Öykü

Ölümle Yaşam Arasında Geçen Günler

Karanlık bir geceydi. Hava ilk defa bu kadar boğucuydu. Dışarıda nefes alınmayacak bir soğuk, cam açılmayacak kadar rüzgâr vardı. Herkes evlerinde uyuyordu. Kimisi horlamaktan tıkanıp uykusunu bölüyor, kimisi susuzluktan uyanıyordu. Uykum kaçarsa tekrar o huzurlu sürece dönemem diye her yerde bir telaş hakimdi.

O geceyi daha ağır yaşayan birisi vardı, oda Gamzeydi. Gamze’nin vücudu o gün hiç olmadığı kadar yorgundu. Yerinden kalkacak hali yoktu. Yemek yemek istese ayakta duramıyor, su içmek istese içtiği suyu bulantıyla beraber geri çıkarıyordu. Korkuyordu hasta olmaktan. Tıknaz, etli ve sağlıklı vücudu ilk defa bu kadar pes etmiş haldeydi. Korku sarmıştı onu.

Uzun süredir kardeşini hastaneye götürüyordu. Saatlerce, doktorun odasına girmek için sıra bekliyordu. Hastanede soluduğu hava ona zarar veriyordu. Küçük, şekilsiz ve boğucu evinde hapsoluyordu. Karşı apartmanın camına bir karış uzaklıkta, nemli, karanlık bir odası vardı onun. O odaya hapsolduğu her güne küfür ediyordu. Bazen öyle çok alışıyordu ki iç sesiyle küfür etmeye, kardeşiyle konuşurken bile ağzından iç sesini kaçırıyordu. Kardeşine örnek abla olma derdindeydi. Naif ve terbiyeli davranmayı kendine görev bilmişti.

Ama o gece her şeyden vazgeçmişti. Ne bir görev ne de bir sorumluluk umurunda değildi. Gücü yeterse kardeşini azarlıyordu. Yemek bekliyordu. Ama yapılan yemeği beğenmiyordu. Hasta olduğunu kabul etmiyordu. Sadece kardeşini suçluyordu. ‘Yemeğin yal gibi olmuş ben sana böylemi öğrettim’ diyordu. Kardeşinden ses çıkmıyordu. Bir tavşan kadar sessiz ve masumdu.

Kâbuslar görüyordu hep. Saçma sapan kâbusları onu ter, su içinde bırakıyordu. Yorganının içinde uyuyan fareler, köstebek yuvası bozan çocuklar, kuşa eziyet eden kediler…

Hastalanmaktan korkuyordu. Yaşamak, onun için çalışmaktı. Gün boyu kokuşmuş yatakta dönüp durmak, eziyetti onun için. Hastalandığı günlerin en güzel yanı perdeyi açıp kayısı ağacına konan bülbülleri, serçeleri, güvercinleri izlemekti onun için. Serçeler öyle zarif öyle minikti ki; bir tabloya bakar gibi izliyordu onları. Güneşli günlerdeki sevinç dolu ötüşlerini dinliyordu, kanatlarını kabartıp kabartıp kendilerini temizleyişlerine şaşırıyordu.

Gün kararınca etrafta ne kuş sesi ne de insan sesi kalıyordu. Yine kendini işe yaramaz yatağa mahkum hissediyordu. Bütün karamsarlığı ile geceyi bedeninde hissediyordu. Korkuyordu. Korku, basit ama vücudu virüs gibi saran, bir kelimeydi onun için.

1 Aralık 2019’da Vuhan’da koronavirüs pandemisi çıkmıştı. Bu bir virüs salgınıydı. Hastalık solunum yoluyla geçiyordu. İlk Ölüm 9 Ocak 2020 ‘de gerçekleşmişti. Hastalık Çin’den diğer yerlere de geçmişti. Vietnam, Almanya, Filipinler…

Gamze COVİD-19 hastalığını takip ediyor ve kayıplara şaşırıyordu. Hâlâ şaka olduğuna inanmak istiyordu her şeyin. Ama küçük küçük korku sarmıştı onu. Daha hiç kimseyi sarmamıştı o korku ama Gamze’yi sarmıştı. Çünkü kronik rahatsızlığı olan ve bağışıklık sistemi zayıf bir kardeşe sahipti. Kendisinin de bebeklikten beri solunum yolu problemleri vardı.

Her gün hastane köşeleri, her gün farklı bölümler… Dahiliye, kulak burun boğaz, gastroenteroloji, nöroloji, fizik tedavi, ortopedi ve daha birçok bölümü ziyaret ediyordu. Çoğu doktor onun staj yapan bir öğrenci olduğunu düşünüyordu. Ama o sadece mecburiyetten orda olan hasta yakınıydı. Oralara tiksine tiksine gidiyordu. Hastane prosedürleri, sekreterler, resmi işlemler yormuştu onu. Bu da yetmez gibi her yeni gün gencinden yaşlısına yeni insanlara maruz kalıyordu. Birileri bir şey sorduğunda yardım edebiliyor olmak tek sevdiği şeydi.

Sekiz saat hastanede durduğu bir gün daha olmuştu. Günlere bir gün daha eklenmişti. İnanılmaz bir baş ağrısı vardı. Gamze’ye o an bir kelime konuşulsa çıldırıyordu. Çünkü kulaklarından giren ses ‘overlok makinası ayağınıza geldi, halı kilim yolluk…’ diyen halıcının mikrofonu gibi gürültülü geliyordu. Kulağındaki ağrı yüksek bir hızda beyin hücrelerini sallıyordu sanki. Beyin bulantısı yaşıyordu. Gece olmuştu. Ama ne sarı sıcak su torbası işe yaramış, ne de baş ağrısı geçmişti.

İşte o gece vücudunu kendine ait hissedemediği o gece, hayata veda etmeye hazırlanır gibiydi. Ne konuşacak bir hali, ne nefes alacak bir sağlıklı boğazı vardı. Boğazına yerleşen bir şey vardı sanki hareket ettikçe betonlaşıyor, konuştukça o beton boğazının bütün zerreciklerini ağrıtıyordu. Koca karı ilaçlarından başka çözüm bulamıyordu kendisine. Daha bu dönemde televizyonları bilgili uzman doktorlar, hocalar, müezzinler, üfürükçüler sarmamıştı. Daha bir ölüm yoktu onun ülkesinde. Bir musibet bin nasihattan iyidir misali daha hiç kimse ciddiye almıyordu yayılan virüsü. Ben virüse inanmıyorum diyenler, Amerika’nın oyunu diyenler… paniksiz hoyratça yorumlar vardı etrafta dolaşan.

Gamze Hayattan bağını koparmıştı. Kendini bir an önce iyileşmeye adamıştı. Her gün papatya, rezene, ıhlamur çaylarını sıra sıra içiyordu. Öyle bir korkmuştu ki; vücuduna alması gereken ilacı, besini hiç bir şeyi bilmiyordu. Ne doğru ne yanlış kimseye sormadan, bilinçsizce kendi doğrularına göre tedavisini yapıyordu. Bunlar işe yaramamıştı. Boğaz ağrısı ağırlaşıyor, vücudu ayakta duramıyordu. Bu rahatsızlıklara ateş ve titreme ekleniyordu. Yeni yöntemler deniyor, salep içiyor ve bal yiyordu. Bunların iyi geldiğini hissediyordu ama herkese söylemeye korkuyordu. Çünkü kime ne söylese dogmalaşmış bir inanç ve tedavi yönteminin sadece o gibi algılanacak olmasından korkuyordu. Bir şeylere sorgusuz inanmaya insanlar hazırdı. Gamze tıpkı isminden nefret ettiği gibi bundan nefret ediyordu.

Vücudunun yemeye ihtiyacı vardı ama midesi ‘ben bunu yemem, iğrenç bu‘ der demez yediğini fırlatıp atıyordu dışarı. Bu durumdan çok yorulmuştu. Acile gitmekten korkuyordu. O, karantinaya alınmaktan korkuyordu. Çünkü dört beş ay sürekli hastaneye gidip geldiğinde hastanelerin ve insanların, her yerin hijyenden bir haber olduğunu görmüştü. O yaşamak istiyordu. Hastaneye giderse karantinaya alınmaktan, iyileşememekten ve tahtalı köye sultan olmaktan korkuyordu. Hastaneye gitmemek konusunda direnmişti. Orayı hiç sevmiyordu. On beş gün önce buna benzer bir hastalığa yakalanmıştı. Acile gittiğinde ‘ boğaz enfeksiyonun var git yat eve’ demişlerdi. Üstelik soğuk algınlığı ilacı verip onu eve postalamışlardı. Hastaneye güvenmiyordu. Çok katı kuralları vardı Gamze’nin doktorlara da güvenmiyordu. Doktorlara hiç mecbur kalmamış gibiydi. Onların ne kadar önemli bir görevinin olduğunu bilmiyordu. Kafalarına ne eserse onu yapıyorlar diye onlara kızıyordu.

İyileşmeye gönül vermişti. Ama bir taraftan da ya iyileşemezsem diye günlük, mektup vs. yazmak istiyordu. Ama o halde değildi. Umudunu kaybetmişti kendisine dair. Sadece uyku ve tuvalet ihtiyacını gideriyordu gün içinde. Yatak onun tek arkadaşıydı. Sevdikleriyle konuşacak ve telefonu tutacak takati yoktu. Telefonu eline ne zaman alsa ışığından rahatsız olup yere atıyordu. Bir küfür daha ediyordu en ağırından.

Yüzü süzülmüş ve sararmıştı, göz kapakları çekik çekik olmuştu. Gözleri şişlikten görünmüyordu. O gece artık iyileşmekten vazgeçmişti. Bütün enerjisini ağlamaya harcamış ve uykuya dalmıştı. Gece dörtte aniden gürültü ile uyanmıştı. Bu yağmur sesiydi. Bir şeye sinirlenmiş gibi cama çarpa çarpa yağıyordu. Gamze o gece hem ateşler içinde yanıyordu hem de tansiyonu çok yüksekti. Korkusu önü kesilmez şekilde artıyordu. Onun için her şey tuhaftı. Hem titriyor hem ateşi vardı. Aynı zamanda pijaması su gibiydi. Ayaklarına kadar her yer su içindeydi. Sanki cama sinirli vuran yağmur onun vücuduna yağmıştı. Neydi bu havanın derdi bu kızı bu kadar ıslatmıştı.

Sabaha kadar terin suyun içinde kalmaktan defalarca üzerini değiştirmişti. Bunu kafasını yatağının demirine yaslayarak yapıyordu. Çünkü bir yere tutunmadan iş yapmaya mecali yoktu. Sanki birileri zehirlemişti onu. Sinirlenmeye bile hali yoktu. Sanki gece gündüz içki içmiş. İçki karıştırdığı için kusmaktan içi dışına çıkmıştı. Ruh hali değişir gibi vücudunun halleri saat saat değişiyordu. Saatlerce ateş, kusma ve bulantı yaşarken; bir anda güzellik uykusuna yatar gibi dalıveriyordu uykuya. Saatlerce uyuyordu. Telefonun çaldığını duyuyor ama cevap veremiyordu. Ne uykusu açılıyor ne de sesten rahatsız oluyordu. Huzur içinde hastalık yaşıyordu.

Sabah uyandığında tansiyonu, kalp atışı sanki virüs girmiş telefon gibi saat başı değişiyordu. Nefesi daralıyordu. Kardeşi ona kahvaltı hazırlamıştı. Masaya başını koyarak bayat ekmeği iştahla yemiş ve yatağına geri dönmüştü. Uyurken yorgunluk hissetmiyordu. Hâlâ boğazındaki tabaka çimento gibi sertti. Sarı nevresimler içerisinde rüyalara dalmıştı.

Karanlık bir tünele girmişti. Bu tünel kendi boğazıydı. Hayretler içinde orada yürüyordu. Orası bir yol olmuştu. Asfalt döküyorlardı. Gamze hayretler içinde yol çalışmalarını izliyordu. ‘Yapmayın’ diye bağırıyor ve koşuyordu. İş makinalarının sesinden Gamze’yi kimsecikler duymuyordu. Bademciklerine menekşeler, papatyalar, laleler dikiyorlardı. Çok sinirlenmişti bu ani gelişen belediye yatırımına. ‘Yapmayın diyorum benim astımım var yapmayın’ diye bağırıyordu. Bir anda dozer Gamze’yi havaya kaldırdı tam kamyona atacakken uykusundan gerçek hayata döndü.

Korkuyla uyandı. Boğazının ağrısından gözünden yaşlar süzülmüştü. On gün boyunca yaşadığı bu süreç son bulacaktı. İyileştiğinin farkında değildi. Hastalığını en yoğun yaşadığı o gece, Islatan yağmur aslında Gamze’ye sinirlenmemişti. Onun vücuduna tekrar can vermeye, tekrar onu iyi etmeye çalışıyordu. Gamze ertesi gün daha iyiydi. Ağır bir hastalık geçirmişti. Birkaç hafta daha hafif yorgunluk sonucu daha iyiydi. Eskisi gibi neşeli ve enerjik değildi. Hastalık üzerinde bir eser bırakmış gibiydi. İyileştiğine sevinememişti. Çünkü nefes alış verişleri yarış pistinde koşar gibiydi artık.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhabalar. Seçkiye hoş geldiniz.
    Hikayenizde bir telaş sezdim genel itibari ile. Bu da okurken rahatsız ediyor. Konu oradan oraya atlıyor. Bir anda kopuyoruz hikayeden. Naçizane eleştirim bu şekilde. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.