Öykü

Aynadaki Yolcular – Son

Kan ve pas… Karanlığı yaran ve boğazına dolan sıvıların sızısı.

İnce bir ses… Sarkaçlar dolusu tahta kuklanın tıkırtıları.

Tik tak… Akrebin yelkovanın ardı sıra koşuşu.

Ve hiçlik… Daha önce tanışmadığı bir boşluğun içinde savruluşu.

Uyanmak… İlk kez uyanır ya da on ikisinde doğar gibi.

Bir delik… Onu çeken, etrafında döndüren, karanlığında hapseden.

Ve tanıdık bir çift göz… Sekreter kuşunun devrik gözbebekleri. Ardı sis. Ardı kara.

“Tükür!” Sekreter kuşu gagasını Toprak’ın zayıf sırtına sürttü. “Hemen tükür. Bir sürü toz, pas, kurşun, ne varsa yuttun!”

Omurgasına ağır gelen başını kaldırdı çocuk. İsten, pastan kirlenen ellerine baktı. Titrek ve damarları belirgin ellerine. Nasıl bu hale gelmişti? Ve en önemlisi o bu haldeyse, yol arkadaşı neredeydi? “Ne oldu?” dedi boğazında boğulan sesiyle, “Afra nerede?”

Sekreter kuşu kirpiklerini hızla çarptı. “Hatırlamıyor musun?” dedi az öncekinden daha şefkatli bir tonla.

Toprak’ın bakışları, kuşun ardında doğrulan ejderhaya kaydı. Sekreter kuşunun yüzü silik bir buğuya dönüştü.

Ejderhanın ağzı, kuşun ardı sıra aralandı. Büyük bir alev topunu dilinde gezdirip, acı içinde geri yuttu. Burun delikleri büyüdü. Derin derin soluklandı. Soluğu, yuttuğu alevin sıcaklığını kuşanıp kuşun üzerinden geçti ve küçük çocuğun acıyan tenine kondu. Toprak yavaşça ayağa kalktı. O zaman etrafını saran külleri gördü.

İs, her yerdeydi. Aynaların berrak yüzeyini karanlığa gömmüş,etrafındaki otları kurutmuş, hayvanların tüylerini kirletmişti. Çocuk, ensesinde bekleyen ölümün ıslığını duydu. Ve o zaman, hatırladığı son ana döndü…

* * *

Avucunda Afra’nın çocuk eli. Diğer eli, aynanın saydam yüzeyinde. Belli belirsiz bir cızırtı duyuyor… Ve ardından, kulaklarında beliren ve aniden artan bir basınç. Bakışları ejderhanın hızla inip kalkan kanatlarında…

Okapi, “Herkes saklansın!” diye bağırıyor. Yavru rakun, olduğu yerde titriyor. Sayga ve diğer hayvanlar kaygı içinde koşturuyor. Toprak, başını yavaşça ardına dönüyor. “Diğer ayna,” diyor Okapi, “Afra’yı diğer aynadan geçir!”

Toprak etrafına bakıyor. Başka bir ayna göremiyor. Afra ağlıyor. Her saniye daha şiddetli ağlıyor… Karşılarında bir ayna daha beliriyor. Yüzeyinde derin bir karanlık ve karanlığın tam ortasında durmadan dönen bir boşluk. Toprak’ın zihni, aynadaki boşluğa karışıyor. Var olduğu anın yerçekiminden çıkıp, başka bir çekimin içinde savrulduğunu hissediyor. Boğazına yıldız tozları doluyor. Afranın çocuk eli, onun avuçlarından çekiliyor. Bedeni boşluğa doğru kayıyor. Ejderhanın ağzı, alev topunu üzerlerine bırakırken, Toprak, küçük kızı yeniden, daha sıkı tutuyor. Okapi’nin güç bela çıkan sesini duyuyor. “Kızı bırak ve hemen saklan!”

“Hayır!” diyor Toprak, “Ben de onunla gideceğim.” Aynanın karanlığına çekilirken, rüzgâr son kez tenlerine değiyor. Ve sonra… Savruluyorlar…

* * *

Aslan, yelesini sallayarak çocuğun yanı başına geldi. Pütürlü dilini, Toprak’ın isli teninde gezdirip, hızla tıksırdı. “Çok kirlisin!” dedi hışımla, “Nehre git ve iyice yıkan. Su aygırları sana yolu gösterecektir.”

Toprak, aslanın yanında minicik kalan bedenini doğrulttu. Ejderhanın kırmızıdan yeşile çalan gözbebekleri, biraz ileriden yüzünü döverken, sakin adımlarla nehre giden yolu yürüdü. Su aygırlarından biri, sevimli yüzünü, onun yüzüne çevirdi. “Hadi,” dedi yarı peltek, “seni şu atmosfer artıklarından kurtaralım!”

Ayaklarını suyun yeşilliğine değdirdi. Üzerine bulanan is, suyun berraklığına karışıp, dans ederek dağıldı. Bedeninin geri kalanını nehre bıraktı. Temizlendi. Ama kirinden arındıkça korktu. Ayağı aksamıyordu ama sanki geri kalan her şey aksaktı. Geri gidebilirken, burada kalmak güzeldi. Afra varken, burada kalmak güzeldi. Peki ya şimdi…

Su aygırı, burnunu ona hafifçe değdirip, iri bedenini suda zıplattı. Toprak, gözlerine dolan suyu silkelemek için ellerini yüzünde dolaştırdı. “Afra nerede?” dedi suyun dalgasına karışan sesiyle, “Ona ne olduğunu bileniniz yok mu?”

“Öyle biri hiç var olmadı,” dedi boğuk bir ses. Toprak, nehrin kenarındaki iri hayvana ve gagasını durmadan onun sırtına vurduran kuşa baktı. Gergedan ve temizlikçi kuş, mükemmel uyumlarını ve tam bir işbirlikçilik içinde yürüttükleri varoluş çabalarını onun gözlerine çarparak, nehre biraz daha yaklaştılar. “Afra, deliğe karıştı,” diye devam etti sözlerine. “Yok oluş aynasında, hiç olmadığı zamanın içindeki karanlığa gömüldü. Paralel evrendeki hiç kimse, onun varlığına şahit olmadı. Kimse acısını çekmedi. Doğmamış bir çocuk olarak silinip gitti.”

Çocuk, çıplak bedeninden nehrin sularını silkeleyerek dışarı çıktı. Bedenini sarmalayan herhangi bir kıyafet olmadığını yeni fark ediyordu. Ama umurunda değildi. Aklını zorlayan tek şey, Afra’ya olanları anlama çabasıydı. “Peki,” dedi, “belki de bu iyi bir şeydir. Ama ben de onunla, o delikte savruldum. Şimdi neden buradayım?”

“Bunu bilemeyiz,” dedi gergedan. Evrenin seninle ilgili başka bir planı olduğunun anahtarıdır belki varlığın, belki de sen Afra’dan daha sıradan, daha önemsizsin. Onu yutan kara delik, seni bu yüzden salıvermiş olabilir.”

Toprak, içinde bir kuşun kanatlandığını hissetti ve kimsesizliğine mıhlanan kaygılarını düşündü. İnsan, hiç kimse olmaya alıştığında, “biri” olmayı unutuyordu. Başka insanların gölgesinde büyüyor, başka bedenlerin izlerinde yürüyordu. Afra, birileri için önemliydi. Birileri için, acı çemberinin aralık kapısıydı. Ama o, aniden ortadan kaybolan o, gerçekten hiç kimseydi…

Rüzgâr çıplak bedenini yalayıp uzaklaşırken, anlık bir ürperti ile titredi. Kürklerinin ve sert derilerinin içinde, ondan çok daha güçlü olan hayvanların yanında, savunmasız, cılız ve faydasızdı. Üşüyordu, karnı açtı ve bir bebek kadar toydu.

“Belki,” diye mırıldandı, “Kendi evrenimde, kendi ırkımın arasında aksak biri olmak daha iyiydi.”

Gölgesi üzerine doğru düşen Goril’in sesi ile ürperdi. Kalan son güneş kırıntıları, gölgenin ardına saklandığında, daha çok üşüdü.

“Üzgünüm,” dedi Goril, “artık senin doğduğun evrenle olan bağlantımızı sonsuza dek kaybettik. Karıncalar yeniden aynadan geçtiler; ama hiçbiri dönmedi. Tam ortada bir yerde, iki geçiş arasında sıkıştıklarını düşünüyoruz. Muhtemelen hurda araba tamamen parçalandı.” Burun deliklerini aralayıp, hızla soluk alıp verdi. “Senden başka hiçbir insanın olmadığı bu dünyaya alışman -ya da daima burada yaşamaya alışman- biraz zaman alabilir; ama emin ol, sonunda mümkün olacaktır.”

Avuçlarının arasında salınan; ancak Toprak’ın henüz fark ettiği postu, çocuğun zayıf omuzlarına bıraktı. Bedenine binen ağırlıkla sendeledi çocuk.

“Büyükbabamın,” dedi Goril, “yaşlılıktan öldüğünde, henüz diri olan postunu soyup aldık. Çünkü kış kapıya dayandığında, hepimizin daha kalın kürklere ihtiyacı oluyor.”

Toprak’ın burnuna kanın kokusu doldu. Ölüm, yaşam, toprak, ter hepsi o kanın içine doluşmuştu. Bir zamanlar bu dünyada yaşamış bir goril, onun çıplaklığını çekip almış, bedenini hayvanların bedenine çevirmişti. Toprak bu postun içinde, kendi kokusunu yavaş yavaş yitirirken, sanki onlardan biriydi.

“Hadi!” dedi su aygırı, “Nehre krokodiller dolmadan buradan ayrılalım. Tam av vakitleri!”

Suyun dibinden birkaç köpük havalandı. Suyun saydam yüzeyi bulanıklaştı. “Postun kokusu,” dedi gergedanın sırtındaki temizlikçi kuş, “onları kana susatıyor. Hadi, hemen uzaklaşalım buradan!”

Toprak zoraki bir adım attı, postun ağırlığı bedenine yayıldı. Bir adım daha attı. Islak ayaklarının izleri toprağa karıştı. Ardına döndü, ölü gorilin omzunun üzerinden nehre baktı. Suyun içinde ışıldayan bir çift göz gördü. Sürüngenin katı derisi, güneşin altında bir anlığına ışıldadı. Gözpınarlarından kurtulan bir damla yaş suya karıştı. Timsah, yavaşça suyun içine gömüldü. Birazdan yeniden gelmek üzere, kısa bir süreliğine görünmez oldu.

Çocuk korkuyla postu sırtından attı. Kürk, yerdeki çamurun rengini aldı. “Olmaz!” dedi Toprak, “Sadece açken avlanıyorsunuz biliyorum; ama ben hemen hemen hepiniz için avken ve böylesi savunmasızken, nasıl varlığımı sürdürebileceğim?”

Timsah suyun içinden sinsice çıktı. Kıyının biraz ilerisinde bekleyen avlara doğru süzüldü. Goril, yerdeki postu çocuğun omuzlarına geri bırakıp onu kucakladı. Gergedan ve su aygırı ile oradan hızla uzaklaştılar. Timsah, postun biraz önce durduğu yeri kokladı. Gerisin geriye suya dönerken, yolunu kaybetmiş bir balıkla karşılaşmayı umuyordu.

“Bir yol bulacağız!” dedi Goril, “Seni daha güçlü kılmanın bir yolunu bulacağız. Sen de kendini savunabileceksin!”

“Mesela nasıl?” dedi gergedanın zıplayan sırtının üzerinde uçan temizlikçi kuş, “Onu silahlandırmayı düşürmüyorsun değil mi?”

“Mızrak!” dedi Goril, “Ölü gergedanların boynuzundan yaptığımız mızrak. Burada yaşamayı öğrenene kadar, kendini koruman için onu sana vereceğim.”

“Olmaz!” dedi kuş, sesi öncekilerden çok daha cılız çıkmıştı. “Bu bizler için intihar. Gezegenimiz için belki de katliam! Hepimiz gibi, o da yaşam döngüsünün içinde savrulmalı, ekosistemdeki rolünü bulmalı. Onu silahlandıramayız!”

“Olur,” dedi Toprak, “Ben de bir gergedanın sırtına tüneyip parazitlerini temizleyebilirim. Ama bil bakalım ne eksik, kanatlarım!”

Goril’in sırtında taşıdığı çocuğa gülümsedi kuş. “Pek farklı görünmüyoruz,” dedi gaga aralığından.

Dakikalar sonra, mağaralardan birine vardıklarında, taştan döşeğe goril postunu serip, içine serildi çocuk. Ve hemencecik uyudu. Uyku arasında, mağaranın kapısında bir gölge gördü. Goril’in, bedeninden uzun elleri arasında, sivri ucu parıldayan bir şey vardı. Ve Toprak, kanatlarına kavuştuğunu anladı. Mızrak, artık onundu…

* * *

Günler geçti…

İlk geldiğinde onu büyüleyen bu yenidünya, sanki şimdi ait olmayışını ağzında geveliyor ve salyalarını saça saça tüm gerçekleri yüzüne tükürmek için bekliyordu.

Bazen, birlikte öğün paylaştığı hayvanların, mızrağına göz ucuyla baktıklarını seziyor, bazen bir sırtlanın ya da timsahın keskin bakışlarını üzerinde hissedebiliyordu.

Ait olmadığını düşündüğü dünyasından kaçarken, kendini hiç ait hissetmediği bir evrenin içinde can çekişiyordu. Ölü gorilin postunun içinde, omuzları günden güne çöküp, vücudundaki kaslar büyürken, sanki çok daha az insana benziyordu…

Abisi aklının duvarlarına vuruyor, annesinin kızgın yüzü ve babasının hatırası onu yokluyordu.

Acaba, ona ne olduğunu merak ediyorlar mıydı? Şimdi… İnsana artık benzemeyen bedeninde görseler ne hissederlerdi? Peki, hiç var olmamış Afra’nın annesi, başka bir çocuğun, Afra yerine doğan bir çocuğun saçlarını okşuyor muydu? Kendi yitik evreni, içten içe onları özlüyor muydu?

Posttaki tanıdık kan kokusuna sarılıp, yine bunları düşündüğü bir gece, Sekreter Kuşu mağarasına gelip, birbirine karışan saçlarını gagaladı. Toprak, ruhu on iki, görünümü sekiz yaşında olan bedenini doğrulttu. Kuş, gözlerini kırptı, yüzü hiç görmediği kadar asıktı. “Bir yol var,” dedi kuş, “Hatta birden çok yol var…”

“Ne için,” dedi Toprak, “Avlanmak için mi?”

Kuş kıkırdaklı başını iki yana salladı. Gözbebekleri büyürken, gagasını yeniden araladı. “Sen artık o çocuk değilsin. Hiçbir şey artık o ilk günün gibi değil. Belki buraya bir kez daha gelmeseydin, her şey, hepimiz için çok daha iyi olabilirdi.” Gagasının ucunu, çocuğun yanı başında bekleyen, gergedan boynuzundan yapılmış mızrağa vurdurdu. “Bu olmadan açık bir avken, bu varken açık bir avcısın. Her bulduğunu yiyebiliyorsun. İşte bu yüzden, sen buraya ait değilsin.” Derin derin soluklandı. “Hepimiz için daha iyi yollar var. Başka geçişler, başka aynalar, başka evrenler… Onlardan birine gidebilirsin.” Başını çocuğun başına sürttü. “Bizi affet… Senden korkarak ya da seni korkutarak yaşamak istemiyoruz.”

“Onu hiç kullanmadım!” dedi Toprak, “onu kullanmaya teşebbüs bile etmedim! Hanginize doğrulttum silahımı, hanginizin önünden yemeğini çaldım? Hanginizin canı son buldu mızrağın sivri ucunda?”

“Konu o değil! Konu, senin buraya ait olmayışın. Sen gitgide bize benzerken ve biz en çok hangimize benzeyeceğini bilemezken, senin ölmeni ya da öldürülmeni bekleyemeyecek olmamız. Biz sadece açken öldürürüz… Peki, sen, peki senin insanların öyle mi yapar?”

Toprak, diğer tüm insanların gerçeklerinin üzerinde yazılı olduğu bir madalyon taşıdığını hissetti. İki yüzü de karanlık ve kirli bir madalyon. Sanki tüm insanların günahları sırtındaydı. Sanki tüm insanların kötülüğü damarlarındaydı. Belki de Sekreter Kuşu haklıydı. Belki de gitmeliydi. Peki, ama nereye? Bilmediği hangi evrene?

Çocuk doğruldu. Goril postuna sarılıp, mızrağını eline aldı. Uzayan ve yaprak ile toz dolan saçlarını karıştırdı. Biraz önce kendi kendine sorduğu soruyu ona sordu. “Nereye, nasıl bir yere gideceğim?”

Sekreter Kuşu önü sıra yürüdü. Daha önce defalarca yürüdüğü yollar, çocuğun gözünde büyüdü. Yarasalar onun adımlarına kulak verdi, baykuşlar yüzünü izledi. Toprak biraz sonra, yeniden aynaların önündeydi.

Sekreter kuşu aynalardan birini işaret etti gagasıyla. “Buraya,” dedi, “buraya giden hayvanlar senin evreninden çok da farklı olmadığını söylüyorlar; ancak daha acımasız insanların varlığından söz ediyorlar.” Bakışları yanındaki aynaya kaydı. “Buraya giden hayvanlar, dinozorların hâlâ varlıklarını sürdürdüklerini ve insanlar ile diğer tüm hayvanların yer altında yaşadığını söylüyorlar.” Biraz ilerideki aynayı işaret edip, küçük çocuğu sevgi ile süzdü. “Orada da sadece hayvanlar var. Ama daha acımasız, daha güçlü, daha… İnsansı…” Biraz ilerideki son aynayı gösterip yutkundu. “Oraya sadece iki kez hayvan gönderdik; ama geri dönmediler. Orada yaşam olduğundan, varsa nasıl bir yaşam olduğundan emin değiliz.”

Aslan’ın kükremesi, kuşun son cümlesinin üzerine bindi. Toprak, kuşun ne söylediğini tam olarak anlamadı. “Burada kalmak istersen yine de kal. Ama silahsız olarak,” dedi Aslan.

Çocuk, avuçlarında parıldayan mızrağa baktı. Yabani hayvanların arasında tek kalkanıydı. Bakışlarını kuşa çevirip, “Son…” dedi, “beni son aynadan geçir.”

“Emin misin?” dedi ona mızrağı veren Goril, “orada ne olduğunu bile bilmiyorsun.”

Çocuk postuna daha sıkı sarıldı. Belki Afra’nın karıştığı karanlığa, o kara deliğe karışırdı. Aynaya doğru yürürken, ardına dönüp, evine baktı. Emin olduğu bir şey vardı. Bu evrenden ayrıldığında, ardında bir öncekinden çok daha fazla iz bırakacaktı…

* * *

Ilık bir yaz günü, şehir meydanı oradan oraya koşturan insanlarla doluydu. Sadece insanlarla… Başka herhangi bir canlının izi sezilmiyordu. Dünya ölüyordu. Hayvanların izleri son bulmuşken, insanlar kendi yok oluşları içinde can çekişiyordu.

Nasıl bu hale gelmişlerdi? Arılar, inekler, kuzular, koyunlar tükenirken, öleceklerini nasıl anlamamışlardı? Bir kurtarıcıya ihtiyaçları vardı. Kimsenin kendini ya da başkalarını kurtarmayı seçmediği klasik toplumlarda olduğu gibi, yok olan dünyalarına bir kurtarıcı bekliyorlardı. Beklemek çoğu zaman yapabilecekleri en iyi şey gibiydi. Zahmetsizdi. Ümitliydi. Oksijenleri yavaş yavaş yerini gitgide büyüyen karbondioksite bırakırken, derileri kırışıyor, kan kusuyorlar, hızla, alışık olmadıkları bir hızla yaşlanıyorlardı.

Sonra… Meydanda birkaç kişi onu gördü. Goril postunun içinde, şaşkınlıkla onları izleyen mızraklı yabaniyi.

İnsan mıydı, hayvan mı?

Hangi dilde konuşuyordu ya da konuşabiliyor muydu?

Hep bekledikleri, yitirdikleri canlıları aslında kurban ettikleri kurtarıcı o muydu?

Kan kokuyordu, ter kokuyordu, teni kapkaraydı. Belki pisti, belki doğuştan böyleydi, bilmiyorlardı.

Goril postundaki yabancı yürüdü. Mızrağını havaya kaldırdı. Çürümüş sebzeleri kapışan insanlara, artık başka et bulamadıkları için birbirinin etini yiyen canlılara baktı.

Yaşlı bir adam onun önünde eğildi. Hayvan görüntüsünde bir insan, evrimin tersine dönmesi, belki de iyileşmesi olabilir miydi?

Diğer tüm insanlar onun söylediklerini dinledi. Herkes yavaşça eğildi. Toprak mızrağı havaya kaldırdı. Yaşlı adam, acıyla fısıldadı. “Bize başka bir son bul. Bize kaybettiklerimizi geri ver!”

Toprak, biraz önce içinden çıktığı aynayı düşündü. Bu insanlar, o evrende yeniden var olurdu. Yeniden beslenir, yeniden sağlıklarına kavuşurlardı. Bir sürü av bulur, oksijene doyarlardı. Onları aynadan geçirmek, eski evrenini ona geri verebilirdi. Ve Toprak, hayatında ilk defa kahraman olurdu. Düşündü, düşündü…

Ve kahraman olmayı seçmedi… Mızrağı fırlattı, postunu attı. Cılız çocuk bedeni, çırılçıplak ortaya serildi. İnsanlar onun bir kurtarıcı olmadığını anladılar. Yere eğdikleri bedenlerini yavaşça kaldırdılar. Postu yemeye çalışanlar oldu, mızrağın ucunu kemirenler… Toprak, hücrelerine sızmayan oksijeni dilenerek hızla yaşlandı. Ve tüm diğer insanlar gibi, acı içinde yok oldu.

Bu öyküye eşlik eden herkesin bildiği gibi, öldüğünde sekiz yaşında, aksamayan bir çocuktu…

Gaye Keskin

Çizerek geçen hayatımdaki rotayı, kaleme kırdığımdan beri yazıyorum. Resim yapmak, öykü yazmak ve bu iki ebedi arkadaşımı sonsuzluğuma kadar yanımda tutmak; en büyük amacım. Belki bir gün ikisini birleştirir, tablolarıma ait öykülerimi yazarım ve sergimi birlikte süslerler. Henüz basılmamış bir kitabım ve içimde doğumunu bekleyen hikâyelerim var. Bu kadarım. Ne daha fazla ne daha az…

Aynadaki Yolcular – Son” için 22 Yorum Var

  1. Gaye :heart:

    Öncelikle yeniden seni görmek çok güzel :slight_smile: İyi ki geldin ve umarım yine ara vermezsin :wink:

    Kalemine ve emeğine sağlık. Sanki bir yerlerde bu öykünü Pinokyo ve Kara Delik teması için de hazırladığını okumuştum, yanılıyor muyum? Öykünün içinde kara delik motifine de rastladım :slight_smile:

    Bence sen de bu platformda okuduğum bazı yazarlar gibi dilini ve anlatımını oturtmuşlardansın. Betimlemelerini beğeniyor ve şiirsel buluyorum. Bu öykünde de özellikle giriş kısmında bunu çok hissettim.

    Aynadaki Yolcuları okurken gözümün önüne illüstrasyon ile desteklenmiş bir kitap geldi. Çok güzel olmaz mı? Çizimlerini de sen yaparsın. Bence öykün buna çok uygun.

    Ammmaa hayal kırıklığına uğradım sonunu okuyunca :frowning: Gerçekten Toprağın bir Mesih gibi kurtarıcı rolünü üstlenmesine dua ederken, sen olması gereken bir gerçekçilikle acı içinde yok ettin onu, bu da okuyucunun yüzüne inen bir tokat oldu - bence.

    Çok beğendiğim bir öykü oldu…

    Yüreğine sağlık, hep yaz, hep okuyalım.

  2. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Gaye Hanım.

    Öykünüzü okuyup bitirdiğimde, biraz da üç aydır burada olmamın verdiği acemilikten dolayı, bu öykünün serinin ikinci öyküsü olduğunu fark edebildim. Sonra ilk öyküye dönüp okudum ve tekrar ikinciyi okudum.
    Gün içinde ne zahmetlere giriştim. Bu da öykünüzün hakettiği değeri gösterir nitelikte kendimce :slight_smile:

    Öykünün sonunda Toprak’ın yaptığı seçim bence en güzeliydi. Bu dünyayı yiyip bitirmişiz zaten, bırakalım bari insanın olmadığı paralelindekiler huzur bulsun.

    Yazdıklarınızdan hayvansever olduğunuzu çıkarmak çok zor değil. Ben 16 gündür et yemiyorum. Uzun zamandır aklımı kurcalayan bir meseleydi bu. Kendimi vejetaryen ya da vegan olarak etiketlemiyorum ama etsiz yaşayabilir miyim bi deneyeceğim. Çok severdim kendisini. Abartıldığı kadar da zor geçmiyor bu süreç. Neyse konudan sapmayayım ben :slight_smile:

    Öykü serinizi keyifle okudum. Bir solukta okuduğumu söyleyemem fakat bu bir eleştiri değil, hayat koşuşturmamla ilgili bir durumdu :slight_smile: Kaleminize sağlık. Tekrar görüşmek dileğiyle.
    Hoşçakalın.

  3. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba :slight_smile:

    Girdik bir yola. Bakalım sürdürebilecek miyim? Destekleriniz için teşekkür ederim.
    Ben de sizin hayvanlar konusundaki hassasiyetinizi kutluyorum. Dört kediye bakmak kolay değildir ama kedi-köpek gibi küçük ve şirin olmadığı için ineklerin haklarını da savunmayacak değilim. :smiley:
    Her ne kadar babam köyde hayvancılık yapıyor olsa da o babam, ben benim. Hayatımız çelişkilerle dolu işte. ( Umarım babam foruma üye değildir ve okumuyordur :slight_smile: )

    “Yazar Hakkında” kısmında bahsettiğiniz belgeselleri izleyeceğim. Bu aralar belgesellere sarmış durumdayım.

    Toprak gibi dik duruşlu, koruyucu, merhametli bir insanlığa…

    Görüşmek üzere…

  4. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Selamlar;

    Önceki öykülerinizi de okumaya çalışacağım. Çünkü polisiye ortak paydamız. Şu an bir polisiye roman üzerinde çalışıyorum zaten. İrtibatı koparmayalım bence. :grinning:

    Görüşmek üzere, esen kalın…

  5. Merhaba;

    Çok güzel bir öykü. Baştan biraz ağır başladıysa da sonradan akıcılığı aldı götürdü beni. Hüzün verdi ve bir acı gerçeği “en vahşi yaratık-insan” olduğumuzu unutmamam için uyardı. Ellerinize, yüreğinize sağlık. Polisiye dosyalarınız için de bol şans.