Öykü

Cesedimi Uzaya Gömün

Aklımda bir garip bahar özlemi,
Fikrimde mutsuz sonların vazgeçilmez etkisi.
Bir kırmızı, bir karanlık içindeyiz.
Cem Kısmet; Kırmızı

Akşam çökünce soğudu hava, buz gibi oldu, ayaz bindirdi. Başkent kendini kışa hazırlıyor; kavakların yaprakları dökülmüş, is kokuyor, körüklü otobüsler tıklım tıkış. Yirmi birinci yüzyılın birbirinin aynısı ruhsuz beton kaldırımları sıra sıra dizilmiş. Herkesin bir derdi var. Herkesin yetişmesi gereken bir yer var. Herkesin elinde telefonlar, yüzleri tek tip; duvar gibi. Bir karanlık geziniyor şehrin üstünde, herkesin üstünü kapatacak şekilde. Kalabalık ta şehir merkezinden başlıyor, taşraya kadar uzanıyor. Kornalar, bağırış çağırışlar, modern günün klasik geçim derdi kuyruğu.

Bense yürüyorum, bir yere doğru. Üstümde basınç tulumum, kafamda fanus gibi bir kask. Astronot giysim. Sormuştu birisi, “Neden bunu giyiyorsun sen?” Gökyüzünde iki ay da sırtını dönmüş, bulutların arkasına saklanmıştı.

Dedim: “Bu gezegenin atmosferinde nefes alamıyorum.”

 

Ben köprüye bakıyorum, köprü bana.

“Yarın Houston. Yarın…”

“Ne?”

“Yarın kesin geçiyorum bak. Söz. Geçmezsem namerdim. Geçiyorum ya. Bitti gitti… Geçiyorum. Geçerim. Yetti artık… Yarın söz…”

 

Bir süre konuşmadık öyle oturduk. Sonra “Nasıl hissediyorsun?” dedi.

“Sıkılıyorum,” dedim.

“Bitse de gitsem gibi mi?”

“Yani…”

“Öncekine göre nasılsın? Bir değişiklik var mı?”

“Bilmem… Yok… Daha kötü…”

“Nasıl yani?”

Kafamı kaldırdım. Hocanın yüzüne baktım. Jaluzilere döndüm. Camın ardında uzun binaların üstünü kapatmış sarmaşıklar rüzgârla salınıyordu. “Bu sabah,” dedim. “…daha fazlasını kaldıramayacağım hissiyle uyandım.” Hoca not defterine yazı yazmayı bıraktı. “Sanki bir fırtına yaklaşıyor. Daha önce de yaşamıştım. Hep orada, bulutlar duruyorlar. Şimdi geliyor yağmur. Karanlık tekrar büyüyor. İçinden çıkamıyorum. Tekrar gelsin istemiyorum.”

“Bu düşüncelerden uzaklaşmak için ne yapıyorsun?”

“Hiçbir şey. Çok yorgunum…”

“Dinlenmek için ne yapıyorsun?”

“Dinlenemiyorum.”

“Herkesin rahatlamak için yaptığı bir şey var. Bulmaya çalışıyor musun?”

“Herkes aynı şeylerden zevk alıyor. Aynı şeyleri seviyor. Aynı şeylerden nefret ediyor. Aynı resmin kopyaları gibiler. Aslında farkları yok. Herkes birbirinin kopyası. Bu gezegende ne varsa hep birbirinin kopyası.”

Bir süre daha sessiz oturduk. Not defterine notlar aldı. Konuşacağı yoktu.

Sonra “En ufak şey için bile kendimi ikna etmek günler alıyor,” dedim.

“Ne gibi mesela?”

Omuz silktim.

“Korkuyor musun?”

Başımla onayladım.

“Neyden korkuyorsun? Tanımlayabilir misin?”

“Nefessiz kalmak pis bi’ duygu.” Basınç tulumunun boyunluğuyla oynadım.

Sessiz kaldı.

“Bu kötü düşüncelerden nasıl uzaklaşacağımı bilmiyorum. Hayat hakkında temel şeyleri bilmiyormuş gibi hissediyorum. Her şey bana tuhaf geliyor. Hayat çok irrasyonel. Kuralları yok. Kullanma kılavuzu yok. Hayat öylece yaşanıyor ve bunu yapması başlı başına çok zor.”

Not defterine notlar aldı. Ben jaluzilerin ardını seyrettim.

 

Yürüyorum yine. Kızılay’ın egzoz gazı ve et döner kokan sokaklarını adımlıyorum. Dans ediyor birileri. Müziği son ses açmış, Kurtuluş’a doğru labirent gibi kıvrılan çıkmaz sokakların birinde, ateşin etrafında dans ediyorlar. “Nasıl oluyor?” diyorum Houston’a. “Houston, nasıl oluyor bu ya?”

“Anlaşılmadı,” diyor Houston, lateks başlığımın altındaki kulaklığa.

“Nasıl yapıyorlar yani?”

“Neyi?”

“Nasıl böyle mutlu olabiliyorlar?”

“Bilmem,” diyor Houston statik bir sesle. “Sevdikleri şeyi yapıyorlar.”

“Ama sevdiğim hiçbir şey yok.”

“Bulacaksın kardeşim.”

“Bulamıyorum. Vardı bir şeyler… Hepsi terk etti beni…” Köprüyü düşünüyorum. Orada öylece duruyor çelikten köprü. Vadi’nin ışıkları üstünden akıyor. “Şu köprüyü bile on gündür geçemiyorum.”

“Bak şimdi,” diyor Houston. “Bak sana şöyle söyleyeyim. Uğraşacaksın kardeşim. Anladın mı? Çaba göstereceksin. Korkularının üstüne gideceksin. Uğraşıyor musun? Yeterince çaba göstermiyor olabilirsin. Anladın mı? Anlıyor musun yani? Herkes nasıl yapıyor? Yapacaksın…”

“Ama nasıl yapıldığını bilmiyorum.”

“Kalkıp gideceksin. Yapacaksın. Geçeceğim diyeceksin. Geçeceksin. Çaba harcayacaksın. Bak buraya. Buraya bak. Kaç tane insan var. Hepsi nasıl yapabiliyor? Uğraşıyorlar gördün mü?”

Dans ediyorlar. Hepsinin yüzü gülüyor. Hepsi çok mutlu. Nasıl oluyor? Nasıl yapıyorlar?

“Yapacaksın. Bak şimdi… Bir anda kalk. Kendine bir çeki düzen ver. Baaak… Bi’ değiştir bu düzeni, bi’ toparla kendini… Mutlu ol… Mutlu ol…”

“Yav Houston,” diyorum, “We’ve had a fucking problem here…”

* * *

İnsanlarla neden anlaşamadığını düşünüyorsun?”

Dudaklarımı büzdüm ‘bilmiyorum’ der gibi.

“Yani bazen insanlar böyle tercih edebilir. Bazı insanlar yalnız olmaktan hoşlanabilir.”

“Yalnızlığı gerçek anlamıyla seven biri olduğunu düşünmüyorum.”

“Nasıl yani?”

“Basbaya…”

“İnsanlar hakkında ne düşünüyorsun?”

“İnsanlar kötü…”

“Hepsi mi?”

“Geneli.”

“Neden böyle düşünüyorsun?”

Uzay giysimin polyester kayışlarıyla oynadım. “Herkes kendini düşünüyor. Herkes birilerinden yararlanmanın peşinde. Herkes birbirinin üstüne çıkmanın derdinde. Öyle bencil oldu ki herkes, ailem dediğin insanlar bile seni düşünmez hale geldi. Kimse dinlemiyor. Paylaşmak istemiyor. Herkes çok meşgul. Herkes çok yorgun.”

Elindeki kâğıtlara baktı. Sandalyesini çekip masasının başına geçti. Büyük, tüplü monitörde bir dosya açtı. Notlar almaya devam etti.

 

Eve yürürken Dikmen Vadisi’nden geçiyorum. Vadi’nin tam ortasında iki binayı birbirine bağlayan, tonlarca endüstriyel çelik ve yek betondan yapılma bir köprü var. Kiremit rengi bacaklar, tepesinde gözlem kulesi gibi küp şeklinde uzantılar. Binaların ayaklarından asansörle çıkılıyor buraya, karşıya geçmek için.

Ben köprüye bakıyorum, köprü bana.

Geçemiyorum.

Ve köprünün ortalarında bir yerde elinde bir av tüfeğiyle kaşe paltolu biri bekliyor. Başında bir kasket var. Yanında başkaları dizilmiş, tek sıra olmuşlar.

“Houston,” diyorum. “Houston. N’apıyor bunlar?”

Houston’un cevap vermesi uzun sürüyor. Bu sırada para hesabı yapıyor birileri. Birileri konuşuyor, anlaşıyorlar, üstünde Gençler hırkası olan genç biri cebindeki son parayı av tüfeğini tutan adama veriyor. Çiftenin horozunu düşürüyor adam, tüfeği takdim ediyor.

“İntihar ediyorlar,” diyor Houston.

Genç adam tetiği çekiyor, Vadi’nin ağaçlarına tünemiş kuşlar havalanıyor birden.

“Neden?”

“Çünkü acizler. Çünkü savaşmayı seçmiyorlar. Çünkü kolay olanı yapıyorlar. Beş para etmezler.”

Ama ediyorlar.

“Houston,” diyorum, “…sene olmuş 2019. İnsanları yaptıkları seçimlere göre yargılama artık…”

“Sen onu bunu bırak. Köprüyü geçecek misin sen?”

Bakıyorum köprüye. Gençler hırkası kana bulanmış, ölen gencin beyni kiremit rengi çeliği süslemiş. Parasını sayan adam ayağıyla cesedi itiyor aşağı doğru. Tok, yankısız bir gürültü. Mızrakların üstündeki kara kana, taze kan ekleniyor şimdi. Vadi’nin boş yürüme yollarında köpekler uluyor.

“Yarın geçiyorum.”

Houston siktiri çekiyor.

 

Hayata duyduğum müthiş bir özlem var,” dedim. “Sanki bir daha ulaşamayacakmışım gibi geliyor. Hiçbir şeyi yapacak motivasyonum yok. Kimseden yardım alamıyor gibi hissediyorum. Bütün gezegen bana sırt çevirdi.”

Eski tip, sararmış, plastik klavyenin üstünde gürültülü tıkırtılar.

“Ne zamandır bu durumdasın?”

“Çok oldu.”

“Daha önce hiç böyle şeyler yaşadın mı?”

“Gün geçtikçe artan bir şey gibi bu. Hep vardı, bir yerlerde duruyordu. Dışarı çıkmayı bekliyordu.”

Sessizlik.

 

Kahvecide oturuyoruz. Arkadaşım telefonuyla uğraşıyor. Ben dışarı bakıyorum. Karanlık kaplıyor sanki her yanı. Işıklar azalıyor. Şehirden sesler geliyor gıcırdıyor şehir. Derinden gelen tekinsiz uğultular. Hava nereden baksan ben düştüğümden beridir kapalı. İçerisi yoğun tömbeki dumanı ve gereksiz hoşbeşle kaplı.

“Bu gezegende,” demişti Houston, “…bir canavar var. Göremezsin, duyamazsın; hissedersin ama. Doğru ânı bekliyor o. Doğru anda harekete geçecek. Dikkatli olman lazım kuzen. Dikkatli ol. Kendine bi’ çeki düzen ver. Dikkatli ol…”

Son zamanlarda varlığını hissediyorum. Bakmadığım yerde oynuyor gölgeler. Camların yansımasında yağ sızması renkler yer değiştiriyor. Soluğunu ensemde duyuyorum bazen. Beni bekliyor mu köprünün öbür yanında?

Arkadaşım boş bir videoya gülerken “Arkadaşım,” diyorum ya, “…şu köprü var ya… Biliyor musun onu?”

“Ha? Hangi köprü.”

“Vadi’de bi’ köprü var. İki binanın arasında.”

“Hı hı…”

“Geçemiyorum bir türlü… Neyse bu saçma iş, kendimi ikna edemiyorum.”

“Hı hı…”

Telefon ekranında kedi yavruları, spor arabalar ya da merdivenlerden düşen birileri var.

“Körpüyü diyorum… Mızraklı köprü.”

“Ha? Köprü? Ne köprüsü kanka?”

Omuz silkip cama dönüyorum geri.

“Asıl mesela İzmir’de bir köprü var. Sen ondan geçeceksin. Biz arkadaşlarla geçtik. Offf… Böyle bir köprü yok ağbiiii! Köprü odur yani. Sen köprüyü falan bırak. Bırak köprüyü lan şimdi. Gel İzmir’e gidelim. İzmir’in kızları fena… İzmir’in kızları ilik gibi… İzmir’in kızları ağbi…”

Tam lafa gireceğim sırada şak diye telefonu açıp kalkıyor arkadaşım. Bir süre sonra ortadan kayboluyor.

“Houston…”

“Söyle.”

“Neden böyle oluyor?”

“Ne oluyor?”

“İnsanlar neden hiç birbirini dinlemiyor?”

“Dinleteceksin kardeşim. Dinleteceksin. Dinletemiyorsan dinlemezler. Dinleteceksin.”

“Nasıl yapacağım onu?”

“Bak şimdi kardeşim. Bu gezegende tek bir şey olacaksın. Bu gezegende gerçek olacaksın kardeeeeş. Gerçek olacaksın. Yalan olmayacaksın. Anladın mı? Anlıyor musun? Gerçek olacan gerçek… Gerçek olmazsan kimse yüzüne bakmaz. Gerçek misin? Yeterince gerçek misin? Gerçeklik vasfın var mı senin? Gerçeklik istidadı var mı? Yoksa kimse yüzüne bakmaz. Yeterince gerçek misin?”

“Gerçek ne ki Houston?”

“Gerçek bu kardeşim. Gerçek olanın düdüğü öter. Gerçek olanın sözü geçer. Gerçek olacaksın. Yoksa pişman olursun. Gerçek olmazsan bir anlamı olmaz… Gerçek ol kardeşim… Gerçek ol… Gerçek ol lan amına koduğum! Gerçek olacaksın… Gerçek ol…”

* * *

Sokaklarda güz gazeli uçuşuyor, hepsi gazete kâğıtları gibi, mürekkep kokuyor, renksiz, tatsız; ortama kasvet katıyorlar. Başkentin gökyüzünde kurşuni bir günbatımı. Henüz batmadı güneş. Ama biri büyük biri küçük iki ay gösterdi kendini. Bulutların arasındalar.

Gökyüzüne bakıyorum. “Houston,” diyorum. “Houston ya… Ne zaman yağacak bu yağmur?”

“Yağmur yok bu hafta…”

“Önümüzdeki hafta?”

“Yok.”

“Sonraki hafta?”

“O kadarını da nasıl bilelim? Benim işim mi kardeşim hava durumu? NASA burası NASA…”

Hava hep kapalı. Hiç yağmur yağmıyor. Yürüyorum. Yokuş yukarı çıkıyorum, uzay giysimin kayışları omuzlarımı kesiyor. Bütün trafik ışıkları kırmızıda, bütün sokak lambaları nabız gibi atıyor. Ne yana dönsem bir mobese beni izliyor.

 

Mekiğimin içi mis gibi rutubet ve ağır metal kokuyor. Orta güvertenin mat alüminyum iç dizaynında ışıklar dans ediyor. Mavi cırtcırtlara tutunarak yürüyorum. Henüz yüzeyde olduğumuzdan ambarağzı kapaklar açık ve aralarında dar, plastik platformlar var. Kokpite ve kargo bölümüne geçmek için merdivenler var. Yörüngeye çıkınca bunlar hep komple sökülecek. Airlockların havası alınacak. Orada aşağı yukarı yok. Orada panik yok. Orada ses seda yok. Orada kimse kimseyi duymuyor.

Burada duyan var mı?

 

Kokpit tertemiz. Ben girer girmez yanıyor ışıklar. Onlarca yanıp sönen düğme, Kiril harfleri üstlerine dağılmış. Eski tip analog konsol. Dışbükey, bombeli dış camların ardında bütün kasvetiyle yatıyor Ankara. Buradan her yer görünüyor. Anıtkabir bütün görkemiyle şehrin orta yerine oturmuş. Çok ilerde Sheraton turuncu bir parıltıya bürünmüş. Atakule’nin etrafında yazılar dönüyor.

Oturuyorum koltuğa, tam karşımda cırtcırtla sabitlenmiş bir fotoğraf var, tam da oksijen seviyelerini gösteren bir barın üstüne yapıştırmışım. Alıp uzun uzun bakıyorum fotoğrafa. Karlar içinde, melek yüzlü bir kız. Griye çalan yeşil gözler, kollarını göğsünde kavuşturmuş; çok manidar bakıyor. Bu gri şehre nispet eder gibi beton bir duvarın önünde çekmiştim bu resmi.

“Bana bak,” diyor Houston, “Şşş… bana bak. Kullanacaksan içme kardeş… Ehliyeti alıverirler valla. Gözünün yaşına bakmazlar.”

“Yok,” diyorum fotoğrafa bakarak. “Yok be Houston…”

“Hüzünlenecek vakit değil. İşimiz gücümüz var. Kalk oradan. Oradan kalk. İşimiz var…”

“Neden?” diye soruyorum Houston’a. “Neden elimizdekinin kıymetini hep kaybedince anlıyoruz?”

“Elimizdeki her şeye sonsuza kadar sahip olacak gibi yaşıyoruz da ondan. Hiç ölmeyecek, hiç kaybetmeyecek, hiç mutsuz olmayacak gibi yaşıyoruz. Metalaştırıyoruz her şeyi. Anladın? Zaman meta zamanı…”

“Ben öyle yapmadım. Ben değerini bildim her şeyin… Onlar beni terk etti…”

“Bak kardeşim,” diyor Houston. “Apollo 11’i kaçırdın mı? Kaçırdın… 12’yi kaçırdın mı? Kaçırdın… 13 yok kardeşim. Anladın mı? Anlıyor musun yani? Bir 13 olmayabilir. Geç kalma. Geç kalamazsın. Sonra pişman olursun ama fayda etmez. Anlıyor musun? Şimdi kalk, şu rutubetli yerden çık, o köprüyü geç. Kalkıyorsun geçiyorsun. Bu! Bu ya! Kalk geç. Başaracaksın kardeş… Başarılı ol… Olacaksın… Herkes nasıl oluyor?..”

“13’te başarısız oldular ama…”

“Kim diyor ya? Kime göre neye göre? O yine de başarılıydı. Şimdi başarısız olsan bile bir şey öğrenirsin. Neyi yapmayacağını öğrenirsin. Hayat böyledir kardeş. Anladın mı? Amerika zaten başarısız olmaz. BİZ ÇOK BAŞARILIYIZ. Hepimiz çok başarılıyız. Anladın mı? Apollo 13 de başarılıydı… Başarılı ol sen… Bırak başka şeyi. Sen başarılı ol… Başarılı olmazsan bi’ sikime yaramazsın. Başarılı olacaksın… Başarılı ol lan!”

Duygular boğazıma çöküyor. Gökyüzündeki iki ay büyüyor gözümde. Boğulmak çok pis bi’ duygu.

 

Tekli koltuğa yaslandım. Jaluzilerin ardı hep aynı. Gökyüzünde iki ay yansıyor bir pencereden, karanlık odayı aydınlatıyor.

Hoca boğazını temizledi. Plastik klavyenin Enter tuşunu parmakladı. Faks makinesi inledi, kasıldı; uzunca bir kâğıt kustu önümüze. Hoca uzun süre ince faks kâğıdını okuyup durdu. Sonra oturup bana baktı.

“Bunu nasıl söylesem bilemiyorum,” dedi. “Ne hesap yaptıysak sonuç vermedi.”

Oturduğum yerde öne doğru eğildim. “Nası yani?”

“Bütün verileri giriyoruz, doğru sonuç çıkmıyor. Nasıl çözeceğimizi bilmiyoruz açıkçası. Üniversitedeki hocalarıma danıştım. Buradaki arkadaşlarıma danıştım. Kusura bakma, biraz klişe olacak ama tedaviye cevap vermiyor olabilirsin.”

Sessiz kaldım.

“Anormal bir durum bu.”

Houston’dan gelen statik, hışırtı gibi homurtular.

“Maalesef… Çok uğraştık ama bilim bu noktada çaresiz kaldı.”

Ayağa kalktım.

Özür diledi. “Sana uygun bir gezegen bulamıyoruz kozmosta. Yok… Yok maalesef… Bulamıyoruz… Bilmiyorum bulamıyoruz…”

Houston gürledi: “Lan oğlum lan… Bana bak lan bana bana… NORMAL OL LAN! İki dakika normal ol lan! Lan iki dakika lan… İki dakika normal ol lan amına koduğum… Ağzını yüzünü sikerim şimdi senin! Lan ben senin var ya… Normal ol! Normal ol lan! İki dakika normal olsan ölür müsün it oğlu it! Normal ol normal! Normal ol!”

* * *

Houston o günden beri suskun. Pek konuşmuyoruz. Zaten ne yapmam gerektiğini tekrarlayıp duruyordu. Ama nasıl yapacağımı söylemedi henüz.

“Planlarımı,” diyorum, “…çok uzun zaman zarflarında gerçekleştirme gibi bir huyum var.”

Bakıyorum köprüye. Tek sıra dizilmiş insanlar. Remington marka çifte bir hışım patlıyor, Houston kulak içime bir küfür savuruyor. Onca zaman sonra öylece geçebilecek miyim bu köprüyü? Yere bakıyorum, çelik burunlu botlarımın etrafında büyüyor intihar eden bir kadının al kanı; seramik mozaiğin çatlaklarını dolduruyor.

“Bana bak,” diyorum. “Bana bak Houston. Beni dinle.”

“Ne var?”

“Kurtuluş var mı?”

“Ne?”

“Yakın mı kurtuluş?”

“Kurtuluş sadece Ankara’da bir semt adı kardeş.”

“Yapacağın espriyi sikeyim Houston…”

“Hişşş… Lan! Akıllı ol kardeşim. Anladın? Akıllı ol… Bana muhtaçsın. Sen bana muhtaçsın. Ben olmasam bu gezegende yolunu kaybedersin sen. Anladın mı? Akıllı olacaksın… Akıllı ol… Akıllı ooooll… Akıllı ol lan! Akıllı olacaksın… Herkes nasıl oluyor…”

“Bana sürekli ne yapmam gerektiğini söylemenden bıktım usandım.”

“Dinleyeceksin. Yoksa kaybolursun. Kendi kasvetinde boğulur gidersin. Dinleyeceksin… Ben olmasam bir hiçsin sen.”

“Öyle mi?”

“Öyle…”

Ve şimdi duruyorum kasketli adamın karşısında. Cebimde son yirmiliğim.

Tünelin ucunda ışık görememek pis bi’ duygu.

Adam yaşlı, esmer, çökmüş, Ecevit’e benziyor. Houston köprüyü geçmem için bağırıp duruyor. Ben yirmiliği uzatıyorum. Yüzümü kaldırıp upuzun bir binaya bakar gibi bakıyorum adama. Adam bir sigara yakıyor. Çiftenin horozlarını düşürüyor.

Patlayacak bu fişek, içimdeki çocuğu öldürmeyecek. Doğrudan bana ne zarar veriyorsa ona nişan alacağım. Bu amına koduğumun hayatına nişan alacağım. Ne yapmam gerektiğini söyleyip nasıl yapmam gerektiğini öğretmeyen hayata nişan alacağım. Zaten bu hayatın en büyük sorunu da buydu. Yaşamak istiyorsan hayal kurma özgürlüğünden vazgeçeceksin. Seni kendilerinden biri yapmaya çalışanların izinden gideceksin. Kötü kalpli bir insan olmadan huzur yok.

Köprünün öbür tarafına bakıyorum. Yapamadığım, yapamayacağım onlarca şey beni bekliyor orada. Şimdi bu namluyu ağzıma sokup bitirsem her şeyi, bir şeyler yarım kalmayacak mı? Bunu bir tek benim biliyor, benim düşünüyor oluşuma çıldırıyorum. Bakıyorum sırada bekleyenlere. Ne düşünüyorlar? Neyi bekliyorlar? Kendini karşındakinin yerine koymak niye herkese bu kadar zor geliyor? Neden böyle ilkel yaratıklar olduk tekrar? Niye geriye doğru yürüdük?

Bu sorular. Cevapsız.

Houston’ın bahsettiği canavar hemen yanı başımda, tepemde şimdi. Beni karanlığına çekmek için bekliyor. Çünkü en savunmasız anımdayım. En müsait halimdeyim. Bu gezegendeki aldığı canlar yetmedi, kararttığı hayatlar yetmedi. Yetmedi beslendiği, sömürdüğü.

Herkes bana bakıyor. Bütün gezegen beni izliyor. Gökyüzündeki iki ay beni izliyor. Biriyle göz göze geliyorum kalabalığın arasında. Bana köprünün öbür yanını işaret ediyor.

Tetiğe bastığım gibi kasketli adam yere düşüyor. Yüzlerce insanın canını aldığı yerdeki mızrakları kendi kanı suluyor şimdi.

Sonra “Gidin,” diye bağırıyorum sıradakilere. “Gidin… Yaşayın… Özgür olun… Kimsenin size ne yapmanız gerektiğini söylemesine izin vermeyin.”

Ufak, titrek adımlar.

Geçiyorum köprüyü.

 

Köprünün öbür yanında bir ayna bekliyor beni. Etrafıma bakınıyorum. Çıkıyorum aynanın karşısına. Astronot kıyafetim bembeyaz, parlak; vizörümün kavisli camı tertemiz. Bir damla kan sıçramış botlarıma. Göz göze geliyoruz yansımamla. Bakışlar havada birbirini yakalıyor.

Neden böyleyim? Varoluşumu sorgulamak için çok doğru biz zamanı seçtim. Kendime hayrım yok, başkalarını kurtarmak ne haddime? Bakıyorum şimdi kendime. Bakıyorum. Bir şeyler görecek gibi. En azından olduğum kadarını görecek gibi.

O anda “Korkma,” diyor aynadaki yansımam. “Korkma. Korkuyorsun. Korkma. Bunların hepsi kafanda hep. Ne yaşanıyorsa hepsi kafanda. Herkes sakin olsun. Hepsi kafamızda. Kimse görmüyor. Anlayamıyorlar. Çünkü engeller görünmüyor. Hepsi kafamızda. Hepsi kafamızda…”

Avucunun içinde, ufak, kaygan bir hap var; çift renkli bir kapsül. Üstünde vektörel bir mızrak görseli.

“Herkes ne yapmam gerektiğini söyleyip duruyor,” diyorum. “Ama kimse nasıl yapacağımı söylemiyor. Bilmiyorum. Anlamıyorum. Hiçbir yere ait değilmiş gibi hissediyorum.”

Hapı iki parmağıyla tutup bana uzatıyor.

“Bununla engelleri aşacağız.”

“Çok ağır,” diyorum. “Çok ağır geliyor hepsi. Kaldıramıyorum.” Üstümdeki uzay giysisi çok ağır.

Hapa bakıyorum. Vizörü kaldırınca içeri leş gibi bir koku doluyor, dayanılmaz bir koku bu. Susuz yutuyorum hapı.

 

Uçuyorum sonra. Altımda Ankara’yı görüyorum. Yanıyor her taraf. Karanlıkla yanıyor. İnsanlar ne yapacaklarını şaşırmış. Mutsuz olmak için bir acil durum hazırlığı yapılmamış belli ki. Herkes şaşkın. Birbirine bakıyor. Yarın olmayacak. Bugün olmayacak. Olmayacaklar. Yok olacaklar. Kendi kasvetlerine boğulacaklar. Bir ben değilim. Değiliz. Çıkış yok. Kurtuluş yok. Yükseliyorum öylece… Yükseliyorum, yükseliyorum… Bir his başlıyor sonra. Houston’ın belli belirsiz sesi geliyor uzaktan. Yine bir şeyler anlatıp duruyor. Çok geç artık.

Ve atmosferin dışında, artık daha fazla yükselemezken, bütün o önemsiz anların arasındaki o mükemmel anda artık eşiğe ulaşıyorum. Muazzam bir duygu bu. Etrafımda uzay. Mutlak sükut. Belki de yalnızlığı gerçekten seven tek kişi bendim. Ya da yalnızlığıma çare olacak birileri çıkmadı henüz. Gözlerimi açar açmaz başka astronotlar da görüyorum. Hepsinin oksijen tüpleri tek bir yere bağlanmış. Yine de kopamıyoruz dünyadan. Yine de bağlıyız, zincirliyiz, prangaları ruhumuza bağlanmış. Ve birileri oksijenimize biraz diazot monoksit karıştırmış sadece.

Süzülüyoruz, bir hayat mevhumuna doğru. Süzülüyoruz, gerçeklik kumaşındaki bir yırtıktan aşağı, mutluluğa doğru; düşüş olmayan bir düşüş

Kasvet Ulu

İnsanın kendi yüreğiyle olan çatışmasıyla ilgili metinler yazıyorum. Herhangi bir mesaj verme isteği ya da anlaşılma kaygısı taşımıyorum. Yirmi dört yaşındayım ve gerçek adım Umut Yazar. polikromhatiralar adlı kişisel blogumda dilim döndüğünce öyküler paylaşıyorum. Sevdiğim bir yazarın dediği gibi: dersimiz kasvet, konumuz Ankara, alkol 215 promil, vaziyet bombok… https://polikromhatiralar.blogspot.com/

Cesedimi Uzaya Gömün” için 18 Yorum Var

  1. @ulu.kasvet

    Houston okudukça daha da ısındığım bir karakter oldu, her eve lazım :smile:

    Öykün, yalnızlığın, sorgulamaların, detayların çok çok iyi bana göre. Sen de çoğumuz gibi işin içinden yazarak çıkanlardansın. Karakterinin astronot kıyafetiyle dolaşması, bu gezegende nefes alamaması, kendine uygun gezegen bulunamayışı, köprü detayı, o kadar yerindeki. Bir çoğumuza tercüman oldu bence kelimelerin “evet işte tam da böyle hissediyorum” diyebileceğim cinsten.

    Yazmaya anlatmaya devam lütfen! Çünkü iyi yapanlardan birisin.

    Bu arada bu öykünde diğerlerine kıyasla daha az özel isim kullandığını farkettim - hatta oldukça az. Öykünün içeriği gereği mi? Merak ettim

    Görüşürüz :raised_hand:t2:

  2. Selam @Lightsky Teşekkür ederim. Senin öykünü yarıladım bile. :sweat_smile: En kısa zamanda dönüş yapacağım. Görüşürüz.

    @Muge_Kocak Selam Müge. Teşekkür ederim. Senin son öyküden esinle yazdım bu öyküyü, söylemiştim; buradan da duyurmuş olayım. Böyle birbirimize destek olarak daha çok yazmaya, daha çok anlatmaya devam ederiz umarım.

    Aslında sorunun cevabı kendi yorumunda saklı. :sweat_smile: İnsanların daha çok empati kurması için isim kullanmadım. Aslında bu öyküdeki her şey başka bir şeyin metaforu. Houston (tam anlamıyla) iç sesimiz, kahvecide buluştuğumuz kişi arkadaş metaforu, şehirdeki canavar depresyon metaforu, Mızraklı Köprü kendimizi ikna edemediğimiz, gerçekle yüzleşemediğimiz yerler gibi gibi… Astronot ise biziz, hepimiziz. Yalnız olanlar, mutluluğu arayanlar… O nedenle isim kullanmadım, çünkü herkesin astronotu kendisi ile özdeşleştirmesini istedim. Hatta birinci tekil şahısta anlatımım da bu yüzden.

    Tekrar teşekkür ederim. Yorumun beni çok mutlu etti. Görüşürüz. :pray:

  3. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @ulu.kasvet

    Geçen gün haberlerde İstanbul ve Ankara’nın (!) balıkçılarının atışması vardı. Uzaktan telefonla görüntülü bağlanan balıkçılar, çiğ hamsileri boğazlarından aşağılara itelerken, tezgahlarındaki balıkların en lezzetlileri olduğunu ispat etmek maksadıyla, büyük ve komik bir rekabet içine girmişlerdi. Biz de İstanbul ve Ankara’nın kasvetini yarıştırıyor olsaydık eminim ki ortaya çok ilginç görüntüler çıkardı. :slight_smile:

    Yarattığın atmosferi delip geçmek isteyen astronotun çabası da en az o balıkçılar kadar büyüktü, komik değildi lakin. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek yerine, sonunda ayıyı vurabilmeyi başaran bir karakter seyrettim. Senin de dediğin gibi belki ben ve benim gibiler, belki hepimizdik o.

    Kalemine sağlık. Görüşmek dileğiyle.

  4. Selam Kasvet,

    Pazar dedim ama pazartesi gelebildim.

    Bu hikayede seni Tuğrul’a benzettim. Ben zaten ikinizi benzetiyorum o daha soyut sen daha somut olarak benzer şeyler anlatıyorsunuz gibi geliyor bana.

    İşin ilginci… Yani sen zaten adlı adınca Kasvet mahlasını kullanıyorsun ama ciddi hayat dolu metinler kaleme alıyorsun. Şen şakrak demiyorum ama hayatla dolu diyorum. Bu öykü o açıdan biraz farklı geldi bana diğerlerine nazaran.

    Bak bu söyleyeceğimi sana bir yazar olarak çok güvendiğim için söylüyorum. Bir teklif bu, eleştiri değil. Geçen Salinger’dan bir kitap okudum, daha önce de Catcher in the Rye’ı okumuştum ama bu kitapla onu tekrar hatırladım ve okurken sana benzettim. Özellikle senin markaları, semtleri kullanman gibi o da dönemini trendleri, markaları ve New York’u çok ciddi kullanıyor. Ancak bahsedeceğim konu başka ve tekrar ediyorum senin bunu yapabileceğine inandığım için söylüyorum onda gördüğüm bir şeyi sende de görmek çok iyi olur;

    Şimdi, burada yalnız bir adam var. Mutsuz bir adam. Bir astronot bir uzaylı -alien/alienated- Bununla birlikte bir noktadan sonra içe sarmal dönüyor olabilir. Daha küçük nüanslarla bu hissi verirsen, bak verebilirsen demiyorum, verirsen, işte o zaman masterpiece olur.

    Bu hali de gayet başarılı gayet de duygusal.

    Tavsiye/teklifimin samimiyetini kanıtlamak için soruyorum, ne zaman okuyoruz öykülerini?

    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  5. Murat selam.

    Yorum için teşekkürler. Aslında bu öykü @Muge_Kocak nin geçen ayki öyküsünden esinle yazıldı. Hatta öyküyü göndermeden önce Müge ile paylaştım; benzeyip benzemediğini sordum, gönderip göndermeme konusunda kararsız kaldığımı söyledim. Onun öyküsünde de yoğun bir yalnızlık duygusu ağır basıyordu. Müge sağ olsun benimle çok güzel ilgilendi. Benzerlikleri gördüğünü ve mutlaka göndermem gerektiğini söyledi. Gerçeküstü bir şeyler yazacağımı biliyordum, yalnızlık olgusu bunu tescilledi diyeyim.

    Ben bu yorumu dünden beri okuyorum aslında. Tam nasıl cevap vereceğimi bilemedim, yanlış bir cevap vermek istemedim. Bu sabah Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı sipariş ettim. Senin çok önce, yine böyle bir yorumda bahsettiğin Bukowski’nin Factotum’unu da alıp okumuştum. Bakalım nasıl bir benzerlik yakalayacağım.

    Asıl meseleye gelirsek. Öncelikle ben her yorumumuzda ufak bir eleştiri olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu @gayekcelik ye de söylemiştim. Ben burada çok değerli insanlar tanıdığımı, iyi arkadaşlıklar kurduğumuzu düşünüyorum, bilmiyorum. Bu nedenle birbirimize bazen fazla iyimser davranabiliyoruz. Sen de çok dikkatli konuşuyorsun, çok naziksin teşekkür ederim. :sweat_smile: Ama eleştiri gerekli. Aynen böyle; kırmadan, nazikçe… Ben bu öyküde metaforlar ön planda olsun istedim. Daha önce de bu sembolizmi yine kullanıyor, seviyordum ama bunu senin dediğin gibi çok küçük nüanslarla, pek hissettirmeden veriyordum sanırım. Bunda belki de biraz abartmışımdır; sanıyorum gerçeküstü bir metin olduğunu için bu hale geldi.

    Neyse uzattım biraz. Teşekkür ederim. Bu ay yazabileceğimi pek sanmıyorum ama mutlaka öykülerinizi okuyacağım. :+1: Ha bu arada…

    Romana ne dersin? :sweat_smile: Görüşürüz.