Öykü

Hisler, Anılar, Acılar 

Salonun sol köşesinde bir somyanın üzerindeki kirli, mavi nevresimin üzerinde turuncu battaniye duvar kenarına toplaşmış. Yatağın üzerinde iki yastıktan kahverengi olanın ortası çukurlaşmış, sarı olanı ise her iki ucundan bastırılmış halde onu sabahtan akşama kadar bekleyecek gibi gözüküyor. Bu seferki uyku daha uzun sürecek gibi, uzun zamandır uyuyamadı. Tek nefes daha sigarasından çekti ve gri hırkasının içine gömüldü pencerenin önünde.

Dışarıda sokak kedilerinden başka bir şey gözükmüyordu. Bir araba sokağın başında belirdi ve park edecek bir köşe aradı. Fakat nafile, gecenin saat 2’sinde bu sokak, bir üst sokak ve bütün bu sokaklarda yer bulabilmek neredeyse imkânsızdır. “Bir otopark bulsa ya da arabayı sokağın ortasında bıraksa, ardından çekip gitse,” diye içinden geçirdi. Sandalyesine oturdu ve çöp kutusunun üzerinde mahalleye efelik eden siyah beyaz kedinin mırıltılarını dinledi. Kendisine meydan okuyan sarmanın yerinden kıpırdamadığını gören siyah beyaz kedi mırıltılarının ardından sarmana saldırıp yüzünü kanattı. Çığlıklar içinde oradan kaçan sarman diretmesinin güdüsel bir hareket olduğunun farkına varamazdı tabii ki. Aynı hatayı tekrar tekrar yapacak bir yaratılışa sahip ne de olsa. Yüzünün kanıyor olması hiç de önemli değildi. “Önemli olan: sonuç ne olursa olsun yerinden kımıldamamak,” diye geçirdi içinden bu defa. Odaya çevirdi kafasını, karanlıkta seçilemeyen eşyalara anlamsızca baktı. Sağ tarafında tepe taklak duran bir sehpa, üç şişe bira kutusu, dolup taşmış kül tablası, somyanın altına yanlamasına girmiş köşeleri yırtık kırmızı halı, duvarda asılı yana eğilmiş Jim Morrison posteri, çerçevelerinin camları orta yerinden kırılmış yerde yatan iki adet teknik üniversite diploması; şimdi hepsi ona, onun onlara baktığı gibi anlamsızca bakıyordu adeta. Odanın en uç köşesinde ayaklıkta sapasağlam duran Fender marka bass gitar ise ona küsmüş gibiydi. Peavey marka bass amfisi mavi bir kabloyla gitara bağlıydı, amfinin ve gitarın üzeri iyice tozlanmış, gitarın telleri ise rutubetten küflenmişti. Yine de yıllara meydan okuyordu bu ikili. Üzerlerine işlemiş toz; sahne tozuyla karışmış gerçeğin, hayatın tozuydu. “Yine de orada, her şeye rağmen sapasağlamlar işte!” dedi mırıldanarak. O esnada dışarıda bir gümbürtü koptu. Ağzı yüreğine geldi. Turuncu, kendisine iki beden büyük pijamasını dizlerinden yukarıya doğru çekti, yerinde doğruldu ve pencereden dışarıya baktı meraklı gözlerle. Kedi, çöp kutusunun kapağını yanlışlıkla düşürmüş ve kapatmış, şimdi kendisi de konteynerin içindeki yemek artıklarından mahrum kalmıştı. Kendi neden olduğu gürültüden korkup beyaz, yeni kasa, hatchback aracın altına saklandı. Karşı binanın önünde duran kırmızı külüstürün üstündeki sarman o ise o sırada patisini yalıyor ve yüzündeki kanı temizliyordu.

Etrafı izlemeye devam etti. Binanın üçüncü katından görebileceği bundan ibaretti; ama yine de ilginç bir şeyler görürüm umuduyla mıdır nedir çevreye bakmaya devam etti. Bu sefer ilk görüntülerin tam aksi istikamete baktı. Karşıdan gelen bir kişi gözüne ilişti. Penceredeki buharı sildi, su damlaları düzensizce camdan aşağıya doğru kaydı gitti. Karşıdaki gölgenin aslında bir kişiye ait olmadığını iki kişiye ait olduğunu anladı. Onun onları seçemeyeceği kadar uzakta durdu ikili. Dar sokağın köşe başında, yolun ortasındaki servinin tam karşısındaydılar. Birbirlerine sokuldular. Kadın, adamın yüzünü avuçlarına aldı. Adam, kadının beline ilişti. Ve küçük, şefkatli bir öpücük kondurdu kadın adamın dudaklarına. Adam, olduğu yerden geriye doğru iki adım attı, kadın da adama doğru adımlarını yöneltti. Kaldırımın gerisindeki binaya yaslandı adam. Kadın, adamın yüzünü tekrar kendine doğru çekti ve bu sefer şehvetli bir şekilde öpmeye başladı. Adam ise kadının beline olabildiğince sarılmış ve vücudunu kendine doğru çekmişti. Bedenleri sokağın ortasında bir bütündü. Birbirine iç içe geçmiş iki ağaç gibiydiler ya da birbirine yaslanmış iki taş sütun.

Sigarasından bir nefes daha çekti. Pencereden bir adım geriye çekilip yansımasını seyretti. Karanlıkta detaylar öylesine saklanmıştı ki bir an için kendisini güzel buldu. Daha sonra daha dikkatli bakmaya başladı penceredeki yansımasına. Baktıkça kendisine olan sevgisi hayranlığa büründü. Bir an için tabloda saklı olan değil, pencerenin aksinde saklanmış nevi şahsına münhasır bir yaratılış olduğunu zannetti. Ardından okuduğu, pek bir şey anlamadığı herhangi bir Oscar Wilde romanı karakteri olabileceğini hayal etti. Cama bir adım yaklaştı ve alnını cama yasladı. Gözlerini kapatıp geçmişi düşündü. Aklına gelen ilk güzel anının sonunu düşündüğünde beyninde şimşekler çaktı. Başını iki yana salladı ve başka bir anıyı düşünmek istedi. Yine sonunu düşünüp yine acı içine gömüldü. Daha iyisini yapabilirim umuduyla anı sandığını karıştırmaya devam etti. Devam ettikçe içinde zehirli sonlar birikmiş olduğunu, bu geçmişin hiçbir yerinde doğru düzgün bir anıya rastlayamayacağına kanaat getirdi. En iyisi düşünmemekti, ancak düşünmemek için şartlar hiç de elverişli değildi. Son birkaç senede fazladan aldığı kilolar vücudunu hantallaştırmıştı. Saçları uzamış, yer yer dökülmüş ve beyazlamıştı. Kalbi tekliyordu. Çoğu zaman panik atak nöbetleri geçiriyordu. Kalbine bir mızrak saplanmışçasına nefes almasını engelleyen bu yeni edindiği sancı onu kahrediyordu ve bu mızrak olası birçok acıyla bedenini deşip geçecek güçteydi sanki. “Bu da bir sanrı mı acaba?” diye düşündü.

Üstündeki kıyafet ter ve küf kokuyordu. Sakalları neredeyse üç parmak uzunluğuna ulaşmıştı. Gözünden birkaç damla yaş aktı. Sevdiği işini yapamaz haldeydi, notalardan uzaklaşmıştı. Parmakları bir zamanlar gitarının üzerinde dans ediyordu. Sevdiği kadın onu parmaklarından öperdi.

Bazı geceler çıktığı sahnede insanlar sadece onu seyretmek için gelirdi. Sahnenin arkasında kendisine bir yer seçer ve müziğin meltemiyle mekândakilerin kollarına, boyunlarına, saçlarına dolanırdı çaldığı her notayla. Gözlerini kapatır ve ritimle dans ederdi. Şarkı sözleri aşkla karışarak her bir dinleyicinin sesine bürünüp yenilenirdi. Şarkı bitiminde içkisinden bir yudum alırdı ve dinleyiciye küçük bir selam kondururdu, sevgilisine ise bir öpücük.

Ufak bir stüdyosu vardı sinemanın hemen karşı binasında. Yokuştan inerken sağ tarafta görürdünüz mavi tabelasını. Stüdyonun ismini kedisinden ilham almıştı. Geçen sene kanserden öldü yaşlı kedisi. Stüdyonun bir takım sıkıntılarından kapanmasına dayanamamıştı belki o da. “Hadi canım, o kadar da değil!” demeyin, nereden bilebilirsiniz ki hem?

Sekiz senedir yalnız yaşıyordu bu köhne evin duvarları arasında. Çocuk gibi âşık olmuştu koca yaşına rağmen yine bir kadına. -Beni yine kınar gibisiniz sevgili okuyucu, çocuk gibi tabi, daha ne olacaktı?- Ona küçük, beyaz çiçekler topluyordu apartmanının arka bahçesinden, bunların papatya olmadığını biliyordu. Neydi bu çiçekler, kim bilir? Sadece küçük ve beyazlardı, o kadar, “Belki isimsiz bir çiçektir. Hiç kimse bu nadir çiçeğe bir isim verecek kadar yakından bakmamıştır. Onu keşfetmemiştir. Benim arka bahçemde benim onları keşfetmem için yetişmişler. Belki de başka hiçbir kişinin arka bahçesinde böyle bir çiçek yoktur.” İşte bunlar onun aklından geçenlerdi. Nereden mi biliyorum, tabii ki kendisi anlatmıştı geçenlerde. Saat 11’i geçiyordu. Yorgundu. “Bir kahve söyler misin bana, yanımda hiç param kalmadı, sana mahcubum. Geçen sefer de sen ödemiştin hesabı,” demişti. İkişer kahve içtik. İşte o zaman anlatmıştı arka bahçesindeki küçük, beyaz çiçekleri bana. Masaya kapanıp ağlamaya başladı. “Ne olur bana yardım et!” dedi. “Ne oldu?” diye sordum. Onun için küçük, beyaz çiçekler topladığı sevdiği kadın seneler evvel onu terk etmiş. Onun stüdyosuna gelen bir şarkıcıya kapılmış kadın, onunla beraber olmuş ve öylece çekip gitmiş. Gittikten bir süre sonra kızın intihar ettiği haberini almış, aniden olmuş bu. O günden bugüne kendini toparlayamamış. Müzik susmuş, gitar köşede terk edilmiş bir halde. Telleri rutubetten paslı, yatak karman çorman, aynadaki akis gittikçe yok oluyor.

“Ne oldu? Hadi anlat, ben varım, buradayım. Dinliyorum. Çözeceğiz,” dedim. Gözlerini sildi ellerinin tersiyle. Cebinden bir not defteri çıkardı. Kalp şeklinde bir not defteri… Yeniden bir kadına âşık olduğunu söyledi. Kafede çalışıyormuş sevdiği. Bazen ona selam veriyormuş. Saçları kısaymış kızın, şirin bir yüzü varmış, ses tonu en sevdiği şarkıymış onun için. O güldüğü zaman dünya çiçeklere bürünüyormuş, gökyüzü pespembe ve sanki o da o bembeyaz bulutlara doğru yükseliyormuş. Ondan oldukça genç bir kadınmış bu anlattığı. Arada bir kısa sohbetleri oluyormuş; ancak derdini anlatamıyormuş. Cebindeki deftere “Beni seviyorsan -evet- sevmiyorsan -hayır- yaz,” diye yazmış. “Bu defteri ona vereceğim. Sonra o da buraya “evet” ya da “hayır” yazacak”, dedi, “Beni seviyorsa bu defteri bana geri verecektir,” dedi sessiz bir şekilde, başını öne eğmişti. Bir şey diyemedim. Yüzünü ellerine kapattı. “Onu düşünüyorum her gün, her an. Ama ben tamamen yok oluyorum. Siliniyorum. Biliyor musun hiç kimse kalmadı hayatımda, herkes birer birer yok oldu onunla beraber. Her şeyimi kaybettim ben, ama işte görüyorsun hâlâ çocuk gibiyim. Kırk beş yaşında bir çocuk. Yirmi dört yaşındaki bir kadının karşısına hangi cesaretle çıkacağım, ne anlatacağım ona, onu dahi bilemiyorum. Her gün kafenin önünden geçiyorum onu görebilmek için. Bazen gidip orada birkaç saat geçiriyorum, son paramı verip oradan ayrılıyorum. Bana, “Nasılsın?” dediğine ne diyeceğimi bilemiyorum. Konuşamadım onunla, arkadaş bile olamadım. Sadece, “Merhaba,” diyebiliyorum. Ama bana öyle güzel merhaba diyor ki, belki de o da… Belki o da… Ha bir de beş saniyeyi geçmeyen hal hatır sormalarımız var işte,” sözcükler devam edemedi, öylece tıkandı boğazında. Fincanı masanın üzerine bıraktı, masaya kapandı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir de benden özür diledi buna gerek olmadığı halde. “Lütfen bana yardım et, lütfen!” dedi yüzünü kapattığı kollarının arasından.

Hisler, anılar, acılar tüm vücudunu tekrar sardı. Başını yasladığı pencereden sokağa baktı son kez. Sokak ortasında birbirine kenetlenen sevgililer birbirlerinin yüzlerinden küçük bir an için çekildiler. Kadının yüzüne sokak lambasının sarı ışığı yansıdı. Kafedeki kısa saçlı kızın elleri hâlâ sevgilisinin yüzündeydi. Gözlerini kapattı ve sevgilisini aşkla tekrar öptü. Apartmanın 3. katında pencerenin arkasındaki adama doğru hızla yaklaşan bir mızrak adamın kalbini deldi geçti. Elindeki küçük, beyaz çiçekler kalbinden damlayan kanla ıslanan ahşap zemine düştü. Artık bunu hepiniz biliyorsunuz.

Cüneyt Özkurt

Bestekar ve öykü yazarı... Bir de basıma hazır bir romanı var. Bütün bunların haricinde uzun yıllar rock gruplarında gitar çaldı ve şarkı söyledi. Bazen şehrin tenha sokaklarında fotoğraf makinesiyle dolanıyor. Boşlukları sayfalarla dolduruyor, yazıyor, çiziyor, bolca anlatmaya gayret ediyor. Dostoyevski çocukluk kahramanı, çok eserini okudu ve büyüdü, dengini aradı... Sanırım hala arıyor. Başarabilmiş mi kendisine sormak gerekiyor. Eli kolu dolu, kendini kitaplara bırakmış. "Kurtuluşu bu şekilde arıyorum." demişti kendisiyle son buluşmamızda.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Aşk çocukluktur ekseriyetle, bu yüzden ben kınamadım. Bilin istedim :blush:

    Fantastik öykülerin ağırlıklı olduğu aylarda, böyle sıcacık temalarla buluşmak içimi ısıtıyor. Konu, görsellik, karamsarlık hepsi gayet tadında okuyucuya geçiyor. Bu güzel duygulara hakimken, hep yazın siz, olur mu?

    Sevgiler

  2. Öykümüzün karakteri size teşekkür ediyor ve sizi selamlıyor, ben de size teşekkür ediyorum ve sizi selamlıyorum. Bir kış gecesi bu öykü ulaşabilmiş ise ne mutlu. Güzellikler sizinle olsun.

  3. Ne güzel dilekler bunlar. Çok teşekkürler, selamlar benden. :pray:t2:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar