Öykü

Gitmesin, Gittiği Yerde Gülmesin Büyüsü

Gerekli malzemeler: Dil otu, yılan otu, kereviz sapı, saçından bir tutam, tükürüğünden bir damla, kirpiğinden bir tel, domuz yağı. Ayakları.

Domuz yağı? Domuz. Bulamam. Büyü iptal.

Malzemeler aklımda kalmıştır sanıyordum. Ayakları gerekmiyor olabilir mi?

Ayaklarını kesersem gitmez zaten. Büyü meşakkatli. Ayak kesmek de. Kemiği tek hamlede nasıl bölüyorlar acaba? Gözlerimi bir türlü açamadığım filmlerde kolunu en geriye götürdükten sonra tak diye elindeki keskin, büyük satırı, kılıcı, bıçağı indiren insanlar var.

Hak etmediğini söyleyebilir misiniz?

Domuz yağsız büyü malzemeleri: Gülümsediği bir fotoğrafı. Bir daha gülümsememesi için gülümsemesi mühim. Kırmızı mum. Mühür açısından. Mühim. Saç teli. Saç mühim. Tütsü, mühim değil, ortam yapar. İğne, gülümsemesini delmek için. Ayaklar.

Yine mi? Ayakları alamam diyorum. Ayakları alabilsem büyüye gerek kalmaz. Gitmesin, gittiği yerde gülmesin büyüsü bu. Ayakları bende olursa zaten gidemez. Gidemezse gülemez. Vandallık mı acaba bu? Giden gitmemiş, gittiği gün bitmemiş midir? Acaba vandallık ne demek, mühim belli ki. Sonuna –izm getirsem olduğundan daha mühim görünürdü.

Odanın kapı aralığından bir gölgenin başı görünüyor. Kâğıdı, kalemi kaldırıyorum. Kediyi kucağıma alıyorum. Yüzüme gülümseme takıyorum. Hiçbir fotoğrafta gülmemeye özen gösteriyorum. Dost varsa düşman da var. Üstelik büyü çoğu zaman dosttan gelir. Düşmandan gelen olsa olsa lanettir. Ta ki gidemeyeceği gün gelene kadar, kendi rızasıyla kalsın istiyorum.

* * *

Günaydın sevgilim. Elbette, iyiyim. Kedi zorla duruyor gibi görünmüyordur. Gözlerini ovala. Sabahın körü değil. Evet bir tanem, geç oldu. Yok, ben ettim. Sen uyanmadan. Kızıyor gibisin. Acıktım ve sen uyanmadan kahvaltımı ettim. Acıktığım için özür dilemem gerekecek mi? Uyansaydın. Uyanmadıysan yalnız ye. Kedi de etti. Peynir ayırdık sana. Hayır, kedinin yediğinden ye demek istemiyorum. Ben de peynir yedim. Uyansaydın. Ben mi uyusaydım? İşlerim vardı. Ne işi mi? Mühim. Mühimizm. Sen uyurken güne başlamam büyük hata, doğru dedin. UYANSAYDIN! Dur. Dur, dur, dur. Sakın gideyim deme. Boşa uyanmış olurum. Boş ver niyesini. Ben sana kahvaltı hazırlayayım. Acıktım hem. Amma geç kalktın, midem kazındı. Şu tüy torbası da zoraki duruyor kucağımda.

* * *

Gitti mi gelmek bilmiyor. Geldiğinde de yüzünde birkaç gündür orada duran gülümsenin sinir bozucu izi oluyor. Gitmesin de, ne dese o. Kediden özür diliyorum. Yüzümdeki ifadeyi sıyırıp yakınıma koyuyorum. Neyse ki gitmedi, evde hâlâ.

Ayak gerektirmeyen büyü lazım. Defterlerim nerede? İçindekiler sayfasında gezen işaret parmağım karalanmış bir satırda duraksıyor. Karalamanın altında yazılanlar okunuyor. … büyüsü. Sayfa yirmi dokuz. Tamam işte, … demek, gitmesin, gittiği yerde gülmesin demek herhalde.

Rüzgâr pencere kenarından içeri ıslık çalıyor. Numaralandırdığım büyü defterim günlük görünümlü. Yalan da değil. Günlük büyüler hepsi. Şimdi hatırlarım gerekenleri.

Sayfa yirmi dokuza varıyorum. Tüm sayfayı karalamışım. Bir daha yapmamaya yemin ettiğimi hatırlıyorum. Gitmeseymiş. Okurum. Karalama silme büyüsü bilsem keşke. Ayakları gerekmiyor olsun lütfen.

İlk satırda Büyü Malzemeleri yazıyor. En kolayı. Sonrası asıl iş.

Lavanta yaprakları. Büyü muhatabının üç tırnak parçası. Kırmızı gül yaprakları. Mum. Ölü kedi dişi. Ayak.

Tırnak parçaları. Ölü kedi dişi. Ayak.

Kedi uyurken dişini çeksem, kendi ayağımı malzemelerin içine batırsam. Hem ayak hem tırnak sayılabilir. Kusmak üzereyim. Gülümsediği fotoğraf malzemeler arasında yok. Olmalı. Gülümsememesi için.

İyi bir büyücü, tariften büyü yapmaz. Kaç kuşak boyu bu büyülerle annemin kocaları, anneannemin kocaları, büyük büyük annemin kocaları, hep evde durmuş. Hepsi birlikte. Evet. Tesirli büyüler diyorum. Ben bir tanesi için uğraşıyorum, henüz. Tarife boş veriyorum. Odaklan. Odaklan. Topla kafanı. İyi düşün. Otları, kokularını düşün. Bir insan neden evde kalmak ister. Onu evde tutacak eğlenceli bir şey olması gerekmez mi? İşte ben! Eğlenceli olursam gitmez, gittiği yerde gülmez. O zaman büyüyü bana yapmak lazım.

Ayak sesleri yükseliyor. Odaya yaklaştı, yine. Her şeyi kaldırıyorum. Kedinin tüylerini okşuyorum. Midem çıkış yolu arıyor.

* * *

Söyle hayatım. Ayakkabılıkta. Niçin sordun? Yok yani, sorabilirsin elbette, bir yere mi gidiyorsun diye şey etmiştim. Sık sık şey ettiğimi nereden çıkardın? Meraklı komşular gibi sorguya çeken sensin. Ayakkabılık demişken, konu nasıl da ayağa geliyor. Ayaklarını seviyor musun? Yok canım, tehdit olarak değil, üstüme iyilik sağlık. Ayakların olmazsa olmazın mıdır diye merak…şey ettim. Merak etmedim, şey ettim. Sensin komşu. Ayakların iyi ki varlar mı, yoksa ya olmasalardı vah vah mı? Vah vah diyorsun. Anladım. Peki bu kedinin dişleri nadide birer parça mı, yoksa kokmuş, sararmış kemik parçaları mı? Yok canım, ben de çok seviyorum onu. Ölse üzülür müsün diye yani. Bir sabah kalktık ki, gitmiş, kedi en nihayetinde. Kader mi? Öyle tabii ya. Peki, gitmese ama ölse ve dişleri sökülmüş olsa? Tamam dur, bitti, sorular bitti. N’olur gitme. Dur, dur. Sen geç içeri otur, mis gibi iki kahve pişireyim. Falına da bakarım hem, ayakkabı bağcıklarını buluruz.

* * *

Gitti gidecek. Lavanta çiçeği. Gül. Sarı gül. Beyaz gül. İyi ki yaptı şu bahçeyi. Bu ne? Isırgan otu. İyi, ondan da. Kedi dişi olmaz. Birkaç yeni tırmık iziyle koparılmış kedi tüyleri. İş görür. Tarağındaki saçlar. Ne güzeller. Oh… Kokuya bakın. Bakmayın. Ben bakarım. Bunları katmayacağım. Başka, başka… Ne koymalı? Kırmızı mum damlaları. Büyüyü mühürler. Gülmekten akan gözyaşları lazım. Ha ha! Ha ha ha ha! Of! Boşluğa uzun süre bakarsam gülmüşüm gibi gelir. Bakıyorum, baktım. Üç damla. Büyü yapılacak kişinin tükürüğü. Büyü bana. Püh! Bu da tamam. İyice karıştır hepsini, karıştır, karıştır, karıştır. Sür, oh, oh, şuraya da, saçlarıma, memelerime, popoma. Kollarıma. Bacaklarıma. Kokusu müthiş.

Bu büyüyü bir şeye çok benzetiyorum ama. Defter nerede…hah! Bu değil. Bu öldürme büyüsü. Günlük şeyler. Güldürme. Basiret bağlama. Kader bozma. Uğursuzluk… Eğlence büyüsü yok muydu? Ben ne yaptım acaba. Büyücü tariften bakmazmış. Senin neyine be. Bakayım… İştah açma, yüz yıllık masala yollama, iştah kap… Masala yollama! Evet, mum. Evet, lavanta, sarı gül, beyaz gül. Isırgan. Geçmişe bakıp yaşartılan gözlerden akan yaş… Boşluk sayılı…

* * *

Kocaman bir kazanın içinde dönüp duruyorum. Boyum kadar kazan. Ben boyum kadar değilim. Uf, ısındıkça kazanın dibindeki ayaklarım yanıyor. Ne oldu birden? Etrafımda suyun yüzeyine çıkmış bir sürü malzeme var. Aralarında yüzdürülüyorum. Mor bir duman yükseliyor üzerimizden. Bir el beni yakalamış, devamlı döndürüp duruyor. Biraz yukarı bakıyorum, kemikli bir burnun üstünde korkunç kırmızılıkta bir çift göz. Çok istediği bir şeyi almak üzere olan ağzından salyaları akıyor, çünkü dişleri yok. Diğer eliyle üstüme kocaman bir şeyler attı. Göremiyorum. Bir dakika, açılın. Aaa! Ayak. Bir çift ayak! Su kaynamaya başlıyor. Tepemdeki sivri şapkalı kadın fısıltılarla birine fenalık dolu büyüler okuyor. Bir cıyaklama yükseliyor. Yine hiçbir şey göremiyorum. Kazan hem fokurduyor hem sarsılıyor. Yeniden görebildiğimde kaynayan suda haşlanmış, yüzü acı içerisinde kalmış, ölü kedi görüyorum. Keşke dişlerini atsaydı. Ne büyüsü yaptığını merak ediyorum. Kendi büyümdeki başarımı takdir bile edemiyorum. Masala gitmeyi bile başaramıyorum, masal cadısının büyü kazanını karıştırdığı kaşık oluyorum. Geldiğim yerde bir daha gülmeyeceğimi bilmiyorum.

* * *

Bağcıklarım nerede? Ayaklarıma bakarken iyi ki varlar mı, yoksa vah vah mı, diye düşünüyorum. Kafayı sıyırdı iyice. Bir saattir içeride, sözüne inanıp, kahve bekliyorum. Daha kötüsü, fal bakmasını daha çok bekledim. Nasıl oluyorsa, biliyor. O bağcıkları bulmam gerekiyordu. Aklımdaki büyü için en mühim malzeme. İlla kırmızı ayakkabı bağcıkları yazıyor. Gideyim, gittiğim yerde güleyim büyüsü için biçilmiş kaftan, hatta bağcık. Neyse, çıkıyorum. Akşam bulurum. Kahvesi kendine kalsın. Nasılsa yalnız başına bol bol içecek epey zamanı olacak.

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. İzmir’de büyüdüm. İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Anabilim Dalında doktora yapmaktayım. Öykü yazıyorum. İki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Gitmesin, Gittiği Yerde Gülmesin Büyüsü” için 12 Yorum Var

  1. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Elif
    Öykünüzü çok ama çok beğendim. Ellerinize sağlık.
    Sevgiler.

  2. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Lightsky,
    Çok ama çok teşekkür ederim, mutlu oldum.
    Sevgiler.

  3. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Elif

    Bu ay temayı görüp de yazmamazlık etmeyeceğini biliyordum. Hem gülümseyerek hem de merakla okudum. Gülümsedim çünkü yazı dilin okuyucuya hızla geçen bir kapsayıcılığı var yani dışlayıcı değil, sadece kendin için değil okuyucuyu düşünerek de yazıyorsun. Merakla okudum çünkü senin öykülerinin vazgeçilmezi süpriz öğesini nereye yerleştirdiğini bulmak genelde şizofrenik bir tecrübe oluyor (kesinlikle iyi manada söyledim).

    “Canavarlar yatağın altında değil, kafanın içindedir” diye bir söz hatırlıyorum. Senin öykünde bunu masala döküp ortaya çıkarmış.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  4. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    tam olarak şu sırada:

    “İyice karıştır hepsini, karıştır, karıştır, karıştır. Sür, oh, oh, şuraya da, saçlarıma, memelerime, popoma. Kollarıma. Bacaklarıma. Kokusu müthiş.”

    “İştah açma, yüz yıllık masala yollama, iştah kap… Masala yollama!”

    “Kocaman bir kazanın içinde dönüp duruyorum. Boyum kadar kazan. Ben boyum kadar değilim. Uf, ısındıkça kazanın dibindeki ayaklarım yanıyor. Ne oldu birden?” ile başlayan paragrafın hepsi ile de sonlanıyor.

    Sevgiler
    Dipsiz

  5. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Aslında hiç acı ve üzücü bir şey yazdığımı fark etmedim. Eğlenmiştim yazarken.

    Çok teşekkür ederim okuduğunuz için. Görüşmek üzere.