Öykü

Avcı

Gecenin orta yerinde küçük odamın içindeki küçük yatağımdan kapının hayvanca tekmelenmesiyle yere yuvarlandım. Hemen kalkıp bir elimle kapıyı tutarken diğer elimle pantolonumu elime aldım. Bu sırada dışarıda ki hayvana bekle demeyi ihmal etmedim. Nihayetinde çırılçıplaktım. Bu lanet ülkeye gelmeden evvel izlediğim belgesellerde gördüğüm her şey Rio’dan ibaretmiş. Gerçek şu ki Amazon ormanlarının kıyısında, Rio’dan ve başkentten yüzlerce kilometre uzakta bir hava taburundayım. Burada sivrisineklerden ve şu lanet sıcaktan başka hiçbir şey yok. Koca taburda ki tek kadına daha şık görünmek için daralttığım pantolonun içine girebilmek adına savaş verirken dışarıdan nöbetçi subay olduğunu öğrendiğim asker, “Acil görev var,” diye bağırıyor. Pantolonun bir paçası girdi, dışarıda ki ses bir iş adamının uçağının düştüğünden bahsediyor. Durum sıkıntılı ama onlar için. Ben bu ülkeye eğitim vermek için geldim, bana ne sizin iş adamınızdan. İçimden birkaç küfür saydırırken nihayet diğer bacağımı da sokuyorum yerine. “İşte zafer,” diye bağırırken kapıyı açıyorum. Karşımda 1.70 ya var ya yok bir subay. Yüzü söylediklerimi sindirerek anlamaya çalışır gibi bir ifadeye bürünüyor. Hayatında Türkçe kaç kelime duymuş olabilir ki. İçimden onu subay yapan sisteme biraz sövüyorum. O önde ben arkada koridorda ilerliyoruz. Daha üst rütbeli komutanların odalarına yaklaştıkça üstüme daha düzgün bir şeyler giymediğim için bu defada kendime sövüyorum. Vaziyet şu ki sadece pantolonum var, hadi ona bir şey oldu başka hiçbir şey yok. Koridorun sonundaki operasyon odasının içinden bizim kadın yüzbaşı dışarı çıkıyor ve tabur komutanının beni beklediğini söylüyor. Bu kadının bakışlarından bir anlam çıkarmak imkânsız. Tek yakaladığım tepeden tırnağa beni süzdüğü. Aldırmadan odaya girip ayakta bekleyen albaya sert bir selam veriyorum. Albay Felix Gustavo, burada kendime yakın hissettiğim tek adam bu diyebilirim. Yanıma kadar gelip durumu bana açıkça izah ediyor. Ünlü ve büyük bir iş adamı olan Eduardo’nun uçağının Amazonun derinliklerinde sinyalinin kesildiğinden, uçağın düşmüş olabileceğinden ve adamın devlet için önemli bir isim olduğundan bahsediyor. Üslerindeki pilotların gece uçuşu konusunda tecrübesiz olduğunu, bizimle çıkacak bir diğer helikopterdeki bir tim komandoya refakat edip helikopterle bölgede araştırmaya çıkmamız gerektiğini de ekliyor. Kapının önünde bekleyen yedek subayla göz göze gelen Albay ona derhal timi ve helikopterleri hazırlamasını emrediyor. Hemen başımla selamlayıp odadan çıktım. Geldiğim koridordan geri dönüp hazırlanmak üzere odama geçtim. Birkaç dakika içinde büyük pistten önce Mi-35’in sonra dabizim Atak helikopterinin kükremesi duyulmaya başladı. Benim burada olmamın nedeni işte bu. Neyse ki eğitim oldukça hızlı ilerliyor, birkaç ay içinde ülkeme dönebilirim. Piste indiğimde iki helikopterde kalkışa hazırdı. Koşar adımlarla helikopterime yaklaştım fakat olduğum yerde çakılı kaldım. Kadın yüzbaşı, pardon Yüzbaşı Maria benim helikopterimde. Umarım bu bir kâbus falandır. Geldim geleli bu kadının iç hizmette görevli olduğunu düşünmüştüm. Evet, birkaç defa dersime girdi fakat şu an helikopterin kalkışa hazır hale getirebilmesine inanmam mümkün değil. Hızlıca selam verip yerime geçiyorum. Başıyla selamımı alıp telsizi takmam için işaret veriyor, hemen takıyorum. Önce Mi-35’le sonra Maria ile tek tek iletişime geçiyorum. Kadına güvenmediğim için bütün kontrolleri tekrar yapıyorum, bu kadarına pes doğrusu. Her şey olması gerektiği gibi. Arkamdan bir ses neyi bekliyoruz diyor. Tabi ki ben bunu telsizimde duyuyorum. Cevap vermiyorum, bu defa da Şaşırdınız mı komutanım diyor. Benim bilmediğim fakat bu kadının bildiği bir şeyler olmalı. Merkezden havalanma iznini alıp havalanıyoruz. Operasyon kodumuz Avcı, Avcı-1 ve Avcı-2 hızlı bir şekilde meşhur amazonun derinliklerine doğru ilerliyor. Bu sırada Maria ile iç telsizden bir süre sohbet etme fırsatımız oluyor. Bu sohbet şaşkınlığımı bir kenara itip şok geçirmeme sebep oluyor. Kadın Ankara’da süren eğitimlerde bir yıl bulunmuş ve benim bundan haberim yok. Beni şok eden kısım bu değil, kadınla üç ay boyunca aynı yerde eğitim görmemiz. Anlaşılan Atakların Brezilya ordusuna satılma hikâyesi zannettiğim kadar yeni değilmiş. Yaklaşık bir saatlik bir uçuşun ardından uçağın sinyalinin kesildiği bölgeye ulaştık fakat karanlık ve sık bitki örtüsü yüzünden hiçbir şey göremedik. Mi-35’in timi yere indirebilmesi için ufak bir açıklık bulmaya çabaladık. Neyse ki bir süre sonra ihtiyacımız olan açıklığı bulduk. Telsizle haber verdim ve Mi-35’in timi indirebilmesi için konum aldım. Helikopter arkamdan önüme doğru geçti ve alçalmaya başladı. Onlar yerde araştırma yaparlarken biz onlara yukarıdan koruma sağlayacak ve öncülük edecektik. Mi-35 görüş alanımdan çıktığı anda önce telsizde bir cızırtı duyduk ve ardından gökyüzüne yükselen alevler. Neler olduğunu anlamak için konum alırken Avcı-2’nin o küçük açıklıkta parçalanmış bir halde yandığını gördük. Hem benim hem Maria’nın iletişim çabalarımız sonuçsuz kaldı. Bunun bir kaza olduğuna inanmak istiyordum. Ben daha şoku atlatamamışken düşen helikopterin yanından hızla geçen birkaç karartı gördüm. Bu sırada Maria üsse bilgi veriyordu. Helikopterin kaza yaptığından bahsediyordu. Frekansı kestim ve “Hayır bu bir kaza değil,” dedim heyecanla. Telsizin diğer ucunda Albay Gustavo vardı. “Bu ne demek?” diye sordu. Sesindeki öfkeyi ve şaşkınlığı fark edebiliyordum. “Efendim Avcı-2 düşmedi, düşürüldü,” dedim kararlılıkla. Acil destek istediğimizi belirttim. Albay, “Hemen yere inin ve bana derhal rapor verin,” dedi.

Bunun tehlikeli olduğunu, destek gerektiğini söylediysem de ikna olmadı. “Ne gördün?” diye heyecanla sordu Maria. Sesinde ki titremeyi fark etmiştim. “Ellerinde mızrak bulunan birkaç karartı,” dedim. “Nasıl yani koca helikopter mızrakla mı düşürüldü. Bir şey falan mı içtin sen?” dedi alaycı bir ses tonuyla. Duymazlıktan geldim ve biraz açılıp güvenli bir inecek yer aradım. Avcı-2 ile aynı kaderi paylaşmak istemiyordum. Kaza alanından birkaç mil uzaklıkta bir alana indik. Şu helikopterin bu şekilde kullanıldığını görse bizimkiler herhalde gülerlerdi. İkimizin elinde de birer Glock marka tabanca ile helikopterin yanından ayrıldık. Ormanın kargaşası içinde ilerlemeye başladık. Maria hemen iki adım arkamdan beni takip ediyordu. Birkaç defa başımı çevirip yüzüne baktım. O kadınlığını helikopterde bırakmış olmalıydı. Gözlerinde beliren o yırtıcı bakışlar, çevresini gözetlerken takındığı o avcı ifadesi bunun en büyük kanıtıydı. Etrafıma daha fazla odaklanıp ilerlemeye devam ettim. Sık bitki örtüsünün arasında bir patika aramaya çalışsam da bundan bir süre sonra vazgeçtim. Burada bir patika varsa bile onu fark etmek ayrı bir yetenek gerektiriyordu. Birkaç dakika içinde bütün vücudum ter içinde kaldı. Zorda olsa ilerlemeye devam ettik ve helikopterin düştüğü bölgeye ulaştık fakat alevler yaklaşmamıza müsaade etmedi. Tam bu sırada helikopterin henüz alev ulaşmayan kuyruk tarafına saplanmış bir mızrak gördük. Hem Maria hem ben donup kalmıştık. Dikkatimi çeken bir diğer şey helikopterin içinde bir ceset göremememdi. Ne ceset ne de onlardan geriye kalan herhangi bir şey. Geri dönmeye karar verdik.

Etrafta herhangi bir iz ya da açıklık bulamadık. Hemen koşarak helikopterimize yöneldik. Tam bu sırada Maria ağzımı kapatıp benim üzerime çullandı.Beraber bir çalılığın dibine yuvarlandık. Ne olduğunu anlayamadan kendimi yerde Maria’yı da üzerimde buldum. Çok yakınımızdan bazı sesler duydum fakat bildiğimiz bir dil olduğunu zannetmiyordum. Hatta bir dil olduğundan bile şüpheliydim. Daha çok birkaç hayvanın kavga esnasında çıkardıkları seslere benziyordu. Maria yavaşça yan tarafıma geçti ve eliyle ses çıkarmama için beni uyardı. Ses çıkarmamaya çalışarak doğruldum ve Maria’nın baktığı yöne önümüzdeki sık çalılığın ardından baktım. Hemen ileride sallanan birkaç dal seçiliyordu ve zemindeki bitkilerin hışırtıları kulaklarıma kadar geldi. Maria elimi tuttu ve eğilerek bizi biraz daha arkadaki hafif çukura benzeyen bir yükseltinin ardına çekti. Çukura girer girmez ellerinde mızraklar bulunan üç yerlinin bizim helikopterin bulunduğu bölgeye doğru ilerlediğini söyledi. Olup bitenler karşısında ki şaşkınlığımızı üzerimizden atamamışken birlikle bütün iletişim araçlarımızın helikopterde bulunduğunu hatırlayınca büyük bir şok daha yaşadık. Ne yapmamız gerektiği konusunda en ufak bir fikrimin olmayışı beni rahatsız ediyordu. Ne yapıp edip o helikoptere ulaşmalı ve kontrolü tekrar ele almalıydım. Maria’ya döndüm ve ne pahasına olursa olsun helikoptere ulaşalım dedim. Maria beni başıyla onayladı ve çukurdan çıktık. Onların izlediği yolun etrafından koşarak ilerleyip onlardan önce oraya ulaşmaya çabalayacaktık. Ben önde hızlı adımlarla ilerlemeye başladım, korkmadığımı söylesem kendimi bile inandıramazdım. Sık bitki örtüsünün içinde güçlükle ilerlemeye çalışıyorduk. Arkamızdan gelen bir takım sesler duyup gizlendik. Bu sesler yaklaşmaya ve etrafımızda ki birçok noktadan duyulmaya başladı. İkimizde olduğumuz yerde çakılıp kalmıştık. Gelen seslerin bir insandan çıktığına inanmakta zorluk çekiyor etrafımızı ürkek gözlerle inceliyorduk. Ben devam etmemiz gerektiğini söyledim sessizce ve yavaş adımlarla yürümeye başladım. Tam bu sırada bir mızrak başımın hemen bir karış üzerinden geçip yan tarafımdaki bir ağaca saplandı. Can havliyle kendimizi yere attık, Bir an göz göze geldik ve kalkıp yeniden koşmaya başladık.Helikopterin yanına yaklaştıkça sesler dört bir yanımıza dağıldı. Artık etrafımızın sarıldığından neredeyse emindik. Dikkatimi etrafıma vermekte zorlanıyordum, bu sırada büyük bir kütüğe takıldım ve yuvarlandım. Başımı kaldırdığım an tepemdeki ağacın üzerinde iki yerli ile göz göze geldim. İkisi de mızrakları ile beni hedef almışlardı. Bağırıyorlardı ve bu seslerin ikaz olduğunu anlamakta gecikmedim. Onları henüz fark etmeyen Maria elini uzattı kalkmam için fakat ben yukarı bakmasını işaret ettim. Maria başını kaldırana kadar dört bir tarafımızdan yaklaşık on yerli etrafımızda belirdi. Yukarıda ki yerlilerden biri ağacın dallarından büyük bir hızla aşağıya kadar indi. O kadar yüksekten bunu nasıl yapabildiğine inanmak zordu. Etrafımızda onlarca yerliyle baş başa kalmıştık. Ağaçtan inen diğerlerine bizim anlamadığımız o dilde bir şeyler söyledi ve diğerleri mızraklarını ayaklarının yanına indirip bizi çembere aldılar. Şimdi çemberin arasında ben, Maria ve ağaçtan inen yerli vardı. Maria ile göz göze geldik o tabancasını hâlâ elinde tutuyor ve kendi etrafında dönerek onları uzak tutmaya çalışıyordu. Bu sırada yanımızda ki yerli İngilizce konuşarak silahlarımızı indirmemizi emretti. Maria ile tekrar göz göze geldik. Yapılacak en mantıklı şey iletişim kurmaya çabalamaktı ve bunu silahlarımızı indirmeden yapabilirsek herkes için en iyisi olabilirdi. Kendi silahımın namlu ucundan tuttum ve biraz evvel İngilizce konuşan yerliye bize neler olduğunu anlatmasını söyledim. Maria hâlâ tetikteydi. Yerli sesini biraz daha yükselterek atın silahlarınızı diye bağırdı. Aynı anda etrafımızdaki bütün yerliler mızraklarını kaldırıp üzerimize yürüdü. Maria’ya yaklaştım ve ne yapacağız dedim. Şansımız yok dedi ve silahını indirdi. Aynı anda diğer yerliler üzerimize çullandı ve bizi bağladılar. Geçtiğimiz patikanın bir aralığında on on beş kadar yerlinin ağaç dallarıyla bizim helikopteri kamufle etmeye çalıştığını gördüm. Maria görüp görmediğimi anlamak için başını bana çevirmişti umutsuzca başımı iki yana salladım. Üzerinde ilerlediğimiz patikadan bir diğerine geçtik ve yürümeye devam ettik. Arkamdan bir yerli daha hızlı yürümem için sürekli omzumdan beni itiyordu. Yirmi dakika kadar ilerledik ve düşen helikopterin biraz ötesinden bir yamaca tırmanmaya başladık. Düşen helikopterin başında da birkaç yerli vardı ve azalan alevlerin ardında bir kaçının daha bir şeylerle ilgilendiğini görebiliyordum. Yamacın sağ tarafında gizleniş bir başka patikaya girdik ve bir süre bu alanda ilerledik. Durduğumuzda birkaç yerli aralarında bir şey konuştular ve içlerinden ikisi gelip bizim gözlerimizi bağladılar. Sonra adımlarımı saymaya başladım. Üç yüz adım düz gidip sağa döndük, iki yüz yirmi adım daha ilerleyip sola döndük. Ardından üç beş adımda bir ya sağa ya da sola dönemeye başladık. Bu bütün hesabımı mahvetmişti. Artık yön duygumun işe yaramayacağından emindim. Tekrar aralarında konuşmaya başladılar ve biri koluma girdi. Koluma giren adam başımı eğdi ve beni ittirdi. Bu sırada Maria’nın sesini hemen arkamda duydum. Hâlâ yanımda olması bir nebze içimi ferahlatmıştı. Maria yanıma kadar geldi ve önce gözlerimi ardından ellerimi çözdü. Kalın odunlarla ve onları birbirine tutturan sarmaşıklarla örülmüş bir kafesin içindeydik. Etrafıma baktım ve yan tarafta bir kafes daha bulunduğunu gördüm. İçinde takım elbiseli bir adam ve onun yanında yerde yatan, durumu pekte iyi olmayan bir kadın vardı. İkisinin de elleri ve gözleri kapalıydı. Adam göğsüne kadar çektiği dizlerinin üzerine bıraktığı başını arada bir kaldırıyordu. Sesimizi duymuş olmalıydı. Bize doğru döndü ve siz kimsiniz dedi. Bu sırada yerdeki kadında doğrulmaya çabaladı fakat bağlı olan kollarından destek alamayıp tekrar yere yığıldı. Uçak düştüğünde yaralandı dedi adam durumu kötü bir an evvel yardıma ihtiyacı var. Bir helikopterde biraz önce düşürüldü dedik. Duymuştum sesleri diye karşılık verdi. Siz biliyor musunuz neden burada olduğumuzu diye sordu. Bilmediğimizi söyleyecektik ki dışarıda beliren bir yerlinin ikazıyla yere çöktük. Bu ağacın tepesinden inen ve İngilizce konuşan yerliydi. Yanında gelen bir yerliye beni işaret etti ve yine anlamadığımız bir dilde bir şeyler söyledi. İçlerinden biri kafese girdi ve beni kolumdan tutup dışarı götürdü. Bu sırada başımı yukarı kaldırdım. Güneş ışığı yaprakları ve bitki örtüsünü geçemiyordu bu bölgede. Yerli beni ittirdi ve bir elindeki mızrağı aramıza koydu. Mızrak ilerlememi söylüyordu ve bende ilerledim. Büyük bir ağacın etrafından dolandık ve bir yükseltinin önüne geldik. Bu sırada yerli kalın bir sarmaşığı çekti ve o yükseltinin bir kısmı bir kapı gibi açıldı. Buranın önünden yüz defa geçsem burada bir barınak olduğunu anlamam imkânsızdı. Mızrak içeri girmem için sırtımdan dokundu. Hemen içeri girdim. İçeride kuru ağaç yapraklarından bir zemin kalın ağaç dallarından duvarlar ve bu duvarlara yaslanmış onlarca mızrak vardı. Bu mızraklar arkamda duran yerlinin elindekinden farklıydı. Uçlarında kırmızı silindir şeklinde bir bölge vardı. Ufak bir konserve kutusunu andıran bir silindir. Arkamdan tekrar sesler duydum ve döndüm. İngilizce konuşan yerli içeriye girdi ve az evvel gördüğüm mızrakların yanında bir kütüğe oturdu. Yanımda ki yerli omzumdan bastırdı ve dizlerimin üzerine çöktüm.

Bir süre konuştuk. Adının onların dilinde avcı anlamına gelen Art olduğunu olduğunu, ordu tarafından üç ay evvel öldürülen kabile şefinin oğlu olduğunu söyledi. Bu bölgeye yapılması planlanan nükleer santralin bütün amazonu tehlikeye atacağını ve kutsal ormanın yok edilmesinden duyduğu endişelerden bahsetti. Aramaya çıktığımız iş adamının ve kızının ellerinde olduğunu eğer bu proje iptal edilmezse ikisini de öldüreceklerini söyledi. Ben sessizce dinlerken gözüm tekrar ucunda kırmızı silindir bulunan mızraklara takıldı. Avcı bunu fark etti ve ayağa kalktı. Bunları kendisinin yaptığını söyledi. Güneyde terk edilmiş bir madende buldukları patlayıcıları bu mızrakların ucuna yerleştirdiğini ve iş adamının uçağını ve helikopteri bununla düşürdüğünü söyledi. Bütün bu olan bitenler karşısında şaşkınlığımı artık gizleyemeyecek kadar afallamıştım. “Üstlerime söylediklerinizi iletmemiz gerekir,” dedim sessizce. “Bunu zaten biz yaptık,” dedi avcı. Şaşkınlığım bir türlü yakamı bırakmıyordu. “Nasıl?” diye sormaktan kendimi alamadım. “Helikopterinizdeki telsizle,” dedi keskin bir ses tonuyla. Artık bu adama dair hiçbir şey hakkında şaşırmayacaktım. Mızrakla helikopter, uçak düşürebilen, İngilizce konuşabilen, patlayıcı konusunda tecrübeli ve üstelik telsiz kullanabilen bir yerliyle karşı karşıyaydım. Benden ne istediğini sordum. “Eduardo’yu alıp gidebilirsiniz,” dedi. Az evvel verdiğim sözü unutup yeniden şakına döndüm. Nasıl yani dedim afallamış bir halde. “Kızı burada kalacak ve o, o projeyi iptal edip kızına kavuşacak. Yarına kadar zamanınız var gidin o projeyi iptal edin ve topraklarımızdan çekilin,” dedi. Artık ne gibi bir durumun ortasında bulunduğumuzu anlayabiliyordum fakat bu adamda dikkatimi çeken bir başka husus vardı. “Nasıl yapıyorsun?” diye sordum mızrakları göstererek.

Hiç düşünmeden cevap verdi, “İnanıyorum.”

Diğer askerlerin nerede olduğunu sordum çünkü helikopterde bir ceset görememiştim. Eğer burada vakit kaybetmezseniz kimseye bir şey olmayacak dedi ve eliyle çıkışı gösterdi. Çıkar çıkmaz önüme bir yerli takıldı, arkamı döndüğümde bir tanesinin de arkamda olduğunu fark ettim. Kafeslerin yanına geldik ve bir başka yerli Eduardo’yu dışarı çıkardı. Kızı ve Maria ortada yoktu. Yerliler yeniden gözlerimi bağladı ve bizi tekrar ormanın derinliklerine doğru ite ite sürüklediler. Gözlerimizi tekrar açtıklarında helikopterin yanındaydık. Eduardo arkama geçti ve kısa süre içerisinde kalktık. Kalkar kalkmaz iletişim kurdum birlikle. Albaya her şeyi kısaca özetledim. Anlattığım her şeyi hemen arkamdaki Eduardo duymuştu. Birliğe ulaştığımda rahat bir nefes alabileceğimi düşündüysem de yanılmışım. Önce Albay Gustavo’nun sonra onlarca istihbarat görevlisinin sorularına yarım yamalak, yalan yanlış cevaplar vermiştim. O ormanların yok edilmesinde bir parmağım olsun istemiyor ve içten içe o eli mızraklı yerlilerin bu savaşı kazanması için dua ediyordum. Hakkı var Avcı akıllı adamdı. Kazanmayı hak eden bir adam. Eduardo ile çapraz sorgulandığımı saatler sonra uyuklamaya başladığımda öğrenebildim. Ne olursa olsun her şey bittiğinde bavulumu toplayıp ülkeme dönmeyi kafama koymuştum. Sabaha karşı Eduardo’nun avukatları ikimizi de bu çileden çekip aldı. Eduardo bu projeden vazgeçmişti. Hatta böyle bir proje ortaya atılırsa ilk karşı çıkanın kendisi olacağını da söylemişti. Birkaç saat içinde silahsız bir kurtarma helikopteri bölgeye gönderildi.Buradan yerlilerin serbest bıraktığı askerleri, Eduardo’nın kızını ve Maria’yı alıp döndü. Askerleri karşılamak için pistte geçtik fakat Maria yüzüme bile bakmadan önümden geçti gitti. Zaten aksini beklemezdim. Aynı gün birliğimle görüşüp dönme kararı aldım. Üç gün sonraya bir bilet buldum. Son üç günümü Brasilia’da, lüks bir otel odasında ve hatta klimanın altında Avcı’yı düşünerek geçirdim. Avcıyı ve mızraklarını. O bir nükleer santral projesini, orduyu ve ülkenin en zengin iş adamını sadece kutsal ormanı korumak adına bir mızrakla alt etmişti. Elimdeki yarısı boşalmış viski kadehini kaldırdım ve sessizce mırıldandım, “Avcı’ya ve kutsal ormana…”

Selçuk Şakır

Avcı” için 2 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Selçuk,

    Öykü seçkisindeki ilk öykün olduğunu görüyorum. Aramıza hoş geşdin. Bir süredir sadece okuyabiliyor ancak rıhtıma bir türlü yanaşamıyordum. Uzun bir aradan sonra okuyucun olarak düşüncelerimi paylaşmak ve sohbetini yapmak istediğim ilk öykü seninki oldu. Aşağıda bazı soru ve düşüncelerimi bulabilirsin. Bir okuyucu refleksi ile hikaye akışına uygun olarak yazıyorum.

    Gece’nin orta yeri diyerek, zamasal bir kavramı mekansal bir kavram olarak kullanmışsın. Yadırgamadım hatta hoşuma gitti diyebilirim.

    Yazmanın en çok sevdiğim tarafı ve bir yazarı da en zorlayan tarafı, okuyucuya gözünün önünde geçen sahneyi senin hissettiğin/gördüğün gibi aktarabilme çabasıdır. Bu aktarıma çoğumuz öyle kapılırız ki gerçekten bunu yapıp yapamadığımızı yeteri kadar incelemeyi unutabiliriz. Örneğin; “Kapının hayvanca tekmelenmesi ile karakterin yere yuvarlanması” cümlesini bir daha okursak “sanki kapının çalınırken fiziki bir harekete neden olup karakteri yataktan aşağı attığı” sonucuna mı varmalıyız yoksa “kapının çalınma şiddetinin karakteri derin uykusunda aniden korkuyla/endişeyle/merakla uyandırıp bu uyanış sebebiyle yataktan düştüğünü mü” varsaymalıyız? Tabiki ikincisi dediğini duyar gibiyim. Ancak ikinci ise bu cümle gerçekten bu şekilde mi yazılmalıydı yoksa biraz daha geliştiremek ve okuyucunun işini kolaylaştırmak ister misin? Okuyucuyu, komutlar yüklediğin bir bilgisayar gibi düşün. temel kodlamaları ne kadar güçlü yaparsan okuyucunun çıkarımları da senin onlarda görmek istediğin yere yakın olur.

    Bir diğer nokta hikayelerin derin akan nehirlere benzemesidir. Nehir yatağındaki küçük kayalar bile suyun yüzeyinde çalkantıya neden olur. Bu aforizmada nehir yatağını kullandığın dilbilgisi ve zaman yapıları diye düşün. Eğer yatak düzgün bir şekilde oturmamışsa kayalar yaratır ve suyun kesintisiz akmasını engellemiş olursun. İlk 10 cümle içindeki “di’li” “miş’li” ve “şimdiki” zamanlar arasındaki geçişleri tekrar gözden geçirmek istebilirsin. Ayrıca, hikayenin genelinde öykü akışında devrik cümlelerin, zaman yapıların, karakterin düşünceleri birbiri ardına akarken geçişlerini tekrar gözden geçirmek faydalı olabilir.

    Kahramanlarımızın da hikayedeki karakterleri, özellikleri ve olaylara karşı gösterdikleri tavır ve davranışların bir bütün olması gerektiğini düşünürüm. Nasılki çok sakin birinin gerekli bir uyaran yok ise en ufak olayda sert bir mizaca geçiş yapmasının mümkün olmadığı yani doğasına uymadığı gibi. Bu örneği genel bir örnek olarak vermek istedim. Senin hikayende ise tekrar dönüp okuduğum husus şu oldu: “ülkeye eğitim için gelen biri, pantalon daralttırıyorsa aslında bir şehirli ve yine de sert bir selam veriyor.” Bu ana gelene kadar karakterin davranışlarını temel alarak ondan - asker olmaması sebebiyle - biraz daha züppece bir harekette bulunmasını beklerdim:) Helikopter bölümüne gelince ise karakterin aslında bir helikopter uçuş eğitmeni olduğunu biraz soru işaretleri ile çıkarıyorum. Bu sefer ise hikayenin başında bana verilen karakter ile tamamen farklı bir yöne evrildiğinden hikayedeki yönümü kaybediyorum.

    İşte aklımdakiler:
    *Askeri helikopter eğitmeni ise kahraman kesinlikle asker. Bu durumda kapısının çalmasına gösterdiği tepkiyi bir askerden beklemem. Pantolonunu daraltmasını beklemem. Yanında sadece tek bir pantolon olmasını beklemem. Ancak selamın nedeni belli oldu.

    Bundan sonra genel bir yorumum var: Sanırım fırlama bir askeri karakter yaratmak istedin hem maceracı hem biraz umursamaz ancak bu konu üzerinden tekrar geçmekte fayda var. Yazarların özellikle kaçınması gereken konular arasından iki tanesini söylemek isterim: ilki karakterin özelliklerini belirlemede net olamamak ve sınrılarını biraz bulanık çizmek diğeri ise karakterin sınırlarını çizmekle beraber, karakterin macerasını çok sevmek ve kendisini karakterle birleştirip karakterin değil ama yazarın kendisine ait tepkileri karaktere verdirtmek.

    Hikayen bir aksiyon-macera hikayesi yani karakterin duygusal neden-sonucundan çok olayların etki-tepkisine dayananan, karakterin karşılaştığı olaylara kaşı gösterdiği tepkilerle ya da olayları değiştirmek için yerine getirdiği görevlerle oluşuyor. Yani, hiç bir aksiyon havada asılı kalmamalı hepsi mutlaka bir sonuca bağlanmalı. Örneğin; karakterin silahını “namlunun ucundan tuttuğunu” söylediğin bir an var. Neden namlunun ucundan tuttu, sonra o silaha ne oldu, bu hareketinin yerliler üzerinde yarattığı etki neydi? Yani bu durumda karakterin elindeki yarısı bitmiş viskiyi Avcı’ya kaldırırken hala diğer elinde silahını namlusunun ucundan tutuyordu :slight_smile:

    Bunların dışında bu hikayeyi tekrar yazmanı isterim çünkü konusu, içerdiği macera faktörleri, kutsal orman - avcı merkezindeki olay örgüsünün büyük potansiyel taşıdığını düşünüyorum.

    Tekrar aramıza hoş geldin
    Mutlu yeni bir yıl dilerim

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Öncelikle zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim. Düşüncelerinizi, fikirlerinizi ve değerli önerilerinizi benimle paylaştığınız için ayrıca teşekkür ederim. Özellikle ışık tuttuğunuz noktaları düzenleyeceğim. Sağlıcakla kalın.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!