Öykü

Karaktersizim Ben

On saniye sonra yeniden yayındayız arkadaşlar, on, dokuz, sekiz, yedi….iki, biir ve yayıııın!

“Salomon’u en son gören kişi ailenizde kimdi?” diye sordum merakla, sanki her gün bu programı yapmaktan tiksinen ben değilmişim de, on seneden sonra hâlâ heyecanlanabiliyormuşum gibi.

“Abimi en son ben gördüm. Dalgın dalgın bizim sokağın köşesindeki parkta oturuyordu, okuldan eve dönerken ben de yolumu biraz uzatarak parkın içinden geçerek eve gelmeyi tercih ettim. Park çok eğlenceli çünkü çocuklar, büyükler, orada olan herkes keyifli, sokak hayvanları bile.” dedi neşeyle Salomon’un ailesinin altıncı çocuğu. Yedincisi de onu destekleyerek; “Evet abim parkta görmüş Salomon abimi, durgunmuş ama o, her zaman durgundur. Bu yüzden endişelenmemiş abim de. Bana anlattı, ben de endişelenmedim, Salomon abim bu, zaten ne zaman farklı oldu ki?” diye ekledi kıkırdayarak.

Bu iki çocuğun tüm program boyunca yaptığı şakalarına ve bıraksak stüdyonun ortasında deli dana gibi top koşturacak kadar pervasız tavırlarına anlam veremedim. Hoş, bu garip ailede anlam veremediğim daha pek çok şey vardı ya neyse. Bu memlekette her gün birileri kaybolur ve tüm kayıp olaylarının arkasında cinayet, tecavüz, hırsızlık gibi daha can sıkıcı amaçlar gizlenmiş olurdu. Bakalım bugünkü kayıp hikayesini neye borçluyduk? Aklımdan bunlar geçmiyormuş gibi yaptıktan sonra ciddi ama mütebessim görünmeye zorlanarak ekledim;

“Biraz da anneyle konuşmak istiyorum, Sonya Hanım siz biraz Salomon’u bize anlatabilir misiniz? Nelerden hoşlanır, nelerle vaktini geçirir? İzini bulabilmek adına bu gibi detaylara muhakkak ihtiyacımız var.”

Benim başımı çevirmemle birlikte kameralar da aynı anda gülüşü sıcacık, kendisi de etrafına ışık saçan anneye çevrildi. Sonya Hanım biraz kilolu, altın sarısı saçları kafasının tepesinde belirgin bir hare gibi duran, kanlı canlı bir kadındı. Gösterişliydi. Konuşmaya başladığı zaman, tüm stüdyodaki insanları saran ısısı fark edilmeyecek gibi değildi. Fakat bu sıcak kişilikten en çok nasibini alan kişi, şüphesiz ki Salomon’un babası, Walter’dı. Eşi konuşurken gözlerini ondan alamıyor, bıraksak stüdyonun içinde dönerek, eşini bir sağ yanağından, bir sol yanağından öpe öpe gününü geçirebilecek gibi duruyordu. Bunca tuhaflığın içinde böyle bir aşkı görmek enteresan olsa da hoşuma gitmişti. Yayın arasında bu aşkla ilgilenerek, kayıp haberlerinden kafamı uzaklaştırmayı başarabilirdim belki.

“Salomon çok içine kapanıktı, ne ağabeyi Monark ne de kendisinden küçük kardeşleriyle konuşurdu. Walter’la benim aşkımızın yedi tane meyvesi peş peşe doğdu neredeyse. Birini diğerinden ayırt etmedik, hepsine gözümüzün içi gibi baktık, büyüttük. Walter beni taparcasına severken evlatlarını da ihmal etmeyen bir babadır. Salomon evden okula, okuldan eve gider ve kendi dünyasında yaşayarak bize hiç dert olmayan bir çocuktur. Ağzı var, dili yoktur garibimin, nereye gider ki? Kaçırdılar yavrumu, kesin birileri kaçırdı, kötü bir şey oldu, kesin!” derken hıçkırıklara boğulan kadıncağızı teselli etme işi tabii bu güzide programın sunucusu olarak bana düşmüştü. Bu gibi durumlar için stüdyonun ortasındaki sehpanın üzerinde bulunan kağıt mendil kutusundan, en üstteki kağıdı soğukkanlılıkla çekiverdim. Soğukkanlı olmadan yapılacak meslek değildi benimki. Pis işti. Yahu altı üstü bir sunucuyum ya, nesi pis olsun ama daha iyi sunuculuklarım da olabilirdi. Neden bana allı-güllü, payetli kumaşlardan yapılmış elbiselerle sunulacak magazin kuşağı ya da “kendin pişir kendin ye” konseptini ayağıma kadar getirecek bir yemek programı filan sundurulmuyordu ki? “Bugünkü bölüm de bitsin, gidip patronla konuşacağım, vallahi yetti.” diye aklımdan geçire geçire, bir yükselip bir alçalan sinir sistemimle mücadele ederek sonunda sümüklü kadına doğru mendili uzattım. Benim mendilimi beklemeyen Walter, tabii ki karıcığının göz yaşlarına benden önce merhem olmuştu. Böyle aşklar varsa beni niye bulmuyordu ya? Hem işime hem özel hayatıma ana avrat söverek tamamlamak üzere olduğum bir programın daha ortasına gelirken, yine kendimi sorguluyordum. Neyse ne!

“Peki, siz eşinizi teselli ederken ben büyük oğlunuz Monark’a sözü vermek istiyorum. Genelde büyük çocuklar kendi aralarında daha iyi anlaşır, ufaklıkların kendi aralarında ortada gülüp oynamasına bakılınca, sizin de aranızın Salomon’la daha iyi olabileceğini düşünüyorum. Siz biraz anlatır mısınız kardeşinizle olan ilişkinizi?” diyerek programın başından beri suratsız oturan büyük oğlana uzattım mikrofonu. Biraz haksızlık mı ediyorum acaba bu aileye, işimden nefret ediyor olabilirim fakat sonuçta bu insanların da ailelerinin bir üyesi kayboldu, bu kadar duygu fırtınası onlar için olağan olmalıydı. İçimden artık onlara hak da verdiğime göre tekrar yayına odaklanabilirim diye düşündüm ve;

“Monark, seni dinliyoruz.”

“Eee, şeyyy, bu stüdyo çok sıcak diil mi ya? Ben baya bayaa bunaldım burada ama bayaa bayaaa.” diyerek yaya yaya konuştuğu ağzına ortalarda vuracak bir kürek olmadığı için vuramayarak, program sorumlularına seslenmeyi tercih ettim;

“Biraz havalandırmayı açabilir miyiz arkadaşlar, içerisi sıcak oldu sanıyorum.” ve ardından ekledim, “Monarkçım, içerisi birazdan uygun sıcaklığa ulaşır fakat burada önemli bir mesele var, o da Salomon’un şu an nerede olduğu, ne yiyip ne içtiği. Bu bilgiye erişmek için bildiğin ne varsa bizimle paylaşmalısın.”

“Ya offfff, benim burada ne işim var yaaaaa, evde yatıp uyumak varken niye buraya geldim kiiii. Çok sıkıcı…” diye patavatsızca konuşan Monark’a haddini bildirmemek için kendimi zor tutarken; tüm stüdyo aynı anda tek bir ağızdan “Aaaaaaaa” diyiverdi. Bundan güç alarak sonunda dayanamadım, ben de seyircilere katıldım; “E ama hakkaten ‘aaaa’ Monark, sen nasıl bi abisin, kardeşin kayıp sen evde yatıp uyumaktan bahsediyosun, çok ayıp valla.”

“Kızmayın sunucu hanım, kızmayın.” bu kez araya giren kişi babamız Walter’dı. Hele şükür. Adam eşini stüdyonun ortasında gözleriyle -ve hatta görmediğimi zannederek elleriyle- yemeyi bir kenara bırakıp olayın içine girmeye niyet etmişti nihayet. Acaba söyleyecek neyi vardı, benim de meraklandığım bir andı bu. Yok lan ne merakı, bıkmışım her gün aynı teraneden. Artık bu programdaki hiçbir şey merak uyandırmıyordu bende. “Peki Walter Bey, sizi dinliyoruz.”

“Monark’a kızmayın çünkü evladım biraz hassastır. Her şeyden çabuk bunalır, yorulur, sürekli evde yatıp dinlenmek ister. Biz onu bebekliğinden beri bu şekilde büyüttük. Ufaklıklar oynadıkça, gezdikçe, tozdukça sanki onların yerine Monark yoruldu. Biz de onu dinlendirdik bol bol.” diye ezilerek konuşan babanın çapsızlığı dudaklarımı ısırmama neden oldu. Sonunda içimdeki programın başından beri bastırmaya çalıştığım gergin kadını, dışarı çıkarma vaktinin geldiğini hissederek patladım:

“Yahu Walter Bey, sizin oğlunuz Salomon kayıp! Burada deli deli oynayan küçük çocuklarınıza ve sürekli of-puf yapan oğlunuza göz yumacağınıza, eşinizi seyirciler görmeden elleyip okşamaya çalışacağınıza, Salomon’un nerede olduğunu düşünsenize, biraz da bu konuyla ilgilensenize, yeter ama yaa, atacağım artık bu çocukları da stüdyodan ha!” dedikten sonra ufaklıklardan ayağıma gelen topa gelişine vurdum artık ne olacaksa olsun, hatta isterse patron beni kovsun diye düşünerek. O sırada kulaklığıma Salomon’la ilgili bir son dakika anonsu geldi. Bu bilgiyle, “stüdyoda yaşanan gergin anlar” konu başlığıyla Youtube’a düşeceğim gerçeğini birkaç saniyeliğine ardımda bırakarak, kendimi yeniden yayına verebildim ve;

“Evet, şimdi kulağıma gelen bir son dakika haberine göre ekibimizin eline Salomon’un ağzından yazılmış bir mektup ulaşmış, hemen mektubu açıyorum.” diyerek hafifçe boğazımı temizlediğim öksürüğün ardından okumaya başladım:

“Karaktersizin tekiyim ben. İşe yaramaz, görünmez, zavallının biriyim. Lanet olunası bu kadere mahkûm edildim. Buradan çıkış yolu yok. Hoş, nereden çıkış yolu var ki? Vardı da ben mi çıkmadım? Yol göründü de ben mi koyulmadım? Şimdi beni suçlamaya da kalkmasın kimse. Kenarı tel örgülerle çevirili bu ışıltısız hayatı ben seçmedim. Işıltılı hayatı olanlar da seçmedi. Doğar doğmaz üzerimize giydirildi görünmez giysiler. Kimisi siyah, kimisi beyazdı. Ben karalar bağlamıştım. Bu kişiliksizliği de ben seçmedim. Göğün katlarından, gökkuşağının renklerine, yedi düveldeki yedi kıtadan birinde, yedide birlik şansıma düşen bu kişiliksizliği kucağımda bulduğumda çaresizdim. Fark ettiğiniz üzere tüm sıfatların yoksunluk eki almış olanları beni anlatmaktadır; karaktersiz, kişiliksiz, çaresiz… Bu söylemimden hareketle; aranızda dertsiz, tasasız, gamsız da olduğumu düşünmeye meyledenleriniz olacaktır. Buna da mektubumun sonunda siz karar verin madem.

Yedi çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuyum. Babam Walter, işi gücü bize ekmek getirmek olan çalışkan ve tombul bir ihtiyardır. Yaşını hiç göstermediğini söylerler. Dışarıda çalıştığı fırınımızda elinde küreğiyle taze ekmekler, pastalar yaparken sıcaktan hiç gocunmaz. Bu yüzden anneme aşık olduğuna inanırım. Çünkü annem Sonya, tüm komşuların arasında sıcakkanlılığıyla nam salmış, güzeller güzeli bir kadındır. Saçları altın sarısı, gülüşü güneşleri anımsatacak şekilde destansıdır. Babam hem iş yerinde koşturan hem de annemin etrafında pervane olan bir adamdır. Onun anneme deli divane aşık olması ve annemin göz alıcı güzelliği sonucunda yedi çocuğun olması da kaçınılmazdı haliyle. O kadar sevişmeye olacağı budur. Size benim karaktersizliğimi anlatmak için, ailemin tüm fertlerinin karakterlerinden bahsetmem gerektiği için yazıyorum bu satırları.

Ağabeyim Monark, bu büyük aşkın ilk meyvesi olmasına rağmen dünyaya gözlerini mutsuzlukla açmış biri. Her daim melankolik, depresif olan kasvetli ruh hali içime fenalıklar getirir, suratsızlığı, mendeburluğu ve yüzündeki sıkılgan ifadeyle bezenen “Bitse de gitsek” havası beni, yaşamdan soğuturdu. Ailem onun üstüne düşerek, bu triplerine bir hal çare aramaya, çözüm bulmaya kalkışsa da, kendisinde bir adım bile gayret bulunmaz, duyarsızca depresifliğine devam ederdi. Monark tek kelimeyle bunalımdı, yanına yaklaşanı da aynı bunalıma çeken bir anafordu hatta. Belki de ailem ve herkes onun bu şekilde üstüne düştüğü için kendisini bir bok zannetmişti. O da olabilirdi.

Benden küçük olan kardeşlerimse, abimin tam tersi özelliğe sahip bir şekilde, ailemin, abim ve benim üzerimde attığı acemeliğini göstermek için yaratılmışlardı adeta. Sürekli gel keyfim gel modu, eğlenceli ortamlara girmeye yer arayan halleriyle fazla enerjiklerdi. Annem ve babamın onların eve gelmesini iple çektiklerini gözlemlerdim. Ailem onları, kendilerine de ekstra neşe kattıkları için çok severdi. Neşe, bulaşıcı bir durumdu ve bu durumdan yararlanmak da ailem için çok kıymetliydi.

Bense tüm bu yüksek perdeli karakteristiklerin arasında hissiz kaldım sunucu hanım. Ben babamın anneme olan sevgisinin gölgesinde küçücük kalan bir şefkatle idare ettim. Ailemin; abimin bunalımına gösterdiği ilginin gölgesiyle, kardeşlerimin neşesine ortak oldukları sevginin gölgesi arasındaki grilikte, sevgi ve ilgi dilendim. Kendime; arasam da tarasam da bir karakter, bir his bulamadım. Loşluklarla yetindim. Ailem ve hayat da bundan sonra benim boşluğumla yetinsin. Çünkü ben bir karaktersizim, bana yakışacağı gibi gidebilir, belki başka bir gezegende kendime ait duyguları bulabilirim. Hoşça kalın ve beni artık aramayın.

İmza: Salomon”

Not: Bu öykü okunduktan sonra, 90’ların unutulmaz dizisi Seinfeld’in, “Tuesday has no feel.” sahnesinin izlenmesi tavsiye olunur.

Sena Gölebakar

Sena edebiyata, lisedeki öğretmenine duyduğu sevdayla gönül verdi. İlk cesur denemesi de yine lisede serbest konulu bir kompozisyon dersinde yazdığı, öğretmenine hayranlığını dile getiren eseridir. Kompozisyondan 100 almış ama öğretmeninden de uyarı almıştır tabii. Üniversite sınavında Edebiyat öğretmenliği istemesine rağmen İktisat bölümünü kazanarak, istemediği bir öğrenimi tamamlayan Sena şimdi global bir şirkette finans yöneticisi ancak hayatın her alanında saklanan ilhamları görebilen bir yüreğe sahip. Bazen şiir olur, bazen öykü. Hayat Sena’ya böyle güzel işte.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. ebuka says:

    Sena merhabalar;

    Öncelikle tebrik ederim bu güzel öykünden ötürü. Özellikle sunucunun yaşamdaki sıkışmışlık hissi iyi yansıtılmış, herkes kendinden bir iz görebilir burada. :slightly_smiling_face:

    Satır aralarında mizahi öğeler barındırsa da son iki öykünle birlikte dümeni mizahtan farklı sulara kırıyorsun gibi geldi bana.

    Kalemine sağlık Sena, iyi bak kendine görüşmek üzere…

  2. Selam Sena,

    Öykü genelde tarzın olan mizahı sunucu vasıtasıyla verse de, Ebuzer’in ifade ettiği gibi, bir alt akıntı olarak değil açıkça hüznü de yansıtıyor bu sefer.

    Metaforlar keyifli ve tamamlayıcı. Ancak üzerinde biraz düşününce, ailede tanımını bulan ana hikayede sunucu rol çalmış, ya da aile sebebiyle sunucudan rol çalınmış olabilir.

    O zaman, öyle anlıyorum ki, kayıp kardeş ve sunucu arasında bir özdeşlik kurgulamışsın.

    Ellerine sağlık.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  3. Senaa says:

    Ebuzer merhaba,

    Ben de bu güzel mesajından ötürü teşekkür ederim. Beğendiğine sevindim. :slight_smile:

    Mizahtan kopamıyorum gördüğün gibi. Ancak bir karakterden yola çıkarak yazdığımda, absürt durum komedisinden uzaklaşmış oluyorum sanırım.

    Zombi’de seni görür müyüz? :smiley: Özletme kendini buralarda da dostum.

    Görüşmek üzere, sevgiler,

    Sena

  4. Merhaba Sena,

    Öykünü severek okudum. Metaforlara dair benim bir yorumda bulunmam çok doğru olmayabilir belki (Ben de bu yolu çok tercih ettiğimden ayrıca) ancak Salomon’u Saturday’de yad etmek ilginç olabilir birçok açıdan.

    Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle,
    Sevgilerle

  5. Senacığım merhaba🍀

    Başta süregelen anlatım ironik, mizahi ilerlerken; Salomon’un mektubu ile beraber okuyucuyu sarsmıs ve cam ekranın ardındaki dünyaya kollarını açmışsın.

    Tebrik ediyorum, görüşmek üzere🙏

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

3 cevap daha var.

Yorum Yapanlar