Öykü

Histeri

İskarpinlerin ökçe sesleri sisli odaya dolan ilk şey oldu. Kahverengi ceketinin vatkaları omuzlarını aşan adam, yerinden kalkıp yaklaşan sese kulak kabarttı. İnce kemikli parmaklarını kaldırıp yeleğinin cebinden tiktaklayan köstekli saatini çıkardı. Saat sabahın sekiziydi. İlk hastası gelmiş olmalıydı. Saati aynı yere koyup yeni cilalanmış ayakkabılarını birbirine vurdu. Yana doğru yatırdığı saçlarını karıştırıp artık kapının tam dışına yaklaşan topuk seslerinin sahibini görmek için kapıyı araladı.

Esmer, henüz kırklı yaşlarında yakışıklı bir adam ona bakıyordu. Bıyıklarının iki kanadı kaşlarının uçlarına yaklaşmış, saçları ucuz briyantinle geriye doğru taranmıştı. Yüzündeki çekingen gülümseme, onu görünce büyüdü. Kollarını iki yana açıp dizlerini kırarak reverans yaptı.

“Sevgili Freud! Beni kabul ettiğiniz için müteşekkirim!”

Hastasının ardından kapıyı kapatırken, ceketinin sol kolunda gözüken gömlek manşetinin kiri dikkatini dağıttı. Masasında duran ıslak mendili alıp kiri silmeye başladı. Hastası, odanın ortasında kalakalmış, nereye oturması gerektiğini bilmeden ona bakıyordu. Nihayet kir, silik bir ize dönüşünce ona yatağı gösterdi.

“Lütfen buyurun Dali, böyle uzanabilirsiniz.”

Dali omuzlarını geriye verip, iskarpinlerinin ucunda havaya kalktı ve aşağı inerken topuklarını sertçe yere vurdu.

“Sizin yatağınız değil mi orası Freud? Bu doğru olur mu?”

Başka bir ıslak mendil alıp, kalan izin üzerinde hararetle gezdirdi. Yüzündeki damarlar belirginleştikçe gözlerine kan çanakları yerleşti.

“Orası hastalarımın yatağı Salvador! Ben orada uyumuyorum.”

Dali itaatle başını sallayıp çarşafı henüz bu sabah serilen yatağın üzerinde uzanan tüm bedenlerden çaldığı ekşi, kesif, kayıp kokuyu duyumsadı. Odanın her yeri gibi bu çarşaf da bembeyaz ve yalnızdı. Yatağa uzandı. Sert ve kavisli yatak, bedenini rahatsız etti. Önemsemedi. Gözlerini kapatıp, Freud’un gömleğinin üzerinde durmadan hareket eden mendilin çıkardığı sesi dinlemeye başladı. Sonra… Zihnindeki çekmecelerden birinden bu sesin sızdığını duydu. Titreyen elini çekmeceye götürdü ve hızla çekti. Böylece gözlerinin önünde Gala belirdi. Başka bir adamın karısıyken âşık olduğu, kendisinden on yaş büyük sevgilisine hayranlıkla baktı. Kadının zarif dudakları dişlerinin altında bir kısrak gibi kıvranıyordu. Onu tekinsiz bir yolculuğa çağırıyor, hayal edemeyeceği vaatleri zihnine sızdırıyordu. Kalçaları sağa sola savruluyor, elbisesinin etekleri uçuşuyordu. Gala arkasını döndü. Dali’nin büyülenmiş ayakları onun ardından yürümeye başladı. Gala’nın kokusu genzine dolarken, Dali kahkaha atmaya başladı. Hayatı boyunca herhangi bir kadına vurulduğunda yaptığı gibi, kahkahalarla gülmeye başladı. Gala olduğu yerde durdu, ardına baktı. Dali uyuştuğunu hissetti. Sevgilisinin beyaz elbisesi güneş ışığının altında saydamdı. Bedeninin her kıvrımı, Dali’nin aklına vurdu. Dikleşmiş meme uçlarına, bacaklarının arasındaki girdaba baktı. Kahkahası daha da arttı. Sevgilisi ona doğru yürüdü. Yüzünü ellerinin arasına aldı. Kahkahadan sızan gözyaşlarını sildi. Mendil ileri geri gittikçe Salvador sakinleşti. Gala dudaklarını araladı. “İyi misin?” diye fısıldadı. Ancak kulağına gelen ses Freud’unkiydi.

“İyi misin Salvador?!”

Düşe daldığı sırada gözlerinin üzerine yuva yapan iki grandalayı uçurmak için, göz kapaklarını aralamaya çabaladı. Zayıf kasları, görünmez kuşların ağırlığından kurtulmaya yetmeyince parmaklarıyla göz kapaklarını kaldırdı. Gala’nın hayali de grandalaların mavi kanatlarına tutunup onlarla beraber silikleşti. Dali klasik gülümsemesini yüzüne giyip Freud’a döndü.

“Elbette iyiyim. Peki siz, şu kolunuzdaki lekeden kurtulabildiniz mi?”

Freud ıslak mendilleri yatağın kenarında duran çöp tenekesine bırakıp sandalyesine oturdu. Masasının üzerinde duran not defterini açıp gövdesini arkaya verdi. Salvador’un sorusunu cevaplarken seansa başlamaya hazırdı.

“Dikkat dağınıklığım için üzgünüm Dali, olabildiğince görünmez hâle getirdim.” Bacak bacak üstüne atıp çenesini havaya kaldırdı. “Nereden başlamak istersiniz?”

Dali’nin gülümsemesi yavaş yavaş kayboldu. Gözlerine ince bir keder yerleşti. “Sizce nereden başlamalıyım?”

Freud, kalemi parmaklarının arasında hızla çevirip dudaklarını kemirdi. “Diğer Salvador’dan başlamaya ne dersiniz? Sizin doğumunuzdan dokuz ay on gün önce yaşamını yitiren kardeşinizden…”

Dali kendisine yaklaşan Freud’a ve gözlerine uzanan parmaklarına baktı. Ama gözlerini kapatmadan önce gördüğü son şey bu değildi. Az önce Gala’yı götüren grandalaların yeniden kendisine doğru uçan bedenleriydi. Bu kez kanatlarında, üç yaşında ölü bir bebek vardı. Onlar Freud’un parmakları ile beraber göz kapaklarının üzerindeki yerlerini alınca Dali çocuk bedeninin içinden etrafa bakmaya başladı. Bir elini annesi, diğerini babası tutuyordu. Kendisinden birkaç yaş küçük kız kardeşi, bukleli saçlarını savurarak hemen önlerinde koşuyordu.

Balçığa bulanan ayaklarını çekiştirirken belli belirsiz bir tını duydu.

“Çekmeceyi açtınız mı Dali?”

Sesin nereden geldiğini bulmak için etrafa baktı. Az ilerideki mezarın soğuk toprağı inip kalkıyordu. Mezarın başındaki tahtada, Salvador, yazıyordu…

Annesi her zamanki gülümsemesini kuşanıp oğlunun başını okşadı. Babası, ölü oğlunun siluetini görmek için baktı yine ona. Yabancılaşıp elini bırakırken, Salvador avuçlarından kayan eli geri tuttu. Ölen abisi gibi davrandığı herhangi bir gündü bu. Babası onu sevsin diye yarattığı ilk histerik duyguydu.

Ses yeniden duyuldu. “Bana o çekmecede ne bulduğunuzu anlatın… Gölge olmayı neden seçtiğinizi anlatın.”

Dali başını kaldırdı. Babasının beline sıkıca sarıldı. “Beni sadece ben olduğum için sevemez misin?” dedi mırıltıyla.

Freud onu cevapladı. “Sen, sadece ne zaman sen oldun ki…”

Dali titremeye, yatağın çarşafını çekiştirmeye başladı. Bedenindeki güç, sadece bir sanrıydı. Varlık ve yokluk arasında gidip geliyordu. Freud ellerini birbirine çarptı. Grandalalar acı bir çığlıkla yerlerinden kalkıp gittiler. Dali sakinleşti. Gözlerini açıp Freud’a baktı.

“Beni bu ana geri göndermeyin Freud, beni orada bırakmayın.”

Freud başını sallayıp aynı yere geri oturdu. Bu kez pantolonunun kahverengi kumaşı üzerinden ona bakan birkaç küçük siyah lekeyi fark etti. Islak mendile uzanıp, pantolonunu silmeye başladı. Dali yatakta hafifçe doğruldu. Freud, bacak kemiğini acıtırcasına lekelere kilitlenmişti. Birkaç dakika sonra, lekelerin izini silmeye yetmeyen, aksine etraflarına daha çok yayılmalarını sağlayan mendilleri çöpe atıp, Salvador’un kulağına fısıldadı.

“Yanan Zürafa’ları anlatın bana. Onlar için çektiğiniz filmi, resmettiğiniz tabloları anlatın…”

Dali, gözlerini hızla kapattı. Bu kez hiçbir tetikleyici olmadan düşe daldı.

Bir ormanın içindeydi. Gala, çırılçıplak bedeni ile ağaçlardan birine yaslanmış ona bakıyordu. Sevdiği kadının teninde, bedenlerini göremediği adamların elleri dolaşıyordu. Onlarca başka el… Biraz ileride duran zürafa, Gala’yı izliyordu. Sırtından yükselen alevler, ince dumanlarını gökyüzüne bırakıyordu.

Zürafa dudaklarını araladı. Ses telleri olmayan hayvanın dudak aralığından, Dali’nin kulağına yeniden Freud’un sesi doldu.

“Bana ne gördüğünüzü anlatın…”

Gala ve bedenindeki eller yok olurken, onların az önce durduğu yerde kırmızı bir nehir belirdi. Dali nehre doğru birkaç adım attı.

Zürafa aynı yerde, yangının acısını duyumsamadan duruyordu. Uzun dilini uzatıp, ayaklarını iki yana açtı ve nehrin suyunu içmeye başladı.

“Orada,” dedi Dali heyecanla, “orada nehrin suyunu içiyor. O içtikçe… Su azalıyor… Ben nehre atlamak istiyorum. Onu kucaklayıp suya atmak, yangınını söndürmek istiyorum.”

“Peki…” Zürafanın dudakları yeniden aralandı. “Neden yapmıyorsunuz?”

“Atlıyorum!” Dali gözlerini sıkıca kapattı ve kısa bir an sonra anlatmaya devam etti. “Nehrin içindeyim, ona doğru yüzüyorum. Ben yaklaştıkça bedeni büyüyor. O içtikçe, nehrin suyu büsbütün boşalıyor. Şimdi… Sağa sola kaçışan balıkların arasında, susuz nehrin boşluğunda asılı kalıyorum. Boşluk beni taşıyor. İnanılmaz bir güçle avuçlarında tutuyor beni. Sonra… Çakılıyorum. Suyundan arınan toprak bedenimi delice acıtıyor. Tüm kemiklerim aynı anda sızlıyor.”

‘Oradan çıkın,” dedi Freud, “onun yanına ulaşmanız lazım.”

Dali dizlerine, kollarına baktı. Her yeri kanıyordu.

“Canım acıyor,” dedi, “alın beni buradan Freud, çıkarın buradan!”

“Kendiniz çıkın Salvador, toprağı eşeleyin, yapabilirsiniz.”

Dali başını iki yana salladı. Histeri krizlerinden birinin ortasında sarsılıyordu. Freud onun bu düşten tek başına kurtulamayacağını anladı ve parmaklarını şaklattı. Salvador gözlerini açtı. Ellerine, dizlerine bedeninde herhangi bir yerinde yara olup olmadığına baktı. Tertemizdi. Yataktan kalkmak için bir hamle yaptı ama yapamadı. Yatağın rahatsız yüzeyinde onu kuşatan bir şeyin varlığını sezdi. Derisine batan kemikleri işte o zaman hissetti. Ama alıştığının aksine kemikler derinin altından değil üzerinden geliyor, çarşafın saklı kalan yerinden onun tenini yokluyorlardı. Korkuyla ayağa kalktı ve beyaz çarşafı yatağın üzerinden çekti. Çok tanıdık bir adamın ölü bedeni tam karşısından ona bakıyordu.

* * *

Birkaç saat sonra Dali, Freud’un ofisinin olduğu hastane binasının restoranında yemek yiyordu. Yarı aralık pencereden, geniş bahçenin yüksek duvarlarını süsleyen freske baktı. Dali’nin hünerli parmaklarından çıkan resimlerin zayıf taklitleri gibiydi ama ne yazık ki, bu boyama onun ellerinin eseriydi. Herhangi bir Dali resminin yanından geçemeyecek kadar da özensizdi. Bedeninde sevmediği bir yeri gizler gibi gözlerini freskten çekip bahçede yürüyen insanları süzdü. Kimi hemşirelerin koluna girmiş, kimi birbirinin gövdesine omuz vermişti. Kimi kahkaha atıyor, kimi kendi içine ağlıyordu. Ortak tek noktaları, etraflarını saran derin mutsuzluklarıydı. Kim bilir, belki bunu da sadece Salvador fark ediyordu.

Polis arabasının sirenlerini duyunca, bahçedeki sakinliğin tuhaf bir panik havasına sürüklendiğini gördü. Hemşirelerin telkinleri yetersiz kalmış, kavram kaygısı hepsinin etrafını gri bulutlarla sarmıştı. Korkuyorlardı. Korkmamak için çırpınıyorlardı. Hastane personelinin büyük bir kısmı bahçeye koşuşturup, kendi içlerinde kaybolmuş insanları odalarına götürmeye başladılar.

Dali, tabağındaki yağlı suyun içinde yüzen kuzu buduna bakıp başını sağ yana yatırdı. Az ilerideki koridor boyu yürüyen üniformalı insanları izleyerek parmaklarını yağlı suya batırdı ve budu aldı. İlk lokmasını koparmak üzereyken, çaprazdaki masada oturan adamı gördü. Freud’du. Onu hiç görmemiş, hiç tanışmamışlar gibi bakışlarını sakınıyordu.

Birkaç dakika sonra, bu sabah buldukları ölü adamın bedeni siyah ceset torbasının içinde yanından geçirilirken, Dali parmaklarının arasındaki kuzu budunu iştahla ısırdı. Herhangi bir ölü gören herhangi biri bile midesinin teklemesini durduramazdı. Oysa Dali’nin iştahı çok daha fazla açılmıştı.

Freud, onun aksine ekmeğini parçalara bölüp çorbasına katmakla meşguldü. Dali’nin dalgın bakışları etrafı kolaçan ederken, üniformalı siluetlerini yanından geçirip Freud’un yanı başına giden iki polis memurunu gördü. Bu adamların dik omuzlarından da anlaşılacağı gibi, kendilerine güven menşeileri hayli derindeydi.

Aralarından daha kısa boylu ve zayıf olanı alaycı bakışlarla Freud’u süzdü.

“Maktulü bulan siz misiniz?”

Freud kaşığı çorbasına götürüp ekmekleri kenarlara itti ve kaşığını sadece çorbayla doldurdu.

“Evet. Benim yatağımdaydı.”

“Sorgulanmanız gerekiyor.”

Uzun boylu ve daha iri olan diğer polis memurunun bakışları Dali’yi buldu.

Salvador, adamın katıksız bakışlarına bakmak için budu tabağına bırakıp başını kaldırdı. Mavi renkli iki grandala iki polisin omzuna konarken, derin bir iç çekti. Ona bir soru sorulmasını beklemeden konuya girdi.

“Niçin bana bakıyorsunuz? Ben masumum. Psikanaliz yapması için Freud’un ofisine gittim sadece.”

“Ofisine… Öyle mi?” Konuşan kısa boylu olandı.

Dali kendinden emin cümlelerine devam etti. “Evet… Bana uzanmamı söyledi, ben de yaptım. Yatağın içinde bir ceset olduğunu bilemezdim.”

Adamların bakışları Freud’a çevrildi. Tabağından ekmeksiz bir kaşık çorbayı midesine istiflerken, “Ben de masumum,” dedi, “tüm geceyi bahçede geçirdim. Sabah seansı için odaya döndüm. Hastam gelmeden üzerimi giydim ve onu beklemeye başladım. Hem siz…” Bakışları iki adamın yüzünde sakince dolaştı. “O adamın kendi başına oraya gelip kalp krizinden ölmediğini nereden biliyorsunuz?”

Adamlardan kısa boylu olan sandalyelerden birini çekip onun yanına oturdu. Freud, çorbasına eklediği ekmekleri kenara itmeye devam etti.

“O adam öldürülmüş… Boğazı sıkılmış. Penisinde prezervatif var. Sevişebileceğine inandırılmış ama belli ki olmamış. Kondom tertemiz çünkü!”

Dali kucağındaki kumaş peçeteyi alıp dudaklarını sildi. Bıyıklarını düzeltip ayağa kalktı. Polis memurları onun iskarpinlerini sürüyerek yanlarından geçtiğini duydular. Önemsemediler. Çünkü umurlarında olan kişi Freud’du.

Salvador, onların şiddeti gittikçe artan konuşmalarını geride bırakıp, soğuk duvarlara parmaklarını sürüyerek dar koridoru yürümeye başladı. Şırıngasından yeni çıkmış bir ilacın kokusu genzine dolunca, beyninin uyuştuğunu hissetti. Alışamadığı bu kokunun tuhaf tanıdıklığı zihnindeki başka bir süngüyü çekti. Çekmece açılırken, grandalalar, polislerin omuzlarındaki misafirliklerini bırakıp yeniden onun göz kapaklarına döndüler. O zaman Salvador, ince bileklerinin etrafındaki metali sezdi. Kelepçelerin kemiklerindeki gücünü kırmak için kollarını iki yana çekiştirdi. Olmadı. Canı çok daha fazla acıdı. Ensesinde hissettiği el dikkatini büsbütün dağıttı. Boynuna uygulanan basınçla, kafası yere eğildi. Peki, şimdi neredeydi?

Gözlerindeki siyah bağ olmasa görebilirdi. Kelepçesindeki kilitler serbest kalsa dokunabilirdi. Beceremedi. Bildiği en iyi şeyi yapmaya, kahkaha atıp delice gülmeye başladı. İşte o zaman, sahibini bilmediği bir el, gözlerindeki bağı çekip attı. Dali etrafını gördü. Gala’nın silueti varla yok arasında, demir parmaklıkların özgür yüzünde ona bakıyordu. Diğer tarafta, kendi bedeninin hapsedildiğini anladı. Onu çevreleyen duvar çirkinleşmiş griydi. Hastanedeki bahçe duvarını süsleyen freskin soğuk bir gölgesiydi. Bu dört duvar, kim bilir ondan önce kaç yitik hayatı göğüslemişti?

Bakışları ellerine kaydı. Paslı kelepçe yavaş yavaş yok olurken başını kaldırdı. Parmaklıklara takılı kalan siyah göz bağının ucu yavaş yavaş yanıyordu. Gala, ayağındaki iskarpinleri sürüyerek gidiyordu. Dali, olduğu yerde kaldı. Kıpırdayamadı. Gala’nın silinen gölgesinin olduğu yerde yeniden onu gördü. Sırtı alev alev yanan zürafayı. Dali, kıyameti hissetti. Ona kendi savaşını anlatan hayvan, çıkmayan sesinde bir şey gizliyordu. Salvador ya burada savunduğu şeylerle ölecek ya da kendine yeni bir inanç bulacaktı. Dünyası, onu anlamayacak olanların kapladığı alandan geri kalanıydı.

Gözlerini hızla kapattı. Grandalaların uzaklaştığını fısıldayan kanat sesleri kulaklarına değince, parmaklarının ucundaki soğuk duvarı yeniden hissetti, ilacın kokusunu yeniden duydu. Gözlerini açtı. Kalan yolu koşar adım yürüdü. Odalardan birinin önüne geldiğinde durdu. Karşı odanın aralık kapısı gözüne ilişti. Ardına döndü, kapıyı yavaşça itti. Sabah cesedini buldukları adamın odasıydı burası. Tüm kokularından arınmış, tüm izlerinden sıyrılmıştı. Sanki bir zamanlar yaşayan bir ölüyü hiç ağırlamamıştı.

Saçlarını iki belik yapmış yaşlı bir kadının ardında sürüdüğü valizle kendisine doğru geldiğini gördü. Yaşlı kadın en az seksenlerindeydi. Saçlarının bir kısmı gri, diğer kısmı beyazdı. Yüzündeki tüm deri kırışmış, göz kapakları gözlerinin üzerine zarif bir örtü gibi kapanmıştı. Üzerinde kırmızı bir elbise vardı. Etekleri tüllüydü. Dali’yi görünce gülümsedi. Henüz bu sabah boşalan odanın kapısından kıkırdayarak içeri girdi.

Salvador bakışlarını çaprazdaki odaya çevirdi. Orada da henüz kırk beşinde bir adam vardı. Oturduğu sandalyeyi ileri geri sallıyor, tökezleyip yere düştükçe etrafındaki hiç kimseye sövüyor, yeniden aynı şeyi yapmaya devam ediyordu.

Hemen bitişiğindeki odada genç bir kadın vardı. Kucağında tuttuğu oyuncak bebeğin saçlarını okşuyor, daha önce kimsenin duymadığı ninniler söylüyordu.

Dali, birkaç adım daha attı. Odalardan birinin önünde durdu, ince parmaklarıyla kapıyı itti. İçerinin beyaz soğukluğuna kendini bıraktı. Burası, hastanenin en sanrılı sahne duvarıydı. Salvador’un çizdiği Gala tabloları odanın her yerindeydi. Oda, Gala’nın parfümü kokuyordu…

Birkaç adım atıp, bahçeye bakan pencerenin önüne geldi. Az önceki koşturma dinmiş, insanlar sakin yalnızlıklarına geri dönmüştü. Öfkeleri yeniden içlerine gömülmüştü.

Perdeyi çekip karanlığın indiği odaya döndü ve aynanın karşısına geçti. Önce bıyıklarına, sonra saçlarına, sonra bedenindeki kıvrımlara dokundu. Üzerindeki beyaz gömleği soyundu, ayaklarının dibindeki boşluğa bıraktı. Pantolonunu çıkardı ve çırılçıplak bedenine baktı.

Sonra… Memelerinin üzerini kaplayan bandı canı delice acıyarak sökmeye başladı. Bastırdığı kadınlığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor, zihninde durmadan dolaşan birine dönüşüyordu.

Sahte bıyıklarını dudağının üzerindeki yerden koparıp attı. Saçlarının üzerini kapatan peruktan kurtuldu. Şimdi… Kumral saçları omuzlarına dökülürken yeniden “O” olmuştu.

Tuvalet masasının çekmecesini açıp kurumuş bir rimeli, bitmek üzere olan bir allığı ve henüz hiç sürmediği kırmızı ruju çıkardı. Yüzünü boyayıp, çırılçıplak bedenine dolabındaki beyaz elbiseyi geçirdi. Saçlarının uçlarını okşayıp kahkaha attı.

“Hoş geldin Gala,” dedi, “seni özlemiştim.”

Ellerine siyah deri eldivenlerini geçirip, çekmecesindeki prezervatiflerden birini çantasına attı. İsterik bedenini odadan dışarı çıkardı. Ayağındaki topuklu ayakkabılar dar koridoru inletiyor, diğer odaların kapıları onu görmek için aralanıyordu. Alt kata inen merdivenleri yürüdü. Kapılardan birinin önünde durdu.

Sonra, zihnindeki fısıltıyı duydu. Grandalalar kanatlarının ucuna tutunan Dali’yle beraber ona doğru uçuyorlardı. Gözlerini sıkıca yumdu ve aynı anda üşüdüğünü hissetti. Göz kapaklarını kaygıyla kaldırdı. Taş duvarlı bir köşkteydi. Çırılçıplak bedeni, başka bir bedenle birleşmişti. Yüzünü görmek için gözlerindeki buğuyu sildi. Karşısındaki eski kocasından başkası değildi. İniltilerine karışan bir ağlama sesi duydu. Nereden ve kimden geldiğini biliyordu. Ardında kalan dev pencereye başını çevirdi. Dali camın dışındaydı. Bir şövalesine bir Gala’ya bakıyor, tuvaline onu çiziyordu.

Görmediği Freud’un sesi zihnine doldu. “Ona kendini yetersiz hissettiriyorsun,” diye fısıldadı, “onu karanlığa çekiyorsun.”

Eski kocasının bedenini iterek ayağa kalktı. Salvador’un durduğu pencereye ellerini dayadı. Tabloda kendi sırtını gördü.

Gala titredi. Bedeni bir sağa bir sola savruldu. Birinin parmaklarını şaklattığını duydu. Gözlerini açtı. Karşısındaki odada bir adam duruyordu. Elindeki görünmez gitarı çalıyor, parmaklarından çıkan ince tınıyla, gitarın sessizliğine eşlik ediyordu. Bakışları Gala’yla kesişti. Kadının floresan ışığın altında saydamlaşan elbisesine baktı. Sonra iştahla bıyıklarını yaladı, görünmez gitarını kenara bırakıp erkekliğini kavradı. Gala odanın içine girdi. Ardındaki kapıyı süngüledi. Kalçalarını sağa sola savurarak adamın yanına geldi. Elinden tutup yatağa götürdü. Kalçalarını aralayıp kucağına oturdu. Adam, onun çıplak bacaklarını okşadı, bedenindeki girdabı buldu. Dudaklarını aralayıp, Gala’nın dudaklarını dilendi.

Gala, nefesini adamın yüzünde gezdirdi. Adam, daha da hiddetlendi. Gövdesini geriye verirken, çantasındaki prezervatifi çıkarıp ona uzattı. Adam titreyerek paketi açtı, kendini Gala’ya hazırladı. Gala, adamın saçlarını, kulaklarını, boynunu okşadı. Sonra ellerini, onun boynuna kenetledi. Adam titremeye, çırpınmaya, çıkmayan sesiyle dilenmeye başladı. Elini görünmez gitarına götürüp, Gala’yı yere yıkmaya bile çabaladı. Ama nafileydi. Kadının bedeninin altında ölmeye hazır bir kurbandan fazlası değildi.

Gala onun son nefesini dinleyip yerinden kalktı. Üzerini beyaz bir çarşafla örtüp avuç içine bir kâğıt bıraktı. Freud’un el yazısıyla yazdığı notlardan başka bir şey değildi bu. Freud’un ölümü üstlenen gizli bir fotoğrafıydı.

Gala’nın zihnindeki Dali uyandı. Ölüm sinen odaya, deli bir kahkaha savurdu.

Koridor boyu yürürken, topuklu ayakkabılarını çıkardı, eline aldı. Bir an sonra odasına gitmekten vazgeçti. Restorana yürüdü. Freud ya da adı her neyse o, polislerin arasında hâlâ çırpınıyordu. Bu tımarhanenin içinde, sıradan bir deli olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Gala yürümeye devam etti. Koridordaki tuvaletlerden birine girdi. Çıplak ayaklarının altı, toz toprakla beraber idrara da bulandı. Önemsemedi. Aynada kendine baktı. Aynadaki tanımadığı kadına baktı. Kim bilir kaç yıl önce yitirdiği kimliğini kovaladı zihnindeki bir yerlerde. Sonra aynayı okşadı. Ağlamaya başladı. Koridora geri dönerken, kim olduğunu bilmiyordu.

Odasına gitti, banyoya girdi. Soğuk suyu açıp, elbisesiyle kendini aymazlığa bıraktı. Su bedeninden akarken, Gala ve Dali’yle vedalaştı. Şimdi kendine yeni bir benlik bulmalı ve bir sonraki kurbanının kim olacağını düşünmeliydi.

Gaye Keskin

Çizerek geçen hayatımdaki rotayı, kaleme kırdığımdan beri yazıyorum. Resim yapmak, öykü yazmak ve bu iki ebedi arkadaşımı sonsuzluğuma kadar yanımda tutmak; en büyük amacım. Belki bir gün ikisini birleştirir, tablolarıma ait öykülerimi yazarım ve sergimi birlikte süslerler. Henüz basılmamış bir kitabım ve içimde doğumunu bekleyen hikâyelerim var. Bu kadarım. Ne daha fazla ne daha az…

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Sakin bir tempoda ben de o koltuğa uzanmaya gelen bir hastaymışım gibi hissettim başta. Ardından öykünün “gerçek” ve “sanrı” şeklinde ikiye ayrıldığını düşünmeye başladım. Fakat kurgu öyle bir ilerledi ki son cümleyi okuduktan sonra bile hangi kısımların gerçek, daha gerçek ya da az gerçek olduğu konusunda kafamın bulandığını fark ettim. İlginç olan şey şu ki bu bulanıklık deneyimi gerçekten keyif verdi. Bazen öyküde anlatılan her detayı, yazarının zihnine girmiş gibi anlamaktansa kendini o sürükleyici tarza bırakarak zevk almak daha güzel oluyor. Bu da benim için bu seviyede akıcı bir öykü oldu. Kaleminize sağlık, dönen başımın yerine gelmesini bekliyorum hâlâ :smiley:

  2. ebuka says:

    Gaye merhaba;

    Öncelikle Dali ismini görünce yüzümde bir tebessüm belirdiğini ifade etmek isterim. Çünkü Dali’yi çok sevdiğini biliyorum. O büyük ustayı bir öykünde ağırlamak senin için de güzel bir deneyim olsa gerek.

    Öykü hem yazan hem de okuyan için zor bir kurgu olmuş. Ben okur olarak ne kadar kalktım bu yükün altından ama sen yazar olarak gayet iyi baş etmişsin durumla :slightly_smiling_face:

    Elinie emeğine sağlık iyi bir öyküydü…

  3. İlk bölüm okurken biraz yormuş olsa da gerisini getirdiğim için çok memnunum. Tasvirlerin bir ressamın kaleminden çıktığı belli. Sıra sıra, oldukça canlı ve düzenliler. Gala tasvirlerlerini, hastaneyi vesaire sevdim. Hikayenin sonu da zekiceydi. Gerçi bulanık bir his vardı hikayede, belki bu bilinçli bir şekilde hikayeye işlenmisti, belki de okuduğum anki haleti ruhiyeme bağlı bir şeydi. Hikayede direkt olarak Dali’yi kullanmak da bence bir risktir bu arada. Bu riski almak takdir edilesi bir şey.

  4. Ebuzer merhaba :slight_smile:
    Dali’nin ve Gala’nın misafir olduğu ikinci öyküm bu :slight_smile: Bataklık ve Değirmen isimli öykümde, diğer ressamlarla beraber aynı masada yemek yiyorlardı. Ama ilişkileri, açmazları çok yüzeysel kalmıştı. Derinleştirmek için şahane bir fırsattı bu benim için. Çok mutlu oldum temayı görünce :slight_smile:
    Benim için şahane bir beyin yangınıydı. Islak mendil vs, gibi detayları iliştirip, okuyucunun baştaki tepkisini toplamak da istedim, sonra sona geldiklerinde gerçekliğe uyanmaları ve yazarı anlamaları asıl amacım oldu.
    Hakkını verdim mi bilmiyorum; ama olağanüstü sevdim bu öyküyü.

    Çok teşekkür ederim, sevgiyle :pray:

  5. Selam Gaye,

    İlk başta tarihsel bir kurgu gibi başlayan öykü daha sonra psikolojik bir thriller’a en sonunda ise bir polisiyeye dönüştü. Bununla birlikte hepsini kapsayan karanlık atmosferi bence öykünün alamet-i farikası olmuş.

    Bir başka önemli başarı da şuydu ki, öykünün üç farklı dokusu onu kaplayan karanlık çatı altında birbiriyle hiçbir uyumsuzluk çıkarmamış. Diğer türlü olsa çok dolu ve didaktik ancak kopuk ve bütünlüksüz olurdu. Sanırım bu da senin temel başarın olmuş.

    Diyalogları da öykü bazında son derece uyumlu buldum.
    Çok iyi kotarmışsın Gaye :wink:

    Edit: Islak mendil detayı gerçekten iyi düşünülmüş. Başta “???” sonra “haaaa” oluyor insan. :sweat_smile:

    Kalemine sağlık… :raising_hand_man:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

13 cevap daha var.