Öykü

Devridaim Yanışlar

İlk Dördün – Gerçekler

Titreyen eliyle fesleğenin başını okşadı. Zihnini yakalamaya çalışan bedeni alabildiğine yorgundu. Ensesinde başlayan ağrının sebebi, on dakika önce aldığı haberdi. “Haber,” dedi kendi kendine, “ne garip hem müjdeyi hem sonu bir tutuyor içinde.” Oysa doktorunun yüzündeki ifade, tahlil sonuçlarını beklerken umutlu olmamasını salık verir cinstendi. İçten içe olacakları biliyordu.

Son on gündür kazandığı yeni alışkanlığı olan kendi kendine dertleşmeye tutundu. Kaygıları tüm vücudunu kemiren tümöre ortak olmuştu. Bir başkasına dillendirdikçe karşısındakine endişe yüklediğini daha ikinci gün fark etmişti. O zamandan itibaren dışa susup, içe akıtmıştı olup biteni. Mutfak masasında, lavaboda bekleyen bulaşıklara dalıp giden gözlerini birkaç kez ovuşturup konuşmaya başladı.

“Vay be Gülperi, kırk dördünde yeni bir belaya bulaştın. Başından geçenler yetmezmiş gibi diye düşünme. Öyle denmez. Gücüne gider evrenin. Ama her şeyin de bir sebebi vardır da diyemeyeceğim. Olmayıverseydi. Neden ben diye soracağım tabii? Ah ki ah. Bitmedi çilem.”

Duraksadı. Yaşamanın handikaplarla dolu olduğunu bilecek yaştaydı. Hoş küçücük bir çocukken deneyimledikleri de epey öğreti sunmuştu. Mücadelenin nerede başlayıp bittiğine dair çokça fikri vardı. Elinin tersiyle gözünde biriken yaşları sildi. Sırtını dikleştirdi, çenesini yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı. Onu gören kahvaltıdan kalan bulaşıklarını yıkayacak birisinden çok bir savaşçıyı izlediğini sanırdı.

“Bulaşıkları yıkamak lazım. Soğan çöpünü de unutmuşum, kokuyor. Mert, okuldan gelir yarım saate. Kendine gelmen lazım. Hadi kızım yaparsın sen.”

İşe gömülünce sakinledi. Arada bir ensesine su vurup serinledi. Aklıselim düşündüğüne inandığı sırada bir hafta boyunca kimseye teşhisten bahsetmeme kararı aldı. “Önce sindirmeliyim, anlamalıyım başıma geleni. Hayat öngörülmezdir,” dedi en son. Bir başka kahramandan alıntıydı son cümlesi. İçten içe yapabileceğine inandı. Neleri başarmıştı şimdiye kadar. Hey gidi hey! Cesur kadındı Gülperi.

Amma velakin paylaşmak iyileşmekten güç geldi. Anne ve babasıyla konuşmamaya niyetliydi. Saklayabildiği kadar direnecekti. Kız kardeşi ve ağabeyine anlatmaksa güç olacaktı. Eh, eski eşine bahsetmek istemese de mecburdu. Oğlu Mert’e anlatmaksa en büyük kâbusuydu. Her şey netleştiğinde yapılacaklar listesi uzayıp gitti. Bulaşıklar o ara bitiverdi.

Son Dördün – Gerçeğin Üstündekiler

Gülperi kendini Kovanbağ Köyü’nde bulduğunda Ateş Çağı çoktan bitmişti. Yaşam, Su Çağı’nın sonlarında muntazam bir akışın içinde sürüp gitmekteydi. Kadın ofisine hediye edilen bu reprodüksiyonun geldiği vakti manidar bulmak dışında üzerine düşünmemişti. Lakin tablonun alemi onu davet etmişti. Başlangıçta şaşalasa da hareketsiz bacaklarını açmak istercesine koştu. Durmaksızın, kil tepesinden aşağıda gördüğü evlere doğru. Hastanede yattığını unutarak, saçlarını savurarak. Gündüz düşüne uyandığının farkında olmadan. Açık kalan camdan esen rüzgâr ona eşlik etti. Köyün girişindeki kapının üzerinde yazanı gördüğünde nefes nefese ve hayatla doluydu.

“UMUDUN DEVRİDAİMDİR!”

Çekmeceleri karıştırın, perdelerin ardını kurcalayın, ufkun bitişini başlangıç noktanız belleyin. Gördüklerinizin ötesini dinleyin. Sakinliğe boş koyun. Usulca hareket etme devri biteli çok oldu. Canınızı yakanlardan hesap sorun. En çok kimden derseniz, kendinizden. Hepsine siz izin verdiniz. Hesap kitap tutmayın, işe yaramaz. Evrenin kanunları durağan değildir. İncittiğiniz kadar kirlenirsiniz ama nezaketiniz kadar tepenize binilir.

Yolculuğun sonuna varmadan başını anlatmak gerek. Yeni normal, her şeyin tersine aktığı bir düzende karmaşayı sorgulamamaktı. İki koca heykelin ortasına kurulan Kovanbağ Köyü, buradaki diğer her şey gibi son fırça darbesinin ardından türedi. Dış dünya yaratıcıyı ve çalışmalarını seyreyleye dursun bu evrende kendileri artık unutulup gitti. Tek bildikleri gerçeklerin imgelerden, imgelerinse bilincin derinlerinden geldiğiydi.

Fırçanın deli bir zihinden taşanları anlattığı bu tablo, her eser gibi kendi kimliğinde var olup akışını sürdürdü. Zamanın bağlarından sıyrılıp özünü dönüştürme marifetine erişti. Elbet tabii, eserler onları üretenlerden bağımsızca devam eder yaşamaya. Ne sandınız öylece o ana sıkışıp kalacak değiller ya. Hayatın durduğu nerede görülmüş? Hepsi ama hepsi temas ettiği nice benlikle yeniden, yeniden ve yeniden şekillenir. Öyle ya onları var eden de zaten bu dokunuşların yankılarıdır.

Yapıt, gizlenenlerin yoğunluğunca kimlik kazanır. Her bir fikirle derinleşir. İzleyen göz, duyan kulak, konuşan dil bunların toplamı kadardır. Uzun lafın kısası Çekmeceli Kadın’ın öyküsü de bittiği yerden başladı. Misal burada bir köy anlatılırken başka bir öyküde aktarılan belki de topraktaki yangıdır. Kovanbağ, Kimliksiz Kadınlar adı verilen heykellerin ortasında, zürafanın salık verdiği savaşların ardından kuruldu.

İlkin temas eden her bakış tabloya sızdı. Kirpiklerin üzerinde yürümeye çalışan gözler zamanla cisimleşip bedene vardı. En sonunda insana benzer bir canlı formu peyda oldu. Babil Kulesi’ndekilerin yalnızlığını taşıyan bu kimseler ortak bir lisan geliştirene kadar epey uğraştı. Zamanla bedenleri iletişime yol gösterdi ve nihayet dil türedi.

Hepsi olması gereken hayali düzeni kucaklarken evren yeniden yoğruldu. İnsan gelir de kaygıları, umutları, inançları gelmez mi… Onlar da tıpkı dil gibi birleşti. Asırlardır konuşula gelen her tanrı, sözleşip en sonunda Gökyüzü Elçisi kimliğiyle burada da gezinir oldu. Elçi gücün yetkisiyle, ilk heykelin göğsünden aşırdıklarını ikinci heykelin avuçlarındaki hayatla harmanlayıp yağmurları doğurdu.

Gülperi’nin buraya geldiği devirlerde elçinin temasları da heykellerin efsunu da unutulmuştu. Öyle ki yaratıcının, fırçanın ve boyanın esamesi dahi okunmuyordu. Kapıdaki yazıyı gördüğünde duraksamıştı ya hani oradan devam etti öyküsü. Köyün içerisinde her yaştan insan vardı. Günlük işlerine dalmış ahali kadının kapıdan girişiyle birlikte ona yöneldi. Eşik aşıldı kimlik karıştı.

Dikkatleri üzerine çekmenin gerginliğiyle ne yapacağını şaşıran kadın el sallayıp, “Merhabalar,” dedi. Koşarak yanına gelen kız çocuğu bacaklarına sarıldığında neye uğradığını şaşırdı. “Hoş geldin!” diye çınladı sesi. Etrafını saran kalabalığa gülümserken herkes bir ağızdan onu selamladı. “Hoş bulduk. Nasıl geldim buraya? Son hatırladığımda yatağımda yatıyordum.”

“Kimse hatırlamaz buraya gelişini. En son gelen bendim, çerçeveden ötesini bilmem.”

“Ben de bir camdan dışarı baktığımı anımsıyorum. Koşarken daha fazla anım olduğuna yemin edebilirim. Şu an adım dışında bir şey bilmez gibiyim.”

“Kapıdan girdiğinde dünya dışarıda kalır. Çıktığında anımsayacaksın korkma,” dedi baştan beri konuşan orta yaşlarındaki adam. Küçük kız atıldı. “Ben de adımı hatırlıyorum. Lucy! Evet tabii, Lucy’im ben. Senin ismin neydi teyzeciğim?”

“İsmim,” dedi minik bir duraksamanın ardından devam etti. “Doğru ya ismim Gülperi. Bir deneyeyim şu kapıdan çıkma işini olur mu?” diyerek kapıdan geçti. Başlangıçta bir değişiklik olmadı. Ardından suratı hızla aydınlanıp karardı. Kimliğini anımsamaktan pişman değildi. Fakat başına gelenlerin hepsi tepesine binmişti. İlk konuşan adam ve kız dışındakiler işlerine devam etti. İkili onun dönüşünü beklemekteydi.

“Ben Malik, biz çok fazla dışarı çıkmayız. Buraya gelişimizin sebeplerini hayra yoranlar da olur lakin ben şerden kaçtığımıza inanıyorum. Kovanbağ Köyü güvenlidir, eskiden büyük tehlikelerin olduğunu anlatanlar olsa da çoğu unutulup gitmiştir. Heykellerin gölgesinde çekilen ve çekilecek tüm acılardan korunuruz,” derken devasa taştan kadınlara başıyla selam verdi.

Gülperi adamın söylediklerini kısa bir süre düşündükten sonra yanıtladı. İçten içe hâlâ neden burada olduğunu algılamaya çalışıyordu. “Kaçmayı tercih etmek gibi bir şey bu bahsettiğiniz. Sizleri, bu köyü çok merak ediyorum. Lakin böyle olmaz. Bu şekilde benliğimi yitirerek var olacak cinsten biri değilim,” diye mırıldandı. Alışkanlıklar hızla zihni ele geçirir, daha çok kendisiyle konuşur gibi bir hali vardı.

Kanserin teşhisinden sonra hızla değişen yaşamına alışmak zordu. Geçip giden kısa süreye rağmen hızla başlayan tedavinin etkilerini tüm vücudunda hissetmekteydi. Kemoterapinin özünde yatan mekanizma ile tümörün yayılımı için benzer hisler beslemekteydi. Yaşamı ölümle tehdit eden bu dönüşüme boyun eğmeyecekti.

Geceler boyu akmayan gözyaşları oğlunun bir ay sonraki mezuniyet törenine gidememe ihtimali sırasında sel olmuştu. İnsan, bedenindeki yetersizlikle burun buruna gelmeye görsün o vakit çöküyordu. Yaşlanmak, hastalanmak, noksan olan bir organ hepsi benzer bir sonuca götürüyordu zihni. Asıl savaş canlı hücrelerle verilen mücadeleden sıyrılıp zihni bir boyuta taşınıyordu.

Takatini tüketen ilaçlar değil çaresizliğin yankıları oluyordu. Misal anne ve babası yanına geldiğinde tekleyen kalplerini görüp hiçbir şey yapamamak. Ya da bir başkasının senin acının altında ezilişine şahitlik etmek. En sonunda yapacak hiçbir şeyin olmadan gülümsemeye çalışmak. Daima güçlü durmaya gayret etmek. Ne hissettiğinin önemi yokmuş gibi gülümsemek.

Hepsinin yanı sıra el alemin destursuz konuşmalarına göğüs germek zordu. Üzüntülerini kendi üzerinden yaşayan bir neslin kimseyi anlamak gibi bir çabası yoktu. Karşılaştığı herkese her şeyi söyleyebileceğine inanan bir tavırla yaşayan bu kimseler her anındaydı. Tüm bu kırgınlık ve acıya bulanan zamandan arınmayı dilediği olmuştu. Lakin hayallerinin bedeli rahatsızlık vericiydi.

Malik, kadının çekmecelerine daldığını fark edince onu ana döndürmek ister gibi konuştu. “Merakın ağır basar da buraya gelirsen tüm söylediklerin yok olacak. O vakit sana bunları hatırlatsak da faydası olmayacak Gülperi. Zihnindeki fazlalıkları at, geçmişinde yaşama.”

Kadın ısrarla kafasını salladı. Uçuşan saçları yüzünü gıdıkladığında istemsizce gülümsedi. Buna alışmak zor olmazdı. “Hayır bir yolu olmalı mutlaka. Sadece unutmak uğruna buraya gelmiş olamayız? Siz nasıl eminsiniz? Hiç mi aklınız kalmadı yaşadıklarınızda?” diye konuştu. İkna edilmeyi beklediğini düşünen Malik hızla yanıtladı.

“Açıkçası çoğumuz her insan gibi türlü zorluklarla mücadele ederek yaşamıştık. Gelenlerin bahsettiklerini anımsıyoruz. Fakat burasının düzenine karıştığında dertlerini anımsayacak vaktin kalmayacak bile.” Sözlerini yüzündeki müşfik tebessümüyle destekledi. O sırada yanındaki Lucy başını kaldırıp ona tereddütle baktıktan sonra konuştu.

“Ama Malik Amca ona söylemelisin,” derken tereddütle adama bakmıştı. “Bazı kimseler oldu gitmek isteyen ve bunu başaran. Dağın çağrısını hepimiz işittik zamanında. Kimileri ona cevap verdi…”

“Ah be kızım karpuz kabuğu düşürmesene aklına. Daha içeride vakit geçirmedi bile… Sesi duyanlar ayrı, onların yolculuğunun son durağı başka. Önce unutup sonra hatırlamalı. Ötediyar Dağı’na bırakmalı her şeyi…”

“Demek gidenler oluyor. Dağın çağrısı ne demek?”

“Acını dindirecek olan zihnindeki anılardan kurtulmak değilse o seslenişe boyun eğersin. Gitmek gereken yere varmadan evvel kutlu bir şölen olur. Hatıralarından arınmanın şerefine takılan özgürlük tacını çıkarır yaşam bağı olan yüzüğünü geçirirsin parmağına. Ardından dağa yürürsün aç susuz, biçare. Dağa varamayanların kemiklerinin kıyısından göç edersin hayata.”

Gülperi tablonun diyarında olup bitenleri kendince çözmüştü. Kafasını salladı. “Bana bir kâğıt kalem bulabilir misiniz?” dedi. Gelenlerle kendine bir mektup yazıp Lucy’e verdi. “Dağın çağrısını duyarsam bunu bana verin. En azından neden gitmem gerektiğini hatırlama şansım olsun,” diyerek kapıdan geçti. Az evvel koşup geldiği tepe arkasında şekil değiştirdi. Heykelin çekmecelerinden biri açılıp kapandı. O fark etmeden özgürlüğüne doğru ilerledi.

Dolunay – Gerçekler

Genç kadının parmakları gergin bir tempoyla gidip geldi. Gülperi’nin kız kardeşi Ayben, ablasının üzerini değiştirmesini bekliyordu. Gülperi yanına geldiğinde gülüşünü sabit tutmaya çalışsa da ablasının bedeninin eriyişine tepki vermemek imkânsızdı. Kadınsa, “Biraz bol oldu ama güzel duruyor bence. Peruğu da takarsak tamam olacağım,” dedi.

Gülperi aynadaki görüntüden memnunmuş gibi kendini izledi. İçten içe kendisini yese de bugün dışarı çıkabilmek adına bir haftadır ne ağrılarından ne de yemek yiyemeyişinden söylenmişti. Mert’in üzülmesin diye haber etmediği mezuniyet tarihini kardeşinden öğrenmişti. O gün gidip sürpriz yapmayı kafaya koymuştu. Tutabilene aşk olsundu.

Aynanın kıyısındaki tablo geldikten sonra rahat uyur olmuştu. Bundandır tabloyu hep taşıyordu. Hastaneye gidecekse birlikte yola düşüp sonra eve geliyorlardı. Zihninin gerisinde anımsayamadığı birçok rüya gördüğünü biliyordu. Fakat nasıl oluyorsa her sabah dinlenmiş bir şekilde uyanıyordu. Dinç hissetmesini sağlayan uykularla geçip giden haftalar sebebiyle kendince bir toteme tutunmuştu. Düşlerinde güçlenip kök salacaktı dünyaya, yaşayacaktı. Ne pahasına olursa olsun yenecekti lanetini.

Hastaneye uğramak istemediğini kardeşine söyledi. Oğlu çok erken bir saatte sınav bahanesiyle gidivermişti. Gülperi’den güç almak ister gibi yanağına bir öpücük kondurmuştu. Kadın oğlunun veda busesinin yüklendi. Peruğunu düzeltti, aynadaki yansımasına göz kırptı. Sonra tabloya dokundu. Bir şeyleri anımsamak ister gibi. Yanan zürafanın alevli yelesi üzerinde duraksadı parmakları. Ardından yola düştü.

Karanlık Ay – Gerçeğin Üstündekiler

Ne kutlu bir düğündü. Toprak tüm benliğiyle bahara kesmişti. Davetlileri kutsayan doğa ananın yanı sıra enfes lezzette içkiler ve yemekler vardı. Mutluluğa dair nice tanımlar yapılsa eksik kalırdı. O, güneşi kıskandıran capcanlı bir elbiseyle, elinde kurutulmuş çiçekler ve kafasında zeytin dalından örülmüş tacıyla gülümsemekteydi. Gökyüzü Elçisi tüm hayranlığıyla ona bakarken yağmadı yağmurlar, bulutlar gölge etmeyi unuttu, sözcüler dilini yuttu. Herkeslerin biriciği, adıyla can bulan Gülperi, yeni hayatına köy ahalisinin tüm şaşkınlığı içinde uğurlandı.

Neşe! Yüreklere serpilen su misali dağıtıldı düğünün gecesinde. Kim ki içindeki şüpheyi akıtacak oldu zihni bulandı, kimin hüzünle gözleri dolduysa nefesi kesildi. Çalan davullar eşliğinde türlü danslar edildi. Bir sakini kaybedeceklerini unuturcasına ortak oldular Gülperi’nin mutluluğuna. Düşeceği yolculuğu tamamlayan çok az kimse vardı. Dağın hükmüne boyun eğenlere burada saygıyla bakılırdı.

Elindeki bukete sımsıkı dolamıştı parmaklarını. Yitip gittiğinde onu unutmamak adına, herkes devasa gülüşünden bir parça kapmaya çalışarak etrafında fır döndü. Lucy hep yanındaydı, unuttuğu şefkati kadında bulmuştu. Cebindeki kâğıdın mental ağırlığıyla kıvrandı küçük kız. Aslında gitmesin istiyordu fakat mektubunu ona iletmek için söz vermişti.

Tan vaktiyle başlayan eğlenceler yine günün ilk ışıklarıyla bitti. Gecenin kesif karanlığında tüm mumlar söndürüldü. Köyün yaşlı kadınları özgürlük diademini çıkarıp yaşam yüzüğünü geçirdiler parmağına. Herkesin yüreğine bir sancı çöreklendi. Hepsi dağı ilk işittiklerindeki güçlü çekimi hatırlamaktaydı. Kimi bir daha duymamıştı onu kimileri duymazdan gelmeyi tercih etmişti. Lakin zürafanın yanışını işitenlerin gitmesi gerektiğini hepsi bilirdi.

Tıpkı Gülperi’ye olanlar gibi göç kişiyi ele geçirirdi. Acıdan ve anıdan yoksun Kovanbağ Köyü zürafanın çığlıklarını ve yanışını kazanılacak bir savaşla ilişkilendirirdi. Kendi savaşlarını unutmayı yeğlemiş olanlar onu bir daha görmez, Kimliksiz Kadınların gölgesinde serinlerdi. Kalan ömürlerini burada geçirirdi. Düş gerçeğe dönüşür yaşam bu evrende sonsuz sona erişirdi.

Mücadeleye davet edilenlerse yola düşerdi. Ötediyar Dağı’nın gökle birleştiği noktada tersine akan nehirlerin birleştiği havzada yıkanır ve yangılarını söndürürlerdi. Elbet bu zirveye varabilenler içindi. Ötekilerse çaba sarf ederek bu yolda yitmiş olurdu. Lucy sımsıkı tuttuğu eline bir kâğıt parçası sıkıştırdığında kadın ne olduğunu anlamadı.

Ardından gelen açıklamayla kâğıtta yazanları okumakla okumamak arasında gidip geldi. Bu yola anılarından bağımsız düşmek istediğine karar vermiş olarak, kâğıdı köyün ortasındaki zürafanın yanışını temsilen yakılan ateşe attı. Kızcağız ne olduğunu anlamaz bir şekilde ona bakınca konuştu. “Bilmek istemiyorum, ben devam etmek istiyorum. Bir adım attıktan sonra her yanımı sarıveren unutulmuşluktan sıyrılacağım. Hayli muhtemeldir ki harekete geçme sebeplerimi sıraladım bu mektupta. Onlara ihtiyacım yok, yüreğimde her birini hissediyorum.”

“Keşke seninle gelebilseydim ama ben sadece bir kere duydum dağı. Şifa da istemiyorum hatırlamak da. Seni çok özleyeceğim. Ara sıra beni anımsar mısın? En azından dener misin bunu?”

“Daima küçüğüm, sen gökteki elmaslarla gezeceksin rüyalarımda,” dediğinde kız tebessüm etti. Çağrışımlar daima bir yerlerde can bulurdu. Gülperi sınırı aşıp da kızıl kumlara doğru yürürken geride kalanların içleri kan ağladı. Zaman geriye aksın istediler. Dursun bir zerresi kalmasın diye dualar ettiler. Olmadı. Olamadı. Genç kadın tüm varlığını dağa teslim edene kadar onu gözlediler. Bu sırada dağ ritmik bir yankıyla seslenişine devam etmekteydi.

Topraktan arınıp göğü kuşandılar.

Dur durak bilmeden koştular

Nehirlerin tersine aktığı dağda,

esen rüzgarla buluştular.

Zürafanın koşuşunu takip etti. Saf acıyı tattı kadın, zulmü andıran bir tadı vardı. Dünyanın iliklerindeki hüznü yudumladı. Gücü hazmedemeyenlere inat her adımıyla hazza bulandı. Yakın kelimelerin ilişkilerinde kendini buldu. Güneşin tam da tepeye vardığı o anda, zirvede, bir başınaydı. “Varsın yansın dünya, geri kalan küller benimdir,” diye mırıldandı. Sesi kulağına yabancıydı. Anılarındaki yığınla duyu sesine doluşmuştu. Yalnızlığın serinliğinde alkış tuttu. Dalıp gittiği düşlerini oğlunun bakışındaki mutlulukla unuttu.

Yakılan Kelimeler – Son

Gülperi,

Aldanma unutuşun hafifliğine. İsmin kimliğin için yeterli değil. Seni bekleyen bir yaşam var, ilaçların, acıların ötesinde devam edeceğin günlerin var. Yürümelisin, daima! Kapıların arkasında saklanma. Canının yandığından çok daha fazlasısın. Kapıdaki sözü cebinde tut. Düşlere aldanma, öngöremediklerinle çoğalan hayattan mahrum etme kendini.

Biz, başaracağız!

Ezgi Özbek

1992 Bursa doğumluyum, çocukluğum Samsun’da geçti. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir ilaç firmasında çalışıyorum. Konuşmaya başladığım andan itibaren bitmek bilmez hikâyelerimle etrafımdakileri yormayı, yazmayı öğrendiğim vakit bıraktım. Daha az konuşmadım elbet lakin her daim yazdım. Uzun soluklu kurguların yanı sıra öykü yazmaktan ve yayınlamaktan da keyif almaktayım. Yazmaktan öte vurgun olduğum eylemse okumak. Bambaşka dünyaların kapılarında dolanıp durmaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Araştırma ve öğrenme temelli yaklaşımımın yazdıklarıma ve okuduklarıma tesir ettiğini ummaktayım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Elif says:

    Merhabalar,

    Bu kesinlikle bir iade-i ziyaret değildir. Kendi kendime öyküne geldim.

    “Hayır bir yolu olmalı mutlaka. Sadece unutmak uğruna buraya gelmiş olamayız? Siz nasıl eminsiniz? Hiç mi aklınız kalmadı yaşadıklarınızda?”

    Sadece unutmak için bir yere gidilseydi, kapısında yatardım. Diyalog konusunda kalemin güçlü. Bence bu kurgu kadar, belki kurgudan da önemlidir.

    İyi ki yazmışsın. Teşekkür ederim bu öykü için kendi adıma.

    Sevgiyle!

  2. Ezgicigim❣️

    Çok beğendim öykünü. İçimde bir sürü duyguyu raks ettirdi, bir çok cümlenin altını çizdirdi. Seni okumayı, fantastik dünyayı gerçekliğin karanlık yüzü ile harmanlamani epey özlemişim. Bence ara ara ugramalisin buralara.

    Gülperi ve onun gibi güçlü kalmak zorunda kalan tanıdığım, tanımadığım tüm kadınlara sevgiyle. Oykun kalbime dokundu.

    Sağ ol, var ol🙏 Bolca sevgiyle.

  3. Elif Merhabalar,

    Çokça teşekkür ederim vakit ayırdığın için. Diyalog konusundaki yorumuna ekstra sevindim. Yazmaya başladığımdan bu yana en büyük kaygılarımdan biriydi. Ki başlangıç seviyesini görmek istemezsin…

    Tekrar teşekkür ediyorum, ilhamın bol olsun!

  4. Gayeciğim Merhabalar!

    Telaşesi bol işlere girdim buradan uzak kaldım bu durum beni de üzüyor hayli. Ama ara sıra küçük baskınlar yapmak lazımmış onu anladım. Rıhtım’da yazarken ekstra mutlu olduğumu unutmuşum onu hatırladım bu seçkide. Eve gelmek gibi bir his burada yazmak.

    Çokça teşekkür ediyorum güzel yorumun için.

    İlhamın bol olsun :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.