Öykü

Mührün Sırrı 2

BÖLÜM 2

“Vay vay vaaayyy,” dedi Mezirdal siper aldığı ağacın tepesinden. “Bizi böyle mi yolcu edeceksin?” diye sordu Lehsard. “Evet seni yolcu etmek gibi bir planım var aslında. Ama bakalım düşündüğün yere mi?” diyerek kahkaha attı Mezirdal. “Hmmm, anlaşılan o ki manik-depresif Mezirdal bugün çılgın bir adam olmaya karar vermiş. Bir önceki karşılaşmamızda oldukça kaygılı ve sorumluluk sahibi biri gibi görünüyordun oysa ki. Tabi sen hiçbir şey hatırlamıyorsun değil mi?” dedi ve sözünü Ucube’ye dönerek tamamladı. “Bu Mezirdal var ya, bir gün çok olgun ve sakin biri olarak çıkar karşına. Sonraki karşılaşmanızda onu fırlamanın teki olarak bulursun. Ve iki karakterinin de birbirlerinden asla haberleri olmaz.” “Her neyse,” dedi Mezirdal. “Yanımda 12 tane daha “sinsi hayalet” var. Şaka yapmıyorum yani. Artık yaşlandım. Altı yüz yıldır seni takip etmekten bıktım.” Sonra da çılgın bir kahkaha attı. Lehsard yine tedirgin bir heyecanla olup bitenleri izleyen Ucube’ye dönerek “Mezirdal’ın soyunun adına sinsi hayalet derler. En azından senin soyun herkesçe biliniyor. Sinsi hayaletlerin sniper’ları olur. Bunlar normal silah falan değildir. Senin benim gibi canlılar yani. Hedefi görünce kendi kendine karar verip saldırma yetisine sahiplerdir. Acıkır, yorulur, uyurlar.” Ucube “Sevmeyi de biliyorlar mı peki?” diye sordu. “Elbette.” dedi Lehsard. “Ne? Nasıl?! Bu tabancalar sevmeyi mi biliyorlar yani?” diye heyecanla atıldı Ucube. “Sniper’lar Pandora’nın evreninden geldiğine inanılan varlıklardır. Dışındaki muhafazadan ziyade ona bu bilinci veren içindeki enerji aslında her şeyi yapan. O enerji canlı bir şey Ucube. Acı çeken, özleyen bir şey. Onların evreninde karanlık madde denen şeyin sırrının keşfedildiğine inanılır. Orada sonsuz enerji var. Onlar da bu enerjiyi kullanarak böyle silahlar yapıyorlar işte. Adına da teknoloji diyorlar. Kabul etmek istemedikleri şey ise bu sonsuz enerjiyi her kullandıklarında onu parçalayarak işkence ediyorlar. Düşünsene senin etinden birilerinin parça kopardığını, işte o da öyle acı çekiyor.” dedi Lehsard. Korku ve üzüntüyle “O da buna müsaade etmesin o zaman.” diye isyan etti Ucube. Lehsard Ucube’ye yorgun gözlerle bakarak “Sonsuzluk bu şekilde çalışmaz minik,” dedi. “Sonsuzluk parçalara ayrılarak kendini tanımlamaya, tanımaya çalışıyor ezelden beri. Fakat her ayrılık bir yıkım getiriyor. Ona olan bu isyanın cezası yine bir diğer parçasıyla verilecektir. Kim bilir belki de sen yaparsın bunu. Ama bunları sonraya bırakalım olur mu ? Anlaması zor mevzular bunlar. Uslu durursan ve yeterince zeki olduğuna beni ikna edebilirsen gemide anlatırım belki yine de.” “Zekiyim ben.” dedi Ucube.
Heyecandan ağzından salyalar akarak Lehsard ile Ucube’nin kısa sohbetini dinleyen Mezirdal dudaklarını bükerek elindeki sniper’ın sağını solunu incelemeye başladı. “Ben de onu anlatmaya çalışıyordum işte adamlarıma Lehsard. Tabi senin kadar başarılı olamamıştım. Yani anlayacağın biz artık senin peşinde değiliz. Yüzlerce yıldır seni takip ederken öğrendiğim bir şey varsa o da tepedekilerin bazı şeyleri gizlediği. Kimse göründüğü gibi değil. Ne şu yanındaki ucubenin efendileri Duhrundlular o kadar kötü, ne de paralı hizmetkarlıklarını yaptığım Sic’ohr’luslular o kadar iyi. Hatta bana sorarsan onlar için benim varlığımın tek bir anlamı var o da seni hedefleri doğrultusunda yönlendiriyor olmam. Yani evet bunu bilinçli olarak yapmıyordum belki. Ama senin Sic’ohr’lus Konseyi’ne karşı olan zaafını sömürmeleri için iyi bir oyuncaktım.” Sözlerine alakasız ve tuhaf bir kahkahayla ara vererek tekrar devam etti. “Onların Duhrund düşmanlığı gözlerini öylesine karartmış ki her şeyi yapmaya hazırlar. Senin de yeryüzü vatandaşlığı alabilmek için gözlerine girmeye çalıştığını bilmeyen yok. Bundan dolayı yüzlerce, binlerce Duhrundlu katlettin Lehsard. Belki bir gün istediğini verirler diye.” Tırnaklarıyla oynamakla meşgul olan Mezirdal’in sevgilisi araya girerek “Bu saydıkların bir Karanlık Lord için bile basit hedefler Mezirdal. Ki Karanlık Lordlar’ın güçlerinin sınırlarını ve kaç tane olduklarını bilen yokken. Ama bu karşımızda duran”, kız bir an duraksadı ve güldü. “Daha doğrusu senin karşında benimse solumda duran tanımlanamayan yaratık ise bence vatandaşlık derdinde falan da değil. Bence bu adam onlarla da oynuyor.” Sonra Lehsard’a dönerek “Sahi sen neyin peşindesin? diye sordu. Bu defa sniper’ı sıkı sıkıya kavramıştı. Mezirdal da sevgilisine eşlik ederek gözlerini şişire şişire “Sahi sen neyin peşindesin Lehsard?” diye sordu ve uzunca bir kahkaha attı. “Ah sevgilim ah, bu adam ölüm dansıyla ortalığı kasıp kavuruyor. Vatandaşlık falan da neymiş? Seni temin ederim ki kimse bu adamın ne yapmaya çalıştığını bilemez.” diyerek burnunu çekti. Ve o da sniper’ına sıkıca sarıldı. Bu defa Ucube’ye seslenerek “Hey küçük canavar, bu adam seni de kullanıyor olabiliyor. Benden söylemesi. Bunları sana iki bin yıllık hayat tecrübesine sahip bir ihtiyar olarak söylüyorum. Kaderinle yüzleştiğinde aklına gelirim ama çoktan iş işten geçmiş olur. İyisi mi gel sen yol yakınken Lehsardla takılmaktan vazgeç.” dedi. Lehsard aniden araya girerek “Bir tetikçi daha var. Hem tetikçinin kendisi hem de sahip olduğu sniper’ senin boy ölçüşebileceğinden çok daha büyük bir güce sahip. Yani işlerine yaramadığın an o tetikçi seni ortadan kaldıracak. Bundan emin olabilirsin. Hatta seninle de yetinmeyecektir. Tüm sinsilerini, kız arkadaşını da öldürecek.” dedi. Mezirdal bu sözlere biraz bozulsa da belli etmemeye çalıştı. “Madem o kadar eminsin öleceğimizden öyleyse biz de toprağın altını boylamadan evvel iyi bir iş çıkaralım. Mesela seni üzmekle, canını iyice bir yakmakla işe başlamak hiç de fena olmazdı. Haksız mıyım?” diyerek ağaçlardan birinin tepesinde pusmuş sevgilisine göz kırptı. Sonra yine cıyaklar gibi tuhaf bir kahkaha attı. “Yani demem o ki, yanındaki yabancıyı bize ver. Biz de senin ve ucubenin yaşamasına izin verelim.” Ucube Lehsard’a dönerek “Adımı nereden biliyor bu manik-depresif?” diye şaşkınlığını dile getirdi. Lehsard da karşılık olarak “Asıl sen manik-depresifin ne demek olduğunu nereden biliyorsun?” diye sordu. Sonra da Ucube’nin “Senden duydum ya işte az önce.” demesine aldırış etmeden Mezirdal’e dönerek devam etti. “Ah gerizekalı Mezirdal ah. Yüz yıllardır beni takip edip duruyorsun doğru. Yalnızca bu kadar mı öğrenebildin? Beni ölümle tehdit edebilecek bir kapasiten olmadığını, ayrıca Pandora’yı alsan da ne yapacağını bilmediğini anlamıyor musun?” Sözleri biter bitmez incecik bir ses işitildi, “cip, cip, cip”. Hemen ardından bu defa oldukça ürkütücü kalınca bir “broaaammm” sesi duyuldu. Kimse ne oluğunu dahi anlamadan Ucube Lehsard’ın omzundan metrelerce geriye kırmızı ve yeşil renklerde kan püskürterek fırladı. Düştüğü yerde de bir kaç metre sürüklendi. Mezirdal’ın sevgilisi sniper’ına şaşırmış gibi yaparak baktı ve “Ahh, yaramaz çocuk seni,” dedi. Sonra Mezirdal’a dönerek “Aşkımmm, hani bunların kendi ruhu falan var ya. O yaptı yani.” diyerek isterik kahkahalar attı, “Ihhhaaahhahah, hahhahhaha”. Mezirdal gülerek dudaklarını yaladı ve “Ahh kadın ne yaptın sen? İşte şimdi sıçtık!!!” dedi. Sonra hepsi birden gizlendikleri ağaç tepelerinden Lehsard’a ateşe tuttu. Fakat hiçbir şey olmadı. Adamlardan biri çılgınca bağırıyordu. “İllana vasti masmak ! İllana vasti masmak !” (“İblise ateş işlemez !”). Lehsard’ın gözleri öfkeden üzerine hedef alınmış kırmızı ışınlardan bile daha parlak bir kırmızıya bürünmüştü. Dönüp de metrelerce arkasında yatan Ucube’ye bakmamıştı bile nedense. “Hah üperer, vastis laop kal.” (“Ey karanlık, ateşini serbest bırak.”) dedi. Sözü emir telakki eden sniper’lardan yüzlerce “cip, cip, cip” sesi eşliğinde ışın saçılmaya başladı. Sinsi hayaletler sniper’ları ateşledikçe coşkudan yerlerinde duramıyor yüzlerini halden hale sokarak hop oturup hop kalkıyorlardı. Öyle ki ter içinde kalmışlardı. Fakat bir türlü o beklenen ses duyulmuyordu, “broaaammm”!!! Kendilerine gelip de olan bitene konsantre olmaya başladıklarında gördüler ki Lehsard sağ elini yukarı kaldırmış, sol kolunu ise dirseğinden bükerek ileri doğru uzatmış öylece bekliyordu. Sağ elinin biraz yanında Pandora hala havada asılı olarak beklerken sol elinin bir kaç metre ilerisinde ise sniper’lardan fırlayan ışınlar havada sabit bir şekilde duruyordu, donmuşlardı sanki. Sonra sol elini indirdi. İndirmesiyle beraber adeta tekrar can bulan ışınlar gözün göremeyeceği bir hızla Lehsard’ın vücuduna saplandı. Sinsi hayaletler, öfkeden ve acıdan üzüntüden Lehsard’ın sırf kendisini tatmin etmek için onlarla oyun oynadığını anlayamayacak denli korku içerisindeydiler. Sonunda beklenen ses misliyle duyuldu, “broaaammm”. Sinsi hayaletler etrafı kaplayan dumanın dağılmasını beklediler heyecanla. Görüş açıları netleşince Lehsard’ın olması gereken yerde iki metrelik bir alev topu olduğunu fark ettiler. Ayrıca üzerlerine doğru hızla ilerliyordu. Bulundukları ağaç tepelerinde her şeye rağmen güvende olacaklarını düşünerek korkuyla ateş etmeye devam ettiler. Yüzlerce “cip, cip, cip” ve “broaaammm” seslerine eşlik eden çığlıklar ve hızla alev alarak üstünde gizlenen sinsi hayaletlerle birlikte bir anda yanıp yok olan ağaçlar ile her yere yayılan yanık kokusunun sebep olduğu çılgınlık bir müdddet sürdükten sonra sesler yavaş yavaş kesildi. En son sevgilisi çığlıklar atarak Mezirdal’e baktı ve alevlerle beraber ortadan kayboldu. Sinsi hayaletlerden biri ağaçtan yere düşecek kadar şanslıydı. Mezirdal ona kastederek “Tamamen şans işte.” dedi ve yanan koluna bakarak istemsiz bir çığlık attı. Alev topu yavaşça yerdeki sinsi hayalete yöneldi. Sinsi hayalet o kaosun ve dehşetin içinde kendini toparlamaya çalıştı. O an alev topunun içindeki Lehsard’ı gördü. Sağ eli hala yukarıdaydı. Alev topu içindeki Lehsard’ın sağ yanında da Pandora havada asılı olarak durmaya devam ediyordu. Adam korkusunu unuttu bir anlığına. Bu saatten sonra yapacak bir şey yoktu ne de olsa. Terli yüzünün ardından Lehsard’ın gözlerinin içine baktı. “Koc mucis?” (“Kimsin sen?”) diye sordu. “Dragan muca” (“Hiçim ben.”) dedi Lehsard.

Krallar ve Mektuplar

“Pek kıymetli dostum ve aynı zamanda büyük doğu toprakları ile ötesinin, Tartarya’nın yüce kralına,

Damladığı kâğıdı sırılsıklam eden göz yaşları eşliğinde, onurlu ve vefalı bir adam yazıyor bu mektubu. Siz ki, Perse’nin yokluğunda içinde bulunduğumuz gerçekliğin nefes alan varlıklarından itinayla saklanması gereken tüm Tartar gerçekliğini büyük bir özveri ve itinayla korumaktasınız. Sahip olduğunuz us görenlerde hayranlık hisleri uyanmasına sebep oluyor. Size gerçekten de hayranım. Herkes Perse’nin yokluğunda işlerin nasıl yürüyeceğine dair hüzünlü fikirlere sahipken görüyorum ki onun varlığının dahi yapamayacağı işler başarıyorsunuz. Ne şu an yağmakta olan yağmur ne de ruhumu kemiren şeytanlar gözlerimden akan yaşların sebebidir. Biliniz ki bunun tek bir sebebi varsa o da sizdeki bu marifetlerin bende uyandırdığı şaşkınlıktır.

Umuyorum ki bir gün kadim dostumla yine bir araya gelir ve eski günleri yad ederiz.

Üzerinize düşen vazifeleri, okuyanların nesiller boyunca birbirlerine aktaracağı denli şahane bir şiir gibi ifa etmeniz ve Tartarya diyarlarının mahrem hallerini kendinizden dahi saklıyor olmanızın şerefine,

Hüznün ve Kederin Efendisi Molod”

Molod mektubuna cevaben Doğu Kralı’ndan gelen mektubu soğuk bir yüz ifadesiyle okurken bir yandan da ordusu hazırlık yapıyordu. Askerler eşleriyle vedalaşıyor, elbiselerinin bedenlerine uyup uymadığını deniyorlardı. Yaşadıkları topraklara bir daha dönememe ihtimalini düşünüyor, genelde takıldıkları handa geçmiş savaşların kahramanlıklarıyla kendilerini yüreklendiriyorlardı.

“Saygın krala, doğunun yüceliği herkesçe kabul edilmiş bilge kralına,

Sevgili dostum… Her ne kadar son günlerde kulağıma çalınan kara dedikodular, hadsiz sözler olsa dahi bunları düşünmek istemiyorum. Dostluğumuzun böylesi itibarsız bir ilkelliğin ayakları altında ezilmesine asla müsaade etmem. Sen ki onuru için her şeyden vazgeçmeye hazır bir adamsın. Sahip olduğun ahlaki değerler ve geleneklerin beni ve ailemi her zaman çok etkilemiştir.

Geçen zaman içinde büyük dostluğumuzun bende uyandırdığı özlem hissi sana tekrar mektup yazmamı icap ettirdi. Umuyorum ki sen ve ailen mutlu ve asil bir hayat sürmektesindir. Önceki mektubumda da bahsettiğim üzere eski günleri yad etmek maksadıyla sizi ziyaret etme arzum hala tazeliğini korumaktadır.

Karanlığın sırlı muhafızı Molod,”

Molod’un 9 muhafızı bu ziyaret için ebedi uykularından uğursuz büyüler eşliğinde uyandırılırken, herkesten gizlenen son muhafız ise bir başka görev için tek başına yola çıkmıştı bile. Doğu kralının mektubunu yaşlı gözlerle okuyan Molod bir yandan da yüzleri şeytani gölgeler ardına gizlenmiş demir muhafızlarını izliyordu hayran hayran. Mektupta Molod’un kulağına çalınan sözlerin iftira olduğundan, Tartarya ve civarının korunması için tüm krallığın nöbette olduğu ve ziyaretinden onur duyacakları yazıyordu.

“Dostuma,

İşittim ki son zamanlarda beni saymaz olmuşsun. Adımı her duyduğunda tiksinir ve yüzünü başka yöne çevirir olmuşsun. Benim dostum, o eski zamanların kader arkadaşı, savaşlarda sırt sırta verdiğim adam böyle yapmaz. Buna inanmam, inanamam. Yapmışsa dahi muhakkak bir sebebi vardır. Sevgili dostum, bil ki aramıza fitne sokmak isteyenler, arkadaşlığımızın yalansızlığını kıskananlar her zaman olacaktır. Şerlilerin aklına uyup da yanlış hallere düşmemeni tavsiye ederim.

En kısa sürede ziyaret ederek bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde görüşmek dileğiyle

Molod,”

Kral onu ağırlamaktan mutluluk duyacağını ve asla ama asla hiç bir dedikoduyu ciddiye almadığını söylüyordu cevap mektubunda. Hatta ortada bir dedikodu dahi olmadığını anlatıyordu. Kendisi gibi Molod’un da bu gibi söylentilere itibar etmemesi tavsiyesiyle de bitiriyordu. Molod ise elindeki mektubu diğer elinde kan kadehi tutarken okuyordu ifadesiz bir suratla. O esnada mektuptan ziyade, düelloya davet edip de parçalara ayırdığı bir diğer mektup arkadaşının kadehine doldurduğu kanını içmekle meşguldü.

Yüce hükümdar, krallar kralı, cihanın önünde titreyerek diz çöktüğü Molod’dan, yediği kaba sıçan bir soysuza,

Demek utanmadan bir de bana akıl veriyorsun. Ben ki seni bir hiç iken kral yaptım. Ailen ve sen kimselerin bilmediği bir hayvan sürüsüyken tüm dünyaya bilinir ettim. Sen ki kıymet bilmedin, gittin arkamdan kuyumu kazdın, yoluma gözcüler koydun. Evime, namusuma göz diktin.

Hanidir söylenirdi bunlar ama ben ses etmezdim dostluğumuzun hatırına. Bilseydim nasıl bir yılan olduğunu kopartırdım kafanı çoktan o taşıyan omuzlarından. Bana olan ihanetini göz ardı etsem dahi Tartarya’nın senin gibi bir dilini tutamaz yüzünden ifşa oluşuna sessiz kalamam.

Ordularımla yola çıktım ki bu rezilliğe bir son vereyim. Nasıl ki tarih senin gibi bir yüz karası görmediyse ben de o yüzünün derisini soyup kimsenin bir daha görmemesini kendime görev bildim. Önce ailenden başlayarak hepinizi öldürmeye and içtim ki herkese ders olsun!!!”

Daha fazla mektuplaşma yoktu. Binden fazla olmayan daharaların önünde duran dokuz ölümsüzü ile Molod’un ordusu hazırdı. Ölümlülerle ölümsüzlere aynı anda hitap edebileceği sözleri bulmaya bile gerek duymamıştı sanki Molod. Ya da hastalıklı zihnine hükmeden şeytanlar engelliyordu yine onu. Uzun, ürkütücü ve dağınık saçları, durmaksızın akan göz yaşlarıyla ordunun karşısına dikildi. Yüreklendirici bir şeylerdi belki beklenen. Ama o yine de kendine has üslubuyla konuştu:
“Ölümsüzleeeeerrr, yüzleşeceğiniz düşmanın akrabaları var. Aynı zamanda duyguları da var. Bütün kötü alışkanlıklara sahipler. Öldüklerinde kahraman olacaklar. Kazandıklarında kahraman olacaklar. Siz öldüğünüzde bir cesede dönüşeceksiniz. Ulusları için, onlar iyiliğin savaşçıları. Her iyi şeyi hak edenler onlar. Ve sizler canavar olanlarsınız, kendi bokunda ölmeyi hak edenlersiniz. Onların gözünde ölmekten başka bir şeyi hak etmeyensiniz. Heeeepiniz yanlışsınız. Gezegende sorun çıkaran her zaman sizlersiniz. Onların aklına göre, sizler yok edildiğinizde bu hayata dair her şey en iyi halini alacak. Onların melek sizlerinse yaratık olması gibi. Siz ve onların farklı analardan olması gibi!!! Onların iyi aile çocukları, sizlerinse piç olmanız gibi. Öyleyse sizler için yalnızca bir seçenek var. Kazanmaaaak zorundasınız. Savaşı kazandığınızda, her şeyi kazanırsınız. Bir ceset olmayacaksınız. Canavar olmayacaksınız. Acı getiren olmayacaksınız. Bütün berekete sahip olup kahramanlara dönüşeceksiniz. Bir daha asla sizin hakkınızda kötü şeyler konuşamayacaklar. Sizler değil aksine onlar acının kaynağı olacaklar. Tarih sizlerin arzu ettiği gibi yazılacak.”

* * *

Elmas atlarının üstünde Molod ve dokuz ölümsüzü öylece bekliyorlardı. Çölün ortasında hareketsizce. Molod aklına komik şeyler gelmişçesine ara sıra gülerek etrafına bakınıyordu. Ölümsüzler simsiyah pelerinlerle örtülüydü. Başlarından ayaklarına dek. Yerde sürtünen demiri andıran sesiyle içlerinden biri konuştu:
“Cehennem daharaları savaşmaya, kana alışkındır. Ancak yine de insanlarla pek karşılaşmamıştılar. Belli etmeseler de korkuyordular. Vahşi ve güçlü olmaları pek bir şey ifade etmeyebilir. Savaşlar strateji ister. Hem sen gittin en cılız ve tecrübesiz olanlarını seçtin.” Molod böğürtülü bir kahkaha atarak “Yani sen de biliyorsun ki bizim onların elde edeceği zaferle bir işimiz yok. Son mektubumdan sonra aldığı soluğu bile vermeyi beklemeden savunma hazırlıklarına başlayan hain doğu kralını ümitlendirmek istedim biraz sadece. İşin zevki orada. Ümitlendirip ardından geri dönüşü olmayan bir çaresizliğe düşürmek düşmanımın yüzüne tarifsiz ifadeler konduruyor.” dedi ve iğrenç sırıtışıyla kafasını sağa sola sallayarak dokuz ölümsüzüne göz gezdirdi. Sonra yine konuşmakta olduğu ölümsüze dönerek ciddi bir ses tonuyla “Bitti mi?” diye sordu. Ölümsüz gözünü diktiği birkaç kilometre ötedeki yerden ayırmadan “Bitti. Hepsi öldü. Artık yaşayacakları bir cehennem de olmayacak. Ebedi unutuluşa terk edildiler. Tüm savaşı izledim. Buna savaş da denemezdi. Doğu kralının korkusuz yakuzorları tarafından katledildiler. Bu unutulmuş çölün ortasında çirkin yüzleri son kez görüldü. İğrenç çığlıkları son kez atıldı. Yaşarken lanetlenmiştiler. Kötüydüler, pistiler. Çünkü başka hiçbir şeyde iyi değildiler. Onlar ki acılarına dahi saygı duyulmayan tuhaf yaratıklardı. Ve şimdi öldüler. Arkalarından da kimse ağlamayacak. Yani tarih onlar tarafından yazılmayacak.” dedi. Molod bugün hiç olmadığı kadar keyifliydi. Uzun zamandır ilk kez bu kadar çok gülüyordu. “Pekala, sen bana daharaları anlattın. Ben de biraz sana insanları anlatayım.” dedi. “Şu yakuzorlar da dahil olmak üzere bütün insanlar öylesine aşağılık ve basit yaratıklardır ki onlara yeterli seviyede duygusal bir gerekçe sunduğum müddetçe her şeyi yapabilir ve kahramanları olmaya devam edebilirim. Ve aşkı için intikam peşine düşen birisi onlara büyük heyecan yaşatacak inan bana.” Ölümsüz, hala katliamın gerçekleştiği yeri gözlüyordu. “Molod,” dedi. “Bana söylemek istediğin bir şey var mı? Saklı ölümsüzü nereye gönderdin? Yine neyin peşindesin?” Molod şeytani gülümsemesiyle ölümsüzlerine tekrar göz gezdirerek “Saklı ölümsüzün pis planlarını ondan başka kim bilebilir? Hayat orospudur oysaki. Tokatlamadıkça sana bir şey vermez.” dedi. Ölümsüz Molod’a bir müddet baktıktan sonra “Seni hoş sözler söylemekten ve şeffaflıktan alıkoyan nedir peki?” diye sordu. Molod “Söylerdim aslında ben de güzel sözler. Ama güzel sözler söyleyenler pek bir cahiller.” diyerek başka yöne baktı. Sonra aniden gür ve ürkütücü bir ses tonuyla “Ölümsüzler!!! Emrimle!! Gidelim ve şu işi bitirelim!!” diye bağırdı. Sanki bir büyü yüzünden iradeleri ellerinden bir anda alınmış gibi bir hale bürünen ölümsüzler Molodla beraber elmas atlarının üstünde hızla ilerlediler.

Doğu kralının sayıları on iki bini bulan yakuzorları çok fazla kayıp vermeden silahsız bin daharayı yok etmiştiler. Molod’un ve şu gizemli ölümsüzlerinin ortada olmayışını korkaklık olarak yorumladılar. Sönmüş bir balon çıkmıştı Molod efsanesi. Derken ilginç bir şey oldu. En önde, atı ve uzun saçları da dahil olmak üzere her yerini alev kaplamış bir yaratık hızla üstlerine doğru geliyordu. Ve birkaç metre ardında, elmas atların üstünde onu takip eden dokuz siyah pelerinli vardı. İlk olarak kuzgunlar gördü onları. Metrelerce yukarıdan olan biteni izliyordular. Görenleri hayrete düşürecek bir işti. Binlerce insan bir tarafta duruyordu. Karşılarında ise yalnızca bir insan var gibiydi. Kuzgunlar böyle görüyordu. Etrafı binlerce insan tarafından sarılı silahsız bir adam korkusuzca onlara meydan okuyordu. Kuzgunlar bile korktu ondan. Hem hayran kaldılar ona hem de uçabildikleri için kendilerini çok şanslı saydılar. Yakuzorlar önce ne olduğunu anlayamadı. Molod’un bedenini kaplayan alevler olmasa hiçbir şeyi fark edecekleri de yoktu zaten. Sonra içlerinden biri alevli bir ok attı. Ardından diğerleri de aynısını yaptı. Gökyüzünde alev dansı vardı sanki. Binlerce ok yukarıda bir müddet salındıktan sonra hızla Molod ve ölümsüzlerinin bedenlerine saplandı. Her tarafı saran ateş yüzünden kimse görünmüyordu. Etrafı bir sessizlik kapladı. Yakuzorlar bu sessizliği hayra yorarken Molod ve ölümsüzlerinin alev yumağının içinden hiçbir şey olmamışçasına çıktıklarını görünce büyük şaşkınlık geçirdiler.

Üzerlerindeki alev yavaş yavaş sönerken ölümsüzlerin
Tepkisiz devam ettiler yollarına
Molod, o zaten hep yangın yeriydi
Yanına yaklaşılamayan bir ateşle saldırıyordu düşmana
Anlayamadı yakuzorlar ne olduğunu
On bini de o gün katledildi

Sırık gibi boyuyla Molod, eğilmiş elmas atının üstüne iyice
Sağında bir düşman, solunda bir düşman
İlk defa bu denli keyifli
Değdiğini yakıyordu, kopartıp fırlatıyordu

Pis pelerininin içine soktu ellerini
Yoktu hiç silaha ihtiyacı, belli ki yine bir şeytanlık peşindeydi
Geçirdi eline uçları bıçak gibi keskin dev bir eldiven
Önce sola çevirdi başını, sonra sağına aniden
Göz göze gelince yakuzor şeytanla, nutku tutuldu birden
Kavuşurken yağan yağmur yerin kan deryasına
Molod da ağlıyordu büyük bir mutlulukla

Sapladı eldivenindeki bıçakları, o talihsiz yakuzora
Hem ne önemi vardı ki onun talihinin, Molod’un kederinin yanında
Şimdi Molod’un elinde kesik bir yakuzor başı
Yüzünde ölüp ölmediğini anlayamamanın verdiği şaşkınlık ve acı

Bir kesik baş oldu üç, üç oldu üç yüz
Üç yüz eder mi hiç üç bin ? Ediyor işte
Kahrolası şeytan, işin içindeyse

Bir yakuzordan kopardığı başı
Ya da artık her neyse bahtsızdan geriye kalan
Fırlatıyordu bir diğerine
İşitilsin diye kemik sesleri, ürküten çarpışmadan

Ne elmas atlara bir şey tesir ediyordu
Ne de ölümsüzlere
Havayı yararcasına geçip gidiyorlardı
Düşman yalnızca boş bir havaydı

Tüm o nefes alış verişten
Hayatın soluğundan
Geriye kalan kan ve dehşet
Şairane bir nefret
İşte her şey bundan ibaret

Savaş, daha doğrusu katliam henüz sona ermemişken Molod atından indi. Rütbeli yakuzorların yaralı olanlarını seçti ve elmas atın orasına burasına bağladı. Bir yandan da kendi kendine söyleniyordu. Hangi sebepten dolayı söylediğini yalnızca kendisinin bilebileceği şu sözleri sarf etti: “Fakirlik grip virüsü gibidir. Her türlü önleme rağmen nesilden nesile varlığını sürdürmeyi başarır. Toplumların çoğunluğunu istila eder. Ve yine aynı onun gibi öldürmez süründürür.” Sonra kendisi atın üstünde, şanlı yakuzorlar da atının ardında sürüklenirken ilerlemeye devam etti. Doğu kralına gidiyordu. Kralı görünce etrafında atıyla dört dönmeye başladı. Kralın komutanları da Molod’un atının peşinde sürüklene sürüklene can verdi acı içinde. Sonunda attan indi ve etrafını saran komutanların kanlı cesetlerinin üstüne basarak ağır ağır krala doğru yürüdü. Kral yalnız kalmıştı. Etrafında onu koruyabilecek daha fazla sağ yakuzor yoktu. Sonunda yorgun ve hayal kırıklığı içinde kaçınılmaz sona hazırladı kendisini. Molod “Biliyorsun ki sana saygım hep sonsuz olmuştur ey saygıdeğer komutan, söyle son arzun nedir?” diye sordu. Komutan yılgın bir şekilde bu canavardan bir şey istemek yerine susmayı tercih ederek uzaklara daldı. Bir anda Molod’u tepesinde dikilmiş bir vaziyette bulunca irkildi. Öylesine olgun bir çehre vardı ki bu defa Molod’un yüzünde, kim bilir belki de son arzusu yerine getirilecek olan bir esire onun bile saygısı vardı. Doğu kralı tüm bu yaşananların tuhaflığından bahsetmeye lüzum görmedi yine de. “Ailem,” dedi. “Şu ilerideki çadırda gizlenmiş bizi izliyorlar. Her ne olacaksa onların gözü önünde olmasın.” Molod tuhaf bir sakinlikle çadıra kadar gitti, kralın ailesini kibarca oradan çıkardı ve kralın yanına götürdü. Kralın şaşkın bakışlarına karşılık olarak “Öyleyse önce vedalaş onlarla,” dedi. “Sonra bakarız işimize biz yine.” Kral, karısı ve çocuklarına sevgiyle bakıp “Sizlere,” dedi. Sözlerini tamamlayamadan boğazına giren bıçaklar ağzından kan püskürmesine neden oldu. Acı ve şaşkınlık yüzünden gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Ne yazık ki henüz can veremeden ailesinin de çığlıklar atarak katledilişini izlemek zorunda kaldı. Ardında sürekli acılı hayatlar, dehşetli ölümler bırakan Molod hiçbir şey olmamış gibi atına atladı. Eldivenlerini çıkardığı yere geri soktu. Atına bağladığı ipleri çözmeye dahi tenezzül etmediğinden cesetlerden kalanlar hala onunla beraber peşinden sürükleniyordu. Ellerini tekrar pelerininin içine sokarak yine bir kâğıt kalem çıkardı. Bu defa kim bilir kimlere neler yazıyordu. Onu beklemekte olan ölümsüzlerinin yanına varınca durdu. “Büyük Tartarya’ya selam olsun!” diye bağırdı.

* * *

“Sevgili anneciğim,

Kocam Molod beni öldürmeyi planlıyor. Bundan eminim. Bir şeyler dönüyor. Bu mektup dahi sana ulaşmayabilir. Yalnızca bilmeni isterim ki, bunlar bildiğimiz her şeyin ötesinde varlıklar. Acımaları yok. Merhamet nedir bilmiyorlar. Beni hiç bir zaman sevdiğine de inanmadım onun. Öz oğlunu bile sevemez. Öylesine korkunç ve öylesine gizli planlar yapıyorlar ki… Bu mektubu kendim için yazmıyorum. Benim için hiç ümit kalmadı. Tek korkum sana da zarar vermeleri. Bir an önce ortalardan kaybolmalısın. Yalnızca bulunduğun şehri ya da ülkeyi terk etmeni istemiyorum senden. Ne olursun bir yolunu bul ve yapabilirsen başka bir gezegene gitmeyi bile dene. Dönmemek üzere…

Sarı saçlı kızın,”

Onun düşündüğü gibi olmadı. Mektup annesinin eline bir kutu içinde ulaştı. Tek bir farkla… Kutuda bir de kendi kesik başı vardı. Masallarla düşlerin birbirine karıştığı bir evrende onun payına düşen de sessiz ve acıklı bir ölümdü…

Haluk Çevik

"Bu gidişle son nefesine dek akademik eğitimine devam edecek olan 84 doğumlu bir yüksek mühendis."

Mührün Sırrı 2” için 11 Yorum Var

  1. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Halûk selamlar,

    İlkini de okumuştum bu serinin. Sanki devamı da gelecek gibi. Ucubeye üzüldüm, molod un acımasızlığınaysa hayran kaldım :slight_smile:

    Yazdıkların sıradan değil kalemine sağlık. Sonraki öykülerini de okuyacağımdan emin olabilirsin.

    Sağlıcakla kal…

  2. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Haluk merhaba.

    Kan lekesi zor çıkıyor; öyle ki hikâyenden üzerime sıçrayanları temizlemeyi anca bitirebildim ve yazmaya elverişli hale gelebildim.

    Acımasızlığın ve vahşetin yoğun olduğu bir hikâyeydi serinin ilk bölümüne göre. Ucubenin başına gelen bende biraz yavan kaldı açıkçası. Onun ölümünden etkilenmem için onun hikâyesindeki duygu kokusunu almam gerekirdi. Harry Potter’da Dobby isimli özgürlükçü bir cin vardı mesela. Hikâyesi olan ve biraz da efendilerinin hor görülmesiyle acı çektiği her halinden anlaşılır bir şekilde yansıtılmıştı izleyenlere. Ölmeden önce yaptığı da üzücü bir sonu daha da acıklı hale getirmişti. Görsellik de vardı orada tabi ama senin evrenin maalesef beş bin kelimeyle sınırlı : ) Aksi halde duygu aktarma potansiyelini çok iyi verebileceğinden eminim.

    Hikâyeni bitirdiğimde aklımda tek bir soru vardı; Lehsard ve Molod bir gün çarpışacak mı?

    Merakla bekliyorum devamını ve Dobby’nin en içten ama biraz da tekinsiz sevgilerini gönderiyorum…

    image

  3. Merhabalar @Arokan,

    Vakit ayırıp okuduğun ve yorumladığın için çok teşekkür ederim.
    Gerçi bir ara, bu yorum benim öyküm için mi yoksa Harry Potter-Dobby’si için mi yapılmış acaba diye tereddütte kaldım ama sonra durum netleşti. :slight_smile:

    Ayrıca kim demiş Ucube öldü diye? :slight_smile: Sanırım seri öykülerde bu durum yaşanıyor maalesef (başlarda yazara ayan sonraları okuyucuya beyan olma hususu).

    Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle.

    Not: Bu temada bir resim-foto paylaşımıdır gidiyor, hayırlısı bakalım. :slight_smile:

  4. Selamlar,

    Lehsard’ın epik maceraları doğrultusunda destansı diyarları arşınlamaya devam ettiğimiz gayet başarılı bir bölüm iki oldu bu benim için. Bence bu evreni genişletmelisiniz Haluk Bey. Bu bölümü kesinlikle ilkine oranla daha akıcı ve heyecan verici nitelikte ele almışsınız.

    Evrendeki karakter türleri ve farklı hikayeleri dinlemeyi gerçekten isterim. Hatta sizden şöyle esaslı, karanlık bir öykü bekliyor olacağım bu oluşuma dair. Belki yazarsınız. :slight_smile:

    Sevgilerimle…