Öykü

Dünyayı Öldüren Adam

Dünyayı öldürdüm ben.

Bir gece kafam güzelken iyiliğe olan inancımı da böyle öldürmüştüm. Kafasına sıkmıştım, bilekleri dikine kesmiştim, evde ne kadar hap varsa zorla içirmiştim. Yanlış anlamayın, ben bi’ Hitler değilim, bi’ Cengiz Han değilim, bi’ Padişah hiç değilim. Ben vücudumuzu enfeksiyondan korumak için var olan ateşim sadece. Virüsü öldürmek için cayır cayır yanan kırk derece ateşim ben. İşte böyle havale geçirerek öldü dünya. Bir gece, kafam güzelken… ben bir tuşa bastım… Dünya öldü.

Hadiseden bir ay sonra Levo geldi yanıma, Derviş Levo. Onları bulalı birkaç gün olmuştu. Üstü başı pislik içindeydi, kıyafetleri paramparçaydı. Kafasında jilet izleri vardı bir çocuğun karalamaları gibi. “Sen Padişah mısın?” diye sordu. Cevap vermedim. Bakıştık biraz. Levo’nun başıbozuk ama masum gözlerini gördüm ilk kez. Sonra “Neden sordun?” dedim.

“Padişahlar da kendi kendine konuşmayı sever,” dedi bana.

Başkent havası kapalıydı, yeryüzüne yakındı bulutlar. Bir ışık çaktı gökyüzünde; sanki bir yerlerde bir cam kırıldı, bir dal koptu yerinden, çatırdadı bir şeyler. Levo havaya baktı birden. Yağmur şıpırdamaya başlayınca kollarını iki yana açtı. Etrafında dönerek yağmurun altında dans etti deli. O gün elime birkaç parça yırtıp pırtık kâğıt tutuşturdular, bir şeyler yazmamı istediler.

Yazıyorum.

Madde 1: Dünya’nın buna ihtiyacı olmadığını söylerseniz yalan söylemiş olursunuz.

İhtiyacı olduğunu düşünmesem yapmazdım. Hastaydı dünya. Çok hastaydı. Bir gün iki ağrı kesiciyi bir ellilikle devirmişti, kafası çok güzel olmuştu. Sonra alkole cıgaraya vurmuş, bir sürü yeminler içmiş, tövbeler etmişti. Bir an çabuk parlamış, geri hiç sönmemişti. Yine ne yapıyorsa dönmüştü ona. Bu dünya bağımlıydı arkadaş! Damarlarında savaş, hastalık, kuraklık ve ölüm gezsin istiyordu. Dünyanın yardıma ihtiyacı vardı, ona yardım ettim ben. Bakın dünyamızda bazı kaynakların on beş yirmi yıl ömrü kaldı. Bakın Greta kızımız çıkıp ağladı o kadar; kutup ayıları hep öldü, fok balıkları plastik çiğniyor. Bakın Karadeniz’de bazı bölgelerde yedi sekiz kilometreye bir HES kuruluyor, hiçbir ekosistem bunu kaldırmaz… Ben bunlara katlanamıyorum. Biz yazılımcı milleti özünde çok duyarlı insanlarızdır. Zaten o yüzden birçoğumuz korsanız. Bakın Anonymous’a… Kafa aynı kafa. Ne yaptıysam dünyaya olan aşkımdan yaptım ben. Bir gün bir tuşa bastım; yedi milyar insandan geriye yedi milyon kaldı. Biz şimdi hepimiz, bütün hayvanlar, koca dünya, çok mutluyuz. Yarı aydınlar, intihardan dönenler, psikolojik deliler, Ankara’nın gayrimeşru çocukları, hakiki gri insanlar. Bu dünya artık bizim dünyamız. Kaçıkların, üşütüklerin, anasını babasını kesenlerin, kafasını duvara aşkla vuranların dünyası. Bir gün olur ya, yeniden bir medeniyet kurulursa deliler kuracak o medeniyeti. Tıpkı daha önce olduğu gibi tecavüzden doğma bir medeniyet kurulacak. Ben o medeniyete uzaktan bakacağım. Mezarımdan bakıp güleceğim içten içe, sırıtacağım.

Bu geriye kalan insanların içinde tek deli Levo değil. Artık ‘Bütün deliler de beni buluyor,’ diye bir kalıp yok dünyada. Artık her gün bayram. Artık kim kimi görse sopasını saklıyor. Bir delinin kuyuya attığı taşı çıkarmayacak kırk akıllı yok artık…

Üç gün önce ilk kez Devlet Erkanı’nı gördüm ben. Ağzım açık onları izledim. Çünkü yaptığım planda onların yeri yoktu, bütün insanların ölmesi gerekiyordu. Bir gün boş sokaklarda, trafik ışıkları boşa yanıp sönerken bir geçide şahit oldum. Birileri toplanmış, bayraklarla, flamalarla, sloganlar ata ata yürüyordu. Hepsinin çizgili takımları vardı. Hepsinin yüzü beton gibiydi, kapkaraydı. “Ben Erkan,” demişti en önde giden. Beni görüp durdular. “Bunlar da Devlet. Biz birlikte Devlet Erkanı’nı oluşturuyoruz. Devlet Ricali ve Ankara Eşrafı da teşrif edecekler birazdan… Erenler de gelecek. Hep birlikte namaza gideceğiz.” Kulağının üstünde uzamış bir tutam saçla oynayıp duruyordu Erkan. Kapağının yarısı yanmış kızılkara bir kitap tutuyordu elinde. Ufak bir anayasa kopyasına benzettim. Erenler dedikleri de yaşlı bir adamdı, sonradan öğrendim, eski imammış. Karısıyla kızı trafik kazasında ölmüş, bir gün Padişah’la konuştuğuna inanıp müritler toplamaya başlamış kendine. Bunu paranoid şizofreni teşhisiyle yatırmışlar, Levo’yla aynı koğuşta kalıyorlarmış.

Bir gün Levo’ya “Padişah yok, her şey yalan” demiş Erenler. Levo o günden beri Padişah’ı arıyormuş.

* * *

Devlet Erkanı öyle on beş yirmi kişi, her biri birbirinden deli bir grup tımarhane kaçkınıydı. Onlar geçtikten sonra hırlayarak koşan iki köpek onlardan beklemediğim bir hızla yanıma geldiler. Tasmalarından tutan Cihan Komiser zor zapt etti onları, yoksa saldıracaklardı. Ben bir markete girmiştim; ölü insanların arkalarında bıraktıkları, hiç kimsenin ihtiyaç duymadığı içkilerden beğeniyordum kendime.

Tek elinde sönmüş bir sigara tutuyordu Cihan, ötekinde kırık bir telsiz. Uzun bir palto vardı üstünde; bu yangın yerinde, yaz aylarında kimsenin giymeyeceği, leş gibi kokan bir palto. Yanıma yanaşıp “Amirim,” diye fısıldadı. “Anons geldi. Cinayet var. Birini öldürmüşler amirim.”

Pahalı bir single malt seçtim kendime rafların birinden. “Kim ölmüş?” diye sordum. Hemen yan taraftaki cam bardaklardan birinin karton kutusunu yırttım.

“Ben ölmüşüm amirim,” dedi Cihan. “Biri hepimizi öldürmüş bizim. Dünyanın mezarını kazmış biri. Onu arıyorum. Teşkilatın bütün kaynaklarını kullanıyoruz, her ihtimali değerlendiriyoruz. İçiniz rahat olsun amirim. Ben bu cinayeti çözeceğim.” Köpeklerini gösterdi. “Bunları da Polisevi’nin oradaki K9 eğitim merkezinde buldum. Birinin kulağı duymuyor, sağır. Ötekinin ailevi problemleri var, intihara meyilli. Ama kan kokusunu iyi alıyorlar.”

Marketin elektronik bölümüne geçtik. İki telsiz beğendim Komiser Cihan’la kendime. Pillerini taktık, ayarını yaptık, ben tuvalete geçtim, o dışarı çıktı, telsizleri kontrol ettik. Çalışıyordu telsizler. Sonra Tazı’yla Saruhan’a yaş mama aldık evcil hayvan reyonundan. Cihan atıştırmalık sandığı bir kuru mama paketini açıp kıtır kıtır yemeye başladı. Bir süre sonra bana da ikram etti, ben de yedim. Otuz yıllık bir Glenfiddich yanında kedi maması kemirdim. Bizim evcil hayvanlardan farkımız yok çünkü.

Madde 2: Biz limbik sistemi memnun etmeye çalışan korteksiz, insan dediğin tüysüz maymun, özünde hepimiz hayvan oğlu hayvanız vb.

Kimse bizim içimizdeki şiddet sevgisini sınamaya kalkmasın. Şiddet çok insanî bir şeydir. Şiddet ekonomiktir, şiddet politiktir, şiddet genetiktir, şiddet aşırı derecede erotiktir. Bakın bu dünyada insanlar silahlara tapıyor. Bu dünyada insanlar açlıktan, susuzluktan ölürken hâlâ tanklı tüfekli topyekûn savaş için milyar dolarlar havada uçuşuyor. Bu dünyada birkaç insanın o kadar çok parası var ki artık harcayabilecekleri bir yer kalmadı. Bu dünya yalan dünya. Bu dünya yalnızlarla kötülerin dünyası. Bu dünya… öldü. Evet, öldü, öldürdüm. İşkence ettim ben ona. Yeryüzündeki bütün masumların intikamını aldım. Ancak tamamıyla bir hayvanî tevazuun ürünüdür bu ölüm. İnsani kibir Dünya’ya özgüydü çünkü.

Cihan gittikten sonra markette kendime bira kutularından bir taht yaptım. Tam girişi gören gıda ve şekerleme reyonuna da kırmızı bir halı serdim. Deliler bir süre sonra gelip sıra beklemeye başladılar. Hepsi bir şeyler sorup duruyordu, cevap veriyordum. Alnına tükenmez kalemle NEDEN? yazılmış birisi “Hiç kafanı duvara vurma isteği oluyor mu içinde?” diye sordu. “Hayır,” dedim. “Benim de olmuyor,” dedi. Sonra gidip kanayana kadar çocuk bezlerinin oradaki taşıyıcı kolona vurdu kafasını.

İki kişi geldi bi’ ara. “N’oldu?” dedim.

“Belim ağrıyor,” dedi soldaki.

Sağdakine “Sen kimsin peki?” diye sordum.

Soldaki “O benim belim,” dedi.

“Nasıl yani?” dedim soldakine. “Sen kimsin o zaman?”

“Ben benim,” dedi soldaki. Sağdakini gösterdi: “Bu benim belim. Çok ağrıyor.” Sağdaki de başıyla çok ciddi şekilde onaylıyordu. Yandaki eczaneden Tilac’la ağrı kesici pomat bulduk. Ben de kendime çözdüm karışık bir şeyler. O gün birçok kişinin derdine çözüm buldum. En son akşama doğru bir kız geldi. Çok güzeldi. Yirmili yaşlardaydı, başında bir peruk vardı, gözleri bu şehrin betonu kadar griye çalan bir yeşildi. Çok derin bir hüzün vardı yüzünde. “Adın ne senin?” diye sordum.

“Mona,” dedi. Tırnaklarının hepsini farklı bir renge boyamıştı.

“Problem nedir Mona?”

“Ben gülüyor muyum ağlıyor muyum çözemiyorum. Aynada kendime bakıyorum hep. Ben gülüyorum gibi geliyor, diğerleri ağladığımı söylüyor. Ağlarken de gülüyormuşum.”

Biraz düşündüm. Viskimi yudumladım. “Vaziyet biraz karışık Mona,” dedim. “Mevzu ciddi. Ama senin için bir güzellik yapacağım. Leonardo da Vinci ile konuşacağım.”

“Gerçekten mi?”

“Ben yalan söyleyecek birine benziyor muyum Mona?”

Mona güzel gözleriyle süzdü beni. Tahtıma baktı. Elimdeki viski bardağına baktı. Arkasını dönüp gitti. Sıraya girmeyen başka biri geldi sonra. Çok yabancı ama bir o kadar da tanıdık bir yüzü vardı. “Hayırdır sen?” dedi. “Napıyorsun böyle sen?”

“Haberin yok mu? Beni gönderdiler. Artık kimin ne derdi varsa ben bakıyorum.”

“Kim gönderdi?”

“Devlet Erkanı…”

Adam bir süre beni süzdü meraklı bakışlarla. Sonra “Buranın hâli ne böyle?” dedi. “Napmışsınız, dağılın, çekilin!” diye bağırdı. Öteki delileri itti. “Ne oldu burada? Dışarıda niye kimse yok? N’oluyor?”

“Sen kimsin?”

“Yahu buranın müdürüyüm ben. Nerede herkes?”

Bir an içime bir kuşku düştü. “Olanlardan haberin yok mu?” diye sordum.

“Yok! Evdeydim ben, izinliydim. Bir ay dışarı çıkmadım.”

“Herkes öldü.”

“Nasıl öldü yaa?”

“Basbaya. Öldü herkes. Bi’ biz kaldık.”

“Biz kimiz lan?”

Tahtımdan kalktım. “Kardeş, sen aklı başında birisine benziyorsun. Gel bir konuşalım senle.”

Yanına yaklaşırken gözleri büyüdü. “Senin babanın amına korum puşt!” diye bağırdı bana. Kovalamaya başladı. Marketin içinde kovaladı beni. Hemen telsizden Cihan’a anons geçtim. Tazı’yla Saruhan marketin girişindeki kasaların orada kıstırdılar adamı. Cihan adamı uzaklaştırdı. Telsizden bana “Amirim senin amir olduğundan haberi yokmuş. Seni eski bir tanıdığına benzetmiş. Pişmanmış. N’apalım?” dedi.

“Kapatın şerefsizi,” dedim. “Sakinleşene kadar müebbet verin.”

“Amirim senin geçmişine sövüyor.”

“Ben de onunkine sövüyorum. Söyle.”

“Şikâyet edecekmiş.”

“Etsin.”

“Amirim hakkında şikâyet var.”

“Benim hakkımda şikâyet olamaz. Bir yanlışlık olmuştur.”

Cihan bir süre bir şey demedi. Sonra “Amirim bırakıyorum o zaman ben bunu,” dedi.

“Lahadkaksiktirlamınagodumuyerinelaget!” gibi bir küfür savurup fırlatıp attım telsizi. Sonra Mona’yı gördüm sokakta. Yürüyordu. Üstünde pembe bir kürk vardı, tütü giymişti altına. Telsizi attığım yerden alıp direktman peşine yazıldım.

* * *

Madde 3: DNA bankası kimisi için melek kimisi için şeytan. Ama bankanın finansörü Kutlu Group daha insanlık yararına bir iş yapmış değil…

Banka yıllar önce açıldı, hepimiz kan verdik. Bir süre suç oranında ufak dalgalanmalar oldu. Tuhaf söylentiler çıktı, tuhaf kurgular, yalan yanlış haberler… Bu banka gizli bir işler çeviriyordu. İlk aşamada herkesin gen dizilimine baktılar. Kimin ne derdi var, ne sıkıntısı var hepsi genlerde gizliymiş. Çok da bilmiyorum, benim işim bilgisayarla. Öyle bir atılım yapıldı ki bu gen dizilimlerinden insanların hastalıklarını tespit edip hastalık nüksetmeden engelleyebileceklerini fark ettiler. Büyük hastalıkların birçoğu kalıtsalmış. Tabii çevresel faktörler de çok etkiliymiş ama o çevresel faktörlerin edeceği etkiyi bile gen diziliminde öngörebiliyormuş bu bilim insanları. Bizim DNA bankasında çalışanlar da bunun üstüne gitmeye karar verdiler. Biyomühendislikle, gen manipülasyonuyla bazı hastalıkların önüne geçebileceklerini düşünüyorlardı. Hastalık diye bir şeyi yok edebilecekleri hayali vardı kafalarında. Sonra mutlu mesut hiç ölmeden yaşayacaktık. Ne güzel dünya… Yok öyle dünya…

Ben Mona’yı takip ederken Levo geldi yanıma. “Sen Padişah mısın?” diye sordu.

“Velev ki Padişah’ım oğlum,” dedim. “Bundan sana ne?”

“Padişah mısın değil misin?”

“Olabilirim de olmayabilirim de Levo.”

“Küçük dağları yaratıcam da… Büyükleri sen halleder misin?”

“Bu yaptığına Padişah’a şirk koşmak denir. Büyük günah.”

Öyle deyince durdu. İki elini yanaklarına vurdu, kaldı öyle. “Deme!” diye bağırdı. “Deme! Öyle deme! Öyle deme!”

“Yok, demiyorum tamam. Sen söyle bakayım. Sana neden Derviş diyorlar?”

Cevap vermedi. Elleri yanaklarında beni izledi. Ben Mona’yı izledim. Arada eczaneden aldığım haplardan atıyordum karışık. Mona’nın üstünde kürklü bir mont vardı. Pembeydi, sokak lambalarının ve çürük varillerde yanan cılız ateşin ışığında rengarenk parlıyordu. Kafam dönüyordu. Arada gidip geliyordu. Haplarla viski ortaklaşa tuhaf etkiler yarattılar vücudumda.

“Ben biliyorum,” dedim Levo’ya.

“Neyi?”

“Sana neden Derviş dediklerini.”

“Neden?”

“Tasavvufta Padişah’ı takip edenlere, onu bulmaya çalışanlara derviş denir.”

“Derviş.”

“Sen de Padişah’ı arıyorsun.”

“Padişah’ı arıyorum.”

“Neden Levo? Neden arıyorsun?”

Yere bakarak yürüyordu. Bir süre cevap vermedi. Sonra “Ona bir soru soracağım,” dedi.

“Ne soracaksın?”

“Sen Padişah mısın?”

“Padişah’a sen Padişah mısın diye mi soracaksın?”

“Hayır, sen Padişah mısın?”

Yüz kaslarımı hissetmiyordum çok, ama gülmüş olmalıyım. Çünkü Levo da güldü, pis pis sırıttı Padişah’ın delisi. “Sen göründüğünden daha zeki bir insansın,” dedim ona. “Bak bir gen var oğlum Levo. Neuregulin 1. Daha yaratıcı, daha zeki, böyle üstün başarı gösteren insanların geniymiş bu. Bu gene sahip insanların psikoz ve depresyona daha yatkın olduklarını keşfetmişler. Aynı zamanda bipolar bozukluğa, şizofreniye ve diğer kalıtsal psikolojik rahatsızlıklara da… Delilerle dâhilerin bir geni ortaktır Levo. Unutma bunu. Zaten Dünya da bu yüzden öldü. Anlıyor musun beni?”

Levo bomboş bakıyordu yüzüme. “Yok,” dedi. “Anlamıyorum.”

“Ben de anlamıyorum,” dedim. “Siktir et boş ver. Kasma. Her şeyin başı sağlık.”

Mona bir apartmana girdi. Levo’yu postalayıp ben de girdim apartmana. Mona’nın topuklu ayakkabılarının sesini takip ettim. Dördüncü katta bir daireye girdi, arkasından seğirttim hemen. Kendimle karşılaştım o dairede. Çünkü duvarlar kırık dökük aynalarla kaplıydı. Gaz lambalarıyla ve portatif ışıklarla aydınlanmıştı her yer; aynaların aralarından ölü nergisler sarkıyordu kopmuş kablolar gibi. Kafam çok iyi olmuştu. O dinginlikte, o sessizlikle öyle yapmacık, öyle suni bir rahatsızlık gördüm. O aynaların her birinde başka bir yüz gördüm ben. Gölgeler bakmadığım yerde başka oynuyordu. Sonra Mona elimi tuttu. Beni yatak odasına götürüp yatağa oturttu. Kendisi de temiz, tek parça bir ayna karşısına oturup makyaj yapmaya devam etti. Ufak, el boyutunda bir radyoda bir şarkı çalıyordu.

 

♫ Boşluk ve sonsuzluk ♪

♪ Sarıyor senin derini ♬

♪ Elim tutamaz elini ♪

♫ Sırları derin ♪

♪ İnsan yabancı bu yere ♫

 

“Da Vinci ile konuştum ben,” dedim. “Senin için…”

“Öyle mi?”

“Evet. Senin şu ağlama gülme olayını sordum. Nereden baktığına bağlıymış. Normalmiş yani, olağanmış. Bazen ağlanacak bir durumda öyle bir güzellik olurmuş ki, gülmen gerekirmiş. Bazen de birinin gülünecek hâlinde öyle bir hüzün görürmüşsün ki, oturup ağlarmışsın Mona. Mona… Moonaa… Ne güzel ismin var senin. Sen çok güzel bir kadınsın Mona.”

Ceketimin iç cebinden viski şişesini çıkarıp büyük bir yudum çektim. Birden telsiz hışırdadı. Statik sesle bağırdı Cihan. “Amirim,” dedi. “Amirim, dosyada büyük gelişme kaydettim. Konuşmamız lazım. Neredesin amirim? Müdür’le konuştum. Bana bir şeyler söyledi o.” Bir an Levo’nun sesi geldi: “Müdür napıyon Müdür. Müdür müdür müdür?..”

“Lan Levo,” dedim telsize. “Hişş… Derviş Levo… O telsizi eğri büğrü tutma, seni sîgaya çeken bir Molla Cihan gelir.”

Cihan duyup aldı telsizi tekrar. “Amirim… Konuşmamız lazım. Çok önemli.”

Telsizi kıstım, en son Cihan’ın köpekleri birbirine havlıyordu.

 

♪ Ölmek ne haddimize ♫

♩ Yaşamak ne ki, bu oyun kimin ♪♪

♪ Bi yokuşu çıkarsın öteki de gelir ♬

♫ Hülyaya dalmış bi foton gibi ♪

 

“Ne diyordum Mona? Sen çok güzelsin…”

“Biliyorum.”

“Biliyorsun tabii. Bilirsin. Öyle güzelsin ki, Da Vinci’nin çizdiği tablolardaki gibi böyle yüzlerce yıl birilerinin aklını meşgul edebilirsin. Ben bütün bu güzelliği öldürdüm Mona. Anladın mı? Anlıyor musun? Bir gece kafam çok güzeldi benim. Aha böyle kafam siktiri çekip gitmişti, nerede olduğunu bilmiyordum. Şeytanî bir plan düştü aklıma.”

Derin bir iç çektim. Viskimden büyük yudumlar aldım. “Benim bir köpeğim vardı Mona, biliyor musun? Adı Cebrâîl’di. Öğrenciyken bunun ameliyatı için üç ay karın tokluğuna çalıştım. Bir gün o köpeğimi öldürdüler Mona. Arabayla çarpıp arkalarına bile bakmadan basıp gittiler. O gün dünyanın amına koymaya yemin ettim ben. Adaletini siktiğimin dünyası…”

Mona gelip yanıma oturdu. “Biliyorum,” dedi. Gözyaşlarımı sildi. Ağladığımı fark ettim.

“Neden böyle oluyor Mona? Neden böyle olmak zorunda? Neden adalet yok dünyada? Neden bu düzen baştan böyle mayası bozuk şekilde ilerlemiş? Neden bazı şeyler geri dönülmeyecek şekilde yanlış? Kimde bu soruların cevapları? Aramaktan yoruldu insan…”

“Üzülme. Dünyanın sonu geldi.”

“Geldi. Ben getirdim. Pişman mıyım? Asla! Artık ben de sizden biriyim. Beyhude yaşıyorum, hiç kimseyim…”

 

♫ Biz bir rüyayız ♪

♪ Başka bir rüyanın içinde ♩♪

♫ Boşluğun pençesinde ♬

♩ Koyunlar kumrular kuğular gibi ♫

 

İç cebimden cüzdanımı çıkardım, pantolon cebimden çakmağı. Önce kimliğimi yaktım, gerçek anlamıyla hiç kimseydim artık. Ardından bir ay önce çekilen bir fotoğrafı tutuşturdum ucundan. Herkesin otuz iki diş güldüğü, herkesin inanılmaz mutlu olduğu, herkesin mutluluktan öldüğü bir fotoğraftı. Yaktım, kavruldu şipşak resim. Mona’ya baktım. Çok güzeldi. Böyle yakıcı, tahripkâr bir güzelliği vardı. O kadar güzeldi ki zarar veriyordu.

“Ben galiba sana âşık oluyorum Mona.”

“Herkes olur.”

Sonra siktiri çektim. Yine vazgeçtim bir şeylerden. Yavaş yavaş kaydım yatakta, öyle yığılıp sızdım. Gözlerimin önünde gökkuşakları dönüyordu. Rüyamda Mona’yı gördüm. Bir beşiğin başında duruyordu. Beşiğin içinde ölü bir bebek vardı. Dört bir yandan kamyonlar henüz katılaşmamış çimentoyu döküyordu açık pencerelerden. O sıvı betonun içinde çırpınıyordum, boğazımdan içeri doluyordu. Boğuluyordum. Mona daha önce duymadığım bir ninni söylüyordu.

* * *

Şimdi bakın, bu size son çağrım. Dünyada son on yılda soyu tükenen hayvanlara bir bakın. Yanan ormanlara, yok edilen doğal alanlara, katledilen kültürel miraslara bakın. Küresel ısınmaya, salgınlara, sefalete, savaşa ve bütün bu ölüme bir bakın. Açın gözünüzü de bir bakın.

Çünkü bakmadınız, öldü dünya. Çünkü bakmadınız, gelmişini geçmişini sildim ben bu dünyanın. Hani nerede şimdi ilahi adalet? Herkes eşit derecede ölü. Ben bu dünyayı uyanamadığı o kâbustan uyandırdım. Herkesin yapmak istediği ama cesaret edemediği şeyi yaptım ben. Şimdi hiçbirinizin mezardan çene çalmaya hakkı yok. Hiçbiriniz yoksunuz. Merak etmeyin biz de yokuz. Var olduğumuzu sandığımız bir illüzyonun içinde ölmeyi bekliyoruz. Ölüp, çürüyüp, sindirilip, dünyanın kursağından geçip öylece sıçılmayı bekliyoruz.

Madde 4: Kocaman bir bokuz hepimiz. Eşit birer bok parçası.

Bakın size neye inanıp inanmayacağını söylemek haddime değil benim. Ben buraya sosyalist propaganda yapmaya da gelmedim. Benim karargâh olarak seçtiğim yer manidar bir şekilde süpermarket, ben şirketlerin bizi yönettiği bir geleceği inandırıcı buluyorum. Ben William Gibson okuyorum, Blade Runner izliyorum. Yazılımcı adamım ben, derin uzay koloniciliğine inanıyorum. Benim dinle olan ilişkim, inançlı birinin dinle ilişkisinin başladığı yerde biter; ben kimseye vaaz verecek kadar inançlı bir insan olamadım. Ben bu dünya böyle olmasın diye yapmadım bunu. Bu dünya böyle diye yaptım. Elime birkaç sayfa kâğıt verdiler, şimdi yine en iyi bildiğim işi yapıyorum. Yazıyorum.

Bugün sabah kapının deli gibi vurulmasına uyandım. Mona yoktu. Tekrar sabah olmuştu. Bok gibi hissediyordum, bok tadı vardı ağzımda. Bir süre sonra dayanamadı, kırıldı ahşap kapı. Cihan Komiser girdi hızlı adımlarla, Tazı’yla Saruhan etrafta koşuşturdu, havlamaya başladılar.

“Neredesin amirim sen?” dedi Cihan alelacele.

Doğruldum, etrafta bir su aradım. Bulamayınca viskiden çektim iki yudum. Hâlâ gözümün önü bulanıktı.

“Amirim, iyi misin? İyi misin? Amirim iyi misin? Neredeydin? Neredeydin?”

“Sus lan!” diye bağırdım. “Hesap mı vereceğim ben sana! Amirin değil miyim ben senin!”

Öyle deyince sustu. Köpekler de sustu, hizaya geçtiler. “Amirim,” dedi Cihan fısıldayarak. “Bir şüpheli var. Onun için rahatsız ettim.”

Evin içinde Mona’yı aradım, bulamadım. Kapıya yürüdüm, Cihan arkamdan geldi. Birlikte merdivenleri inmeye başladık. “Kimmiş?” diye sordum.

“Valla Müdür’den aldım istihbaratı,” dedi. “Bir adam çıktı karşıma. Dosyası kabarık, merkezden istedim vermediler. Gittim arşivden kendim çıkarayım dedim beni tehdit ettiler. Terörcülerin elindeymiş bu. Ama bizim de istihbaratımız sağlam, elimiz kolumuz uzundur. İlçe Emniyet Müdürlüğü olsun, Yenimahalle Semt Karakolu olsun, şu fakültenin girişindeki özel güvenlik Sami Abi’ye kadar bizim de bi’ çevremiz var icabında. Bir şekilde dosyaya ulaştım ben. Adam eski DNA bankasında çalışan biri çıktı. Anasının faili meçhul, cesedi ve katili yok. Babasını sopayla döverek öldürmüşler. Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek, askerî darbeye teşebbüs, espiyonaj, Kürtlük, Alevîlik, sıradan olmamak… Hepsinden yargılanmış, suçlu bulunmamış. Bir şekilde beraat etmiş, onu da kollayanlar var. Ama ben peşindeyim amirim. Savcı’dan yakalama emrini alabilirsek tutar getiririm vatan hainini…”

Kapıya geldik. Etrafa baktım kimse yoktu, Mona’yı aradı gözlerim. Düşündüm biraz. Sonra “Aferin Cihan,” dedim. “Aferin oğlum. Bir gün Emniyet Müdürü olacaksın sen.” Yürümeye başladık. Köpekler geliyordu arkamızdan. “Sen kahraman olacaksın. Ama ben senin amirinsem emrediyorum sana, bu işin peşini bırak. Alıyorum dosyayı senden, Levo’ya veriyorum.”

“Olur mu öyle şey amirim!” diye bağırdı Cihan. “Levo’nun işi çok. Levo Padişah’ı arıyor.”

“Buldu oğlum. Buldu. Padişah benim. Hepinizin Padişahıyım ben. Şimdi eğer ben Padişah’sam emrediyorum sana, bu dosyayı bırak başka cinayetlere bak; yok eğer sen Padişah’san git Afrika’daki açlığa falan çözüm bul, bu dosyayı yine bırak.”

Biraz düşündü Cihan. Sonra o sert, çizgilerle dolu yüzünün el verdiği kadar saçma bir gülümseme yayıldı yüzüne.

“Üstüne bastın amirim,” dedi.

“Ne?”

“Afrika’da açlığa çözüm buldular. Afrika’da kimse aç değil artık. Afrika’da kimse yok çünkü. Deliler de birbirini yemiş, ölmüş hepsi. Afrika’da açlık yok, artık herkes mutlu, herkes öldü çünkü…”

Bir şey demedim. Markete girdik. İçeride Mona’yı aramaya başladım. Bir süre peşimde dolandıktan sonra “Yoksa sen de mi onlardansın?” diye sordu bana Cihan.

Bir süre bakıştık. “Şu yaptığına iftira atmak denir,” dedim. “Hem de amirine… Ayıp, hiçbir şey öğretememişim sana. Bunca yıllık başkomiserine büyük saygısızlık yaptın. Bak şu ileride, yüz kremlerinin hemen yanında Türkiye haritaları var. Oradan kendine ücra bir kasaba beğen oğlum. Seni Padişah’ın bulamayacağı bir dağa süreceğim, akşama kadar boku böceği sorgulayacaksın.”

Cihan elini yumruk yapıp avcuna vurdu. Ağlayacaktı, titriyordu.

“Tamam tamam,” dedim. “Sakin ol. Git bana Mona’yı bul. Dosyada önem teşkil eden bir şahıs.” Bir şey demeden asker selamı verdi gitti. Mona’yı aradım uzun süre, bulamadım. Markette karnımı doyurup bolca su içmem gerekti. Sonra bir kasanın üstüne çıkıp bir güzel işedim. Gören bir deli gelip kasanın altındaki pedala bastı, ben işerken altımdaki platform hareket etmeye başladı. Durdu bir süre sonra; bir şey çıt etti, bozuldu alet.

“Bozdun,” dedim deliye.

“Hasiktir götveren,” dedi bana.

“Götveren olmakta bir sorun yok,” dedim. “Yıl olmuş iki bin bilmem kaç, kimseyi tercihlerine göre yargılayamazsın, bu isimleri de aşağılayıcı tavırlarla söyleyemezsin. Puştluk yapmayacaksın, yaptırtmam!”

Deli “Hasiktir götveren,” diye tekrarladı kendini. Bazı insana dünyanın sonu gelse bile laf anlatılmıyor.

Sağa sola sordum, yok, gören olmamıştı Mona’yı. Akşama kadar gezdim, bulamadım. Devlet Erkanı’na çıkayım dedim onlar da bir camii açılışına gitmişlerdi. En son Mona’nın sokağında kaldırıma çöktüm, kalan viskimden içmeye başladım.

Bir süre sonra Levo geldi. Kocaman, kıpkırmızı bir telsiz izi vardı alnında. Ters baskıyla Motorola yazıyordu. Benim Padişah olduğumu duymuş Cihan’dan. Daha doğrusu tam duyamamış da kulak misafiri olmuş. Erenler’den de teyit etmiş. Devlet Erkanı bu konuda biraz çekinceli kalmış. Onlar için devlet de vatandaş da Padişah da kendileriymiş. Levo ufak adımlarla yaklaştı yanıma. Çömeldi, dizlerini göğüs kafesine dayadı. “Sen Padişah mısın?” diye sordu bana. Cevap vermedim. Bakıştık biraz. Levo’nun başıbozuk ama masum gözlerini yakından gördüm ilk kez. Sonra “Neden sordun?” dedim.

“Padişahlar da kendi kendine konuşmayı sever,” dedi bana.

Yağmur yağdı çok. Yağmurun altında oturdum, Levo dans etti. Sonra tekrar çömeldi yanıma. Aynı soruyu sordu.

“Evet,” dedim bıkkın bir tavırla. Yağmur ciğerime işliyordu. “Evet, Padişah’ım ben. Oldu mu? Padişah’ım işte. Artık buldun oğlum Levo. Padişah’ı aramana gerek yok. Padişah benim. Mona’yı gördün mü sen?”

Levo bir süre önüne baktı, çatlak asfaltta akan suyu inceledi durdu. Suda pis bir şeyler vardı. Çamur vardı, pas vardı, çöp vardı, kan vardı, ter vardı, gözyaşı vardı, kusmuk vardı, bok vardı… Kötülük vardı akan suda, çürümüşlük vardı. Bütün dünyanın pisliği o suda akıyordu sanki. Levo bana döndü. “O kadar dua ettim,” dedi. “Niye hiçbirine geri dönmedin?”

“Daha önemli işlerim vardı. Soruma cevap ver. Mona’yı gördün mü?”

“Ne işin vardı?”

“Sana ne lan amına kodumun delisi!” diye bağırdım.

Birden kalktı ayağa. “Neredeydin?” diye bağırdı o da. “Cihan kafama vurdu! Beni dövdüler! Neredeydin?”

Yüzüne baktım. Bir şey diyemedim. Bir garip bakıyordu bu sefer. “Beni her gün dövdüler! Beni hayat boyu dövdüler! Neredeydin!” İki kere tokatladı kendini. Üç kere hızlıca “Neredeydin,” diye tekrarladı. Sonra birden üstüme atıldı, kafama vurmaya başladı. İtmeye çalıştım, bacağımdan yakaladı, tek eliyle yakama yapıştı, tırnaklarını sırtıma, boynuma, omuzlarıma geçirdi. Yanlamasına, çekiç gibi vurmaya başladı yumruğuyla.

“Neredeydin!”

“Geldim lan işte!” dedim. “Senin için geldim! Bırak! Geldim ben! Dur lan! Bırak hayatını sikerim senin!” Levo’nun gözü dönmüştü. Elime boş viski şişesi geldi. Kafasına vurdum, tak etti bir şey ama şişe kırılmadı. Levo bıraktı beni, ellerini kafasına götürüp çömeldi. Sesli şekilde ağlamaya başladı. Sayıklıyordu. Ben kaçarken bana baktı yaşlı gözlerle. Yağmur yüzünden aşağı akıyordu. Parmaklarının arasından süzülen kan ve gözyaşı o akan suya karışıyordu.

“Mona’ya tecavüz ettiklerinde neredeydin,” dedi bana, ileri geri sallanırken. “Kız kardeşime tecavüz ettiklerinde neredeydin? İkisi de sana seslenmiş, dönüp bakmamışsın. Hep sen mi hesap soracaksın! Neredeydin, neredeydin, neredeydin…”

Onu orada bırakıp kaçtım. İçime derin bir huzursuzluk çöktü. Kafam doğuştan güzeldi, bazı şeyleri hatırlayamadığımı fark ettim. Koşuyordum, arkama bakmadan, nereye gittiğimi bilmeden koşuyordum. Yağmur vurduğu yerde kırbaç gibi kesiyordu etimi. Etraftaki delilerin hepsi bana bakıyordu. Deliler yadırgamıştı beni, sanki kabullenememişlerdi bu anormal düzenin içindeki normal hareketi. Bir an her şey yabancı geldi. Çok kızıyordum kendime. Ölesiye kızıyordum, deli bir öfkem vardı. Geçmemişti hâlâ. Bütün dünyayı öldürdüm ben, dinmedi öfkem. En sonunda durdum bir yerde, yere yığıldım. Nefes nefese kaldım yıkılmış bir binanın önünde. Kendim de aynı o bina gibi bir enkazdım.

Orada yatarken bir gölge düştü üstüme. Tazı’yla Saruhan beni koklamaya başladılar. Uzun bir binaya bakar gibi Cihan’a baktım. Yağmurun çamurun içinde kocaman, kapkara bir siluetti heykel gibi. Arkasında bir şimşek çaktı.

“Amirim,” dedi. “Söylediklerini düşündüm ben.”

“Mona’yı buldun mu?”

Söylediğimi duymamış gibi “Hani Padişah’tın sen?” dedi.

“Padişah’ım lan,” dedim. “Padişah’ım işte. Sen Mona’yı buldun mu?”

“Bana Padişah’ın bile bulamayacağı yere süreceğim seni dedin. Sen de bulamayacaksan beni nereye süreceksin?”

Bir cevabım yoktu buna. Çok güzel sordu Cihan Komiser, bir şey diyemedim. Kafamda paradoksal bir sürü cevap döndü dolaştı. O cevapları gözümle gördüm sanki. Hepsi bir bilgisayar kodundan ibaretti. Hepsi 0 ya da 1’di. Ben arada kalmıştım. Ne yok olabilmiştim ne de tamamen vardım. Ne olduğunu düşünüp duruyordum sürekli. O gece ne olduğunu düşünüp duruyordum. Bütün bunlar hep bir salgının arkasına geldi. Bütün bu gen manipülasyonu, hastalığın olmadığı bir dünya, bir hastalığın sonucunda geldi.

Madde 5: Dünya alçaktır ve de korkaktır.

Arada bir doğa intikam alır insandan. İşte öyle bir zamanda geldi bütün bu zırvalıklar. Ve ben, bu gizli programı, bir gece kafam güzelken aldım, götürdüm, o salgın için ayırdıkları aşının içine yerleştirdim. Eğer yeterince uzaktan bakarsanız, her şeyin bir koddan ibaret olduğunu görürsünüz benim gibi. Ben bildiğim şeyi yaptım, yazdım sadece. Yalnız bir hatam vardı. Ben dâhi olduğumu düşünüyordum. Meğer deliymişim.

“Mona’yı buldun mu?” diye sordum tekrar.

“Buldum,” dedi. “Bana katilin kim olduğunu söyledi.”

“Kimmiş katil?”

“Katil sen çıktın amirim. Hepimizi öldürmüşsün sen. Dünyanın katili sensin. Hakkında yakalama emri var. Savcılıktan izin geldi; buyur al, bu da belgesi.”

Makasla kesildikten sonra ortasından koli bandıyla tekrar yapıştırılmış, bir kısmı yanıp kavrulmuş bir fotoğraf uzattı bana. Geçen senenin yemeğinden. DNA bankasında çalışan bütün yazılım ekibi. En ortada ben vardım. Biri yüzümü keskin bir şeyle kazımıştı. En köşede Müdür’ü gördüm. Bir şey diyemedim. Ne tepki vereceğimi bilemedim. Kafam uzun süre önce siktiri çekmişti. Niye yaşadığımı bilmiyordum, yaşayıp yaşamadığımı bile bilmiyordum. Öyle kendimi çok uzaktan seyrediyordum sanki.

“Yoruldum ben,” dedi Cihan. “Çok yoruldum,” dedi. “Çok yoruldum amirim. Anlamıyorsunuz, kimse anlamıyor… Yoruldum ben… Ya ben çözecektim bu cinayeti ya bu cinayet beni çözecekti. Beni çözecekler diye çok korktum amirim. Anlıyor musun? Eskiden hata yapmazdım. Şimdi yapıyorum. Affet amirim beni. Bu cinayeti senin için çözdüm. Bütün teşkilat öldü. Öldü herkes. Dayanamadım ben. Bu cinayeti çözmeden teşkilatın mezarı huzursuzdu. Alacağım seni amirim. Zorluk çıkarma. Mahkemeye çıkacaksın. Devlet Erkanı’na hesap vereceksin. Yaptığın hainliğin cezasını çekeceksin. Ben emir kuluyum. Ben Padişah’ın kuluyum. Ben senin kulunum. Elim kolum da kendimi bildim bileli bağlı.”

Baktım; Tazı’yla Saruhan gözlerini bana dikmiş, hırlıyorlardı. Kendini köpek sanan deliler hırlıyorlardı bana, Cihan Komiser boyunları tasmayı vurdukları an insanlıktan çıkmışlardı zaten. Cihan’ın paltosunun altındaki odun gibi kolları bana uzandığı anda bacaklarımı ısırmaya, tırnaklarıyla elimi yüzümü çizmeye başladılar. Cihan çocuk gibi kucakladı beni, delileri tekmeledi. Beni bir alışveriş arabasına koydu, Devlet Erkanı’na doğru yola çıktık. Gülmeye başladım yolda. Kahkahalar atmaya başladım, o kahkahalar devleşti boş sokaklarda.

Meydanda iki yana dizilmişti bütün deliler. Okul sıralarını üst üste dizip derme çatma bir mahkeme kürsüsü yapmışlardı, Devlet Erkanı oturuyordu orada. Arkalarında bir bayrak direğine Dali’nin çakma bir tablosundan kesilip alınmış bir resmi asılıydı, rüzgârda usulca dalgalanıyordu paçavra gibi. Tam ortaya da ağaç dallarından, dökme demir sopalardan ve çamaşır iplerinden bir darağacı kurmuşlardı. Kollarımdan bacaklarımdan tutup darağacına doğru götürmeye başladılar beni. Çırpınırken “Padişah’ı öldüremezsiniz!” diye çığlık attım. “Padişah zaten öldü!” diye bağırdım. “Bak Dünya da öldü!” dedim. “Onu,” dedim, “…ben öldürdüm!” Herkes bana bakıyordu. Levo’yu gördüm kalabalığın arasında. Ağlıyordu. Erenler ağlıyordu. Müdür ağlıyordu. Hepsi ağlıyordu. Bütün dünya ağlıyordu, hepsi beni izliyordu. Bir tek Mona gülüyordu. Benim gibi gülüyordu o da. “Bakmayın öyle!” diye bağırdım. “Siz bir avuç deli, bir gün siz de öleceksiniz! Hiçbirimiz çivi çakmadık! Ölüp geberip siktir olup gideceğiz! O gün Dünya mezarından çıkacak! O gün bana teşekkür edeceksiniz!”

Hava bok gibiydi. Bok tadı vardı havada. İlk kez ölen insanlardan gelen leş kokusunu aldım. Savunmamı yazılı olarak alacaklarını söylediler. Oturdum, yazmaya başladım.

Madde 6: Homo homini lupus…

 

Şarkı: Gaye Su Akyol – Boşluk ve Sonsuzluk

Kasvet Ulu

İnsanın kendi yüreğiyle olan çatışmasıyla ilgili metinler yazıyorum. Herhangi bir mesaj verme isteği ya da anlaşılma kaygısı taşımıyorum. Yirmi dört yaşındayım ve gerçek adım Umut Yazar. polikromhatiralar adlı kişisel blogumda dilim döndüğünce öyküler paylaşıyorum. Sevdiğim bir yazarın dediği gibi: dersimiz kasvet, konumuz Ankara, alkol 215 promil, vaziyet bombok… https://polikromhatiralar.blogspot.com/

Öne Çıkan Yorumlar

  1. ebuka says:

    Kasvet selamlar;

    Öyküdeki ince mizahi zekaya bayıldım. Yani mizahı böyle kasvetli bir öyküye yedirmek takdiri hak ediyor. Ellerine sağlık büyük keyifle okudum bu güzel öykünü…

  2. Selam Kasvet,

    Artık trademark işler var karşımızda. Ancak yanlış anlaşılmasın bu sadece bir tarz meselesi değil. İlk okuduğum Kasvet Ulu daha genç daha enerjik, ortalardaki daha trajik daha depresifti. Şimdi kara mizah unsurları ağır basan derin hikayeler okuyorum. Ve bu değişim -gelişim demiyorum sadece çeşitleme- bence sağlam ve yaşayan bir zihni gösteriyor.

    Öykü türünün başyapıtları arasında bence. Raflarda kitaplarını gördüğümüzde “Bu adam” diyceğim “benim arkadaşım…”
    “Tabi tabi, he he” diyecekler arkamdan…

    Sanırım beğeni derecemi anlatabilmişimdir.

    Edit: Gaye’nin yorumu ile atladığım bir konuyu hatırladım. Diyaloglar… Bu kadar absürd bir eserde bu kadar gerçek diyaloglar. :clap::clap::clap:

    Ellerine sağlık Kasvet
    Görüşmek dileğiyle… :raising_hand_man:

  3. Kasvet :innocent:
    Sana daha önce de söylediğim gibi, bu öykün bence senin en iyi öykün, hatta iddialı bir şey söyleyeyim, genel çerçevede benim okuduğum en iyi öykülerden biri.
    Zaten oldukça iyi yazıyor, mekânları kusursuz bir detaycılıkla anlatıyorsun. Okuyucuyu alıp öykünün içindeki bir sandalyeye oturtuyor, sonra diyaloglarla çok iyi beslediğin tiyatral bir gösteriye dönüştürüyorsun.
    Hem insan köpeklerin, hem Levo-Mona’nın, hem ana karakter ve Cihan komiserin muazzam dizayn edilişi, öykünün bel kemiği ve olağanüstü etkileyici.
    Başyapıt konusunda kesinlikle Murat’a katılıyorum. Özel Sayıya ve sana çok yakışır bir öykü olmuş.

    Ellerine sağlık :slight_smile: Hep yaz, hep okuyalım.

    Bolca sevgiyle :pray:

  4. Senaa says:

    Sevgili @ulu.kasvet,

    Öncelikle emeğine sağlık. Nereden başlayacağımı bilemedim, dünyayı öldürmek? Gerçekten çok sağlam bi konu. Bunu düzen eleştirileriyle desteklemeni ve bu konuyu sıradanlıktan çok uzağa taşıyan dili başarılı buldum. Kara mizah benim de sevdiğim bir tür. O nedenle de bu öyküne diğerlerine göre torpil geçmeye meyilliyim sanırım. :slight_smile:

    Dialoglara gelince, en sevdiğim sahne:
    “Padişah sensen, neredeydin?” bölümü oldu. Oralarda bir okur olmaktan çıkıp, yanlarında tanıklık eden biri gibi hissettim kendimi.

    Kalemine sağlık,

    Sena

  5. Sanırım bu hikaye kendi hayal gücünün bir manifestosu. Karakterlerinle ve kendi yarattığın gerçeklikle yüzleşmişsin ya da onları onları artık sonlandırmışsın. Bir devrin sonunu andırıyor bu hikaye. Her şeyden biraz biraz var. Acıdan, delilikten, gerçekliği terk edişten, öfkeden ve tamahkâr bir aşktan…
    Mizahi yönü daha ağır basıyor hikayenin. Ek olarak oldukça akıcı ve bir kaç yerde gözüme çarpan kusurlar haricinde beni kendine çeken bir öykü. Boğuk bir kasvet değil ama neşeli bir delilik havası aldım hikayeden, bazı yerlerde ise kendimi okuyormuş gibi hissettim…
    Devlet Erkanı, “belim ağrıyor” diye şikayet eden karakter, K9 köpekleri, Derviş Levo… hepsi son derece yaratıcı ve zekiceydi. Tebrik ederim. Lakin bunların üzerine binen absürt konuşmalar, bazı absürt durumlar, gereksiz ve de eğreti geldi bana. Zaten hikayede yeterince mizah var, daha fazlası hem ciddiyeti hem de kaliteyi düşürüyor. Marketteki kovalamaca kısmı mesela… Senin kalemin daha ağır bir kalem, böyle şeylerle hikayeyi yormaya gerek yok.
    Bazı yerlerdeki aforizmalar oldukça gereksiz ve zorlama duruyor. Örnek vermek gerekirse şiddetle alakalı olan aforizma bana epey boş geldi. Yazmasan da olurdu. Aforizma yazmak zorunda değilsin zaten buna ihtiyacın da yok.
    Mona kısmı epey dikkatimi çekti. Güldüğünü ya da ağladığını anlayamaması ve bundan yakınması epey güzeldi. Lakin devamı hoş durmuyor. En sevmediğim kısım bu oldu sanırım. Hele Gaye Su Akyol çalan kısım fecaattı…
    Genel bir eleştiri olarak şunu söylemeliyim ki aşk ile alakalı bu kadar bastırmak tehlikelidir. Bir iki hikayende daha bu imgeyi kullandığını gördüm ve sanırım tahripkâr ya da “tamahkâr” aşk imgesi ile de hesaplaşmışsın bu hikayede, tabi Mona üzerinden ama Mona o kadar da güzel bir isim değil :slight_smile:
    Aşktan bahsetmek güzeldir, onu araya katmak… lakin olmayınca olmuyor işte, fazla bastırmamak lazım yoksa eğreti duruyor. Bu hikayede Mona yerine delinin de delisi bir karakter görmek isterdim.
    Her şeyi bir kenara bırakırsak bu hikayede kendini aştığını görüyorum. Normalde yazdıklarından garip bir remixin yarattığı rahatsızlık duygusunu alırdım. Bir olmamışlık vardı. Bu hikayede ise oldukça törpülemiş, son derece akıcı ve ilgi çekici bir eser yaratmışsın. Elinde çok güçlü bir silah var lakin bu seferlik, attığın kurşun hedefi ıskalamış gibi.
    Son bir not, bira kutuları ile yapılan o taht tuvalet kağıtları ile yapılsa daha bir şık dururdu sanki.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.