Öykü

Ballıbelli

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir beynin tatlı kıvrımlarında nur topu gibi bir masal varmış. Nur topunun sarıdan beyaza sonra da mora çalan ışınları gökyüzüne uzanır okuyunca canlanır okumayınca deaktive olurmuş. Ekonomik şartların üstyapıyı belirlediği, çok kısa zamanda uzakların yakın edildiği, cadıların meydanlarda yakılmadığı ve biraz olsun tatlı intikamlarını aldığı, büyüklerinin sözlerinden çıkmayan çocukların, üç kağıtçı kargaların minik zihinlere endoktrine edilmediği, soyluların, kralların, zenginlerin sarayları eskisi kadar tercih edilmediği bir diyarmış burası. Bu diyarın kardeşleri varmış. Bu kardeş diyarlarda tatlı mı tatlı bir oğlan yaşarmış.Onun adı Harry imiş.

Kırlardan dağ kekiği toplamak, kırlangıçları seyretmek, güneşin doğuşunu görebilmek en sevdiği şeylermiş Harry’nin. Sabah kalkar kalkmaz süt kaynatır, kahvaltıyı en taze yiyeceklerle donatırmış ailesini memnun etmek için.  Onun görevi ailesine layık bir erkek olmak ve evlilik yaşına geldiğinde zengin bir prensesin gönlünü çalıp onunla evlenmekmiş.

Atadan, babadan kalma, her rüzgarda köhür köhür öksürür gibi sesler çıkaran, esen hava akımlarıyla bir sağa bir sola (arada da öne, ancak uzun kavaklar saray yavrusunun yıkılması taraftarı olmayacaklar ki), çamurun üstüne taş, taşın üstüne ahşap çok eski bir saray yavrusunda yaşarlarmış. Biçimsiz ama dört adet gayet ferah kat, ama merdivenlerden inip zemine yaklaştıkça rutubetli üst katlara çıktıkça bol bol yosun kokulu bir binaymış. Biri yıkık, kambur kule ona tezat dipdiri upuzun gotik bir kule.  Saray yavrusunun sırtı mehtapları parlak bir manzaraya bakarmış. İrili ufaklı gemilerin malları tıka basa limanlara götürdüğü, başka milletlerden birilerini kazıklamaya gittiği –ticaret nedir?- arada mallarına çöken hırsız takımının korumasını nakden ödediği –haraç nedir?- korsanlardan daha soylu gibi duran ama her an tuhaf huylara kapılan ve sürekli koruma parası isteyen renkli bayraklı krallık gemileri –vergi nedir?- allahtan sahillere pek uğramaz ama heyecanlı bir görsellikle yolculuk ederlermiş. Mirasları bölüne yoluna kuş kadar kalmış, küçük bir ailecik çağların anıları ve sürekli bir geçmişe yönelik özlemle yuvalarına sıkışmışlardı. Gotik kulede yemek yemek gümbür gümbür saray yavrusundan geriye kalan tek hobileri olmuş.

Saray yavrusu köylerden uzaktı, içinde 2 aile dolusu hizmetçiler yaşardı, elleri uzundu ve hobi ile yaşam tarzı arasında çizgileri belirsizdi.  Bu hizmetçiler gotik kuleye sürekli yemek taşımak, küçük kaprislere he demek, kararmış gümüş bir küpe teki ile ancak bir anlama kavuşuyordu. Ailenin umudu gelinlerde, at, eşek, deve sırtlarına yüklü düğün hediyelerinde, çeyreklerde, yarımlıklarda, gramlarda, pazen bezlerde, ipek eteklerde, boğma boğma kadifelerde kalmıştı.

Üç kardeştiler ve aralarında tek erkek Harry idi. Onun için zordu hayat. Çamaşır yıkamak, evi temizlemek, fare kapanı kurmak ve lezzetli yemekler yapmak onun asli görevleriydi. İnce belliydi, ama gözlerde mordan maviye oradan da fantastik yalımlı bir yeşile çalan hülyalı ama bön olmayan gözleri ile hayal kurmayı seven bir oğlandı. Arada bir kıvılcımlarına daldığı alevler yüzünden kaşları, kirpikleri toz olmuş, hatta sol gözündeki kıllar daha iyi fırsatların olduğu batıya göçmüşlerdi.

Kardeşlerinden birisi daha beş yaşındaydı. Fransızcayı ana dili gibi öğrenmiş; İngilizce’ye daha yeni başlamıştı. Kültürlü bir Prenses olup ne gönüller çalacaktı Brave. Veya “le Brave”.

Diğeri ise yirmi beş yaşını doldurmuş kendine koca bulması gereken yaşa gelmişti. Emma ziraattan anlayan, kardeşi gibi kültürlü, çapkın, baba parası yiyen bir prensesti. Kabaklar, domatesler, hıyarlar ve iğrenç diğer otlar ilgisini çekmezdi ama kafayı uçuran şeylerde uzmandı. Hayat onun için anı yaşamaktı. Babasına sürekli imalar etti içine düşen kutru, nefes nefese kaldığı köylü oğlanları, geçmişin hafiften kopmaya başlayan anılarından uzaklaşmak, gemisini biraz korunaklı –fazla korunaklı limanlar gemileri çürütür, hantallaştırır ve düşmanlar tarafından yakılmaya hazır hale getirir- bir limana demirlemek istiyordu. Babasının evhamlı umursamazlığına dayanamadı. Kahvaltının boğucu tıkınma anlarının sonunda konuyu ortaya fırlatıverdi.

“Anne, baba ben artık kendime uygun bir genç erkek bulmak istiyorum. Harry gibi bütün işleri yapan, işine sadık, yakışıklı ve kültürlü bir adam istiyorum. Bana güzel yemekler yapsın, çocuklarıma baksın ve bana başkaldırmadan itaat etsin istiyorum” dedi. Babasının yüzü düştü. Annesi somurtuk suratında çiğ bir gülüşle elinde gül reçeli sürdüğü ekmekle kalakaldı. Babası sessizliği bozarak,

“Duygulandım kızım. Evimize yeni bir insanın gelecek olması, seni sevmesi çok gurur verici. Seni başka bir erkekle paylaşmak çok zor olacak” dedi, gözlerini masaya düşürdü, kuşların yuvadan ayrılma mevsiminin geldiğini bilen saf bir güvercinden çok eve gelecek yeni bir boğazı düşünüyordu.

“Aaaaaa yapma ama baba yine ağlıyorsun. Ben senin biricik kızın olarak kalacağım. Ne bu duygusallık, hormonlardan mıdır nedir?” dedi ve kocaman bir ekmek parçasını ağzına tıktı.

“Sen bana bakma, ben sadece senin mutluluğunu isterim” dedi. Kalbi gürültülü bir yolculukta tekleyen motorlar gibi atıyordu. Aklında taşlı ve çalışmaktan pek hoşnut olmayan anarko sendikalist çalışmama hakları partisine ait köylülerin topluğa bağlı köylülük yaptığı, patates tarlaları geldi. Ah kafasız başım dedi, niye hepsi erkek olmadı ki bunların? Burayı da mı satıp düğün  masrafı için harcayacağım ben?

“Yapma Galvin” dedi annesi evhamlı kocasına dönerek. “Kızımızı sürekli hayal kırıklığına uğratıyorsun. Kes ağlamayı. Bir an önce “Yükselen Kent’e çıkıp kızımıza uygun bir erkek bulmamız lazım. Prensesimize layık bir prens olmalı” dedi. “Evin hali eee, şey –kocası yaşadıkları şeye ev diyince dramatik krizlere girerdi- sarayımızın hali belli. Elinden iş gelen bir prens olsa veya en azından bir soylu, azıcık yatırımı olan biri, kafasını boş şövalye dinletilerine, kurtlarla koşmaya takmamış biri olsa kötü mü olur?”

Baba ince ince iç çekti. “Tamam ağlamıyorum. Gel sarılayım sana kızım” dedi.

Anne koca, kuvvetli kollarıyla  kocasının olayları nerelere doğru çekeğini sezerek, adamı itti. “Öf senin gibi adamı nerden buldum ben, ne ağlak  ne zırtlak bir herifçik çıktın sen. Çok zayıfsın. Milletin kocalarına bak, birde benimkine. Ne günah işledim de senin gibi boş herifi verdi bana. Ne işten güçten anlarsın, ne oynaştan. Defol git odana, sil şu elini yüzünü, zaten ailenden de belliydi düğünde, kilerimize girip, kümesimize girip tavuklarımızı alma..

“Anne yeter…”

“Tamam kızım sen boş ver babanı. Ben bugün senin için erkek arayacağım” dedi annesi, kocasını pek sevmese de çizgiyi aştığını hissetti.

“İnce belli, beyaz tenli, utangaç, çevik olsun. Haa birde kültürlü …” odada dolaşırken saymaya devam etti yatma ve kalkma konularında uzman, tavuk dövüşünde tecrübeli, koca göbeğini top gibi savurup duran Emma’ları.

O gün Almira, kızı için erkek aramaya gitti. Kocasına olan sinirini unutmuştu çoktan. İlk göz ağrısına eş bulma zamanıydı şimdi.

O gün Harry günlük işlerini yaparken, şarkısını mırıldanır. Kuşlar eşlik eder ona, daktilo sesi çıkaran yağmur etrafı sarana kadar. Öyle bir yağmur yağar ki; kendi sesini duyamaz. Sert, gamsız bir yağmurdur bu. Mevsimlerden ilkbahar olduğunu anımsar bir an. Sarayda yaşayan güzel bir Prens olmasına rağmen, asla kendini öyle hissedemez. Evin hizmetçisi olmak için yaratılmıştır adeta.  İç çeker derin hayallere dalıp. Aklına bir an saraya alınan yeni halı gelir. Kullanılmadan önce her şeyleri temizlemek, hijyeni sağlamak Harry’nin görevidir.

“İnanamıyorum bunu nasıl unuttum! Soylu bir aileye yakışan bir erkek olamadım yine. Babam beni öldürecek. Bana verdiği görevi yerine getirmezsem annem babama çok kızar. İnanamıyorum! Ben bunu nasıl unuttum! Şuracığa sereyim halıyı da hem diğer işlerimi yaparım hem de halı tertemiz olur. Ne de olsa saf su. Saçlarıma iyi geldiği gibi halıyı da parlatır” diye soluksuz soluksuz kendine söylendi. Dayak yemekten değilde azarlanmanın beyninin korteksine verdiği anlık hasarlardan daha çok korkuyordu.

Şımarık çocuklar gibi gülümser ve oradan uzaklaşır. Gizlice Emma’nın kitaplarını kurcalar ve YU HUA’nın Yaşamak adlı eseri aldığı gibi yeraltına koşar. O okumak ister, o hissetmek ister yazarların duygularını.

Almira, az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş ama güzeller güzeli kızına ince belli, beyaz tenli ve kültürlü bir erkek bulamamış. Ne kadar evde kalmış, bir işe yaramaz, etli, çirkin, ilkokul mezunu varsa hepsi Almira’ya denk gelmiş. Bir tane bile eli yüzü düzgün büyüleyici bir erkek bulamamış prensesine. Bir süre sonra aramaktan vazgeçmiş. Çöl sıcağı gibi sıcak vurmuş başına yağmurdan sonra. Eli boş dönmenin çaresizliğiyle sarayın yolunu tutmuş.

Harry’nin biraz işten kaçmak biraz da huzur bulmak için en çok tercih ettiği hobisi eve –pardon saraya- 200 adım uzaklıkta metre uzaktaki ablasının saklı cennetinde kitap okumak, başka dünyalar hakkında hayaller kurmakmış. Annesinin gelin bulmaya gittiği macerasını fırsat bilip, kucağında kitabıyla gelip çardağa oturmuş. Harry kitabı öyle sıkı tutar ki elinden kaçacak bir kuş gibi. Öyle bir sıkar ki kitabı, kitap üflemeli bir çalgı gibi çalınacak hale gelir. Tam o sırada sarayın bahçesinde at arabasını fark eder. At arabasında bir esmer, bir sarışın birde kumral üç çocuk vardır. Öyle kahkahalar çıkar ki at arabasından kimin güldüğünü bir türlü anlamaz. Kumral olan yedi, esmer olan on, sarışın olan ise on yedi yaşlarında bir kız olabilir diye kafasında tahminler yaparken; sarışın olan:

“Heyyy hizmetçiii…. Evet ne bakıyorsun sana dedim. Aunty’ye bakmıştık. Orası burası mı?”

“Ben hizmetçi değilim, yan bahçeye gidebilirsiniz.”

“Hizmetçi kibar çıktı, rahat olun kardeşlerim… der ve kahkahalar yükselir.”

Bir anda üç çocuk at arabasından tahta kasalar indirip,  ablasının ilgilendiği tek uğraş olan –sebebi tahmin etmek pek zor değil- üzüm bağlarına tırmanmaya başlarlar. Sarı olan çocuk olgun üzümleri toplayıp esmer olan çocuğun tuttuğu kasalara atar. Kumral olan ise sadece at arabası üzerinde üzüm yeme zevki yaşarken kahkahalar atar, korkusuz ve küstahça. Harry korkmaya başlar. Gitmeleri gerektiğini söylemek ister ama dili tutulur sanki. İçeri kaçıp, sarayın en ücra köşelerine saklanmayı aklından geçirir. Sarayın yatak odasına çıkan merdivenlerine yönelir. Aniden koşmaya başlar. Merdivenlerin ne kadar biçimsiz olduğuna, basmaklardaki kayganlığa aldırmadan sadece koşar. Basamaklar bittiğinde nereye kaçacağını bilemez ve arkasını döndüğünde çoktan çocukların üzümden vazgeçip içeri girdiklerini fark eder. Ani bir kararla kendisini banyoya atar ve kapıyı kilitler. Devasa, üç metre boyundaki kapının anahtarı öyle bir ses yapar ki, çocukların oraya yönelmesine neden olur. Küçücük cüsseli bu kız çocuklarının bu kapıyı kıracağını tahmin edemez. Ama kapı çoktan kırılmıştır. Harry neye uğradığını anlamaz bir biçimde geri geri adımlarını atar. Gidecek yeri yoktur.

“Gidin buradan annem birazdan gelir. Bunu neden yapıyorsunuz” der, sesi titreyerek korkusunu ele verir.

“Haaah haah hhhaaaah, keyfimden.  Biz kulübe köşelerinde yaşarken siz saraylarda yaşayın ha. Biz bir lokma bir hırka kendinize hanlar, katlar, yatlar.” Öfkesine kapılıp devam eder. “Senin uçurumlaşan gelir dağılımı adeletsizliğinden haberin var mı be?” Odaya bir hışımla girerler. Sarışın olan Harry’ye öpücük atar ama tacizini yetersiz görmüş olacak ki, “Pabucumun kenarı sen ne tatlı şeysin öyle”  der ve Harry’ye doğru,bir ava yaklaşan göbekli bir sokak kedisi gibi tatlı ve ürkütücü bir sukunetle, sokulur.

Harry öyle bir korkmuştu ki sanki bir sara nöbeti geçiriyor gibi titremeye başlar. Kitap hala elindedir, Kitabı sıktıkça sıkar, sıktıkça sıkar. Sanki çamaşırın suyunu sıkar gibi. Bir anda eli ayağı tutmaz ve elindeki kitap anahtar deliği şeklindeki tuvalete düşer. Kitabı tutmaya yeltenirken, yerçekimi kuvvetine yenik düşüp deliğin içini boylar. Küçücük delik sanki bir anda kurtarıcı gibi açılmıştır ona. Döne döne düşer, anne karnındaki cenin pozisyonunda yuvarlanarak ilerler. Hiç görmediği yerler görür bir anda. Top gibi yuvarlanırken adını bilmediği bir sürü insanın, eşyaların ve yiyeceklerin bulunduğu hanın ortasında bulur kendini. O kadar tepeden düşer ki, yere çarpma korkusuyla gözlerini kapatmak ister o an, sanki hanın ortasında bir kaykay varmışçasına kayar o merdivenlerden. Gözlerini sımsıkı kapatır. Kilitlenen bir kapı gibi. Beyni sarsılır, midesi bulanır ve bir anda düzlüğe gelip, k.çının üstüne düşer. Sanki özellikle oturup piknik yapacak gibi.  Ne bir han, ne insanlar ne de merdiven vardır etrafta. Dümdüz yemyeşil bir ovaya düşer.  Gözlerini kapatıp rüya olmasını diler ve yavaşça gözlerini tekrar açar. Hayretler içinde:

“Sende kimsin burada ne işin var? Der sanki kendisinin orada olması normalmiş gibi, saçları güneşin altında sarı sarı yanan,  göğsünde çirkin bir rakunun işlendiği beyaz bir zırh giymiş, ebleh suratlı kıza.

“Ben senin beyaz atlı prensesinim tatlım” der ve heyecandan ve korkudan midesi ağzına gelmiş çıtı fıtı oğlanı yerden kaldırır, oğlan yeşil çimenlere boyanmış poposunu elleriyle döve döve siler, beyaz atlı çapkın çapkın gözlerle oğlanı süzer.

“Atın nerede?” der bizim oğlan muzipçe.

“Sevgilisiyle karşılıklı kişneşiyorlar, bak şu ilerdeki kayalıkların orda. Her gün onları buluşturmaya buraya geliyorum. Koşup eğleniyorlar, mürdüm eriği yiyorlar, birbirlerine kaybolan fare hikayeleri anlatıyorlar.  O kendine uygununu buldu ama ben kendime bir prens bulamadım” der. Çığlık çığlığa bağıran bir hamster gibi niyetini baştan belli eden aşırı klişe hareket, Harry’nin aklından “Ulan yine mi aynı tip” fikrinin geçmesine sebep olur.

“Çattık yahu. Fare hikayeleri ve mürdüm eriği… Bir kitap okuma hevesim vardı, başıma neler geldi, şimdi de sen…  keyfimin içine hardal döktün” der, süzmesine fırsat bulur ebleh surat tadını kaçırır ama merak dört nala Üsküdar Kadıköy arasını arşınlamaktadır.

“Hardal yok ki burada.”

“Sen varsın ya.”

“Akşam seni istemeye geleceğiz oğlan.”

“Yok deve!”

“Deve değil fare, seni alayımda, unutturma anlatırım bu hikayeyi” der beyaz atlı, aradığı oğlanın önüne düşmesinden memnundur.

Harry kaşlarını çatmış alaca gökyüzüne bakar. “Bu nasıl bir gün, bir rüyamı, bir lanet mi? inanmak istemiyorum. Ben nasıl eve döneceğim, neler oluyor…”

Bir an havanın kararmaya başladığını anlar ve etrafta bir merdiven falan göremez. Atların kişneştiği yerde bir kapı görür ve oraya doğru ilerler. Kapıyı kolayca açar ve sevinçten at gibi kişner. Bir de ne görsün yukarı doğru çıkan bir tünel. Bu tünelin halıyı serdiği balkonun altında olan tünel olduğunu hissedip tüneli ters yönden koşa koşa çıkmaya çalışır. Kaykaydan ters yöne çıkar gibi zorlar kendini eve gidebilmek için. Yokuşlu yapı çıkmasını zorlar ve arada bir kafasını tavana vurdukça:

“Offf canım acıdı. Olmayan beynim de kalmadı.  Yok fare hikayesi, yok at kişnemesi. Birde beni istemeye gelecekmişmiş yok benim prensesimmiş… Daha on beşime girmeme üç gün var. İstemeye gelecekmiş ben ona varır mıyım? Ablam gibi birini bulmadan asla. O kadar çamaşır yıkamayı, düz ipte yürümeyi öğrendim. Bütün bunlar fare hikayesi için mi? Özgüvene bak. Rahatlığa bak. Şu kitabı da okuyamadım. Hayal ettiğim dünyayı yaşayacaktım okurken. Kitaptaki dünya bizim dünyamız gibi değil oğlan servet yiyor, bir sürü lezzetler keşfediyor. Kimse hesap sormuyor bile. Ya biz burada kadınların kölesi olarak yaşayıp kölesi olarak öleceğiz. Böyle düzenin…”

Bir anda kafasını tünelin duvarlarına vurur ve aniden yokuş terse döner. Tırmanmaya çalıştığı tünel, ters v ye dönüşür sanki, yine bir anda çabasız yuvarlanmaya başlar. Büyük çığlıklar içinde opera sanatçısı gibi bağırırken görkemli sarayın bahçesine düşer. Her şey normal görünür gözüne, fakir ama bakımlı saray bahçesinde olmak ona huzur verir. Masmavi bulutun altında derin nefes alıp bir anda sarayın içine olanları annesine anlatmak için koşmaya başlar. Sarayın merdivenlerini ikişer ikişer atlayarak çıkar.

Taş salona girer, soluk soluğa, sigaradan boğulan bir insanın öksürüğü gibi öksürür ve sesi bozuk mikrofon gibi gidip gelen sesler içinde birşeyler anlatmaya çalışır.  Salonda öyle bir kalabalık vardır ki kimse onu duymaz. Yine kahkaha sesleri her yeri sarmıştır.

“Babaaaaaa, babaaaaaa…”

Kimse onu duymaz. Ne annesi ne babası ne de ablası hiç kimse onu duymaz. Kahkahalar içinde kaybolurken bir anda o sesi tanır. Şaşkınlık içinde salonun ortasına koşar ve her yer güller içindedir. Salonun ortasında, bugün karşılaştığı saçma sapan hikayeler anlatan o şımarık kızı görür.

“İnanamıyorum yine mi sen yine fare diyorsun ya.”

“Aa, Harry’miz de gelmiş, yine kaybolan fare hikayesini tam  duymadı tabi… Ben ona anlatırım. Harry,  ben Ballıbelli. Gönlümün sarayı, gönlümün prensi olmayı ne dersin?”

Bir anda kahkahalar ve alkışlar yükselir. Harry bir şeylerin tuhaf gittiğinin farkındadır.  Her şey çok hızlı ve ani olur. Tam Ballıbelli hamle yapıp onu öpmeye çalışırken bir anda rüya olduğunu fark eder. Kendi yatağında huzur içinde uyanır.

“Oh be yalnızca bir rüyaymış, ne saçma bir rüyaydı resmen dünya tersine dönmüş gibiydi. Bir prensin kendini külkedisi gibi görmesi ne ürkütücü bir duygu… Ohhhh rahatladım.”

Aniden kapı açılır Ballıbelli ellerinde gül yapraklarını yerlere sere sere Harry’ye yaklaşır.

“S.ktir. Senin burada ne işin var. Sen bir rüya olmalısın. Şu hareketlere bak sen deli misin kızım, bir prensese yakışacak haller mi bunlar?”

“Sen benim sarayımın prensi olacaksın, ben deli kraliçenin kızı Ballıbelli yani saygıdeğer müstakbel prensesin… Ve yakın gelecekteki karıcığın.”

Ballıbelli “Rüya gördün güzel prensim hadi uyunma zamanı der” ve yanağına öpücük kondurmayı dener. Harry o anı yaşamadan bir film sahnesinde çekilmiş gibi oradan uzaklaşır. Hiç bir şeyi hissedemez. Bir saat daha çalar kilise çanı gibi bir kez daha rüyadan uyanır. Bu defa ter su içinde kalmış halde sadece bekler.  Gözlerini açmaya korkar sıkı sıkı kapatır ve aklından şunları  geçirir:

“Ben bir erkeğim, ben bir köle gibi çalışamam, ev işi yapmam, ben bir prensim, ben halı yıkamam… kafayı yiycem… babam karı gibi ağladı, ablam erkek gibi hallere girmişti…. Olamaz… ”

Kendisinde cesaret bulup gözlerini açar ama gözlerini öyle sıkmıştır ki astigmatlı bir göz gibi her yeri yarım yamalak ve buğulu görür. Tekrar gözlerini kapatıp açar ve yerlerde yine gül yaprakları.

” “Ben hangi yatıra işedim de bu başıma geldi…Ballıbelli belası. Bu ne ya yok artık deve…

Yorganı sıkıca kafasına çeker ve bir kaç dk sonra tekrar açar. Yerdeki seyler pusludur hala, gözleri yavaş yavaş net görmeye başlar. Yerdeki şeyler kız kardeşi Brave’in kırmızı çoraplarıdır. Yüzünde muzip bir gülümsemeyle, erkek olduğuna ve gücün hala kendinde olduğuna dua eder, sıkı sıkı beyaz yorganına ata biner gibi sarılır tebessümle tekrar uykuya döner.

Gökten 3 elma düşmüş. Biri GDO-suz, ama aylarca dayanırmış, bu masalı okuyana kalmış. Malumdur, lifli gıdalar tüketmeli. Bir elma elmas gibiymiş, sertmiş, o da açgözlülerin sonsuz altın havuzlarına kalmış. Son elma da Harry’nin yatağına düşmüş, o da onun payına kalmış.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Masal başlangıcıyla başlayan öykünüzde masal diliyle yazarken deaktive gibi ekonomik gibi terimlerin cümleye girmesi önce garipsedim.öykünun devamında da bu terimler gelince olabilir yazarın bilinçli tercihi diye düşündüm.Zaman kaymaları vardı bazı parağraflarda.Sonuna kadar merakla okudum.iyi çalışmalar

  2. nkurucu says:

    Merhabalar,
    Geçen ay bahsettiğim telaş hissi bu ay da devam ediyor. Konu çok hızlı, çok doğal olmayan şekilde değişiyor. Bölümlerle yazmayı denerseniz daha derli toplu olabilir. Zaman eklerinde de bir gözden geçirme gerekiyor. Konunuz güzel. Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

2 cevap daha var.