Öykü

Kumdan Kaleler

Köhne apartmanın sarmal merdivenlerini koşarak çıkmaya başladı Pete Franklin. İkinci kata vardığında başı döndü ve sağ elini duvara yasladı, hafifçe öne doğru eğildi. Gözlükleri vücudunun ısısıyla buğulandı. Üç ya da dört kere derin nefes aldıktan sonra başını tekrar kaldırdı ve adımını merdivene attığı sırada ayağı basamağa takıldı, sol eliyle merdivenin basamağına tutunmadan önce dizini merdivenin sivri köşesine çaptı. O anda beyninde adeta bir yıldırım çaktı ve apartmanın içinde ince bir çığlık inledi. Yerinden doğruldu ve dairesine doğru koşar adım tırmanmaya devam etti. Üçüncü kata vardığında bir üç kat çıkacak takati kalmamıştı. Basamağa oturdu. Dizlerine kapandı ve ağlamaya başladı.

* * *

1977 senesinin Haziran ayının 13. günü, öğle vakti saat 2’de, henüz daha 6 yaşındayken kumdan kaleler yapıyordu Peniscola’da Pete Franklin. Meşhur Peniscola Kalesi’nin taklidi kumdan yeni bir Peniscola Kalesi ve çevresine altı tane daha ufak kale inşa etmişti büyümeye heves etmiş küçücük elleriyle. Bu kadar uğraştan sonra belki de kaleler ve etrafında surlarla çevrelediği bu ülkeye layık adil kral Pete Franklin olmalıydı. Aklından böyle şeyler geçiyordu tam olarak. Karanlıklar Ülkesi’nin şeytanlarından vatanını koruyacak güçlü surlar inşa ediyordu. Düşmanlara gerekli zamanlarda karşı koyacak büyük kuleler ve halkının bu olası savaş zamanlarında aç kalmaması için tahıllarını saklayabilecekleri geniş ambarlar inşa ediyordu.

Ustalıkla düzeltiyordu kumdan kalesinin duvarlarını plastik küreğiyle, duvara iyi bir kıvam verebilmesi için ince kumu deniz suyuyla hafifçe ıslatıyordu. Güneş, gökyüzünde tüm ihtişamıyla ışıldıyorken kalenin ıslak duvarları birkaç dakika içerisinde kuruyordu. Esen meltemle birlikte kalenin incelen yerlerinden kum taneleri birer ikişer havalanıyordu. Bu küçük duvar ustası, bozulan yerleri büyük bir sabırla düzeltiyor ve şemsiyenin altında uyuklayan eski bir denizci olan babası Andre’yi gözünün ucuyla yokluyordu bir yandan.

Büyük yolcu gemilerinde ikinci kaptanlıktan emekli, Fransız asıllı ve eski bir deniz subayıydı babası. Deniz seyahatlerinden birinde bu güzel sahil kasabasına yakın demirlemişler ve kayıkla sahile vardıkları anda Peniscola’ya hayran kalıp ömrünün geri kalanını burada geçirmek istediğini aklına koymuştu. Seneler sonra kollarını iki göğsünde kavuşturmuş kendisiyle adaş olan Andre Gide’nin “Ayrı Yol” adlı kitabına sarılmış halde uyukluyordu bir zamanlar kayıkla vardıkları bu sahilde.

İki sene önce sahile çok yakın iki katlı bir hanede yaşıyorlardı. Pete’yle mayıs sonlarında her gün sahile gelip güneş batana kadar sahilde vakit geçirirlerdi. Andre, Pete’ye sevdiği kitapları okur, Pete babasının okuduğu kitapları hayal edip bulduğu bir dal parçasıyla kılıç kuşanıp rüzgârla savaşırdı.

“İşte! Seni öldürdüm zalim kral! Artık bize zarar veremeyeceksin! Yaşasın asil kral! Yaşasın Pete Franklin! Sen adaletli kralımız, yüce kralımız sayesinde vatanımız kurtuldu, yehuuuu!” diye haykırdıktan sonra kendi etrafında dönmeye başlar ve gerisin geriye kendini kumlara bırakırdı ve kıkır kıkır gülerdi. Aynı oyunu, farklı senaryolarla; ama aynı son ile sonlandırırdı her seferinde. Andre, onu kumdan kaldırıp sağ omzuna aldığı gibi denize koşarken: “Gel bakalım küçük kral! Şimdi kaçamayacaksın denizin soğuk sularından!” dediğinde Pete bir yandan güler bir yandan çığlık atardı. Baba oğul denizin içinde hoplar zıplardı neşeyle. Denizden çıkıp kurulanır bahçesinde menekşeler olan, açık deniz mavisi panjurları olan evlerine dönerlerdi.

O gün de diğer günler gibiydi. Meltem, denizde küçük dalgacıklar oluşturuyordu. Kıyıya ince dalgalar vuruyor ve ufak anaforlar kıyıdan bir buçuk metre ötede birer ikişer küçük daireler çiziyordu. İleride beyaz bir sandalda bir aile gözüküyordu. Pete de tam o istikamete bakıyordu: Küçük bir kız çocuğunun annesinin boynuna sarıldığını fark etti. Kıyıdan yaklaşık elli metre ötede olan yelkenliden küçük kızın gülücükleri işitilebiliyordu. Annesi, kızının saçlarını ve yüzünü okşuyordu. Bu üç kişilik ailenin genç babası ise sandalın sağ tarafına oturmuş ayakları denizde, elindeki misinasını bir aşağıya bir yukarıya çekiştirerek oltasının ucunda balık olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Pete, onları seyretmek için birkaç adım suda ilerledi. Su, ayak bileklerinde kıvrımlar oluşturuyordu, küçük bir deniz kabuklusu sol ayağının üzerinde gezinmeye başlayınca kıkırdamaya başladı. Bu şakacı deniz canlısının küçük bir balık olduğunu zannetmişti. Suya eğildiğinde bu canlının beyaz, minik bir istiridye olduğunu anladı. Elini suya daldırdı ve onu sudan çıkardı. Avucunun içine koyup onu hayranlıkla seyretti kısa bir süre kadar. “Benimle arkadaş olur musun küçük istiridye?” dedi ince sesiyle. Sonra uzaktaki sandala tekrar baktı hüzünlenerek. Kızını okşayan anneye özlem ve yaşlı gözlerle baktı.

* * *

O günlerde alışveriş merkezi yönetimi bir ay kadar kendisiyle çalışmak istediklerini söylediğinde rahat bir nefes aldı. Bu, kostümü taşımaktan kurtulmak ve bir aylık ücretini garantilemek demekti. Bu haberi kendisine söylediklerinde kendi kendine gülmeye başlayınca şirket yöneticileri de istemsizce gülmeye, o kahkaha attıkça onlar da kahkaha atmaya başladı. Pete, onların yanından ayrıldıktan sonra sevinçle sağ ayağının üzerinde zıplayarak dans etti. Açıkçası bu berbat bir danstı. Bu esnada hâlâ kostümün içindeydi, onu gören yabancılar ise şaşkın ve ürkek gözlerle kendisini süzüyorlardı. Bu durumu fark ettiğinde kendini bir nebze toparladı, çenesini gururla hafifçe yukarı kaldırdı ve tavşan başlığını kulaklarından tutup büyük ayaklarıyla binanın köşesini döndü ve orada avazı çıktığı kadar gülmeye devam etti.

Eylül ayının 10. günüydü, kostümün içinde terliyordu. Bir yandan burnu kaşınıyor, diğer yandan alnından akan ter gözünün içine ilişiyordu. Dört buçuk saattir alışveriş merkezinin önünde dikiliyordu. Sepetinde yaklaşık dört yüz adet karışık şekilde bulunan elmalı, çilekli ve vişneli şekerleri dört ve yedi yaşlar arasındaki çocuklara, ailelerine selam vermek suretiyle, dağıtması gerekiyordu; ancak öyle bir gündeydi ki elindeki şekerlerin yarısından fazlası hâlâ tükenmemişti. Önceki gün, ondan önceki ve ondan önceki günler de bu gibi şeyler dağıtmıştı. Şehrin farklı köşelerine kostümünü taşımak zor bir hadiseydi, bazen kostümü taşımaktansa, ve eğer hava soğuksa, kostümü giyerek işe gidiyordu. Bundan şimdilik kurtulmuş olduğu için Tanrı’ya şükretti. Hele otobüs durağında beklerken ki o hali! Durakta bekleyen kocaman bir tavşan… İnsanların bakışları bazen sempatikçe, bazen korkulu olabiliyordu. Bir maskot, yüzündeki sabit ifadeden olsa gerek, ve bir de kostümün içindeki kişinin meçhul olması nedeniyle insanlarda bir tür korku yaratıyor, bunu anlayabiliyordu. Bu yüzden bazen başlığını çıkarıyor, taşıması zor geldiği zamanlarda ise bu duruma aldırış etmeyip tekrar başlığı başına geçiriyordu.

Sabah 10’da başlayan işi gece saat 10’a kadar sürüyordu. Eğer elindeki şekerlemeleri yeterince çocuğa dağıtabilirse ve bu çocuklar gülümserse, tabii aileleri de onları gülerken görürse Pete’nin sepetine bahşiş bırakabilirlerdi. Ailelerin mutlu olduğunu gören işletme yönetimi ise Pete’ye belki de daha uzun süre iş fırsatı verebilirdi. Hatta onun azimli çalışmasına hayran kalıp daha gerçek bir işte çalışması için ön ayak olabilirlerdi. Pete, saatlerce dahi olsa bu berbat kostümün içinde vakit geçirmeyi ve neşe saçmayı kendisine görev bilmişti. Bir süre boyunca bu rutini takip etmesi gerekiyordu şimdilik.

Birkaç aydır kirasını ödeyememişti. Giriş katta yaşayan ev sahibine görünmeden geceleri eve giriyor ve tek odalı hanesinde ışığı açmaksızın birkaç saat oturuyordu. Yatağına uzanıp tavana astığı fosforlu yıldızlara baktığında gün boyunca hiç ışık almadıkları için pırıldamıyordu yıldızları. Sıkılınca yatağından doğrulup şehre bakardı bazı zamanlar. Bitişik apartmanlar arasından ileriye bakınca bir açıklık gözüyordu. Bu görünen en uzak nokta şehrin en işlek yeriydi. O uzaklığa baktıkça kendi uzaklığının içinde kayboluyordu sanki. Gündüz yirmi dakikada bir banliyö evinin otuz metre ötesinden geçiyordu. İşsiz kaldığı günlerde ahşap masasında oturup defterine notlar alıyordu. Belki de uzun senelerden beri vazgeçmediği tek alışkanlığı da buydu. Eskiye dair okuduğu her on beş sayfada bir trenin geçtiğini duyuyordu. Bu esnada masası sallanıyor. Dolap kapakları kapalıysa açılıyor, açıksa kapanıyordu.

Eline defterini aldı. Pencerenin kenarına gitti. Perdeyi açtı. Evinin köşesindeki sokak lambasının incecik ışığı odanın içine süzüldü. Sayfaları araladı:

“17 Eylül 1988

Okulun bahçesindeyim. Çevrede insanlar birbirlerine ne kadar da yakın gözüküyor. Şu ilerideki sarışın delikanlı kumral kızın yanına yanaşıyor. Ancak bu kız o çocuğa yüz vermez!

22 Eylül 1988

Okuldan başka gidecek yerde bulunmadığım için hep aynı yerden yazıyorum. Belki ileride yazacağım defterlerde gördüğüm yeni şehirleri yazarım. Neyse, Okulun müzik sınıfının penceresinin önünden bahçeyi seyrediyorum. Geçen günkü sarışın çocukla kumral kız el ele bir köşede oynaşıyorlar.

02 Şubat 1988

Belki bu tutsaklık halinden kurtulup belki bir gün gerçekten özgür olabilirim. Bunun için de bedel ödemem gerekiyor değil mi? Kim bilir ne kadar ödeyeceğim?”

Pek de uzak geçmişte olmayan bu yazdıklarını okuduktan sonra 24 Nisan tarihinde yazdıklarını okuyunca canı oldukça sıkıldı. Kendi halini bir an düşünüp irkildi. İçini korku ve öfke kapladı. Pencereden dışarıyı izledi ümitsizlikle. Yorgunluğunu düşünmek istemedi. Başını cama yasladı, gözlerini kapattı. I Get Along Without You Very Well[1]’i mırıldanmaya başladı. Sözlerinin bir kısmını unutunca şarkıyı söylemekten vazgeçti. Başka bir defter alıp sayfalarını karıştırmaya başladı:

“01 Ocak 1990

Yeni senenin yeni defteri… Hızla değişen hisler ve bir adet vücut… Gözlerimin bozulduğunu anladığımda buna üzüldüm, kaygı duydum. Bundan sonra bir gözlükle yaşayacak olmamı kabul etmem demek; bir gün şu gür olan saçlarım döküldüğünde artık saçlarımın olmamasını kabul etmek gibi bir his olmalı. Ancak hayat böyle şeyleri düşünmek için gereken lüksü bize veriyorsa eğer.

03 Ocak 1990

Yeni bir iş buldum. Artık tarihi şehir tiyatrosunun kadrolu olmayan temizlikçisiyim. Çok mutluyum! Bu, elime biraz da olsa para geçmesi demek…

07 Ocak 1990

Yeni işime oldukça alıştım. Binanın üç katının temizlik işlerini üstlendim. Üst katta kafeteryanın ve tuvaletlerin sürekli temizlenmesi gerekiyor. Bu fazlasıyla yorucu… Bu alanlar dışında şimdilik temizliğinin sürekli olması gereken yerler yok gibi. Kafenin sakin geçtiği saatlerde bolca zamanım olacağa benziyor.

20 Mart 1990

Tiyatro salonunda biraz kestirdim. Perde arkasında kendime göre bir yer buldum. Burada günün birkaç saatini uyuyarak geçiriyorum. Salon, eski bir salon olduğu için burayı ne kadar temizlersem temizleyeyim farklı gözükmeyecek. Zaten içerisi de oldukça loş. Salonda oyun olmadığı günlerde provalar oluyor. Bazen dekor kuruyorum. Oyunları prova esnasında görme imkânım oluyor. Oyunun sahnelendiği günlerde de kıyıdan köşeden bir yerden izleme imkânı buluyorum. Oyuncular, oyunu her oynadıklarında başka bir oyun oynuyorlar sanki. Bu acemilik midir; yoksa bu işin doğasında mı vardır kestiremiyorum. Bana kalırsa bu işten pek anlamıyorlar da ondan böyle oluyormuş gibi geliyor.

Bu oyun oldukça sıkıcı, trajik, karanlık, ağır bir dram hatta. Ancak yine benim anlamadığım üzere oyun esnasında bu oyunun metninde bolca şakaların yer alması. Oyuncular, oyun bittiğinde izleyiciyi güldüremedikleri için kaygılanıyor. Onları dinlerken beni bir gülme tutuyor açıkçası. Sırf bu yüzden birkaç kere bir kadın oyuncu tarafından azar işittim. Neyin bu kadar komik olduğunu sorduğunda utana sıkıla cevap vermek zorunda kaldım. Bu oyunun ağır dram olduğunu; yaptığınız ucuz şakalara gülmelerini beklemenin aptallık olduğunu söylemesem de ağzımda bir şeyler geveledim. Onlar da gevelediğim bu sözlerin cahil bir temizlikçiye ait olduğunu düşünerek beni alaya alıp bana güldüler. Onlar gülerken başımı öne eğdim ve onların bu küstahlıklarına suskun kaldım. İki erkek oyuncu benim taklidimi yaptı: birisi başımdaki kasketi kafamdan alıp başına geçirdi, eline bir süpürge aldı ve söylediğim sözleri ağzını yamulta yamulta tekrarladı. Ancak ben onun kadar şapşal gözükmediğimi düşünüyorum. İyi oyunculuk sanırım böyle bir şey olmalı(!) Bu genç oyuncuların oldukça dramatik olan bu halimi anlayamamaları bana şunu düşündürüyor: hayatın dram kesitlerinden oluşan bir oyundan ibaret olduğunu düşünememeleri neticesinde her sahneledikleri oyuna garip şakalar ekleyerek berbat performans sergiliyorlar. Bu şekilde bu sanat insanlarının okudukları eserlerden pek bir şey anladıklarını da düşünmüyordum açıkçası. Yani durum eşit, ben ne kadar berbat isem onlar da o kadar berbat. Gerçekte olan bu denklik hoşuma gitse de hayatın görüntüden ve kendini kandırmacadan ibaret olduğunu bildiğimden bu benim için pek bir şey değiştirmeyecek.

Onlar benim halimi sahnelerken ve diğerleri benim bu acınası halime gülerken perdenin yanında, köşede gülen o harika yüze o anda âşık oldum. Daha önce niçin fark etmedim? Birkaç gündür sahnenin tozunu almıyordum, o gün niyetlenip oyuncular gelmeden önce işe girişmiştim. O ve iki oyuncu arkadaşı salona erken geldiler. Ben elimde paspasla salonu temizlerken oturduğu yerden kalkması için kendisini birkaç kere rahatsız etmiştim; hâlbuki o ana kadar bir kez bile dikkatimi çekmemişti. Adı Mel’di… Yani aslında adı tam olarak Mel değildi; ama ben ona Mel diyordum. Belki bir başkası da ona bu şekilde sesleniyordur, bilemiyorum. Benim onun ismini tekrar edişim hep kendi kendime olmuştu. Doğruyu söylemek gerekirse kendisine hiç seslenmedim.

Mel, bazen salonun girişindeki piyanoda vakit geçiriyor. Elleri çoğunlukla aksasa bile daha önce aşina olduğum notalara ince parmakları dokunuyor. Piyanonun akordu bozuk; fakat o çalıyorken adeta teller kendiliğinden geriliyor ve sesler bir düzene giriyor. Çoğunlukla salonun diğer köşesinden onu seyrediyor ve çaldığı eseri sessizce ve huzurla dinliyorum. Hayatımdaki en büyük eğlencem onun piyanoya ilişmesi ve kendi oyununu sahnelemesi. Ancak oyunculuğu mu; yoksa müzisyenliği mi diye sorsanız çokça çaba sarf ettiği oyunculuğunu seçmezdim. Mel’i piyanosuna dokunurken hayal ediyorum. Geceleri yatağıma uzanıp gözlerimi yumup ve kulaklarımı iki elimle kapatıp onun çaldığı her notayı içimde hapsediyorum. Tekrar ve tekrar dinliyorum şarkısını. Piyanonun tuşları parmaklarım, parmakları parmaklarıma dokunuyor her şarkıda.

Bu ıssız odaya ilk geldiğim günün ertesi gününde alıştığım yalnızlığım bir tür eğlenceye dönüşmüştü. Lise yıllarımda kimseyle konuşmadığım gibi derslerin her birinden itinayla kaldım. İtinayla kaldım; çünkü sırf benim geçmem için özel olarak hazırlanmış basit sınavlarda dahi konuyla ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Bilmek istemiyordum, bilinmek de! Sonuç olarak okulun en başarısız öğrencisi olarak bir şekilde mezun edildim. Bu süre zarfında bazen öğretmenler için geri zekâlının tekiydim. Bir geri zekâlı olduğum için zeki öğrenciler arasında da yerim olamazdı herhalde. Havalı olmadığım için havalı erkeklerin ya da şu çok hoş olan kızların da yanında bulunmam saçmaydı. Mankafalı ve havalı olmayan birisi için okul gerçekten dört harften oluşan anlamsız bir kelime oluyor. O zamanlar -ve bu zamanlar da dâhil olmak üzere- bir andaval olarak kanaat ettiğim yegâne şey: okulun hiç kimsenin hiçbir şey öğrenemeyeceği, belli bir yaş grubunun tutsak edildiği, yaşam enerjilerinin ve senelerinin heba edildiği kuytu bir köşe olduğu. Bazı okulların isimleri ise çok havalı… Genellikle varlıklı ailelerin çocukları bu okullarda eğitim görüyor. Hâlbuki iyi eğitim varlıklı ailelerin, çocuklarından bir süre kadar kurtulmak için kendilerince ürettikleri bahaneden başka bir şey değil. Eminim ki en kötü okul ve en iyi okul arasında öğretilenlerin işe yaramaz saçmalıklar sıralamasında birbirinden hiçbir farkı yok. Sadece iyi bir okuldan kasıt birbirlerine caka satmak isteyen insanların uzlaştıkları berbat bir anlaşma herhalde.

15 Haziran 1990

Sezon sonuna geldik. Oyunlar eylül sonuna kadar sahnelenmeyecek. Ancak salonun bazen de olsa temizlenmesi gerekiyor. Eskisi kadar işim olmadığı için maaşım yarı yarıya düştü. Bu artık para biriktiremeyeceğim anlamına geliyor. Hâlbuki birkaç sene daha burada çalışsam yeni bir şehir görebilmek için imkânım olurdu. Bütün kazancımı yeni taşındığım tren istasyonuna yakın, çatı katı, berbat daireme vermem gerekiyor. Bir de ek iş bulmalıyım. Belki bir yerde garsonluk yapabilirim. Ancak kötü bir hafızam olduğu için siparişleri nereye götüreceğimi karıştırabilirim. Bundan çok korkuyorum işte, bir yarım akıllının yapacağı işler arasında olmasa gerek bu iş.

Mel… Kim bilir ne zaman göreceğim seni? Aylarca seni izledim. Sen sahnede senaryo gereği sevdiğinden yediğin dayaktan perişan bir haldeyken, içinde kaybolduğum kahverengi gözlerinden akan sahte gözyaşlarıyla kendini sahnenin bir kenarına attığında gözlerimden yaşlar aktı. Seninkiler sahteydi, benimkilerse gerçek… Seni gördüğüm ilk günden arkadaşlarına veda ettiğin son güne kadar hayallerimdeydin. Küçük bir yerdi elbette bulunduğumuz köşe. Karanlık bir sokakta, bir aralık, kuytu köşe; aynı bu gezegen gibi, bizim gibi. Bu kuytu köşede pırıldayan yıldızımdın. Heyhat, sana veda bile edemedim.

Mel, sevgilim. Defalarca seni ölürken gördüm tek bir kurşunla. Son repliğini tekrarlarken seninle birlikte döküldü sözcükler her bir esle beraber. Bazen bir trakta tekrarlıyordum repliğini, o esnada karanlıktan gelen bu sesi duyup ustaca metnin devamını getiriyordun.

Belki seni sahnede bir daha göremeyeceğim, belki de hiçbir zaman göremeyeceğim. Belki bu şehirden gideceksin. Birkaç sene sonra hukuk fakültesini bitireceksin ve artık senin sahnen mahkeme salonları olacak.

Bütün geçen bu aylar boyunca seninle konuşmadık. Konuşacak, anlatacak bir şeyim olsaydı belki de cesaret edebilirdim; lakin bir köşede beklemem gerek ne olacağını bilmeden.

Seni unutmamak için elimden geleni yapacağım; en azından defterlerimi saklayacağım.”

Sayfaları kapattı Pete Franklin. Gözlerine dolan yaşları sildi. Defteri öptü, defteri kokladı. Deftere sarılıp uykuya daldı. Düşlerine uzandı yolu:

Güneş, gökyüzünde o günkü kadar güzel ışıldamamıştı belki de hiçbir zaman. Dupduru bir gündü. Öyle taze bir hava vardı ki içine çektiğinde içi serinliyordu adeta. Denizden gelen yosun kokusunun samimiyetiyle birleşince küçük dalgaların sesleri, huzurun çıkmaz sokağındaydınız adeta.

Pete, kalenin üzerinde selamlıyordu halkını sevinçle. Özgür Ruhlar Ülkesi’ydi ülkesinin adı da. Halkı dans ediyor ve şarkı söylüyordu hep birlikte. Güneş, başka ülkelerin üzerine bu şekilde yükselmiyordu, emindi. Şiddet nedir bilmez bir ülkeydi burası. Barış ve kardeşlikten öte bir his yoktu. Aşk ve sanattan başka hiçbir şey yoktu. Annelerine sarılan çocuklar vardı. Babalarından ayrı kalmamış çocuklar… Annesiyle beraberdi, sarılmıştı küçük oğluna. Hiç tanımadığı annesinin kokusunu içine çekti derin derin, ilk kez rüyasında görüyordu şimdi onu, rüya olduğunu anlayınca ağlamaya başladı. Sarıldığı annesi git gide solup gitti kollarının arasında.

Altı yaşındayken, sahildeyken bir sandalda annesine sarılan kızı hatırladı, gözünden dökülen tek damla yaşı hatırladı ansızın. Annesiz büyümüş bir çocuğun annesine sarılan bir çocuğa bakan gözlerini hatırladı.

* * *

Mel… Sevdiği kadın alışveriş merkezinin önünde durdu, aracından indi. Cübbesi esen rüzgarla ayaklarına dolandı, saçları rüzgarla salındı. Pete, kostümünün içindeydi, onu gördü. Mel, yürüyordu öylece ondan öteye. Pete elini ona uzattı ve bir adım attı. Bir çocuğa çarptı ayağı ve çocuk ağlamaya başladı. Pete yere düştü, çocuğun üzerine.

* * *

Sahilde uyukluyordu Andre, kitabına sarılmıştı. Pete, babasına seslendi. Babası onu duymadı. Bir rüzgâr esti ansızın. Kumdan kalelerin duvarları birer birer döküldü.


[1] Chet Baker – I Get Along Without You Very Well

Cüneyt Özkurt

Bestekar ve öykü yazarı... Bir de basıma hazır bir romanı var. Bütün bunların haricinde uzun yıllar rock gruplarında gitar çaldı ve şarkı söyledi. Bazen şehrin tenha sokaklarında fotoğraf makinesiyle dolanıyor. Boşlukları sayfalarla dolduruyor, yazıyor, çiziyor, bolca anlatmaya gayret ediyor. Dostoyevski çocukluk kahramanı, çok eserini okudu ve büyüdü, dengini aradı... Sanırım hala arıyor. Başarabilmiş mi kendisine sormak gerekiyor. Eli kolu dolu, kendini kitaplara bırakmış. "Kurtuluşu bu şekilde arıyorum." demişti kendisiyle son buluşmamızda.

Kumdan Kaleler” için 12 Yorum Var

  1. Merhaba abi :slight_smile:

    Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki; senin hikayelerindeki melankolikliğe ve senin anlatış tarzına bayılıyorum. Özellikle bir hikayenin en sonunda çarpıcı bir finalle sona ermesi benim kitaplarda da en çok sevdiğim şeylerdendir ki senin hikayelerinin de en beğendiğim yanlarından birisi bu.

    Hikayenin içeriğine gelecek olursam yine harika bir hikaye yazmışsın. Beni en çok etkileyen kısımsa hikayenin sonunda ana karakterin, sahilde annesine sarılan kızı hatırlamasıydı. Oradaki duygusallığı ve hüzün duygusunu gerçekten muazzam bir şekilde anlatmışsın. Ayrıca en sondaki “Kumdan kalelerin duvarları birer birer döküldü” cümlesi de çok etkileyiciydi. Eline sağlık.

    Hikayeni büyük bir keyifle okudum. Gerçekten muazzamdı. Bir sonraki temada görüşmek üzere abi :slight_smile:

  2. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @blackcamelia

    İsmini seçkide gördüğümde mutlaka okumak istediğim hikayeler arasına almıştım aklımda. İstanbul dünden beri yağmurlu, serin ve bize öyküde dinlettiğin müzik eşliğinde bu durum öykünün gücünü arttırıyor. Geçmişi ziyaret etmenin insanı duygusallaştırabilen bir eylem olabileceğini gördüm hikayende. Kurduğun atmosfer, hikayenin sonu ve kahramanların hikayeye yerleştirilişi de bence bu duygusallığı, naif ve yumuşak dokunuşları güçlendirdiği kanaatindeyim ki – bunları yapmak için tam tersine güçlü ve kararlı bir kalem gerekir -. Acıları, keşkeleri ve hüzün katan anıları anlatmak için diyaloglara olduğu kadar bu atmosferi kullanman üstelik de bunu yaptığın mekanların okul-plaj-avm gibi pek de karanlık-kasvetli-melankoliye uygun olmayan yerlerde yapabilmiş olmanı çok başarılı buldum.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  3. Çok Değerli Dipsiz,
    Bütün bunlar en nihayetinde bizim kesişen öykümüz mü? Savrulmuş sözcükleri toplayıp dizmeye çalıştıkça başkalaşıp onun oluyor, o ise orada olmuyor çokça zaman, sen oluyor, bana dönüyor, biz oluyor. Böyle olması hep beklenilen olmuş düşündüğümde.

    Neyse ki hayat enkazından sağ çıktığını zanneden, gözlüklerini düzeltirken bir kamyonun altında kalıyor ya da ona benzer bir şey. Beklediği son bu muydu peki? Bu sonu kim yazıyor?

    Burada olman sessizce sevindiriyor.

  4. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Keyif aldığım bir öykü oldu. Bazı cümlelerin devrik olması, yer yer duraksamama sebep oldu ama bu tamamen tercih meselesi. Bazı yerlerde virgüllerin olması, metni okurken zihnimizin daha derli toplu olması adına iyi olabilir. Takıldığım bazı yerleri aşağıda izah etmeye çalıştım.

    Gözlükleri vücudunun ısısıyla buğulandı.

    Vücudu değil de nefesinin ısısıyla desek, teknik açıdan daha doğru olabilir.

    Karanlıklar Ülkesi’nin şeytanlarından vatanını koruyacak güçlü surlar inşa ediyordu. Düşmanlara gerekli zamanlarda karşı koyacak büyük kuleler ve halkının bu olası savaş zamanlarında aç kalmaması için tahıllarını saklayabilecekleri geniş ambarlar inşa ediyordu.

    Yinelenen fiiller yerine iki cümleyi, virgüllerin gücünü de arkamıza alarak tek bir fiil ekseninde birleştirebiliriz. Bir de ikinci cümlenin başını biraz arka tarafa itelersek anlam kayması yaşanmaz diye düşünüyorum. “Gerekli (gerektiği ya da gereken olmalı bence burada) zamanlarda düşmanlara karşı koyacak…”

    Pete, onların yanından ayrıldıktan sonra sevinçle sağ ayağının üzerinde zıplayarak dans etti. Açıkçası bu berbat bir danstı.

    Bu esnada masası sallanıyor. Dolap kapakları kapalıysa açılıyor, açıksa kapanıyordu.

    Bu cümleler, ilk bakışta basit birer ifade gibi gözükse de son derece ustaca düşünülmüş, olağanüstü sade ve etkili anlatımlar meydana getirmiş. Öyküye haddinden fazla gerçeklik katan, belki de gözden kaçan detaylar bunlar.

    Adı Mel’di… Yani aslında adı tam olarak Mel değildi; ama ben ona Mel diyordum. Belki bir başkası da ona bu şekilde sesleniyordur, bilemiyorum. Benim onun ismini tekrar edişim hep kendi kendime olmuştu. Doğruyu söylemek gerekirse kendisine hiç seslenmedim.

    Bayım! İşte burası gerçekten ustalık isteyen bir bölüm. Şu cümleler hem utangaç, hem de ardında sakladıkları bilgileri bizimle ürkekçe paylaşacak kadar cüretkar.

    Gelecek seçkilerde görüşmek üzere.

  5. Merhaba Cüneyt,
    Okuduğum en iyi öykülerinden biridir kesinlikle. İsmini ve son cümleni ayrıca sevdiğimi söylemem gerekli. Otobanda Kaybolanlar, sonundaki ters köşe ile beni yakalamıştı. Bu öykünün bütününde de okuyucuyu sıkı sıkı kavrayan ve bırakmayan bölümler vardı. Özellikle kayıktaki kız ve Pete’e hissettirdikleri yoğun bir his yarattı.
    Küçük pürüzler yok mu, elbetteki var. Ama sen onları düzenler ve daha sağlam kelimeler koyarsın yerlerine.
    Kalemine sağlık, görüşmek üzere…