruldu.

“Canım benim seni bulamayınca öleceğim sandım. İyi misin Memedim?”

“İyim Gülüm. Ne oldu ki?”

“Hadi gel artık dönelim geç oldu. Sen yarın işe gideceksin.”

“Dönelim canım benim. Dönelim güzel bebeğim benim. Kız ne güzeldin yukarıda öyle!”

Alışveriş Merkezinin önündeki dolmuş trafiğinden, altın rengi arabadan gelen bas seslerini duymadılar. Onlar dolmuşa binince uğursuz aracın farları yandı. Mehmet dolmuşta onu saran ve ona seslenen varlığı hisseti. Neydi bu şey? Gölgesi mi? Yoksa delirmiş miydi? Elindeki poşetteki ilaçlara baktı. Bunlar çözecek miydi bu düğümü? Gül’ün meraklı bakışlarını fark edince gözlerini kocaman açtı.

Bulvarda viranelere açılan sokağın başında minibüsten indiler. Evleri 10 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Biraz ilerlemişlerken, arkalarından parlayan araba farları, şiddetle onları aydınlattı. Mehmet’in gölgesi korkunç bir koyulukla kollarını açmıştı. Sanki onu çağırıyordu. Titremeye başladığında yanlarına yanaşan aracın kapıları açıldı. Arka kapıdan inen Gül’ün bileklerini yakaladı. Diğeri Mehmet’e yöneldi.

“Lan göt oğlanı. Sen Sadi Abimize hareket mi çekiyon oruspuçocuğğ!”

Sert bir kafa darbesiyle burnu kırılan Mehmet yere kapaklandı. Aracın açık camından küfür gibi bir cümle sokakta yankılandı.

“Kızı getir!”

Haplı olduğu her halinden, özellikle de kan bürümüş gözlerinden belli olan yarma, emre uyarak Gül’ü şoför mahallinin yanına oturttu. Bu sırada diğeri Mehmet’i ensesinden kavramış sarsıyordu. Biraz önce mermiyi ağzına verdiği silahının namlusunu başına dayadı.

“Merhaba yavrum. Gül mü desem, Gülüm mü desem?”

“Yalvarırım bırak Memedimi! Yalvarırım ne olur!”

“Sus zırlama! Bunu daha önce düşünecektin. Kaç kere kapına geldim yüz vermedin. Bak ne oldu şimdi.”

“Ne olur bırak, çok özür dilerim”

“Sana söylüyorum, bu mahalle benim! Benim! Şu götün kafasına sık dersem sıkarlar! Kimse çıkıp yardımınıza gelmez! İnanmıyor musun? Sık lan havaya. Bakalım var mı hiç delikanlı?”

İkinci yarma Mehmet’in şakağına dayadığı silahı havaya doğrultup sıktı. Yer gök inledi. Mehmet doğrulacak gibi oldu. Ağzına yediği kabza darbesiyle tekrar yere yığıldı. Gül çığlık çığlığa bağırıyor, ağlıyordu. Yakardı. Ama kimse çıkmadı. Işıklar bir bir söndü. Karanlık daha da koyuldu.

“Dur Allah aşkına dur!”

“Dururum. Ama arkaya geçersen. Senden öyle bir muamele bekliyorum ki… Bak yoksa kafasına sıkarlar.”

İki yarma garbin üzerine çöreklenmişken, duvara düşen gölgesi doğruldu. Mehmet titremeye başladı. O titredikçe gölgesi büyüdü, koyulaştı, dalgalandı. Bir anda iki yarmanın üzerini zifiri karanlığın dikensi uzantıları kapladı. Ağızlarından burunlarından gözlerinden girerken, bedenleri yukarıya doğru çekildi. Mehmet olağanüstü bir gücün etkisiyle ayağa kalktı. Gözlerinde gölgenin ziftle kaplı koyuluğu parlıyordu. O arabaya doğru yürürken havada asılı kalan cesetler, biçilip parçalanarak karanlığın içine çekildi. Karanlık arabanın etrafını sarınca Gül’ün üzerine abanan Sadi birden irkildi. Araba sarsılmaya başladı. Ön tarafa uzanıp torpido gözünü açmaya çalışırken, tüm kapılar açıldı. Sadi zifiri dikensi kollarla sarmalanarak dışarıya sürüklendi. Çığlıklarını kimse duymuyordu. Vücudunun her tarafını saran koyu siyah dikenler, bir anda boynunda yoğunlaştı. Hızla dönüp kellesini kopardı. Bedeni karanlığın içine parça paça sürüklenirken, Sadi’nin kopan başını Mehmet yakaladı.

“Gülüme kimse dokunamaz puşt!”

Mehmet elindeki kelleye gerilip kafayı atınca, zifiri karanlık onu yakalayıp bir anda yuttu. Etrafta kalan ceset parçaları ve kanı içine çektikçe zifir karanlığa, karanlık gölgeye dönüştü. Gölge Mehmet’in dibinde bitiverdi. Mehmet direksiyonun başına geçerken arabanın tüm kapıları sertçe kapandı. Gül bilincini yitirmiş gibi ağlıyordu.

“Gülüm ağlama. Geldim bak, yanındayım.”

“Mehmedim ne oldu! Allahım! Allahım! Ne oluyor! Mehmedim sen! Gözlerin, gözlerin…”

“İyim ben Gülüm. Hem de çok iyiyim.”

Arabayı çalıştırıp gaz vererek sokağı inletti. Keskin bir manevra ile bulvara doğru son sürat sürdü.

“Şimdi seni İstanbul’un en güzel oteline götüreceğim. Kral dairesinde kalacağız. En güzel elbiseleri alacağım sana. En güzel yemekleri yedireceğim. En güzel yerlere götüreceğim seni.”

“Korkuyorum Mehmet! Ne olur evimize dönelim.”

“Korkma Gülüm. Gece daha yeni başlıyor. Korkma sakın. Artık korkmayacağız Gülüm benim. Artık hiç korkmayacağız.”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. nkurucu says:

    Helal lan Mehmet! Devamı gelirse süper olur. Elinize sağlık. Çok beğendim.

  2. Murad says:

    :smiley: Beğendiğinize çok sevindim. Mehmet ileride ne yapar, orası karanlık.

  3. Mercan says:

    Hikaye bana bazı yerlerde Kuyucaklı Yusuf’u hatırlattı -ki çok sevdiğim bir eserdir. Keyifle okudum. Mehmet’in hikayesinin devamını merak ettim. Kaleminize sağlık!

  4. Murad says:

    Büyük eseri size hatırlatması ne güzel. Küçük hikayeme derinlik katmışsınız. Çok teşekkür ederim.

  5. Senaa says:

    Selamlar @Murad,

    Bu öykünün ilk birkaç cümlesini Seçki’nin Facebook sayfasında gördüğüm zaman okumak için not almıştım. Üzerinden iki, üç hafta geçmiş olabilir. Bugüne kısmet oldu. Normal başlayıp, fantastiğe dönmüş, çok keyifli bir yazıydı. Sonunu merak ederek okudum. Umarım devamı gelir. :slight_smile:

    Emeğinize sağlık, sevgiler,

    Sena

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar