Öykü

Gölge Bilinç

Not: Serinin ilk iki bölümüne buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Düş Gören Evrenler

Simsiyah, uzun bir çarşafı andıran denizin ortasında tekinsiz ve eski görünümlü bir gemi bilinmeyen bir yere yelken açmıştı. Güvertede gelişi güzel kalasların üstüne serilmiş et parçaları duruyordu. Ortalarında da ölüm uykusuna yatmış gibi görünen iki varlık vardı. Bir diğeriyse kalaslardan birine bağlıydı. Acılı ve korkmuş gözlerle etrafına bakınıyordu. Hava kasvetli kara bulutlarla doluydu. Gök gürültülerine kaygılı kalplerin gümbürtüleri eşlik ediyordu. Baygın gibi görünenlerden biri Lehsard olsa gerekti. Baygın da değildi üstelik. Yalnızca merak ettiği bazı soruların cevaplarını bulmak maksadıyla dans etmişti. Tamamlamadığı dansların sonucu böyle olurdu. Zihni bambaşka dünyalara giderken bedeni bulunduğu yerde kalırdı. Bu trans haline gölge bilinç de denirdi.

Bu yolculuğun gizlenen amacını bulmaya çalışıyordu. Elbette böyle bir amaç varsa. Sonsuzluğun içinde küçük bir noktayı aramak gibiydi bu yaptığı. Belli belirsiz görüntüler, kulağına çalınan bağlantısız, anlamsız sesler ve gölgeler eşliğinde kör bir yolculuktu bu. İyice odaklandı seslere. Tüm dikkatini yalnızca bu tuhaf ses ve görüntülerin anlamını çözebilmek için topladı. Sonunda biraz da olsa kaosun içinde anlamlı bir şeyler seçebiliyordu. Bulunduğu yer iyice bulanıklaştı. Çok uzaklardaki belirsiz bir hayale dönüştü. Bilinci bambaşka bir gerçekliğe uyandı. Gölge bilinç aktifleşti.

* * *

Bazen yapmak istemediğini hissedersin. Böyle anlarda düşünmeden, yalnızca yaparsın. Her şey sana karşıymış gibi görünür. Güçsüz, zayıf hissedersin. Yalnızca battaniyenin altına girip sonsuza dek uyumak istersin böyle anlarda. Uyuyan güzel gibi. Ama yapamazsın. Çünkü görev senin iyi hissetmeni beklemez. Doğru zamanda yapmak zorundasın. O kızla konuşmak ya da sınava çalışmak ya da gecenin ortasında işe gitmek ya da bir ejderha öldürmek zorunda olman fark etmez. O zaman doğru vakitte yapmak zorundasın. Sonra değil, ejderha tohumlarını etrafa yaydıktan sonra değil…

Balıksı ejderha uyumuyor. Ruhuna dek seni kokluyor. Etin için aç. Kanına susamış. Gerçekten de uyku vakti değil, evlat.

‘Yolun karşısına bir periyle geçmen senin için ayrıca şeytanı görmeye dair bir delil olmalı. Birinin varlığı diğerinin kanıtıdır.’ Ejderhaya doğru yoluna devam ederken M’nin aklında olan şey buydu. Sorumluluklardan uzak durmak için periyi kovalamak istedi. Ancak perinin kendisi onu savaş alanından uzak tutmak için bir sebepti.

“Ama anne,” dedi. “Bana her zaman görevlerimi yapmayı öğrettin. Daha iyi bir hayatın yolu yalnızca bunu yaparak mümkün olacaktı. Tüm ömrüm boyunca, hayatımın daha iyi olması için çabaladım. Yapmak zorunda olduğum şeyi yaptım. Hayatın kötü yüzüyle adam gibi yüzleştim. Ama o sonunda bana bir şey vermedi. Bela üstüne bela. Görev peşine görev. İşin bu tarafı her zaman senin anlattığın gibiydi. Ama iyi yanı neresi? Tüm bunlar bir hiç uğruna mıydı? Belayla yüzleşmek zor zamanlar için gücümü toparlamak adına bana hiçbir şey vermedi. Her egzersiz problemleri çözmen için seni yeterli derecede geliştirir. Yine de, benimkiler acıdan başka bir şey veremedi. Sonunda tüm sahip olduğum acı. Ve bunların tümü mutlu bir son için miydi? Ejderhanın ağzına giden bir yolun sonu. Onca sene boyunca tüm bu çaba bir ejderhayı öpmek için miydi?”

Jordan ya da her neyse…

Ve sonra bir şey olup olmayacağını görmek için yolun aşağısına yürüdü. Tamamı serbest bırakmakla ilgiliydi, doğal olmakla. Bu inanılmaz bir şeydi. Her ne vakit böyle bir şeyi asla bulamayacağını düşünürsen… Böylelikle herhangi bir cevabın çıkıvermesini bekliyormuşçasına “Kırmızı domatesler nerede?” diye sordu. Eğer değilse neden? Bu bir ‘Alice Harikalar Diyarında’ değil, hiç de bile. Değil mi?

Kızıl kafalı Charlie cevapladı, “Hayır, elbette değil.” diyerek, oldukça yakışıklı bir şekilde.

Sonra toplumların, yaratıcı akışı onun yollarını tıkayarak nasıl da öldürdüğünü düşünmeye başladı.

Michael tüm hayatını bir tavşan deliğinde harcayacak türde bir adam değildi ki bundan dolayı ağın dışına uçmaya karar verdi. Fakat problem aslında karar vermekte değil de harekete geçmekteydi. ‘Hatozo’ kılıcıyla yapamayacaktı belki ama daha spesifik bir tanesiyle olabilirdi. ‘Yetenekli bir adamın ellerinde bir kılıç inanılmaz, fevkalade bir şeye dönüşebilirdi.’ diye geçirdi aklından. Ama onun haklı olduğunu düşünmüyor musun? En azından hepinizin yaptığı gibi gidip güzel, kırmızı elbiseli kadının sırlarını bulmayı planlamıyordu. Sırlarla uğraşmak yerine daha kahramanca şeyler yapmayı hedefliyordu.

Sonra bu sorunu başka bir zamana paslamaya karar verdi ve Bronxlu piskoposu düşündü. ‘Bronx ne alaka?’ diye geçirdi içinden. ‘Magazin dergilerinde yazan bir şey değil bu.’ Bu defa da Bronx ile magazin dergileri arasında bir bağlantı kuramayarak kafası karıştı. Ağlamak istedi ve öğle yemeğine gitti. “Şu günlerde neden hep kırmızı?” diye sordu beyaz elbiseli garson kıza. “Bulmacaları çözecek bir Sherlock değilim ben, özellikle de mevzu şu aptal kırmızıya geldiğinde!!!” diye aralıksız bağırdı.

Garson kadın çok güzel fakat evliydi ve ayrıca kendisinden on beş yaş daha büyük olan kocasıyla ayrı yataklarda uyuyorlardı. Michael yeniden, kadının kocasının onun için metreslere ödeme yapmayı tercih ettiğini düşündü. Ama haayır, bilinçdışı ve mahremiyet arasındaki ilişki üzerine şok oldu. Şimdi ikisi arasındaki ince, kırmızı, bulanık hatları bulmaya çalışıyordu. O esnada üç sosislinin bir buçuğunu çoktan bitirmişti fakat devam etmeyi reddetti ve derhal restoranı terk etti. Zihnini ve bedenini aynı anda kusmaya izin veremezdi. Bu gerçek, büyük bir günah olurdu; aynı zamanda bir politikacı değil belki ama iyi bir sosis yiyicisi olmasından dolayı.

Geceler biraz farklıydı, Charlie ile saçma, çıkmaz-sokak konuları konuşmakla aynı değildi. Melankoliyle çevriliydi. Şu meşhur resimde sunulmuş bir melankoli. ‘Sanatçının adı neydi?’ diye aklından geçirdi Michael. ‘Lanet olsun hatta resmin adı neydi, eğer varsa?’ Yalnızca resmin tepesindeki ‘Melancholia’ yazısını hatırlayabildi ve hepsi buydu. Sarhoş olmaya çalışırken yine Charlie geçti aklından, ‘Neden bugün, gündüz vakti onunla çok eğlenceliydi ve şimdi yapmak istediği tek şey alkolün yardımıyla her şeyi unutmaktı? Neyi vardı? Hey, beynini ortadan ikiye ayırmaya çalışan şu kılıç hakkında mıydı, tüm gün boyunca?’

‘Önce, hatta tümünü hiç de bitiremediğim öğle yemeğim için bu kılıcı görmezden geldim. Sonra o benim gece istirahatimi görmezden geldi. Bu normal değil ve belki de onunla ilgili bir şeyler yapılmalı’ diye düşündü. Masanın üstündeki eski tip telefonuna baktı ve cep telefonuyla bir arkadaşını aradı.

“Merhaba ben Bronxlu Jordan, siz kimsiniz?” dedi telefondaki ses. “Merhaba Jordan ben Michael. Nasılsın?” diye yanıtladı.

“Ahh Michael, Tanrı aşkına telefonunu bel ağrısı da olan otistik bir insan gibi tutma.”

“Hey, ne demek istiyorsun? Ben ne otistiğim ne de bir bel ağrım var ama ilgini çekecek senin için çok özel bir şeylerim olabilir.”

Bir müddet sessizlikten sonra, Michael’in şok olarak ‘birileri gaz çıkarıyormuş gibi’ işitildiğini varsaydığı bir ses vardı. Sonra da telefon kapandı. Şimdi Michael hayaletler tarafından taciz ediliyor gibi hissediyordu ve korkunç gerçeği sabah uyandığında anlayacaktı. ‘Eski bir arkadaş bu şekilde davranmamalıydı.’ Bundan dolayı tekrar aradı. Bu sefer Jordan, Michael’in konuşmayı başlatmasını beklemeden cevapladı. “Bak, gerçekten ama gerçekten kılıcını görmek istiyorum ama önce duş almalıyım. Uykulu gözlerle dolu, zarif bir gece vaktini hatırlatan çekici kartvizitlerimden birinde belirtilmiş olan bir vakitte görüşmek üzere.” Ve tekrar kapattı. Bu defa Michael biraz daha iyi hissetti çünkü tüm bunlar, çok ilginç bir şekilde kanıtlamış olsa da onun hâlâ iyi, eski bir arkadaş olduğunu gösteriyordu. Ama dur bekle, şu kart hakkında söylediği tüm o şeyler de neydi öyle? Onu nasıl bulabilirdi? Yatak odasına gitti ve gardırobunu kontrol etti ve çoğu Jordan’a ait olan bütün o kartvizitleri gördü. Kendisini en uykulu hissettirenini aldı ve üzerine yazılı notları okudu. Okurken Jordan’ın ve kendi adının karakterleriyle uyuşmadığını düşündü. Sonra gözleri yavaşça kapandı ve bedeni elindeki kartvizitle beraber yatağa düştü. Kartvizitin üzerinde şunlar yazılıydı:

“Vadinin aşağısında bir ay nehri vardır. Onu asla yanan gökkuşaklarıyla karıştırmamalısın. Sanırım neyi kastettiğimi biliyorsun.

Amiral Pespaye”

“İster inan ister inanma bir zamanlar tırnaklarını yemeye çalışan bir kız vardı. Ailesinin kendisini yediğini görmesini istemiyordu.”

“Bekle, bekle. Jordan neden bana bunları anlatıyorsun? Ve Tanrı aşkına neredeyiz biz? Buraya nasıl geldik ve ayrıca neden bana onun kendisini yediğini anlattın?”

“Kim kimi yiyordu, hiçbir şey anlamadım? Ne tür bir yamyamsın sen?”

“Ne… ah hayırr. Hikâyedeki kızı kastediyorum.”

“Michael, hikâye yok, tüm hikâyelerin gerçek olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve etrafını çevreleyen gerçeklik bir peri masalı.” diye dikte etti Jordan kibirli bir büyükanne gibi ve gaz çıkardı. Sonra kocaman açılmış gözleriyle ekledi, “Ah üzgünüm, yalnızca kelebekler tatlım.”

“İğrençleşme.”

“Ne için, sana kelebekler olduğunu söylüyorum, inanmıyor musun?”

“Bir daha tatlım deme bana.”

“Ah, öyleyse gaz çıkarmak senin için bir problem değil. Şimdi beni dinle Michael, lütfen saçmalamayı kesip sadede gelir misin?!”

“Lan, ben çoktan hazırım adamım. Senin için bekliyordum.”

Jordan dirseklerini masaya koyarak ve bacaklarıyla da sandalyesini çekerek Michael’a yaklaştı. Bu defa yerel polisten ya da CIA’den daha iyi olduğunu kanıtlamaya çalışan yaşlı, kel, gözlüklü ve siyah takım elbiseli bir FBI ajanı gibi görünüyordu. Çok ciddi olmaya çalışan bir adama benziyordu ama çılgınlar gibi gülmeye hazırdı. “Dinle beni seni küçük, masum adam. Başın büyük belada. Az önce duyduğun ses kelebeğe aitti. Söylüyorum sana adamım, gaz çıkarmak olduğu konusunda ısrar ediyorsun fakat kendine çekidüzen vermelisin. Aksi takdirde…” Jordan sağ kaşını yukarı kaldırdı ve devam etti “Aksi takdirde senin de bildiğin gibi tüm kelebekler ejderhâlâra dönüşür.” Konuşmayı bir sessizlik izledi. Michael öfkeli ve kafası karışık bir haldeydi. Ve Jordan sessizliği yüzündeki tüm mimiklerle beraber eşlik ettiği kocaman bir kahkahayla bozdu. Michael kızgın, kırmızı bir suratla çabucak ayağa kalktı.

“Ne var biliyor musun? Senin aptal şakalarından gına geldi. Ben gidiyorum. Esmer sevgilimi ziyarete gidiyorum.”

“Puhahaha, esmer bir sevgili mi? O ne? Bir ülke adı mı?” diye sordu Jordan.

Michael, hayatın sırrını muhafaza eden ya da bir zombi görüp de kimseyi inandıramayan bir insan gibi “Bana inanmıyorsun, değil mi?” diye sordu. “Eski zamanlardaki gibi dertleşemediğimizden beri problemlerimi hoş bir esmerle konuşmaya karar verdim.”

“Ve işte senin sorunun da bu, senin için iletişim yalnızca sıkıntılarını karşı tarafa kusmak.”
Michael hiçbir şey söylemedi ve orayı esmeri için terk etti.

Esmerin mekanında…

Michael, Doktor Angela’ya “Benim bir homoseksüel olduğumu düşünüyor ve bir kız arkadaşım olduğuna inanmıyor.” dedi Jordan’ı kastederek.

Angela “Bana biraz kız arkadaşından bahset lütfen.” dedi.

* * *

Lehsard gözlerini açtı. Zihninde yolculuğa çıktığı alemlerin absürtlüğü karşısında içinde bulunduğu geminin kasveti çok daha hoş göründü gözüne. Gölge bilinç hali her şeyi karmaşıklaştırırdı, bunun için gölge denirdi bu duruma zaten. Hiçbir şey tam olarak şeffaf değildi. Perse’ye, Pandora’ya yoğunlaşmaya çalışırken karşısına çıkan bambaşka zamanların bambaşka yaratıklarına anlam verememişti. Onlarla ne ilgisi vardı ki? Bir kılıçtan bahsediliyordu gerçi. Belki de tüm düğümü çözecek sır orada yatıyordu. Baygın Pandora’nın ve nefret dolu bakışlarını üzerine dikmiş Mezirdal’ın yanından geçerek Ucube’nin yanına gitti. Hâlâ baygındı. Çarşafının altında korkunç kabuslar görerek uyuyordu. Tekrar güverteye döndü. Mezirdal’e kısacık bir bakış attı. Sonra yine dansına başladı. Tamamlanmayan bir dans olmalıydı bu da. Bedeni gemideyken bilincinin alemlerde cirit atacağı türden. Yarı burada yarı orada. Dans devam ettikçe bilinci gemiden uzaklaştı. Oradan oraya savruldu. Kılıca odaklanmaya çalıştı. Daha yapacak çok iş vardı. Önce kılıcın onları ilgilendiren bir yanı olup olmadığını bulmalıydı. Sonra da Perse’yi bulacaktı. Ve gittikçe yaklaşıyorlardı. Kuthores’in lanetli yuvasına az kalmıştı. Oraya yaklaştıkça zihinlerin nasıl bir çılgınlığa maruz kalacağını çok iyi biliyordu. Özellikle de zayıf iradelerin kaldırabileceği türden bir şey değildi bu. Kılıç… Kelebekler… Ejderha… Ejderha… Kılıç… Sonunda gemiye dair her şey tekrar çok gerilerde kalmıştı. Tamamıyla gölge bilincin kontrolündeydi artık.

Kılıç ve Ejderha

Jordan belkide uzun bir süredir güzellik uykusundaydı. Bu durum görevini unutması için bir bahane olmamalıydı. “Minckling ya da pinckling, bu hayatın hiçbir anlamı olmadığını hepimiz de gayet iyi biliyoruz.” diye düşündü. Bu böyle devam edemeyeceği için Jordan gerçekliği tekrar sarsmak üzere gözlerini açtı. “Bu kadarı yeterli, ben geri döndüm ahali.”

Kimse Jordan’ın herhangi bir çemberi takip ettiğini ima bile edemezdi. Kesin olan bir şey varsa o da adaleti yerine getirmek için hazır olmasıydı. Birileri onun yokluğunda çok oluyordu. İnsanlar, ara sıra ortadan kaybolsa da Jordan’ın her zaman geri döneceğini anlamalıydı.

Yarım saat sonra siyah takım elbisesini giymiş, bir arkadaşıyla sigara içiyordu. Sigarayı sanki elbisesiyle paylaşıyordu. “Ahbaplar, ben geri döndüm.” dedi.

“Jordan, yalnızız lan. Niye idiotlaşıyorsun?” derken Jordan’a iğrenmiş bir yüzle bakıyordu adam, bembeyaz otuz iki dişini de birden göstererek.

“Hadi dart oynayalım,” dedi Jordan gözleri gizemli arkadaşının arkasındaki duvarda asılı olan dart tahtasına odaklanmışken.

“Kafayı mı yedin lan? Bir aydır ortalarda görünmüyorsun ve şimdi de hiçbir şey olmamış gibi havadan sudan mı konuşuyorsun? Lanet olası cehennemin ortasında tatile çıktığın için çözülmemiş oldukça ciddi sorunlarımız var!!”

“Dinle Bay Derinbo.. Benimle bu jargonda konuşmayı derhal kes. Unutma ki ben tatillerini bile cehennemin ortasında yapan bir adamım. Yani benimle uğraşmak istemezsin! Dinle, yoktum çünkü henüz kim olduğunu bulamadığım birileri tarafından zehirlenmiş olabilirim. Sebebini de bulamadım. Ama bulacağım. Bunun dışında, problemleri bensiz çözmek konusundaki yeteneksizliğin benim bu şekilde muamele edilmeyecek denli önemli olduğumu gösterir. Öyleyse terbiyeni giy.”

“Terbiyemi mi giyeyim? O da ne de…”

“Kes sesini!! Kes sesini, cevap verme bana.”

Bay Derinbo. Jordan’ın kızgın yüzüyle hipnoz olmuşken yer sarsılmaya başladı. İlk başta bunu, Jordan’ın kocaman açılmış, kara bir tünele benzeyen ağzından çıkmaya çalışan gazabı sanabilirdiniz.

Belanın göbek adı Jordan olduğundan dolayı, o civardayken bir şeyler onu tekrar kaybolmaya zorluyordu. Patlamanın korkunç sesiyle beraber, Jordan’ın sol tarafı tam bir faciaya dönüştü. Tamamıyla deprem sonrası bir manzara gibiydi. Bütün masalar müşterilerle beraber siyah, dipsiz bir yer altı deliğine dökülüp gitti. Bir dakika sonra Jordan ve Bay Derinbo. şokun üstesinden gelmeye çalışıyorlardı. Günlerce susuz kalmış insanlara dönmüşlerdi. Kirli bir sokak köpeğine benziyorlardı. Çatının tepesine bir helikopter geldi. Bay N. tarafından uzaktan kontrol edilen insansız araç sayesinde kalıcı cehennemden bir an önce kaçabildiler.

Son birkaç beklenmedik problem yüzünden Yüksek Konsey toplantıdaydı. Kadim planlarına engel olmak maksadıyla yollarına çıkan birisi hakkında konuşuyorlardı. Maskeli gruptaki Jordan, kafedeki son bombalı saldırıdan hediye kalan düzensiz soluk alıp vermeleriyle hemen fark edilebiliyordu.

‘Başka kim düşünürdü ki bu yüzyılda bir ejderha doğacağını? Bir ejderha kötülüğün uluslarını yakıyordu. Bir kötülük ki ulusları yüzyıllardır yozlaştıran. Ve onları yedi denizlerdir izliyor. Her biri için bir ejderha başı. Her biri için bir yaratığın gözü. Kim inanırdı ki bir canavar bin zincirli uykusundan uyandırılmak üzere bir adada yaşıyor?

Kim onun şok ve teröründen dolayı ağlamazdı? Ve sıra sana geldiğinde kimden yardım dilenecektin? Kim seni kendisinden daha fazla korumayı tercih edecekti?

Yürüdüğün yere bak. Bu adanın toprak zemini yok. Tamamen ejderha derisi. Geçmiş geleceğin sisi ardına gizlenmiş, o canlı ve sonsuzluğu soluyor.

Kim gözlerin gördüğünü merak etmezdi, eğer ejderhayı görüyor olsalardı? Canlı herhangi bir şeyden daha büyük, dokunduğun her şeyden daha sıcak. Bu dünyaların en keskin ve en büyük dişlerine sahip. Ve gözler, kin ve nefret ve öfkenin gözleri. Sonra, tepegöz geriye kalan. Uzak bir adanın derin yalnızlığı… bir ejderhanın kalbiyle leş gibi.

Etrafta sıçrayıp duran yalnız bir küre görürsen iki kez düşün ve bir kez harekete geç. Bunlar şeytanın numaralarıdır. Cennetin parıltılı salonlarında yürüdüğünü düşünürken kendini bir cehennemin tavanında bulabilirsin. Orada tıkılıp kalmış hissediyor olabilirsin ancak gerçekte olansa senden başka herkesin tuzağa düştüğüdür. İyisi mi küreyi falan unut çünkü sen de dahil olmak üzere herkes bir cehennemin içinde yaşıyor!!

İşte böyle evlat, solucan deliğinden doğruca yürü, ateşin kalbine git. Uzayın sonsuz, derin, tanrısal, koyu yalnızlığını hisset.

Onur ve bağışlanma seni izleyecek. Ve geri döndüğünde, eğer dönebilirsen, yükseltileceksin ve saf, bilge bir elmasa dönüştürüleceksin.

Narsist, nihilist p.ç kurusu kılıcın taşıyıcısı olduğunu iddia ediyordu. Aslında, varoluşsal krizden muzdaripti. Krizi görevi için bir engel olarak görülüyordu. Bu paradoks ‘Hükmedenler Mahkemesi-Yılan Düzeni’ adlı konseyi derin bir melankoliye itiyordu. Yine de mottoları kaosa saygı üzerineydi. Böylelikle buna bir son vermek maksadıyla onu kendi haline bıraktılar. Sonuçta kaos düzene, negatif pozitife, kötü iyiye, fizik metafiziğe, bu dünya bir diğerine, paradoks ise gerçekliğe gebeydi… Ya da öyle değil miydi??

Tüm eforu ve rahatlığıyla ejderhanın üstüne atladı. Dünyanın tamamını fethetmeye hazırdı ama onun yerine “Yalnızca bir ejderha öldürmem gerek, iki tane bile değil.” diye düşünmekle yetindi. Takım elbisesi ciddi bir dövüş için doğuştan hazır olduğunu ispatlıyordu. Kıyafetinin kırmızı ve mavi renklerinin bir şeyler anlatmaya çalıştığını söyleyebilirdiniz. Mekanik ejderhasını kullanmak için bir saniye dahi tereddüt etmedi. Ve onu tepegözün kilisesine götürmek için gerekli tuşlara bastı. Bu Mechadragon’u kullanmak için derslerine birkaç ay çalışmıştı. Ejderhayı millerce rüzgârlı gökyüzü boyunca bir müddet kullanınca, her ikisi de tepegözün mavi vadisine varabildiler. Bir gürültü bu terör vadisini sarsıyordu. Tehlikeyi koklayabilir ve hatta tadabilirdiniz de. Çok az bir miktar sülfürle plastik karışımının kokusuydu o. Fakat tadı daha çok kanı andırıyordu, insan kanını…

Ve Mechadragon tüm ihtişamıyla yere indi, bu tehlike korkusunu azaltmaya yetmedi. Kalpler bir canavar tarafından kovalanırcasına şiddetli çarpıyordu. Çarpıntının ritmi vadinin tozu ve canavarın kalbiyle dans ediyordu. Aslında birileri bunun canavarın gözüyle vadinin tozunun düğünü olduğunu söyleyebilirdi. Ve kalbin ritmi de şahitleriydi. Bay M. istese dahi savaş atmosferinin korkusuna konsantre olamayacaktı. Çünkü fark etti ki bu düğün tüm dikkatleri üstüne çekerek onu ikinci sıraya itiyordu. ‘Bir düğün bir cenazeyi doğurur.’ diye geçti aklından. ‘Yaşam ve ölüm. Romeo ya da değil, birileri bu gece ölmeli.’ Çarpışmanın sonunda öldüğünü hayal etti. Ona göre bu çok destansı olurdu ancak Jordan bunu duysaydı yüzüne tükürürdü.

“Seni bu gece öldürecek olanım ben, ve sen kimsin, kendini tanıt?” diye sordu Bay M.

“Lanet olasıcanın tek gözlüsüyüm, seni geceden önce parçalara ayıracak olanım ben, tabi eğer çıkabilseydim.”

Tek-göz yeri parçalayarak laboratuvardan çıkmaya çalışıyordu fakat ters giden bir şeyler vardı. Bu canavar insanınkine benzeyen bir gövdeye ve ucunda yedi ejderha başı olan bir kuyruğa sahipti. Gövdesi silikon, kuyruk kısmı ise metaldi. Kendisini insan olmayan yaratık olarak tanımlıyordu. Yalnızca kendi için ve kendisi tarafından üretilmiş milyon milyon dolarlık yüksek teknoloji ürünüydü.

“Seeeennn,” diye haykırdı. Sesi rüzgârın ardına gizlenmiş bir aslan kükremesi gibiydi. “Seenn programımın içine ettin.”

“Biriyle randevun mu vardı?” diye sordu Mr. M ve kılıcını almak üzere Mechadragon’un gövdesine elini uzattı. Kılıcın üzerinde bir şeyler yazıyordu. Yazıları okumak güçtü. Zaman yavaşlar gibi oldu. Belli ki Lehsard kılıçta yazanları merak diyordu. Gördüklerinin akışını yavaşlatarak yazıyı okumaya çalıştı. O esnada yaratığın pençelerinden birisi kılıça isabet ederek ucunu yardı. Kılıç çatallı bir hale gelince Lehsard daha fazla zarar görmemesi için onu da yanına alarak gözlerini açtı ve bilinci yine gemide öylece dikilen bedenine geçti. Gözleri bir an masmavi parladı. Gölge bilinçten çıkmıştı.

* * *

Elindeki kılıçtan damlayan kanları umursamadan, devrik duran kırık dökük masayı düzeltti ve üstüne oturdu. Kılıcı temizlerken Mr. M’yi kastederek mırıldanıyordu. “Zavallı, oldukça şaşırmış olmalı kılıcın bir anda ortadan kaybolmasına.”

Mezirdal bağlı olduğu kalasta hareketlenmese çoktan öldüğü düşünülecekti. Onu fark eden Lehsard yalnız olmadığını hatırladı. Mezirdal’e şaşkınlıkla bakarak “Sen hâlâ yaşıyor musun?” dedi. Mezirdal yavaşça başını Lehsard’a çevirerek bir müddet baktı. “Karnım aç, çöz beni.” Lehsard hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. Merakla Mezirdal’i inceliyordu. Gülerek “Ne yiyeceksin ki?” diye sordu. Mezirdal başıyla diğer kalaslarda asılı duran yanık et parçalarını gösterdi. Bunun üzerine Lehsard daha da şaşırdı ve onun yanına gitti. Gözlerini Mezirdal’den ayırmadan başını ağır ağır sağa sola çeviriyordu. “Bu etlerin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu kılıcı kalaslarda asılı etlere doğrultarak. Mezirdal yalnızca “Karnım aç.” demekle yetindi. Lehsard, şimdiye kadar Mezirdal’ın çift karakterli olduğunu sanıyordu. Oysa bu gördüğü adam kesinlikle öncekilere benzemiyordu. “Kaç tane var senden, söylesene?” diye sorarken bir yandan da kılıçla bağlarını çözdü. İşi bitince geldiği yere döndü ve yine masanın üstüne oturdu. Sol elinde tuttuğu kılıcı bilek hareketiyle doğrultarak kendine yaklaştırdı. Sağ işaret parmağını kılıcın yazı bulunmayan yüzünde gezdirmeye başladı. Sanki bir kılıç değil de gitar tutuyordu elleri arasında. Tırnağını kılıca sürttükçe alevler fışkırıyordu. Gecenin karanlığını yaran alevlerin aydınlattığı güvertede, Mezirdal’ın yanmış et parçalarını iştahla ısırdığını görenler bunun ne çeşit bir lanetin eseri olduğunu merak edebilirlerdi. Eline aldığı et parçalarından biriyle Lehsard’ın yanına gelerek onu izlemeye başladı. Kemire kemire yediği etler ağzından fışkırırken konuşmaya çalışıyordu. “Ne yazıyor o kılıcın üstünde öyle?”

Lehsard Mezirdal’e bakarak “Sinsi hayalet lisanına oldukça yakın bir dil aslında. Sen de okuyabilirsin.” dedi. “Karanlık denizler aşkına, ne yediğin hakkında hiçbir fikrin yok, değil mi?”
Mezirdal denilenleri hiç duymamışçasına bir bakış atarak ilerideki kocaman dalgaları gösterdi. “Şunları görüyor musun? Denizin ortasında aniden başlayıp biten dev dalgalar. Fırtına yok, su sakin oysaki. Kuthores’a yaklaştığımızın habercisi bu dalgalar. Bu çılgınlık.” Lehsard, Mezirdal’ın elindeki et parçasına bakarak ‘çılgınlık’ sözüne katıldığını ima etti. “Yeşlı te’lon demıklı, maryor ahline siyoning.” diyerek gözlerini Mezirdal’e dikti. “Durdurmanın tek yolu, ayırmaktır gövdeyle kuyruğu.” dedi Mezirdal. Lehsard “Anlıyorsun işte,” diyerek kılıcın yazılı kısmını çevirip Mezirdal’e gösterdi. “Kılıcı getirdiğimde üzerinde bulunan kanların sahibine bir mesaj sanırım bu yazılar.” dedi. “Yaratıkla baş edebilmesi için. Fakat pek bir yararını görebildiğini sanmıyorum. Gerçi ona karşı bir şansı olsaydı bile kılıçsız kalınca onu da kaybetmiştir.” Sonra işaret ve orta parmağını kılıcın üstüne koyarak yukarıdan aşağı doğru çizmeye başladı. Cızırtılı alevler eşliğinde üzeri çizilen yazılara lanetlenmiş bir donuklukla bakan Mezirdal bir anda çok önemli bir şeyi hatırlamışçasına duraksadı. Fal taşı gibi açılan gözleriyle öğürerek yediği etleri kustu. “Ne o? Tadı tanıdık mı geldi yoksa?” diye sordu Lehsard. Sonra kılıcın diğer tarafını çevirerek kaldığı yerden yazısına devam etti. Mezirdal ağzından akan salyalara ve dökülen et parçalarına aldırmaksızın kendi lisanında bir ilahi söylemeye başladı. Duyanların tüylerini diken diken eden türden bir ilahiydi bu. Ya da her şey gibi o da Kuthores’in lanetinin etkisiyle kulağa öyle geliyordu. Mezirdal uzaklara dalarak ilahisini söylemeye devam ederken Lehsard da yazısını bitirdi. “Ben yine gidiyorum.” dedi. Gülümseyerek düzeltti ve “Yani dans etmem gerek, işim bitmedi henüz, Perse falan hâlâ yok ortalarda, anlarsın ya. Neden onun yerine aptal bir kılıçla döndüğümü soracak olursan, bu duruma gölge bilinç diyorum ben. Yani boyutlar arası yolculuk esnasında yaşanan tuhaf bir adaptasyon sorunu. Ziyanı yok, bu kılıç beni eğlendiriyor. Neyse sana afiyet olsun.” Sonra Mezirdal’ın tuhaf ilahisi eşliğinde gecenin karanlığında dans etmeye başladı. Dansı için her hareket edişinde mavi ışık halkaları oluşuyordu. Bu ışığın aydınlığı sayesinde yalnızca Mezirdal’ın lanetlenmiş yüzü değil, bir köşede terk edilmiş gibi duran kılıcın üzerindeki yeni yazılar da okunuyordu: “Tehzıdak Terni’m, dragolut yolinen muçça.” (“Ararken Apeiron’u, hiçlikte bulacaksın beni.”). Fakat Mezirdal’ın dilindeki ilahinin sözleri daha farklıydı. Sözler dua yerine geçmiş olmalıydı ki Lehsard onu tekrar bağlamayı unutarak dansına dönmüştü. Bilinci de çoktan diğer boyutlara ulaşmıştı. Kulak verince anlaşılıyordu aslında Mezirdal’ın söyledikleri. Durmaksızın aynı cümleyi tekrar ediyordu: “Yeşlı te’lon demıklı, maryor ahline siyoning.” İlahiyi söylemeyi bıraktı. Artık yalnızca sözleri seri bir şekilde tekrar ediyordu. Bu şekilde hipnoz altındaymış gibi aynı cümleyi defalarca tekrarlayarak gözlerini denize dikti. Derinlerde sudan çıkıp ona ulaşmaya çalışan dev bir yaratık vardı da onu çağırıyordu sanki. Tam kendini suya bırakıyordu ki bir el omzundan yakaladı ve geri çekti. Dağınık uzun saçları, kirli siyah pelerini ve kıpkırmızı sulu gözleriyle Molod gecenin kendisinden bile daha ürkütücü bir halde karşısında dikiliyordu. “Zavallı seni, söylediğin sözlerin gereğini yerine getirsene. Git de ayır hadi gövdeyle kuyruğu. Sana en sevdiklerinin etini yedirenlere yapılması gereken neyse yap onu.” dedi. Kılıcı alıp Mezirdal’e uzattı. Mezirdal kılıcı alır almaz Lehsard’a saplamaya çalıştı. Fakat kılıç mavi bir ışık dalgalanmasıyla beraber görünmez bir kalkana çarpar gibi geri tepti. Molod şaşkın şaşkın ona bakarak “Gerizekalı sinsi hayalet, kuyruklu olan içeride. Lehsardla ben ilgilenirim. Sen de git onu bul.” dedi. Mezirdal beklemeksizin geri dönerek ağır ağır iç kısımlara doğru yürüdü. Elindeki kılıcın ucu yere sürterken çıkan sese dilinden düşürmediği o sözle eşlik ediyordu. Molod arkasından acıyan gözlerle bakarken bu durumun Kuthores’in çarpık gerçekliğine yaklaştıkça canlılar üzerinde oluşturduğu etkiden kaynaklandığını anlamıştı. Mezirdal da durumun ağırlığıyla baş edebilmek için yeni ve vurdumduymaz bir karakter edinmişti. Mevcut hastalığı bir anda şiddetini arttırmıştı. Bu durum Molod’un içine şüphe düşürdü ve gidip kılıcı ondan geri aldı. Çünkü gemide bulunmasının en büyük sebeplerinden birisi de ondan gizlenen bir şey varsa ele geçirmekti.

Molod önce Lehsard’a dokunmayı denedi. Fakat etrafı gerçekten de görünmez bir kalkanla çevriliydi. Eli bir yerden öteye geçemiyordu. Bu duruma sinirlenerek Lehsard’a kızgın gözlerle baktı. “Benim oğlanı da henüz çıkarmamışsın zaten tıkılı olduğu yerden, ne yapmaya çalışıyorsun yine?” dedi ve ellerini görünmez kalkana dayadı. Uzun saçları önüne dökülerek yüzünü örttü. “Ruhumu besleyen ve aynı zamanda lanetleyen karanlık Duhrund Tanrıları’na sesleniyorum. Bu adamı yok etmem için gereken gücü verin bana.” Bu sözü birkaç kez tekrarladı. Yukarılardan aşağı doğru işitenleri yoran bir gürültü yayıldı. Ses aralıksız devam ederken siyah gökyüzü hafifçe kızıla büründü. Yoğun, görenlere tiksinti ve korku hissi veren bir kırmızılık. Üzerine vuran kızıl ışıkla beraber Molod’un bedeni büyümeye başladı. Pelerini dev bir yarasanın kanatlarını andırıyordu. Sesi artık tiz ve iğrençti. Hâlâ aynı şeyleri tekrarlıyordu. Bedeni büyüdükçe derisi de yırtılıyor gibi zorlanıyordu. Sonunda acıyla çığlık atarak saçlarının örttüğü yüzünü göğe doğru dikti. Kocaman siyah kanatlarıyla, buruşuk, korkunç yüzüne vuran kızıl ışıkla, üç metre uzunluğunda devasa yeni cüssesiyle çığlık attıkça kirli ve sivri dişleri de iyice belirginleşmişti. Ne kadar çabaladıysa da kalkanı aşamadı. Savurduğu onca pençe hiçbir işe yaramıyordu. Sonra bir anda Lehsard’ın masmavi ışık saçan gözlerine bakarak durgunlaştı. Mavi gözler bakışlarıyla Molod’u delip geçerek çok uzaklara, bambaşka alemlere gidiyordu. Sebebi bilinmez bir şekilde Molod bu gözlere baktıkça sakinleşti. Yavaşça olduğu yere çökerek yüzünü elleriyle örttü. Sonra hüzünlü bir iç geçirişle aniden yukarı doğru yükselerek uçtu. Birkaç saniye sonra tekrar göründü. Büyük bir hızla yaklaşıyordu. Gemiye varınca hiç duraksamadan dev pençeli ayaklarıyla Pandora’nın hareketsiz bedenini kaparak gözden kayboldu. En son görülen şey sağ elindeki kılıcın yansıttığı ışık oldu. Havayı yaran kanat çırpışları bir müddet işitildi ve sonra o da bitti.

Haluk Çevik

"Bu gidişle son nefesine dek akademik eğitimine devam edecek olan 84 doğumlu bir yüksek mühendis."

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Selam Haluk,

    Boyutlar arasında dolaşan, bazı sezmek istediğim ama emin olamadığım metaforlar içeren öykün/romanın, sadece hayal gücü ve olay örgüsüne ek yapıbozum şaheserliği ile değil, bilakis kelimelerin kullanımı zanaatiyle de olağanüstü tanımını hak ediyor.

    Bununla birlikte bir geri bildirimim olsun; bu hikayenin temelde ne anlattığına dair kafan net mi merak ediyorum. Yani pırıl pırıl berrak bir suyu büyüleyici bir güzellikle takip mi ediyorsun, yoksa o suyun nereye açılacağını bilerek bir nevi, dalyanlarını kendin mi çiziyorsun?..

    Bu soru, tüm materyalin toplam değerlendirilmesinde kilit olur.

    Ellerine sağlık, çok beğendim.
    Görüşmek dileğiyle…

  2. Selam Murat,

    Öykülerimin daimi okuyanı değerli insan. :slight_smile:
    İtiraf etmeliyim ki yorumundaki bazı cümleleri edebi olarak kuvvetli bulduğum için de hoşuma gitti.
    Ancak öyküyü “olağanüstü” tanımlamasıyla yorumlayınca, yazarını da şımarttın oldukça. :slight_smile:
    Geri bildirim kısmına gelirsek; yayımlanan tüm kısımlar planlı-programlı bir rotada ilerledi ancak ilgimi her zamanki gibi çabuk kaybetmiş olduğumdan dolayı da kalan 2000 kelime civarı sonrası için gerekli motivasyonu ne zaman elde ederim bilmiyorum.

    Not: Bu bölüm bazı değişikliklere uğratılıp Kutsal Bilge’nin 4. bölümü için uyarlanacaktı tarafımca ancak Lehsard bağlamında her şeyi berbat etme riski ve daralan zamandan dolayı bundan vazgeçildi.

    Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle,
    Saygılarımla

  3. ebuka says:

    Haluk merhabalar;

    Senin evreninden tanıdık yüzlere selamlar. :slightly_smiling_face: Ucube, Lehsard, Mezirdal…

    Daha önce de ifade etmiş olmalıyım. Senin anlatımın okuyucu açısından zorlayıcı açıkçası. Metaforlar, simgesel anlatımlar, geçişler vs… Bazen başlıkların dahi simgesel. Mesela gayet zekice olan K1 (KABİR) gibi :slightly_smiling_face:

    Umarım bu yoğun katmanlı hikayelerini bir gün tek çatı altında okuyabiliriz. Bu arada dil kullanımın hususunda özellikle tebrik etmek isterim seni. Ellerine sağlık bu güzel öykünden ötürü. Sağlıcakla kal…

  4. Merhaba Ebuzer,

    Okuduğun ve güzel yorumun için çok teşekkür ederim.
    Anlatımımın zorlayıcılığı ile ilgili olarak sonuna kadar haklısın. Bundan sonraki öykülerimde daha sade bir anlatıma başvurabilirim ( Bu durumu ruh halim belirliyor gerçi :slight_smile: ).

    Sonraki seçkilerde seni de okumak dileğiyle,
    Sevgiler

  5. Senaa says:

    @Haluk_Cevik merhaba,

    Yine tamamen senin tarzında olan, serinin bir devam öyküsünü daha okumuş olduk. İç içe geçen planlar ve metaforlar okuyucuyu zorlamakla birlikte, bilgi ve kültür
    heybenden aktardıklarını almak ve arka planda vermek istediğin mesajları düşünmek de keyif veriyor. Ben zorlanmayı seviyorum. Öykünden bir cümlelik alıntıyla da pekiştireyim bu yorumumu. :slight_smile:

    Bu ay ilk defa ben de kendi öykümde metaforlarla ilerledim. Seni okudukça sana mı benziyorum, ne? :laughing:

    Emeğine sağlık,

    Sevgiler,
    Sena

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar