Öykü

Öl, Sinek, Tavanım Yalnız Kalsın

Çığlıklar en çok böyle sessiz sokaklarda yankılanıyor ve çığlıklar en az böyle sessiz sokaklarda duyulmuyor. Yankılananlar ile duyulmayan çığlıklar arasında gerçeklik farkı var. Ses tellerinden çıkmayan çığlıklara gerçek gözüyle bakılmıyor. Sonunda sineğe bile düşman kesiliyorsun. Öl, sinek, diyorsun, tavanım yalnız kalsın.

Dünyanın bir sınırı varsa, çıkmaz sokaklardan geçiyor. Derin sessizlikler kendi içinden, durmaksızın yeniden doğuyor. Yalnızlıklar böyle sokaklarda büyüyüp, böyle sokakların evlerinde gasp ediliyor. Bir rahat verilmiyor, insanı dursa sineği, sineği dursa kelebeği huzur vermiyor. Çoğalıyor mutsuzluk. Kapıyı zorluyor, camdan giriyor. Yaz geceleri açık pencerelerden ışıklara.

Karşı apartmanın sakinleri logar kapağının açılıp açılmamasıyla ilgili, öz haklarını savundukları, polis çağırdıkları kavgada burunları adına konuşuyorlardı. Kimi burunların, diğerlerinden daha iyi yan haklara sahip olduğu anlamını çıkardığım tartışmanın neticesinde çirkin görünümlü belediye makinesi kancasını taktığı gibi kapağı kaldırdı. Karşı apartmanı ilgilendirdiği düşünülen koku benim burnumu üzdü. Burnum üzüldü. Direği kırıldı. Bu devirde bir direk ne zorluklarla dikilir böylesi burunlara. Burnum nadide bir çiçek. Göremezsiniz her yerde. Böyle şehirlerin yalnızca turistlerinin girebildiği özel dükkânlarında, vitrinde sergilenen, yan hakları olmayan bir çalışanın ipek mendille tozlarını aldığı el işi biblo gibi burnum. Polis çağırmak üzereyim. Burnum.

İnsanlar dertsiz olsa gerek. Burunları için bir gün boyunca, bir pazar günü olduğu için hayatlarındaki boşluğun büyüklüğü daha da göze batar hâl alıyor, koku için tartıştılar. Tüm hafta boyunca vitrindeki bibloları silselerdi yorgunluktan tuvalete bile gitmezlerdi pazar günleri.

Özendim. Burnumdan bahsetmeyi çok istedim. O gün bugündür burnumu anlatırım. Göbekli, etekli, sarışın kadının polise burnunu işaret ederek nasıl ses yükselttiği gitmiyor gözümün önünden. Ne kadar değerliydi. Koku. Ciğerlerine dolacaktı. Dolmadan önce tüm reseptörlerde terör estirecekti. Solunum yolunu savaş meydanına çevirecekti. Fakat her şey, burunda başlayacaktı. Burnun ucunda. Kokunun değdiği ilk yer. Burun! Kavgayı, polisi, logarı, burunları penceremde bıraktım. İçeri koştum hemen. Aynaya. Aksime muhtaçtım. Ona bakmaya. Burnum büyümüştü aynada. Yalnızca onu görüyordum. Güzeldi be! Üstü pürüzsüz değildi, kemersiz hiç değildi. En az onlarınki kadar değerliydi. Onu düşünmeye başladım. Sevmeye, soğuktan korumaya, sıcak yemeğin, çayın, kahvenin üstünde durdurmamaya başladım. Kimseye öptürmüyordum burnumu, ısırtmıyordum. Onlar da ısırtmıyordur. Öyleyse bunca burnu kim ısırıyordu? Birini tanıyorum ama artık aynada başka biri, dışarıda başka.

 

Ekmek almaya gittim. “İki ekmek,” dedim, “bu ekmekleri de elleyerek seçmezler mi,” diye yakındım bakkala. Yüzüme bakmadı. Burnumu görmeliydi. Bugün onu kimse görmediği için burnumun üstünde bir kırgınlık vardı. “Önce burunlarına dokunurlar, sonra ellerler,” dedim. Başını kaldırdı. Burun dediğim için gözleri ilk önce burnuma değdi. Heyecan, kasları aniden ısıtır. Göğüs kafesinde hızla akar kan ve kalp çift mesai yapar. Bakkal, burnum. Ekmekler ellerimde. Burnum ısındı yeniden. Dünden beri bir haller, tavırlar; silindi gitti hepsi.

Güneşte parlıyor. Parladığında yağlı gibi görünüyor. Kaşındıkça kızarıyor. Kendini güzel hissetmediğinde parlamak, kızarmak, göz önünde olmak istemiyor. Pudralıyorum. Aynalı apartman kapılarına bayılıyorum. Görür görmez durup pudramı çıkarıyorum. Hapşırana dek pudralıyorum. Pürüzsüz görünüyor. Mat. Rengi eşitleniyor.

Gözüm gibi bakıyorum burnuma. Gözüme burnum gibi bakamıyorum. Burnum bir başka. O kadınınki gibi. Onunki kadar kıymetli.

Evdeyken de böyle. El üstünde tutuyorum burnumu. Akşamüstleri pencereye çıkıp karşı apartmanda yaşayanların işten dönüşlerini beklerken hişt pişt diye durdurup nasıl göründüğünü soruyorum. En güzel kokulardan bahsediyorum. Ondan sakındığım kötü kokulardan. Bazen olmadık sözler ediyorlar. Burnumu kıracaklarmış. Polisi arıyorum hemen. Logar kapağının yanında durup benimle konuşmak istiyorlar.

Hayır, diyorum, mümkün değil. Burnum istemiyor Memur Bey, ben de emir kuluyum. Ötede konuşalım. Şikayetçiyim.

Hele ki haşereler, böcekler, sürüngenler, bilmem neler. Burnumun düşmanları. Karşı apartmandaki göbekli, etekli sarışın kadının damızlık çok küçük, en küçük baş çiftliği olduğuna eminim.

Neler gelmedi ki burnumun başına, onun yüzünden?

Bir gece sinek girdi içeri. Işığı gören geliyor yaz geceleri. Onun sineklerinden.

Tavanım, yüksek, beyaz, lekesizdi. Burnum kadar güzeldi. Sinek avizemin etrafında, tavana çarparak uçuyordu. Lamba saatlerdir açıktı. Isınmış. Sinek sonunda yapışıp kaldı. Odamın tavanı az önce bembeyazdı, avizenin şekli kadar, koyu bir sarılık vardı orta yerinde. Şimdi sarı ışık, siyah, küçük bir gölgeyle aydınlatıyordu odamı. Sinek de küçük ama, dedim, gölge yapar. Mide bulandırmaz belki. Sandalyeyi çektim. Lekeden kurtulmalıydım. Odamın sarı ışığı yeniden pürüzsüz olmalıydı. Burnum gibi. Belki onu da pudralardım. Lambanın ucuna yapışan sineği uzun tırnağımla yerinden edecek bir hareket yaptım. Kazıyacaktım. Sinek yapıştığı yerde erimişti. Kaydı. Lambaya doğru kaldırdığım yüzümün ortasına, burnumun üstüne düştü. Düştüğü yerde akmaya devam ettiğini hissediyordum. Burnum. Polis. Logar kapağına mesafeli tartışmalar. Karşı apartmanın kadını, kadının burnuma düşman hayvanları. Düşman çiftliği. Burnum. İçin için yanıyor.

Bitmedi. Bitmez. Sakınan buruna çöp batar.

Geçen gün ocağın başındaydım. Yemek kaynıyordu. Mutluydum, günü tok bitirecektim. Sağlıklı yaşamın sırrı, masadan yüzde seksen tok kalkmakmış. Tamamen doymamalıymışız; kiminin bir haftalık yemeği toplam yüzde beş etmezken. Ocaktan çok ince, yalnızca benim gibilerinin duyabileceği bir koku yükseldi. Yemeğe attığım baharatları saymaya başladım. Baskın tadı, kokusu olan sebzeleri düşündüm. Kekik değildi, kimyon yoktu evde. Yeni bahar geçen bahar bitmişti. Sarımsak girmezdi bu yemeğe. Koku yakınlaşıyordu sanki. Gittikçe yoğunlaşıyordu. Açtım tencerenin kapağını, karıştırdım iki kez. Çürük müydü pırasa? Değildi, doğrarken atmıştım ağzıma bir parça. Kıtır kıtırdı. Ocaktan çektim tencereyi. Burnumu düşünüyordum. Başına kötü bir şey gelmesinden korkuyordum. Bir leke vardı, ateşin hemen dibinde. Bir şey mi erimişti? Kum rengiydi, kâğıt uçaklara benziyordu. Ufak, ufacıktı. Ateşi söndürdüm. Burnumu tuttum, ağzımı sıkıca kapattım. Gözlerimi kıstım. Ocağa yaklaştım. Kelebek. Ateşin dibine düşmüş. Erimiş düştüğü yerde, kendi renginde bir sıvı akıyor yanından. Peçeteyi büzdüm parmak uçlarımda. Tuttuğum gibi dağıldı parmaklarımın ucunda. Aktı iyice ocağın da eğimiyle. Bütün gece kustum. Kustu burnum. Pırasa unuttu pişmeyi. O gece tavanıma bir sinek daha yanaştı. Lambaya yapıştı, dokunmadım. Odamın sarı aydınlığında bir siyah leke. Burnumdan değerli mi?

Arka oda ufak bir bahçeye açılıyor. Martılar, kargalar, güvercinler, kumrular ses yarışması yapıyor. O Ses Kuşlar. Kediler en yüksek sesi çıkarana dönüyor, aniden, üstüne atlıyor. Kaçabilen kazanıyor. Serçeler hep kaybediyor. Kuşların bu işe bozulduklarını biliyorum. Yağmurluydu o gün. Kuşlar daha bir heyecanlı uçuyorlar gibi göründü bana. Kedilerde bir telaş vardı. İçim götürmemişti duvarlar arasında sıcak bir kahve içmeyi. Şemsiyeyi kurup bahçe masasına geçmiştim. Bahçemde bir hava vardı; öğrenmemem gereken bir şey için dönüp duruyordu. Serçeler hep kaybediyor, kuşlar ve kediler küçücük bedeninden koparacağına bakıyordu. Burnuma bahçemde bile rahat yoktu. Ben nereye kaçırsam, orada canı sıkılıyordu. Eve girdim yeniden. Uçurumdan tırmanmadım sayılır. Hâlâ orada. Herkesin bir savaşı var, diyen biri geldi aklıma. Karşı apartmanın o kadını yok mu o kadını. Alo, polis mi? Evet, benim. O gece tavanıma bir sinek daha yanaştı. Lambaya yapıştı, dokunmadım. Odamın sarı aydınlığında bir siyah leke daha. Burnumdan değerli mi?

Dün akşam bu elmayla aynı poşetten çıkmış başka bir elmayı karbonat ve sirkede saatlerce beklettim. Ovaladım. Kulağıma dolan vızıltıdan tiksiniyordum. Telaşlı tavanım yavaş yavaş güçsüzleşiyordu. Omuzlarımı iyice kaldırıp boynumu içeri çektim. Elmayı ovalarken kulaklarımı kapatacaktım. Kulaklarım da kendi savaşını veriyordu. Bu sinek neden ölmüyordu? Kanadı keskin olmalıydı. Direnci yüksek, derisi kalın ya da buna benzer bir koruması. Ben sinek olsaydım beni çoktan bir kedi yemişti. Sinek ilacı arabası yüzüme yüzüme üflemişti zehrini. Ben sinek olsaydım musallat olduğum evin sahibi Raid’e yeni reklam çekermiş gibi bir edayla, dolu dizgin bir hazla tepeme indirirdi spreyi. Neyse, masallardaki elmalar kadar parladı. Üstünde parmağımı gezdirdiğimde gıcırtı sesi çıkıyordu. Tavanımı görebileceğim bir yerine yerleştim koltuğun. Elmadan büyük bir ısırık aldım. Isırdığım yerin boşluğu burnuma değdi. Elmayı indirdiğimde ısırdığım kadarını ağzıma doldurmaya, burnumdaki ıslaklığı nazikçe kurutmaya çalışıyordum. Gözüm tavandaki inatçı sinekteydi. Bu sinek neden ölmüyordu? Elmamdan yeni bir ısırık almak için indirdim gözlerimi. Çekirdekli kısımda bir hareketlilik gördüm. İnce, yeşil ve beyaz renklerde biri sürünerek sıyrıldı çekirdek oyuğundan. Başını kaldırdı. Burnuma baktığı aşikârdı. Ağzımda kalan elmayı tükürdüm. Burnuma değdi püskürttüklerim. Elmayı fırlattım. Yerde parçalandı, dağıldı. Elma bir yana, çekirdeği bir yana, kurtları diğer yana. Sinek lambaya yapıştı, dokunmadım. Odamın sarı aydınlığında bir üçüncü siyah leke. Burnumdan değerli mi?

Öl, sinek, dedim, tavanım yalnız kalsın.

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. İzmir’de büyüdüm. İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Anabilim Dalında doktora yapmaktayım. Öykü yazıyorum. İki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. KARAKOC says:

    Yine özenle seçilmiş kelimelerle, zevkli psikolojik betimlemeler. Yaratılan nüktedan atmosfer de akıcılığa ayrı bir tat katmış. Özgün bir tarzınız var bu konuda, kaleminize sağlık.

  2. Elif says:

    Merhaba,

    Vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Beğenmenize sevindim.

    Görüşmek üzere.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar