Öykü

Açlık

Açlık…

Saat ilerliyor, gece yarısını çoktan geçti. Küçük kardeşimin iniltilerini sindirmeye çalışıyorum. Bu konuda pek başarılı olduğum söylenemez. Dünyanın bizi dünyaya sığdıramayışını sindiremediğim gibi bunu da sindiremiyorum. Küçük çadırımızın içinde bu acı serzenişten kaçış mümkün değil. O hem hasta, hem aç. Abimi de merak ediyorum, aylar önce onu birkaç silahlı adam zorla götürmüştü. Tek geçim kaynağımız olan birkaç süt keçisini ve bir sığırı da peşlerinde götürdükleri günü hiç unutmam. Birkaç gün sonra babam kayboldu ortalıktan. Bize söylediği son söz, “Oğlumu bulmaya gidiyorum.” olmuştu. Gariptir o günden bu yana köy halkı bizi iyiden iyiye dışladı. Ellerinde ki bir parça ekmeği isteyecek olmamızdan endişe ediyor olmalılar. Ben küçük yaşıma bakılmaksızın köylü gençlerin her gün düzenledikleri avlara eşlik ettim. Hatta birinde benim dikkatim sayesinde koca bir antilobu birkaç genç ve deneyimsiz aslanın elinden almıştık. Buna rağmen paylaşım sırasında hiçte adil davrandıklarını söyleyemem.Bütün bunlar yetmezmiş gibi köyün ileri gelenleri bu yılki göçe bizi kabul etmeyeceklerini söylediler. Annem o günden beri hiç iyi değil. Kurak mevsimde bu ovada kalmanın bizi öldüreceğini söylüyor. Havalar o kadar sıcak olmamasına rağmen biraz ötemizden akan nehrin içinden ayağım ıslanmadan geçebiliyorum. Yağış mevsimi bitti bitecek, sonra buradan tek damla su akmayacağını söyledi annem.

Birkaç gün içinde göç için hazırlıklar başlayacak ve babam hâlâ ortada yok. Annemin ne yapmamız gerektiğini bildiğini sanmıyorum. Yoksa sürekli gözlerini bizden kaçırmazdı. Sabah biraz risk alıp tek başıma yiyecek bir şeyler bulmayı deneyeceğim. Umarım bu defa Tanrı bana yardım eder. Aksi halde iki gündür tek lokma yemek yiyemeyen kardeşimin daha fazla dayanabileceğini sanmıyorum. Onun için dua edeceğim, onun yerine dua edeceğim. Sekiz yaşındaki bir çocuğun dualarını duymayan Tanrı belki de iki yaşındaki kardeşim için ettiğim duayı duyabilir.

Uyumayı denemeliyim. Yarın gücüm bana fazlasıyla lazım olacak. Açlığın uyumayı bu kadar zorlaştırmasına anlam veremiyorum. Öğrendiğime göre insan uyanıkken daha fazla güç harcıyor. Hem güç kaybediyorsun, hem uyuyamıyorsun. Kardeşimin iniltilerinin arasına karışan annemin hıçkırıklarını ayırt edebiliyorum. Sanırım uyumamı asıl engelleyen bu olmalı. Hiçbir anne çocuğu bu haldeyken eli kolu bağlı bırakılmamalı. Onun çektiği acıyı hissedebiliyorum. Nihayet daha fazla dayanamayacağımı anlayıp çadırdan çıkıyorum. Emin değilim ama annemin başını kaldırıp ardımdan baktığından fakat yenice uyuyan kardeşimi uyandırmaktan korktuğundan bana seslenmediğini hissediyorum. Başımı onlara çevirecek cesaretim yok. Bu vakitte köyden uzaklaşmak oldukça tehlikeli olur. Çadırın önüne oturup dizlerimi karnıma çekiyorum. Hava oldukça serin.Birkaç saat içinde köylüler uyanmış olacak. Onlar uyanmadan evvel köyden ayrılmalıyım. Aksi halde yiyecek bir şeyler bulsam bile başkalarıyla paylaşmak zorunda kalacağım. Bu göç mevsimiyle beraber birçok hayvanda suyu takip ediyor. Yani buralarda neredeyse bir başımıza kalacağız. Annem birkaç defa kendi köyünden bahsetmişti bize. Belki de oraya gideriz. Nihayetinde yakın bir zaman içinde burada yeşil bir bitki bulmak bile zorlaşacak. Ayağa kalktım ve biraz ilerideki yükseltiye doğru ilerledim. Amacım köyü uzaktan izlemekti. Belki de bir iki gün sonra bizim çadırımız burada bir başına kalacaktı. Yükseltiye vardığımda köye dönüp bakmaya cesaret edemedim. Hatta güçsüz ve bitkin adımlarım ilerlemeye devam etti. Önce bu yükseltiyi aşıp ardından artık akıp akmadığından emin olamadığım nehirden geçtim. Daha on gün öncesine kadar burada balık tutmak mümkündü. Buradaki balıklarda diğer her şey gibi göç ediyordu. Göç etmeyen bir canlının yaşamasına müsaade etmeyen bir memleketti bizimkisi.

Nehri geçince ardında göz alabildiğince uzanan ovayı gördüm. Durdum, ilerleyip ilerlememe konusunda emin değildim. Bu koca ovada kendimi aciz ve yalnız hissettim. Günün ilk ışıklarına bile epey bir vakit vardı. Köyde ki bir genci yırtıcı hayvanların öldürüp parçaladığını duymuştum. Hatta yine bir kolu olmayan yaşlı bir adam büyük bir aslanla karşılaşıp onun saldırısına uğradığını ve bu saldırıda bir kolunu kaybettiğini anlatmıştı bize. O hayvanlarla iki defa karşılaşmama rağmen o kadar korkmamıştım. Bugün yiyecek bir şey bulamamak ve boş dönmek her şeyden daha korkutucuydu. Sadece bu düşünce bile yeniden ilerlememe yetti.

Hemen ovanın sağ tarafına doğru ilerlemeye başladım. Bu bölgenin epey içlerinde ufak çalılardan oluşan bir ormana daha evvel birkaç defa babam ve abimle gitmiştik. Burada bulunan bir yabani yemiş ağacının kuru meyveleri tamda bu zamanda toplanırdı. O kuru meyveleri göç sırasında yemek için sakladığımızı biliyordum. Umarım yolu hâlâ doğru hatırlıyorumdur. İlerlemeye devam ettikçe havanın aydınlanmasını bekliyor, hava aydınlanmadıkça içimi bir ürperti sarıyordu. Uzaklardan birkaç yaban köpeğinin seslerini duydum. Umarım bugünkü yemekleri sekiz yaşında zayıf bir çocuk olmaz. İstemsizce adımlarımı hızlandırdım. Kuru otlar yer yer boyuma kadar ulaşıyordu. Bu doğal kamuflajın içinde ilerlemeye devam ettim. Bir süre sonra büyükçe kuru bir ağacın yanından geçtim. Bu ağacı hatırlıyordum. Babam, ben ve abim bu ağacın altında dinlenmiştik.Bunu hatırlayınca ne kadar çok yorulduğumu fark ettim. Biraz geri dönüp aynı yere oturdum ve ağacın koca gövdesinde sırtımı verdim. Biraz dinlenip sonra devam ederdim. Havanın aydınlanacağı yoktu zaten. Birkaç dakika içinde ovanın sol yanından kızgın bir yırtıcının kükremesini duydum. Buna eşlik eden birkaç çakal sesini ayırt etmek mümkündü. Başımı ağaca yasladım. O hayvanlara her zaman saygı duydum ve bu saygı korkumu hep bastırırdı. Doğada ki her hayvan doğanın kanunlarına göre yaşıyordu, insan hariç. Bu kuralı tanımayan, görmezden gelen bir tek insanlardı.

Duyduğum tuhaf ve bir o kadarda yabancı bir sesle sıçrayarak gözlerimi açtım. Hangi ara uyuduğuma dair hiçbir fikrim yoktu. Tam üzerime doğru gökten inen mavi bir ışığın ortasındaydım. Işığın kaynağına bakmaya çalıştım. Işığın yoğunluğu nedeniyle kamaşan gözlerim buna izin vermedi.Yukarıdan gelen ses yaklaşıyordu. Kaçmayı düşünsem de bunu yapabilecek gücü ayaklarımda bulamadım. Hissettiğim şeyin korku, şaşkınlık ya da merak gibi duygularla uzaktan yakından alakası yoktu. Başka bir şeydi beni burada tutan. Başımı tekrar kaldırıp yukarı baktım. O ışık huzmesinin kaynağı üzerimde koca bir daire şeklinde asılı duruyordu. Yaklaşıp yaklaşmadığından artık emin değildim. Birkaç adım sağıma attım fakat o ışık yine beni takip etti. Bunun tersini yapınca da aynı şey oldu. Başımı tekrar kaldırdım ve bu yuvarlak ve parlak nesnenin daha da yaklaşmış olduğunu fark ettim. Cismin tam altından bir kapak açıldı ve benim üzerime yansıyan mavi ışık bir anda bakılması güç beyaz bir ışığa dönüştü. Gözlerimi kapadım. Bütün vücudumda bir uyuşukluk hissettim. Bu uyuşuklukla beraber bedenimi bir ürperti sardı. Gözlerimi açtığım anda daha loş kırmızı bir ışıkla aydınlanan yine daire biçiminde bir odada gözlerimi açtım. Etrafımda daha önce hiç görmediğim renkli ekranlar, yanıp sönen ışıklar görüyor ve tuhaf mekanik sesler duyuyordum. Kendi etrafımda bir tur döndüm, yanılmıyorsam burada yalnızdım.

Ayaklarımın altındaki zemin hafif bir titreşimle sarsılıyordu. Bu sırada tam karşımda saydam fakat hareket ettiği fark edilen bir şey gördüm. Gördüğüm şey biraz soluk bir mavi renk aldı ve önünde ki ekranların yanında belirdi. Yuvarlak ve ayaksız bir gövdesi, yine yuvarlak küçük bir başı ve iki anteni bulunan varlık biraz yaklaştı ve bana doğru döndü. Bu sırada gözlerinin başındaki antenlerinde bulunduğunu gördüm. Bacakları gibi elleri ve kolları da yoktu. Göz göze geldik, şaşkınlığımı gizleyemedim ve bir adım geri attım ama korkmamıştım. Tam bu sırada yuvarlak bedeninde bana doğru uzanan bir kol belirdi ve anlayabileceğim şekilde bana, “Korkma,” dedi.

“Hayır, korkmuyorum,” dedim titrek bir sesle.

Bana doğru uzattığı eliyle ellerime dokundu ve “Sen insansın değil mi?” diye sordu.

“Evet,” dedim şaşkınlıkla.

Gözlerini kapatıp tekrar açtı ve bana sırtını dönüp tekrar renkli ekranların önüne kadar gitti. “Daha önce siyah bir insan görmemiştim,” dedi ve yeniden bana döndü.

“Benden ne istiyorsun?” diye sordum merakla. Artık korkmadığımdan emindim. Hatta onun bana zarar verebileceği düşüncesini hiç aklıma getirmemiştim. Bir yeri işaret etti ve “Neden oturmuyorsun,” dedi. Dilimizi nasıl konuştuğunu merak ediyordum. İşaret ettiği yere oturdum. Bu sırada, Dünya üzerinde ki bütün diller ve medeniyetler hakkında bilgisi olduğunu söyledi. Karşıma geçti ve konuşmaya başladı. Düşüncelerimizi okuyabildiklerini, niyetimizi ve saklamak istediğimiz her şeyi öğrenebildiklerini söyledi. Evren üzerinde üç farklı boyutta hayat bulunduğunu fakat en adaletsiz hayatın Dünya’da bulunduğunu söyledi. O bir elçiydi ve tek görevi bu Dünya’da adaleti sağlamak için ne yapılması gerektiği hakkında bir rapor hazırlamaktı.

Neden gidip büyük liderlerle görüşmeyip te beni bu yabancı cisme davet ettiğini merak ettim. Yine düşüncelerimi okumuştu. Asıl çözülmesi gereken sorunun bu büyük liderler ve onların koruyup kolladığı doymak bilmeyen zenginler olduğunu söyledi.

Söylediklerini düşüncelerimde toplamaya çalışıyordum. Bu sırada benden özür diledi ve ayağa kalktı. Geri döndüğünde elinde büyük bir bardakta sarı bir sıvı ve bir elma vardı. “Ne kadar aç olduğunuzu biliyorum,” dedi ve ellerindekini bana uzattı. Aldım fakat yemeye cesaret edemedim. “Korkma bunlar sizin yiyecekleriniz,” dedi bu defa. Kardeşimin ne kadar aç olduğunu düşünüyordum ki “Hayır onlar içinde bir hediyem olacak sen şimdi bunları dert etme ve elindekileri ye,” dedi bana. Önce elimdeki bardağı kokladım. “Portakal suyu,” dedi. Eğer dünyada biraz yaşasaydı düşünceleri okumanın pek hoş karşılanmayacağını söylerlerdi ona.

“Hayır, bu sadece bizim elçilerimize verilen bir yetenek.” dedi bana.

Bu sırada ben bardağımı neredeyse bitirmiştim. İlk defa portakal suyu içtiğimi düşünmek istememiştim fakat başaramadım.

“Biz dünyada elçiler arıyoruz,” dedi ve benden biraz uzaklaştı. Başını iki yana sallarken devam etti, “Kalbi, düşünceleri ve hayalleri temiz olan elçiler.”

“Peki, bu elçi ne yapacak?” diye sordum.

Cevap vermedi, küçük yuvarlak bir masanın yanına kadar gitti ve buradan bir avuca sığabilecek kadar küçük bir misketi aldı ve getirip ellerime verdi.

“Bunu al ve çadıra döndüğünde kalbinin üzerine götür. Bu benim ailene hediyemdir,” dedi.

“Peki, Tanrı,” dedim, “onu gördünüz mü?”

Yine cevap vermedi ve “Gün doğmadan buradan ayrılmam lazım.” dedi. Bir elimden tuttu ve beni yuvarlak odanın ortasına getirdi. “Unutma,” dedi duraksadı ve ekledi. “Biz adalet için döndüğümüzde size ihtiyacımız olacak, en çokta ezilenlere…”

Elimi bırakmak üzere olan elini sıktım ve “Eğer Tanrıyı görürsen ona her şeyi anlat.” dedim.

İsmimi ona söylememe rağmen, “Elçi Abu,” dedi bana elimi bıraktı ve devam etti, “Bu üç boyutun ikisinin üzerinde canlılar diğerinde ise ruhlar, melekler ve tanrı yaşar. O boyuta bir canlının ulaşması ne kadar imkânsız ise Tanrının, meleklerin ve ruhlarında bu boyutlara müdahale etmesi de o kadar imkânsız. Orada adalet olduğundan şüphemiz yok, bizim boyutumuzda yani bizim deyimimizle Roha’da da adil bir yaşam sürebiliyoruz fakat Dünya hiçte adil bir boyut değil. Bu gezegenin bir yanında bir günde açlıktan ve savaştan binlerce çocuk ölebiliyorken, başka bir ucunda insanlar lüks ve refah içinde yaşamını sürdürüyor. Üstelik araştırmalarımız bu lüks yaşamın sebeplerinden birinin savaş ve açlıkla boğuşan ülkelerin kaynaklarının bu zengin ülkeler tarafından çalınmasıyla sağlandığını gösteriyor. Biz işte bu yüzden adalet için buraya geleceğiz. Amacımız savaşmak ya da kaynaklarınızı çalmak değil. Biz geldiğimizde bize bu sebeplerle karşılık verecekler. Kalbinde kötülük bulunan her bir canlı bu gezegenden alınıp bizim dördüncü boyut adını verdiğimiz, sizin cehennem olarak bildiğiniz gezegene gönderilecek. Yakın bir zaman içinde görüşeceğiz ve Elçi Abu siz kalbi ve düşünceleri temiz olan elçiler yeni kurulacak düzen için bize yardım edeceksiniz.”

Yeniden elini uzattı ve kalbimin üzerine getirdi. “Artık gitmelisin, kardeşinin ve annenin sana ihtiyacı var. Unutma bu misket elinde olduğu sürece bir daha açlık ve yokluk çekmeyeceksin. İstediğin kadar insana yardım edebilirsin fakat kimseye bu söylediklerimden ve misketten bahsetme.”

Elimi yeniden tuttu ve odanın ortasına geldik. “Gözlerini kapa.” dedi bana ellerimi bırakırken. Gözlerimi yeniden açtığımda ağacın yanındaydım. Başımı kaldırdım o yoktu. Bana adını söylememişti. Benimde sormak aklıma gelmemişti. Gördüklerimin bir rüya olmasından koktuğum için sıkı sıkıya tuttuğum avcumu açtım. Rengârenk misket hâlâ avucumdaydı. Geldiğim yolu kısa sürede koşarak geri döndüm. Çadıra büyük bir hışımla girip misketi kalbimin üzerine götürdüm. Bu sırada tam önümde büyük bir kutu belirdi. Kutu kendiliğinden açıldı ve içindeki türlü türlü yiyecek ve içecekleri gördüm. Annem başını kaldırdı ve afallamış gözleriyle neler olduğunu anlamaya çabaladı. Sessizce, “Hadi kalkın,” dedim ve ekledim, “Biraz yemek yiyelim.”

Selçuk Şakır